وَمَنْ كَفَرَ فَلَا يَحْزُنْكَ كُفْرُهُۜ اِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ فَنُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُواۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ ٢٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمَنْ | ve kim |
|
| 2 | كَفَرَ | inkar ederse |
|
| 3 | فَلَا |
|
|
| 4 | يَحْزُنْكَ | seni üzmesin |
|
| 5 | كُفْرُهُ | onun inkarı |
|
| 6 | إِلَيْنَا | sonunda bizedir |
|
| 7 | مَرْجِعُهُمْ | onların dönüşleri |
|
| 8 | فَنُنَبِّئُهُمْ | ve kendilerine haber veririz |
|
| 9 | بِمَا | şeyleri |
|
| 10 | عَمِلُوا | yaptıkları |
|
| 11 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 12 | اللَّهَ | Allah |
|
| 13 | عَلِيمٌ | bilir |
|
| 14 | بِذَاتِ | özünü |
|
| 15 | الصُّدُورِ | göğüslerin |
|
Resûlullah, muhataplarının İslâm davetini kabul ederek kurtuluşa ermelerini büyük bir arzuyla istiyor, bunun için canla başla çalışıyor, ancak onun bu iyi niyetine, yüksek insanî tavrına rağmen halkının önemli bir kısmı eski yanlış inançlarında direniyor, bu da onu son derece üzüyordu. İşte bu âyetlerde Allah Teâlâ resulünü teselli etmekte; inkârcılara da kalplerinin derinliklerindeki kin, öfke, düşmanlık gibi kötü duygu ve düşüncelere varıncaya kadar her türlü hallerini eksiksiz bildiğini haber vererek âkıbetleri konusunda onları uyarmaktadır.
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 343
وَمَنْ كَفَرَ فَلَا يَحْزُنْكَ كُفْرُهُۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَفَرَ şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. يَحْزُنْ sükun ile meczum muzari fiildir. Muttasıl zamir كَ mef'ûlun bih olarak mahallen mansubdur. كُفْرُه fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ فَنُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُواۜ
İsim cümlesidir. اِلَيْنَا car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَرْجِعُهُمْ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiil cümlesidir. نُنَبِّئُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. Muttasıl zamir هُمْ mef'ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَا masdariyyedir. مَا ve masdar-ı müevvel بِ harf-i ceriyle نُنَبِّئُهُمْ fiiline mütealliktir.
عَمِلُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
نُنَبِّئُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi نبأ ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef'ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. عَل۪يمٌ kelimesi اِنّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. بِذَاتِ car mecruru عَل۪يمٌ ’e mütealliktir. الصُّدُورِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
عَل۪يمٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَنْ كَفَرَ فَلَا يَحْزُنْكَ كُفْرُهُۜ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki وَمَنْ يُسْلِمْ وَجْهَهُٓ اِلَى اللّٰهِ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.
Şart üslubunda gelen terkipte sübut ve istimrar ifade eden مَنْ كَفَرَ cümlesi, şarttır. مَنْ
şart ismi mübteda, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan كَفَرَ cümlesi مَنْ ’in haberidir. İsim cümlesinde müsnedin, mazi fiil sıygasında cümle olması hükmü takviye, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi olan فَلَا يَحْزُنْكَ كُفْرُهُۜ , nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümlenin muzari fiil sıygasında gelmesi hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
فَلَا يَحْزُنْكَ كُفْرُهُ cümlesinde istiare sanatı vardır. كُفْرُهُ kelimesi, يَحْزُنْكَ fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiş, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Küfrün, bir şahıs gibi üzüntü vermesi, onun şiddetini, önemini artırmaktadır. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Küfrün, يَحْزُنْكَ fiiline isnadı mecaz-ı aklîdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
كُفْرُهُۜ - كَفَرَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ayette küfredenlerden bahsedilirken şart fiiliyle مَنْ كَفَرَ buyurularak mazi fiili kullanılıp, oluşun ve devamının istikrarına işaret edilirken, şartın cevabında, muzari fiil tercih edilerek konuyla ilgili teceddüde ve istimrara işaret edilmiştir. Mazi ve muzarinin bir arada kullanımı, istimrar ve istikrar arasındaki uyum, dikkat çekici beyanî bir güzelliktir. (Hâlidî, Vakafat, s.114)
فَلَا يَحْزُنْكَ كُفْرُهُ [Onun küfrü sana hüzün vermesin] ibaresinde küfür fail, muhatap mef'ûlun bihi olarak gelmiştir. Bu tabirin bu şekilde gelmesinin birçok sebebi vardır. Burada Allah Teâlâ küfre, resulünü üzmesini yasaklamıştır. Sanki küfür Resulullah'ı üzmek istiyordur da Allah Teâlâ Resulüne olan şefkati ve merhameti dolayısıyla bunu yapmasını yasaklamış, “Ey küfür, Resulümü üzme!” demiştir. Bunun için yasaklanan kişi faildir. لا يضرب أخوك خالداً (Kardeşin Hâlid'e vurmasın) sözünde vurması yasaklanan kişi kardeştir. Ayrıca bu tabirde mecazi bir kullanım söz konusudur. Küfür, Allah'ın Resulünü üzmek isteyen akıllı bir zat yerine konmuş ve bu fiili yapması yasaklanmıştır.
لا تحزن لكفره “Onun küfrüne üzülme” buyurulsaydı bu manalar anlaşılmazdı.
فَلَا يَحْزُنْكَ كُفْرُهُ [onun küfrü, seni üzmesin] ibaresindeki فَ harfi cevabı şarta bağlayan harftir. Böylece ayetin başındaki مَنْ kelimesinin şart ismi olduğu kesinleşir. Aksi halde مَنْ kelimesinin ism-i mevsûl olma ihtimali olurdu. Bu harfin gelişi umum ifade eder yani küfreden herkesi kapsar. Zira şart ismi umum ifade eder. Ama ism-i mevsûl marife çeşitlerindendir, bu kelimeyle muayyen bir şahıs veya şahıslar kastedilir. Umum kastedilmez. Bazen de bu kelimeyle cins kastedilir. Şart ismi ile umum kastedilir ve buna delalet etmek üzere de فَ harfi gelir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 464)
مَنْ [Kim] lafzı hem tekil, hem çoğul için kullanılır. İşte bundan dolayı كُفْرُهُۜ [onun küfrü] diye buyurulduktan sonra مَرْجِعُهُمْ [dönüşleri] diye çoğul olarak geldiği gibi; daha sonra da böyle gelmiştir. Bu da “kim” lafzının çoğul anlamını da ihtiva etmesi dolayısıyladır. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
22-23. ayetler وَمَنْ يُسْلِمْ وَجْهَهُٓ اِلَى اللّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ [Kim mümin olarak yüzünü Allah'a çevirirse] - وَمَنْ كَفَرَ فَلَا يَحْزُنْكَ كُفْرُهُ [Kim inkâr ederse onun inkârı seni üzmesin] arasında mukabele vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
اِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ فَنُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُواۜ
Nehy için ta’lil olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir.Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.
اِلَيْنَا mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَرْجِعُهُمْ muahhar mübtedadır.
Car mecrurun takdimi tahsis ifade etmiştir. Kasr, mübteda ve haber arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur.
اِلَيْنَا , maksurun aleyh/sıfat, مَرْجِعُهُمْ , maksur/mevsûf olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’s-sıfattır.
Onların dönüşleri sadece bizedir, başkasına değil anlamını verir.
اِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ [Onların dönüşü ancak bizedir] ibaresindeki اِلَيْنَا car-mecrûrunda tazim ifade eden çoğul zamiri gelmiştir. Halbuki aynı surede 15. ayette ثم إليّ مرجعكم buyurularak tekil zamir gelmişti. Çünkü orada konu vahdaniyet ve şirkin yasaklanması idi. Lokman Suresi 15. ayetteki tekil zamir vahdaniyete delalet eder. Burada ise makam böyle olmadığı için azamet zamiri gelmiştir. Bu tabirde hasr ifadesi için اِلَيْنَا (Bize) car-mecrûru mübtedaya takdim edilmiştir. Yani O'ndan başka dönülecek bir şahıs yoktur. Burada 15. ayette olduğu gibi ثم إليّ مرجعكم buyurularak ثم harfi gelmemiştir. Böylece Allah'a dönüşün yakın olduğuna işaret edilmiştir. Çünkü bu harf zaman açısından bir gecikme olduğunu ifade eder. Bu tabirde ثم değil فَ harfi gelerek takip manası ve arada mühlet olmadığı ifade edilmiştir. Yani Allah'a dönülür dönülmez haber verilecektir. Belki de burada kabir hesabına işaret vardır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 464-465)
Önceki ayetteki lafza-i celâlden اِلَيْنَا ’daki azamet zamirine geçişte iltifat sanatı vardır.
إلَيْنا مَرْجِعُهُمْ [Onların dönüşü Bizedir] cümlesi, yasaklama (nehiy) ifadesinin gerekçesini bildiren bir açıklama konumundadır. Ayrıca bu cümle, Peygamber’e bir teselli ve vaat anlamı taşır: Allah’ın, o inkârcılardan intikamı bizzat alacağını haber verir. Sonraki فَنُنَبِّئُهُمْ [Biz onlara haber vereceğiz] ifadesi, إلينا مرجعهم cümlesine bağlı bir sonuç olarak gelmiştir. Bu da aslında cezalandırma (mukabele) anlamına bir kinaye (üstü kapalı ifade) olarak kullanılmıştır. Burada “haber vermek manasındaki ننبئهم fiili mecazî olarak kullanılmış; “onlara haber vermek” değil, onların durumunu açığa çıkarmak, göstermek anlamına gelmiştir. Bu kullanım daha önce de geçtiği gibi, bilgilendirmeden ziyade ortaya koymayı, cezayı göstermeyi ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda كائِنٍ benzeri bir müstekar takdiriyle husul ve subut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuara Suresi 113)
Müsnedin ileyh olan مَرْجِعُهُمْ, veciz ifade kastıyla izafet formunda gelmiştir.
فَنُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُوا cümlesi, atıf harfi فَ ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَا , harfi-cerle اُنَبِّئُكُمْ fiiline mütealliktir. Sılası عَمِلُوا cümlesi, mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
فَنُنَبِّئُكُمْ fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, s.107)
Yaptıklarını onlara haber vereceğiz ifadesinde lazım söylenmiş melzum kastedilmiştir. Dolayısıyla idmac sanatı vardır. Lazım melzum alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır. Maksat cezayı hatırlatmaktır.
اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve subût ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ ve isim cümlesi sebebiyle muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırarak onun yüceliğine dikkat çekmek içindir.
Ayetin başındaki azamet zamirden bu ayette Allah’ın uluhiyet vasfına dikkat çekmek için lafz-ı celâle geçişte, iltifat,ıtnâb ve tecrid sanatları vardır.
Müsned olan عَل۪يمٌ , sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın müsnedün ileyhin bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
بِذَاتِ الصُّدُورِ car mecruru عَل۪يمٌ ‘a mütealliktir.
بِذَاتِ الصُّدُورِ , kalplerin sahibi ifadesinde istiare vardır. Kalp, sahip olunan bir nesne yerine konmuştur.
Kalp yerine صُّدُورِ kelimesinin gelmesi hal-mahal alakasıyla mecaz-ı mürseldir.
اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ cümlesinde lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım; ‘’Allah sînelerin özünü bilir.’’ sözü iken, melzûm; ‘’Allah içinizdekilerini bilir ve bu fikirlerin tersine davranmanızdan dolayı sizi hesaba çeker’’ manasıdır.
Ayrıca ifadede ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Bu ifadede Allah sînelerin özünü bilir manasına, gereken karşılığı göreceksiniz manası idmac edilmiştir.
Cümlede tağlib sanatı vardır. Allah Teâlâ aslında her şeyi bilir. Bu ayette özellikle ‘sînelerin özünü bilir’ buyurulması, kalpteki duyguların insanın hareketlerinde temel teşkil etmesindendir.
عَل۪يمٌ - عَمِلُوا kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ayetin fasılası Kur’an-ı Kerim’in diğer ayetlerinde de aynen veya ufak değişikliklerle mevcuttur.
Böyle tekrarlanan öğeler kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S. 314)
Bu ayetteki tekid, hem binasında hem de manasındadır. Binasındaki tekidler açıkça görülür. Bu konunun asıl unsuru olan اِنَّ harfiyle tekid edilmiştir, عَل۪يمٌ kelimesi mübalağa sıygasındadır ve بِذَاتِ الصُّدُورِ tabiri geçmiştir. Burada فِي الصُّدُورِ buyurulmamıştır, çünkü عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ sözü, onun zatını, hakikatini ve onun etinin, kanının içinden akıp geçenleri vs. bilmeyi ifade eder. Bunları bildiği konusunda en ufak bir şüphe yoktur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Şura/28, c. 3, 173)
Ayette kalpler olarak tercüme edilen صدور kelimesinin müfredi olan صدر (sadr) kelimesi, sözlükte “göğüs, sine, vücudun boyunla karın arasında bulunan ve kalp, akciğer vb. organları içine alan bölüm” demektir. Burada mahalliyet alakasıyla صدر (sadr) kelimesiyle kalp veya akıl kastedilmiş olabilir. Mahal zikredilmiş, fakat o mahallin içindeki kalp kastedilmiştir. (Tahir Taşdelen, Mülk Suresi’nin Edebi Tahlili Ve Türkçe Kur’ân Mealine Yansıması)
اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ tabirinden murad, kalplerde bulunan düşünceler, orada yer eden niyet ve maksatlardır. Bunların her biri kalpte bir hal oldukları için ona nispet edilmiş ve böylece o hal kalbin âdeta sahibi olmuştur. Binaenaleyh bu tabirin manası, “Allah Teâlâ, sizin kalbinizde bulunan düşünceler, niyetler, art niyetler ve maksatları bilir.” şeklindedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Al-i İmran/119)
Ayetin sonunda إلينا ve فننبئهم ibarelerine münasip olarak إننا نعلم değil, إن الله عليم buyurulmuş, çoğul zamirden sonra tekil şahsa dönülmüştür. Bu, Kur'an'ın genel üslubuna uygundur. Allah Teâlâ Kur'an'da ne zaman kendisinden azamet zamiriyle bahsetse hemen öncesinde veya sonrasında vahdaniyetinin bilinmesi için kendisine ait tekil bir zamir gelir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 467)
بِذَاتِ الصُّدُورِهِمْ [Onların nefislerinde gizli olan şeyleri] değil, بذات الصدور [Nefislerde gizli olan] şeyleri buyurularak sadece onların nefislerindekini değil, umumi olarak bütün nefislerde gizli olanları bildiği ifade edilmiştir. Ayet-i kerimede nefislerde olanlara ait olan bilgisinin mübalağalı olduğunu ifade etmek için عالم değil عليم buyurulmuştur. Bu son cümle Allahu alem, ilminin genişliğine delalet için اِنَّ ile tekid edilmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 468)