Rûm Sûresi 40. Ayet

اَللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ ثُمَّ رَزَقَكُمْ ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ ثُمَّ يُحْي۪يكُمْۜ هَلْ مِنْ شُرَكَٓائِكُمْ مَنْ يَفْعَلُ مِنْ ذٰلِكُمْ مِنْ شَيْءٍۜ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ۟  ٤٠

Allah, sizi yaratan, sonra size rızık veren, sonra sizi öldürecek ve daha sonra da diriltecek olandır. Allah’a koştuğunuz ortaklardan, bunlardan herhangi bir şeyi yapabilen var mı? O, onların ortak koştuklarından uzaktır, yücedir.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 اللَّهُ Allah
2 الَّذِي ki
3 خَلَقَكُمْ sizi yarattı خ ل ق
4 ثُمَّ sonra
5 رَزَقَكُمْ besledi ر ز ق
6 ثُمَّ sonra
7 يُمِيتُكُمْ öldürüyor م و ت
8 ثُمَّ sonra
9 يُحْيِيكُمْ diriltiyor ح ي ي
10 هَلْ var mı?
11 مِنْ -dan
12 شُرَكَائِكُمْ ortaklarınız- ش ر ك
13 مَنْ kimse
14 يَفْعَلُ yapan ف ع ل
15 مِنْ
16 ذَٰلِكُمْ bunlardan
17 مِنْ hiç
18 شَيْءٍ birini ش ي ا
19 سُبْحَانَهُ O münezzehtir س ب ح
20 وَتَعَالَىٰ ve yücedir ع ل و
21 عَمَّا şeylerden
22 يُشْرِكُونَ onların ortak koştukları ش ر ك
 

Bu âyetlerde önce insanların farklı imkânlara sahip olmaları, özellikle iktisadî bakımdan farklı seviyelerde bulunmaları realitesine yine onların gözlemleri tanık tutularak değinilmekte, bunun Allah Teâlâ’nın iradesi ve koyduğu kanunlar gereğince böyle olduğuna dikkat çekilmekte, ardından bu hakikati kavrayanlara bazı sosyal yardımlaşma görevleri hatırlatılmakta, paranın sömürü ve baskı aracı olarak kullanılmasında önemli bir işlem olan ribâdan (faizcilik, tefecilik) Allah’ın hoşnut olmadığı ima edilmekte, nihayet bu âyetler kümesinin başında (28. âyet) canlı bir temsil ile anlatılan Allah’ın birliği ve ortaklardan münezzeh olduğu gerçeği bir daha vurgulanmaktadır. 

Geniş anlamıyla insanların sahip olduğu her türlü imkânı, dar anla­mıyla da iktisadî imkânları ifade eden rızık açısından kişiden kişiye farklılıklar bulunduğu herkesin kolayca gözlemleyebileceği bir realitedir. İmkânların paylaşımıyla ilgili olarak beşeriyetin geliştireceği usul ve sistemler ancak daha âdil kabul edilme veya daha ikna edici olma özelliği bakımından başarılı sayılabilir; fakat bu farkların tamamen ortadan kaldırılması mümkün değildir. Zira bu durum ilâhî iradeden ve bu iradeye bağlı evrensel yasalardan, zihin ve beden güçlerinin eşitsizliği, coğrafya ve iklim farklılıkları, ekonomik ortam ve sistem farkları gibi doğal veya pozitif farklılıklardan kaynaklanmaktadır. 37. âyette söz konusu realiteye dikkat çekilirken “görmezler mi ki” ifadesiyle insanın tanıklığı ön planda tutulmuş, bundan çıkarılacak sonuçlar ve onların pratik hayata yansıtılması hususunda ise “Kuşkusuz bunda iman eden kimseler için ibretler vardır” buyurularak iman esas alınmıştır. Buna göre rızkı verenin Allah olduğuna gönülden inanan kimse için doğru olan, kendisi ile başkaları arasındaki imkân farklılıkları bir bunalım, kıskançlık ve çatışma sebebi olmak yerine kişiyi yüce yaratıcısının lutfundan daha fazla talepte bulunma çabası içine iten bir motivasyon sağlaması, ama elde ettiği imkânların gerçek kaynağını görmezden gelmemesi ve bunların kendisine yüklediği sorumluluğun bilinci içinde hareket etmesidir. Nitekim bu inancın önemine dikkat çekildikten hemen sonra 38. âyette “o halde” diye başlayan bir ifadeyle bu sorumluluğun bazı temel gereklerine değinilmiştir. Bunlardan biri, kişinin yakınlarını görüp gözetmesidir ki, daha sonra nâzil olacak birçok âyette bu ilkeye yapılan vurgu ısrarla sürdürülecek, buna ilâve olarak gönüllü yardım sınırını aşan nafaka ve mirasçılık hükümlerine yer verilecektir (Şîa’ya mensup bazı müfessirlerin yorumuna göre, 32.âyetteki “akrabaya hakkını ver” buyruğunda Hz. Peygamber’e yakınlarının haklarını, özellikle “humus” olarak bilinen savaş gelirlerindeki paylarını vermesi emredilmiş ve âyetin inmesi üzerine Resûlullah Hz. Fâtıma’ya Fedek arazisini vermiştir. Bu yorumunun tarihî verilerle bağdaşmadığı hususunda bk. Derveze, VI, 299-300). 

38.âyette sözü edilen ikinci görev zekâttır ki bu, bütün topluma yönelik, ilk zamanlarda gönüllü yardımlar şeklinde, Medine döneminde ise miktarı, nisbetleri ve harcama yerleri belirli hale gelecek malî vecîbenin ve buna dayalı yardımlaşma müessesesinin adıdır (bilgi için bk. Tevbe 9/103). Burada, zekâtın harcama yerleri ayrı ayrı sayılırken görülecek olan sekiz harcama kaleminden (bk. Tevbe 9/60) öncelikle bireyleri ilgilendiren ve değişen durum ve şartlardan fazla etkilenmeyen şu iki kesimin hakkına işaret edilmekle yetinilmiştir: Yoksullar ve yolda kalmışlar. Âyette sadece akrabalar ve bu iki kesimin zikredilmesinin sebebi açıklanırken, burada bireylerin topluma karşı genel görüp gözetme vecîbesine dikkat çekmenin amaçlandığı ve yardımda bulunma imkânı olanlara –zekât yükümlülüğü ile ilgili şartları taşısın taşımasın– asla ihmal etmemeleri gereken bir görevin hatırlatıldığı yorumu da yapılmıştır (bk. Râzî, XXV, 124-125). Yine bu âyetteki buyrukla ilgili önemli bir husus, “hakkını ver” ifadesinin kullanılmış olmasıdır. Buna göre ister gönüllü yardım isterse malî vecîbe çerçevesinde olsun, imkânı olanların, akrabalarını görüp gözetmeyi, yoksullara veya yolda kalmışlara destek olmayı kendi lutuf ve bağışları olarak değil, onların “hakkı” olarak görmeleri gerekir. Zira rızkı veren Allah’tır, O’nun verdiği nimetlerin bir kısmından başkalarını yararlandırmak da O’nun buyruğu uyarınca bir görevdir ve diğerlerine tanınmış bir haktır. Birçok âyet ve hadiste ifade edildiği üzere Allah’ın hoşnutluğuna lâyık olan harcamalar, başa kakmadan, o anlama gelebilecek tavırlar sergilemeden, kendisi diğer tarafın yerinde olsaydı nasıl davranılmasını arzu eder ise o şekilde yapılanlardır. 

39. âyette ise, iktisadî adaleti temelden sarsan ve toplumda büyük tahribat yapan ribâ uygulamalarına karşı Allah’ın Kur’an’da kesin bir tavır takınacağının ilk işareti verilmiş, bu yapılırken insanların ribâdaki amacına atıfta bulunularak zekâtla bir mukayese yapılmıştır: Mevcut varlığını daha da arttırmayı amaçlayan ve bunun için ribâya başvuranlar –şayet iman ediyorlarsa– bilmelidirler ki başkalarının sömürülmesi esasına dayalı bir işlemle elde edilecek kazanç zâhirî bir artıştır, mânevî yönden bir artış değildir, bereketi de yoktur. Gerçek yatırım Allah’ın hoşnutluğuna uygun harcamalarda bulunmaktır ki bunların başında geniş anlamıyla zekât gelmektedir. 40. âyette vurgulanan husus da şudur: Bütün bu davranış hükümlerinin asıl amacı Allah’ın iradesine teslim olma ve O’nun hoşnutluğunu kazanma çabası olduğuna göre mümin, kendisini yüce Allah’ın yaratıp rızıklandırdığı; hayat verenin, hayatı sona erdirenin ve tekrar can verecek olanın O olduğu bilinciyle davranmalı ve Allah’a ortak koşanların ne kadar yanlış bir yolda olduğuna dikkat etmelidir.

39. âyetin ilk cümlesini, “İçine ribânın girdiği bir servet ve ticaret, artmaz, bereketli olmaz” şeklinde yorumlamak da mümkündür. Bu takdirde meâl şöyle olur: “İnsanların mallarında artış olsun diye verdiğiniz ribâ Allah katında artmaz.” Bazı müfessirler burada bir yasak ifadesinin bulunmamasından hareketle bu kelimeyi haram olmayan fakat Allah katında da değeri bulunmayan bazı beşerî ilişkilerle, özellikle “karşılığında teşekkür bekleyerek veya bir menfaat umarak başkasına bir bağışta bulunma, hediye verme” gibi mânalarla da açıklamışlardır (bk. Taberî, XXI, 44-47; Şevkânî, IV, 260-261; ribânın kapsamı, İslâm’da ribâ yasağıyla ilgili süreç, zekât ve sadakanın artması fakat ribânın artmaması hakkında bilgi için bk. Bakara 2/275-276; Âl-i İmrân 3/130).

 

 

 


  Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 317-319
 

اَللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ ثُمَّ رَزَقَكُمْ ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ ثُمَّ يُحْي۪يكُمْۜ 

 

İsim cümlesidir.  اَللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. Müfred müzekker has 

ism-i mevsûl  الَّذ۪ي  mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  خَلَقَكُمْ ‘dür. Îrabdan mahalli yoktur. 

خَلَقَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. رَزَقَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir.  يُم۪يتُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir.  يُحْي۪ي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  

ثُمَّ ; Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından  فَ  harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُم۪يتُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  موت ’dir.  

يُحْي۪ي  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi حيي ‘dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


 هَلْ مِنْ شُرَكَٓائِكُمْ مَنْ يَفْعَلُ مِنْ ذٰلِكُمْ مِنْ شَيْءٍۜ

 

هَلْ  istifhâm harfidir. مِنْ شُرَكَٓائِ  car mecruru müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَفْعَلُ ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur.

يَفْعَلُ  damme ile merfû muzari fiildir. مِنْ ذٰلِكُمْ  car mecruru  شَيْءٍ  ‘nin mahzuf haline mütealliktir. ذٰ  işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  كُمْ  muhatap zamiridir.

مِنْ  harfi zaiddir.  شَيْءٍ  lafzen mecrur, amili  يَفْعَلُ ‘nun mef’ûlü bihi olarak mahallen mansubdur.


سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ۟

 

Fiil cümlesidir. سُبْحَانَهُ  mahzuf fiilin mef’ûlü mutlakı olup mahallen mansubdur. Takdiri;  نسبّح (tesbih ederiz) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. تَعَالٰى  atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur.  

تَعَالٰى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. مَّا  müşterek ism-i mevsûl  عنْ  harf-i ceriyle تَعَالٰى  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  يُشْرِكُونَ۟ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.  

يُشْرِكُونَ۟  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. 

يُشْرِكُونَ۟  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  شرك ‘dir.

 

 

اَللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ ثُمَّ رَزَقَكُمْ ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ ثُمَّ يُحْي۪يكُمْۜ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Ilk cümle olan  اَللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ , mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İsim cümleleri mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir.  İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  الله  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Haber konumundaki müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي ’nin sıla cümlesi olan  خَلَقَكُمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107) 

Müsnedin ism-i mevsûlle marife olması tazim kastının yanında, sonraki habere dikkat çekmek içindir. 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  ثُمَّ رَزَقَكُمْ  cümlesi, sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet muzari fiil sıygasındaki  ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ  ve  ثُمَّ يُحْي۪يكُمْۜ  cümleleri de hükümde ortaklık nedeniyle sıla cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur. Cümleler faide-i haber ibtidaî kelamdır. Maziden muzariye iltifat sanatı vardır.

Cümlelere dahil olan atıf harfi  ثُمَّ , zamanda terahi ve tertip ifade eder. 

ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ  cümlesiyle  ثُمَّ يُحْي۪يكُمْ  cümlesi arasında, mukabele sanatı vardır.

يُم۪يتُكُمْ  -  يُحْي۪يكُمْۜ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcâb vardır.

ثُمَّ  ve  كُمْ  kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Allahın insanları yaratma, rızık verme, öldürme, diriltme sıfatlarının sıralandığı ayette, taksim sanatı vardır.

Bu cümlede seci, murassa olup, dizilmiş inciye benzemektedir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir)

 

هَلْ مِنْ شُرَكَٓائِكُمْ مَنْ يَفْعَلُ مِنْ ذٰلِكُمْ مِنْ شَيْءٍۜ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İsim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade eden cümlede  هَلْ  soru harfi, inkârî manadadır.

Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen soru anlamı dışında inkâr ve kınama kastı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça başvurulan bir üslup olarak karşımıza çıkan istifhâm-ı inkârî ile kabul edilmeyen/edilmemesi gereken bir olgunun neden hala farkına varılmadığı sorgulanmaktadır. (Avnullah Enes Ateş, İstifhâm Üslûbunun Mecâzi Kullanımları ve Meallere Yansıması)

Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  مِنْ شُرَكَٓائِكُمْ car mecruru, mahzuf mukaddem habere mütealliktir. 

Ayetin sonunda müştakı zikredilen  شُرَكَٓائِكُمْ  kelimesinde irsâd sanatı vardır.  

Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ , muahhar mübtedadır. Mevsûlün sılası olan  يَفْعَلُ مِنْ ذٰلِكُمْ مِنْ شَيْءٍۜ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. مِنْ شَيْءٍۜ ‘in mahzuf mukaddem haline müteallik olan  مِنْ ذٰلِكُمْ  car-mecruru, ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir. 

يَفْعَلُ  fiilinin mef’ûlü olan  شَيْءٍۜ ‘deki nekrelik, kıllet ifade eder. Tekid ifade eden zaid  مِنْ  harfi kelimeye ‘hiçbir’ anlamı katmıştır. Menfî siyakta nekre, umum ve şümule işarettir.

Cümledeki işaret isminde istiare sanatı vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكُمْ  ile ayetin başında bahsedilen Allah’ın yaratma sıfatına işaret edilmiştir. İşaret ismi, işaret edilenin çok önemli olduğuna ve mertebesinin yüksekliğine delalet ederek tazim ifade eder. 

İşaret isminde istiare sanatı vardır. Allah'tan başka kimsenin sahip olmadığı bu sıfatlar, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

Allah Teâlâ ayette, istenen bir konuda kelâmcıların usûlünce kesin aklî delillerle konuşmak şeklinde tarif edilen mezheb-i kelamî üslubuyla, kendisinden başka ilâh olamayacağını kanıtlayarak bildirmiştir. 

Ayette ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Allah’ın bazı sıfatlarını bildiren ayette aynı zamanda onun yüce kudretine dikkat çekme kastı ve ba’sa işaret vardır.

مَنْ - مِنْ  kelimelerinin arasında cinâs-ı nakıs, tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Birinci ve ikinci  مِنْ  hükmün ortaklara ve işlere kadar yayıldığını ifade eder. Üçüncü  مِنْ  ise olumsuzluğu genelleştirmek içindir. Bunların her biri de kendi başlarına tekiddir, ortakların aczini dile getirmek içindir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl; Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Allah lafzı mübteda olup haberi ‘’sizi yaratıp… ‘’ dır; yani kendisinden başka hiç kimsenin yapamayacağı (yaratma, rızık verme, öldürme - diriltme gibi) bu özel işleri yapan, Allah’tır. Sonra; O’na denk saydığınız putlar vs. ortaklarınız arasında bunlardan herhangi birini yapabilecek biri var mı ki vardığınız görüş sahih olsun!? buyurmakta; sonra da Allah, koştukları ortaklardan münezzehtir, buyurarak kendi durumunun ortaklarının durumundan çok farklı olduğunu belirtmektedir. الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ [Sizi yaratıp] ifadesinin, mübtedanın sıfatı  هَلْ مِنْ شُرَكَٓائِكُمْ [Ortaklarınız arasında kimse var mı?] ifadesinin haber,  مِنْ ذٰلِكُمْ (bunlardan) ifadesinin de haber cümlesini mübtedaya bağlayan bağ olması da caizdir; çünkü bunlardan demek Allah’ın bu fiillerinden demektir. Birinci, ikinci ve üçüncü  مِنْ ’den her biri, onların ortaklarının aciz ve taptıkları varlıkların hiçbir şey bilmez olduklarını göstermek için gelen ayrı ayrı tekidlerdir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Cenab-ı Hak bu ayetinde, iki aslı yani haşr ile tevhidi birlikte zikretmiştir. Haşr’ı  ثُمَّ يُحْي۪يكُمْۜ [daha sonra da sizi diriltecek] cümlesi ile ifade etmiştir. Haşr'ın delili, O'nun, doğrudan doğruya yaratmaya kādir olmasıdır. Tevhidi de, مِنْ شُرَكَٓائِكُمْ مَنْ يَفْعَلُ مِنْ ذٰلِكُمْ مِنْ شَيْءٍۜ [Sizin ortaklarınız içinde, bunlardan herhangi bir şeyi yapacak kim?... ] sözüyle ifade etmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

İşaret zamiri  ذٰلِكُمْ  ile; yaratma, rızık verme, ölüm ve dirilişe işaret edilmiştir. İşaret ismi ile tahsis edilmesi zikredilenleri izah etme sebebiyledir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Ayetteki muzari fiiller hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 


سُبْحَانَهُ

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. سُبْحَانَهُ  itiraz cümlesidir. Müşriklerin iddialarının batıl olduğunu açıklar. Ana cümlenin anlamına tesiri olmayan itiraz cümleleri, parantez arası cümleler vasıtasıyla yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

سُبْحَانَهُ  cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır.  سُبْحَانَهُ , takdiri  نسبّح  (Tesbih ederiz) olan fiilin mef’ûlu mutlakıdır. Bu takdire göre cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ۟  cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle makabline atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

 

وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ۟

Cümle, … هَلْ مِنْ شُرَكَٓائِكُمْ مَنْ  cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada haber cümlesi inşâ cümlesine atfedilmiştir. Matufun aleyhin haberî manada olması, haber cümlesinin inşâ cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Inşâ üslubundan haber üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  عَمَّا , başındaki harf-i cerle birlikte  تَعَالٰى  fiiline mütealliktir. Sıla cümlesi olan  يُشْرِكُونَ , hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade eden müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Muzari fiil şirk koşmanın bir defaya mahsus olmadığını ve zaman içerisinde tekrarlandığını göstermektedir. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.

تَعَالٰى ‘da istiare vardır. Bu kelimenin aslı  ألعلْوٌ  yani irtifadır. Yeryüzünde görünür şekilde açıkça yükselmektir. Allah’ın yüceliğinin görünür şekilde olduğu hakkında  ألعلْوٌ  istiare olmuştur. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fî Sûreti Meryem, s. 212) 

سُبْحَانَهُ -  تَعَالٰى  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

شُرَكَٓائِكُمْ -  يُشْرِكُونَ  kelimeleri arasında, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

سُبْحَانَهُ  cümle-i mûteriza olup zalimlerin iddialarının batıl olduğunu açıklar. Ebüssuûd şöyle der: سُبْحَانَ  kelimesinin  سبح ’dan türemiş, تفعيل  kalıbına nakledilmiş ve masdara dönüşmüş olmasında kimseye gizli kalmayan belli bir tenzih ifadesi vardır. Manası şöyledir: “Allah'ı O’na yakışır bir şekilde tenzih ederim.” (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, Rum/40)

سُبْحَانَهُ  kelimesinde, Kur’an’da geçen diğer 10. ayetten iktibas sanatı vardır.