Rûm Sûresi 27. Ayet

وَهُوَ الَّذ۪ي يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُع۪يدُهُ وَهُوَ اَهْوَنُ عَلَيْهِۜ وَلَهُ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ۟  ٢٧

O, başlangıçta yaratmayı yapan, sonra onu tekrarlayacak olandır. Bu, O’na göre (ilk yaratmadan) daha kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce ve eşsiz sıfatlar O’nundur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَهُوَ ve O
2 الَّذِي ki
3 يَبْدَأُ başlar ب د ا
4 الْخَلْقَ yaratmağa خ ل ق
5 ثُمَّ sonra
6 يُعِيدُهُ onu tekrarlar ع و د
7 وَهُوَ ve bu
8 أَهْوَنُ daha kolaydır ه و ن
9 عَلَيْهِ O’na
10 وَلَهُ ve O’nundur
11 الْمَثَلُ durum م ث ل
12 الْأَعْلَىٰ en yüce ع ل و
13 فِي
14 السَّمَاوَاتِ göklerde س م و
15 وَالْأَرْضِ ve yerde ا ر ض
16 وَهُوَ ve O
17 الْعَزِيزُ üstündür ع ز ز
18 الْحَكِيمُ hüküm ve hikmet sahibidir ح ك م
 

“Bu O’nun için pek kolaydır” şeklinde çevrilen kısım lafzen “Bu O’nun için daha kolaydır” şeklinde de tercüme edilebilir. Fakat birçok müfessir Arapça’da karşılaştırma anlamı içeren ism-i tafdîl kalıbının aşırılık zarfı olarak da kullanıldığını dikkate alarak Cenâb-ı Allah açısından mukayeseli ifadenin kullanılmamasını tercih etmiştir. Zira yüce Allah “ol” deyince murat ettiği şey oluverir, O’nun kudreti karşısında hiçbir şey diğerinden daha zor veya kolay değildir (Şevkânî, IV, 253-254). Yine bu âyetin “En yüce sıfat O’nundur” şeklinde çevrilen kısmına daha çok şu mânalar verilmiştir: Kelime-i tevhid O’nundur; O’nun benzeri asla yoktur; O’nun murat ettiği“ol” demekle oluverir; en yüksek şan, eksiksiz kudret, tam anlamıyla hikmet, yaratıcılık ve mâbudluk sıfatları O’nundur (Şevkânî, IV, 254; Elmalılı, VI, 3816). 

 

 

وَهُوَ الَّذ۪ي يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُع۪يدُهُ وَهُوَ اَهْوَنُ عَلَيْهِۜ

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. Müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي , mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ‘dır. Îrabdan mahalli yoktur.

يَبْدَؤُا  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.  الْخَلْقَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. يُع۪يدُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو 'dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  هُوَ اَهْوَنُ  cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.

وَ  haliyyedir. İtiraziyye olması da caizdir. Munfasıl zamir هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  اَهْوَنُ  mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.  عَلَيْهِ  car mecruru  اَهْوَنُ 'ye mütealliktir. 

ثُمَّ ; Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından  فَ  harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُع۪يدُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi عود ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

اَهْوَنُ ; ism-i tafdil kalıbıdır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَلَهُ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  لَهُ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْمَثَلُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. الْاَعْلٰى  kelimesi,  الْمَثَلُ ‘nin sıfatı olup elif üzere mukadder damme ile merfûdur.

فِي السَّمٰوَاتِ  car mecruru mahzuf hale mütealliktir. الْاَرْضِ  atıf harfi و ‘la makabline matuftur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَعْلٰى ; ism-i tafdil kalıbıdır.


 وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ۟

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. الْعَز۪يزُ  haber olup damme ile merfûdur.  الْحَك۪يمُ  ikinci haberi olup damme ile merfûdur.

الْعَز۪يزُ -  الْحَك۪يمُ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَهُوَ الَّذ۪ي يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُع۪يدُهُ وَهُوَ اَهْوَنُ عَلَيْهِۜ 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki  وَلَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedin ismi mevsûlle marife olması, ism-i mevsûlden sonra gelecek haberin önemini vurgulamak içindir. Ayrıca müsnedin ism-i mevsûlle marife gelmesi haberin muhatapları tarafından bilindiğine işaret eder. 

Müsned olan has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي ’nin sılası olan  يَبْدَؤُا الْخَلْقَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. 

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Mef’ûl olan  الْخَلْقَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

Aynı üslupta gelen  يُع۪يدُهُ  cümlesi tertip ve terahi ifade eden  ثُمَّ  ile sılaya atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.  Atfın  ثُمَّ  ile yapılması az da olsa bir zamanın geçtiğine işarettir.

هُوَ الَّذ۪ي يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُع۪يدُهُ  cümlesinin, daha önce zikredildiği halde burada tekrar edilmesi, sonrası için takrir ve ön hazırlık olması içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

وَهُوَ اَهْوَنُ عَلَيْهِ  cümlesi, müsnedün ileyhten haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. 

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsned olan  اَهْوَنُ , ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.

Burada  الْخَلْقَ  kelimesiyle kastedilen mahlukat, daha sonra aid zamirle kastedilen ise yaratma fiilidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)

Ayette birden fazla manası olan bir lafzın her manasına uygun kelimeler zikretmek şeklinde tarif edilen istihdam sanatı vardır. 

Ayrıca bu ayette, istenen bir konuda kelâmcıların usûlünce kesin aklî delillerle konuşmak şeklinde tarif edilen mezheb-i kelamî sanatı vardır.

يُع۪يدُهُ - يَبْدَؤُا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı sanatı vardır.

Şayet ‘’Bu, O’nun için daha kolaydır" ayetindeki  هُوَ (bu) zamiri niçin müzekker getirildi? Halbuki ondan maksat, (müennes) iadedir’’ dersen şöyle derim: İfade ‘’… و أن يُعَيدَهُ ’’ (onu iade etmek…) anlamındadır. Şayet  وَهُوَ اَهْوَنُ عَلَيْهِۜ  ayetinde  عَلَيْهِ mef‘ûlü niçin  اَهْوَنُ ‘den sonra getirildi de,  هُوَ عَلَيْهِۜ اَهْوَنُ [Bu, benim için çok basit] (Meryem 19/9) ayetinde, önce getirildi?” dersen şöyle derim: Orada bu işin sadece Allah’a mahsus olduğu kastedilmiştir. Bu tam da onun kullanılacağı yerdir. Bundan dolayı ‘’Size göre yaşlı bir adamdan ve kısır bir kadından çocuk doğması ne kadar zor görünürse görünsün, bu benim için çok basittir’’ denilmiştir. Bu ayette ise özel bir vurgulama yapmanın anlamı yoktur. Nasıl olsun ki, burada konu yani yeniden yaratma, insanların tekrar yapmak ilk defa yapmaktan daha kolaydır şeklindeki mantığına dayanmaktadır; (vurgu maksadıyla) mef‘ûl öne alınsaydı mana bozulurdu. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l- Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Allah Teâlâ’nın bu ayette zikrettiği ölüleri tekrar diriltmenin ilk yaratmadan daha kolay olacağı (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, C. 9, s. 69.) açıklamasını, Kıyamet/40’da geçen sorunun bir takriri ve beyanı olarak göstermektedir. Bikaî, bu ifadeyi Allah Teâlâ’nın kudretinin yaratmaya hakimiyeti bakımından takrîri olduğunu ve bunda herhangi bir ihmal, kesinti yahut tartışmanın mümkün olmadığını belirtmektedir. Burada bir tenbih, takrir ve tevbih bulunduğunu açıklamaktadır.(Bikâî, Nazmü'd-dürer fî tenâsübi'l-âyât ve's-süver.)

Yeniden diriltme ilk yaratmaya göre daha kolaydır. Daha kolay olan, imkân dairesine girer. Öyleyse iade (yeniden diriltme) daha kolaydır. (Dr. Mustafa Aydın, Arap Dili Belâgatında Bedî’ İlmi ve Sanatları)

Allah Teâlâ, diğer esası yani haşri ifade ederek, "O, mahlukatı ilk önce yaratıp sonra onları diriltecek olandır. Bu iş O'na pek kolaydır" yani, "sizin nazarınızda da iade diriltme ilk yaratıştan daha kolaydır" buyurmuştur. Çünkü bir şeyi ilk defa yapan kimseye bu şey güç gelir. Fakat bu işi tekrar yaptığında daha kolay gelir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


وَلَهُ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ

 

 

Cümle, atıf harfi  وَ ‘la  وَهُوَ الَّذ۪ي  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.  لَهُ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  الْمَثَلُ , muahhar mübtedadır. 

الْاَعْلٰى , müsnedün ileyh olan  الْمَثَلُ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

فِي السَّمٰوَاتِ  car mecruru,  الْاَعْلٰى ‘daki zamirin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

وَالْاَرْضِۚ , tezat nedeniyle  السَّمٰوَاتِ ‘ye atfedilmiştir.

فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ  ibaresindeki  فِي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla gökyüzü ve yeryüzü, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü   السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ , hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Bu mekânlardaki herşeyi kapsadığını tekid etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ  kelimeleri arasında tıbak-ı icâb ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

السَّمٰوَاتِ ’tan sonra  الْاَرْضِۜ ’ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat arza şamildir.

وَلَهُ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ [Göklerde ve yerde en yüksek sıfat(lar) yalnız onundur.] cümlesi azîz ve celîl olan Allah ne dilerse, olur manasındadır. Halil dedi ki: Ayet-i kerîmedeki mesel sıfat anlamındadır. Yani "göklerde ve yerde" en yüksek sıfatlar yalnızca O'nundur. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Bütün göklerde ve yerde, umumi kudret, mükemmel hikmet ve diğer kemâl sıfatları gibi şanı garip bütün yüce sıfatlar ancak O'nundur; başkasının bunlara denk sıfatlara sahip olması şöyle dursun, onlara yakın sıfatlara sahip olmaları bile mümkün değildir. Allah, bütün göklerde ve yerde bulunan yaratılmışları ve delilleri ihsanıyla bu sıfatlarla vasıflandırılmaktadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)


وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ۟

 

Cümle, atıf harfi  وَ ‘la  وَهُوَ الَّذ۪ي  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Müsned olan  الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ۟  isimleri marife gelmiştir. Müsnedin  الْ  takısıyla marife gelmesi, haberin biliniyor olduğunu belirtmesi yanında, bu iki vasfın Allah Teâlâ’daki mevcudiyetinin kemâline işaret eder.

Allah Teâlâ’ya ait bu iki vasfın aralarında  وَ  olmaması, bu vasıfların her ikisinin birden onda mevcudiyetini gösterir.

الْعَز۪يزُ - الْحَك۪يمُ  kelimelerinin ayetin konusuyla olan uyumu teşâbüh-i etrâf sanatı, iki kelimenin arasındaki vezin uyumu muvazene sanatı, iki sıfatın birbiriyle uyumu mürâât-ı nazîr sanatıdır. 

Her ikisi de mübalağa ifade eden sıfat-ı müşebbehe kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir.  İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

اَلْعَز۪يزُ , öyle aziz, her şeyden üstün, iradesi bütün sebeplere ve etkenlere hakimdir. Bundan ötürü iradesi ile çekişmek mümkün değildir. Onun için O’nun saptırdığını yola getirecek, hidayet ettiğini şaşırtabilecek hiçbir kudret, hiçbir irade bulunamaz. Ve Peygamberin açıklaması ne kadar kuvvetli ve açık olursa olsun Allah’ın izni olmayınca hidayet için yeterli olmaz, hem de  اَلْحَك۪يمُ  öyle hakimdir. Hiçbir sebebe muhtaç olmamakla beraber yaptığını hikmet ile düzenli yapar, iradesi yalnız hikmet olur. Onun için de açıklama yapmadan önce kimseyi sapıklığa mahkum etmez. Saptırması da, hidayeti de hikmeti ile gerçekleşir. Ululuğundan dolayı, Peygamberini dilediği kavimden seçer ve hikmetinden dolayı açıklamasını o kavmin diliyle yaptırır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İbrahim/4) 

Önce gelen  الْعَز۪يزُ  ismini  الْحَك۪يمُ  isminin takip etmesi; O'nun aziz oluşunun, mazlumun ve hakka çağıranın zafer kazanması gibi, hikmet sahipleri tarafından övgüye lâyık bir konumda sapasağlam olduğunu belirtmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Ankebût/26)

Hak Teâlâ, azîzdir ve hakîmdir buyurmuştur ki, bu, "O'nun kudreti bütün mümkinatı içine alabilecek derecede kâmil, ilmi bütün mevcudatı kapsayacak biçimde şümullüdür. O halde O, her yerdeki her türlü cüzleri bilir ve O, işte onları bir araya getirip, terkip etmeye kādirdir" demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Ayetin bu son cümlesi, ufak değişiklerle birçok ayette tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Bu tekrarlarda ıtnâb, tekrir ve ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf Suresi 28, c. 7, s. 314)