23 Eylül 2025
Lokman Sûresi 20-28 (412. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Lokman Sûresi 20. Ayet

اَلَمْ تَرَوْا اَنَّ اللّٰهَ سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ وَاَسْبَغَ عَلَيْكُمْ نِعَمَهُ ظَاهِرَةً وَبَاطِنَةًۜ وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجَادِلُ فِي اللّٰهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلَا هُدًى وَلَا كِتَابٍ مُن۪يرٍ  ٢٠


Göklerde, yerde ne varsa hepsini Allah’ın sizin hizmetinize verdiğini ve açıkça yahut gizlice üzerinizdeki nimetlerini tamamladığını görmediniz mi? Yine de insanlar arasında, hiçbir bilgisi, yol göstericisi ve aydınlatıcı bir kitabı olmadan Allah hakkında tartışıp duranlar vardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَلَمْ
2 تَرَوْا görmediniz mi? ر ا ي
3 أَنَّ elbette
4 اللَّهَ Allah
5 سَخَّرَ boyun eğdirdi س خ ر
6 لَكُمْ size
7 مَا bulunanları
8 فِي
9 السَّمَاوَاتِ göklerde س م و
10 وَمَا ve bulunanları
11 فِي
12 الْأَرْضِ ve yerde ا ر ض
13 وَأَسْبَغَ ve bol bol verdi س ب غ
14 عَلَيْكُمْ size
15 نِعَمَهُ ni’metlerini ن ع م
16 ظَاهِرَةً görünür ظ ه ر
17 وَبَاطِنَةً ve gizli ب ط ن
18 وَمِنَ ve
19 النَّاسِ insanlardan ن و س
20 مَنْ kimi var ki
21 يُجَادِلُ tartışır (durur) ج د ل
22 فِي hakkında
23 اللَّهِ Allah
24 بِغَيْرِ olmadan غ ي ر
25 عِلْمٍ bilgisi ع ل م
26 وَلَا ve olmadan
27 هُدًى yol göstereni ه د ي
28 وَلَا ve olmadan
29 كِتَابٍ bir Kitabı ك ت ب
30 مُنِيرٍ aydınlatıcı ن و ر

Yukarıda (13. âyet), Lokmân’ın dilinden “Allah’a ortak koşmak çok büyük bir haksızlıktır” buyurulmuştu. İşte bu ve bundan sonraki âyetlerde Allah’ın varlık ve birliğine dair kanıtlar sıralanarak insanların bu büyük haksızlığa sapmaktan kurtarılması amaçlanmaktadır. Allah’ın, göklerde ve yerde bulunan şeyleri insanların hizmetine vermesinden maksat, bu varlıkların, insanların yararlanabileceği şekilde yaratılmış, düzenlenmiş olmasıdır. Nitekim âyetin devamındaki “nimetlerini gizli ve açık olarak önünüze serdiğini...” şeklindeki ifade de bunu göstermektedir. Âyetin başındaki “görmez misiniz” sorusu, insanların varlık düzenini sağlıklı bir şekilde incelerlerse bu gerçeği kendi akıllarıyla da kavrayabileceklerine işaret etmektedir.

Tefsirlerde 20. âyet metnindeki “ilim” akla veya nakle dayanan bilgi, “hüdâ” akıl ve basîret, “kitâbün münîr” ise ilâhî vahiy olarak açık­lanmıştır (İbn Atıyye, IV, 352; Şevkânî, IV, 277; krş. Râzî, XXV, 152). Buna göre putperestlerin ve benzer inanç sahiplerinin atalarından devraldıkları bâtıl inançları, gelenekleri, hurafeleri yaşatmakta ısrar etmeleri ne doğru bilgiye ne akıl ve basîrete ne de ilâhî vahye dayan­maktadır; aksine sadece şeytanın bir aldatması olup 21. âyette ifade buyurulduğu üzere sonu da kaçınılmaz olarak cehennem azabıdır.

 

Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 342

اَلَمْ تَرَوْا اَنَّ اللّٰهَ سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ وَاَسْبَغَ عَلَيْكُمْ نِعَمَهُ ظَاهِرَةً وَبَاطِنَةًۜ 

 

Fiil cümlesidir.Hemze istifhâm harfidir. لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. 

تَرَوْا  fiili  نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel  تَرَوْا  fiilinin mef'ûlü bihi olarak mahallen mansubdur. 

أَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir. 

اللّٰهَ  lafza-i celâl  أَنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. سَخَّرَ لَكُم  cümlesi, أَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

سَخَّرَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. لَكُمْ  car mecruru سَخَّرَ  fiiline mütealliktir. مَا  müşterek ism-i mevsûl mef'ûlun bih olarak mahallen mansubdur. فِي السَّمٰوَاتِ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir.

مَا  müşterek ism-i mevsûl atıf harfi وَ  ile birinciye matuftur. فِي الْاَرْضِ  car mecruru mahzuf sılaya matuftur. اَسْبَغَ  atıf harfi وَ ’la سَخَّرَ  fiiline matuftur.

اَسْبَغَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. عَلَيْكُمْ  car mecruru  اَسْبَغَ  fiiline mütealliktir. نِعَمَهُ  mef'ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. ظَاهِرَةً  kelimesi  نِعَمَهُ ‘nun hali olup fetha ile mansubdur. بَاطِنَةً  atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklidedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

اَسْبَغَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  سبغ ’dır.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.  

سَخَّرَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  سخر ’dır.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef'ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجَادِلُ فِي اللّٰهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلَا هُدًى وَلَا كِتَابٍ مُن۪يرٍ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. مِنَ النَّاسِ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَنْ müşterek ism-i mevsûl muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  يُجَادِلُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

يُجَادِلُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. فِي اللّٰهِ  car mecruru  يُجَادِلُ  fiiline mütealliktir. Muzaf mahzuftur. Takdiri, في توحيده أو صفاته (tekliğinde veya sıfatlarında) şeklindedir. بِغَيْر car mecruru  يُجَادِلُ ’deki failin mahzuf haline mütealliktir. عِلْمٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا  zaid harfdir. لَا  nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. هُدًى  atıf harfi وَ ’la  عِلْمٍ ’e matuf olup mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir.

لَا  zaid harfdir. لَا  nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. كِتَابٍ  atıf harfi وَ ’la  عِلْمٍ ’e matuftur. مُن۪يرٍ  kelimesi  كِتَابٍ ’in sıfatı olup kesra ile mecrurdur. 

Maksur isim; Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi.

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. Burada kesra takdir edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُجَادِلُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi  جدل ’dir. 

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Musareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef'ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

مُن۪يرٍ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَلَمْ تَرَوْا اَنَّ اللّٰهَ سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ وَاَسْبَغَ عَلَيْكُمْ نِعَمَهُ ظَاهِرَةً وَبَاطِنَةًۜ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Hemze; takriri veya inkâri istifham harfi,  لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. Muhatabın tasdik etmek zorunda olduğu ve tazim manası taşıyan bir sorudur.

Cümle istifham üslubunda olmasına rağmen takrir ve inkâr manasına gelmesi sebebiyle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca istifhamda tecâhül-i arif sanatı vardır.

Takrir (itirafa zorlama): Muhatabın bildiği birşey soru şeklinde dile getirilir ve ondan bunu tasdik etmesi istenir. Bunda iknâ edici, inandırıcı delil vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)  

تَرَ  fiili aklî (manevi) bir durumla ilgili olup basiretle (hissî) ilgili değildir. İlim manasında rü’yet kelimesinin kullanılmasında, sebep müsebbep alakası ile mecaz-ı mürsel vardır. Zikredilen rü’yet, kastedilen ise ilim olan müsebbeptir. Şöyle de ifade edilebilir; manevi, aklî ve görülmez olan bir anlatım, gözle görülen, canlı bir şey menziline konulmuştur. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi  Suret-i, Meryem 77. Ayetten Uyarlama, s 307) 

Kur’an'da geçen أولم تر  ile ألم تر  arasındaki fark için, و  harfiyle gelen tabirin gözle görülen konularda olduğu, diğerinin ise aklî bir düşünceyle delil çıkarmak konularında kullanıldığı söylenmiştir.

أولم تر  tabirinin, hayatta misali çok görülen konularda, ألم تر  tabirinin de, çok rastlanmayan konularda kullanıldığı söylenmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 329) 

Ayetteki görme, kalp görmesidir. Yani kalbinle idrak etmez misin ki, Allah (c.c) gökleri ve yeri hikmet ile ve yaratılması gerektiği şekilde yaratmıştır. O, dilerse sizi tamamen yok eder ve sizin yerinize, sizinle onlar arasında hiçbir alâka bulunmayan yepyeni bir halk yaratır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Muzari sıygada gelerek teceddüt ve istimrar ifade eden  تَرَ  fiili iki mef'ûle müteaddi fiillerdendir.

Tekid ve masdar harfi  اَنَّ ‘nin dahil olduğu  اَنَّ اللّٰهَ سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ  cümlesi, masdar teviliyle  تَرَ  fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

اَنَّ ’nin haberi olan  سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. İsim cümlesinde müsnedin mazi fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Mazi fiil sebat, temekkün ve istikrar ifade eder. (Hâlidî, Vakafat, s.107)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. سَخَّرَ  fiiline müteallik  لَكُمْ  car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.

Mef’ûl olan müşterek ism-i mevsûl  مَا ’nın sılası mahzuftur.  فِي السَّمٰوَاتِ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Ayetteki ikinci mevsûl ve sılası, aynı formdaki birinci mevsûle tezayüf nedeniyle atfedilmiştir.

السَّمٰوَاتِ ’tan sonra  الْاَرْضِ ’ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir. 

وَاَسْبَغَ عَلَيْكُمْ نِعَمَهُ ظَاهِرَةً وَبَاطِنَةً  cümlesi, اَنَّ ’nin haberine matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur  عَلَيْكُمْ, mef'ûl  نِعَمَهُ ’ya ihtimam için takdim edilmiştir.

Veciz ifade kastına matuf  نِعَمَهُ  izafetinde Allah’a ait zamire muzaf olması nimetler için tazim ve teşrif ifade eder.

Birbirine tezat nedeniyle atfedilen  وَبَاطِنَةً  ve  ظَاهِرَةً  kelimeleri,  نِعَمَهُ ’dan haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.

سَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ  ve  ظَاهِرَةً - بَاطِنَةً  gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

Ayette ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Allah’ın insanlar için yarattığı çeşitli nimetlerini bildiren ayette aynı zamanda onun yüce kudretine dikkat çekme kastı vardır.

ألم تري [Görmedin mi] şeklinde tekil muhataba değil, ألم تروا [Görmediniz mi] şeklinde çoğul akıllı muhataba hitap edilmiştir.  سَخَّرَ لَكُمْ [Sizin için musahhar kıldığını] sözüyle de umumi olarak verdiği nimetler zikredilmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c.2, s.450)

اَلَمْ تَرَ  ifadesi zahiren istifhâm ise de muhatabı taaccübe sevk eden bir ifadedir. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bu ifade Kur’an’ın en azim cümlelerinden biridir. Pek çok kez tekrarlanmıştır. Bundan sonra da acayip, garip, akla-mantığa aykırı şeyler zikredilmiştir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sûreleri Belâği Tefsîri, c. 1, s. 343)

تسخير : Bir şeyi kendine mahsus gayesi doğrultusunda zorla sevk etmek, ona boyun eğdirmektir. Gezegenlerin emre amade olması, Allah Teâlâ'nın onları yörüngelerinde döndürmesi sayesinde olmaktadır. Nitekim Allah, yıldızlar ve gezegenlerin her birine bir yörünge tayin etmiş, birtakım bağlar ve ilişkiler takdir etmiştir. Yine Allah onları zaman itibariyle kış, yaz, sonbahar, ilkbahar için: mekân itibariyle de maden, bitki, hayvan ve insan için yer âleminin organizatörleri kılmıştır. Yıldız ve gezegenlerin devamlı dönmesiyle çeşitli durumların ortaya çıkması, insanların yararları ve menfaatlerine yöneliktir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

Surenin başında Allah'ın rahmeti zikredilmiştir ve bu ayette de Allah’ın mahlukatının emrine verdiği semâvât ve arzda bulunan nimetler ve bu nimetlerin gizli veya açık olarak bol bol verilmesi zikredilmiştir ki bunlar onun rahmetinin eseridir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 450)

Nimetlerin verilişi  اسبغ  fiiliyle en kapsamlı anlamıyla ifade edilmiştir. Ayet-i kerimede çokluk çoğulu olan  نعمه  kelimesi gelmiştir. أنعمه  buyurulmamıştır. Bu da nimetlerin çokluğuna delalet eder.  ظَاهِرَةً - بَاطِنَةًۜ [gizli ve açık] sözü, bütün cinsleri ile nimetleri kapsadığına delalet eder. En geniş ve umumi kapsam budur. لَكُمْ  [Sizin için] sözüyle nimetlerin emrine verildiği mahlukat umumi olarak en kapsamlı şekilde ifade edilmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 451)

Nimet, insanın haz duyduğu hoş hallerdir. Nimet, bu hoş hale götüren insanın tabiatına uygun lezzet veren işler için de kullanılır. Açık olan nimetler, şekil güzelliği, uzun boy, organların eksiksizliği; işitme görme, koku alma, tadına, dokunma ve konuşma gibi açık olan duyular; dilin zikri, rızık, mal, makam, hizmetçiler, evlatlar, sağlık, afiyet, güven ve şöhret gibi hissedilen, müşahade edilenler, gizli olanlar ise ruhun bedene üflenmesi, onun akıl ve idrak sayesinde aydınlanması, nefsin düşük şeylerden arındırılması ve kalbin faziletlerle süslenmesi gibi aydınlanan ve fakat hissedilmekle birlikte müşahade edilemeyenlerdir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

 

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجَادِلُ فِي اللّٰهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلَا هُدًى وَلَا كِتَابٍ مُن۪يرٍ

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Cümle, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim tehir sanatları vardır.  مِنَ النَّاسِ ’nin müteallakı olan mukadddem haber mahzuftur. 

Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ , merfû mahalde, muahhar mübtedadır. Sıla cümlesi olan  يُجَادِلُ فِي اللّٰهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلَا هُدًى وَلَا كِتَابٍ مُن۪يرٍ , müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır. Nefiy harfi  لَا , olumsuzluğu tekid için tekrarlanmış zaid harftir.

Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek, telezzüz ve teberrük için tekrarlanmasında tecrîd, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi, bahsi geçenleri tahkir kastına matuftur.

بِغَيْرِ  car-mecruru  يُجَادِلُ  fiilinin failinden mahzuf hale mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

وَلَا هُدًى  ve ona matuf olan  وَلَا كِتَابٍ مُن۪يرٍ , muzafun ileyh olan  عِلْمٍ ‘e atfedilmiştir. Atıflarda ciheti camiâ tezayüftür. Nefiy harfi  لَا , olumsuzluğu tekid için tekrarlanmış zaid harftir. Birbirine matuf bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

كِتَابٍ  için sıfat olan  مُن۪يرٍۙ , mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek üzere yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

عِلْمٍ , هُدًى , كِتَابٍ  kelimelerindeki nekrelik, kıllet içindir. Olumsuz siyakta tenkir, umum ifade eder.

مِنَ النَّاسِ  sözündeki  مِنَ  teb’iziyyedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)   

وَلَا كِتَابٍ مُن۪يرٍ [Tenvir edici hiçbir kitabı yokken] sözü onların yanında aydınlatıcı bir kitapları veya okudukları zahiri bir kitap olmadığını ifade eder. Onlarda ilmin ve hidayetin ister zahirî ister batınî hiçbir unsurunun olmadığı ifade edilmiştir. Batınî unsurlar zahirî unsurların içindedir. Kitabın vasfı münîr olarak gelmiştir. Çünkü bunlar Allah yolundan saptırmak için batıl sözü satın alarak münir olmayan kitaplara ya da dalalette olanı hidayete erdirmeyen tahrif edilmiş kitaplara yönelirlerdi. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 452) 

Lokman Sûresi 21. Ayet

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ قَالُوا بَلْ نَتَّبِعُ مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَاۜ اَوَلَوْ كَانَ الشَّيْطَانُ يَدْعُوهُمْ اِلٰى عَذَابِ السَّع۪يرِ  ٢١


Kendilerine, “Allah’ın indirdiğine uyun” denildiği zaman, “Hayır, biz babalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız” derler. Şeytan, kendilerini cehennem azabına çağırıyor olsa da mı?

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِذَا ne zaman ki
2 قِيلَ dense ق و ل
3 لَهُمُ onlara
4 اتَّبِعُوا uyun ت ب ع
5 مَا
6 أَنْزَلَ indirdiğine ن ز ل
7 اللَّهُ Allah’ın
8 قَالُوا derler ق و ل
9 بَلْ hayır
10 نَتَّبِعُ biz uyarız ت ب ع
11 مَا şeye
12 وَجَدْنَا bulduğumuz و ج د
13 عَلَيْهِ üzerinde
14 ابَاءَنَا babalarımızı ا ب و
15 أَوَلَوْ şayet
16 كَانَ olsa da mı? ك و ن
17 الشَّيْطَانُ şeytan ش ط ن
18 يَدْعُوهُمْ onları çağırmış د ع و
19 إِلَىٰ
20 عَذَابِ azabına ع ذ ب
21 السَّعِيرِ alevli ateşin س ع ر

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ قَالُوا بَلْ نَتَّبِعُ مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَاۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan,cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. ق۪يلَ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

ق۪يلَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. لَهُمُ  car mecruru  ق۪يلَ  fiiline mütealliktir. اتَّبِعُوا  cümlesi naib-i fail olarak mahallen merfûdur. لَهُمُ  car mecruru  ق۪يلَ  fiiline mütealliktir. 

اتَّبِعُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مَٓا  müşterek ism-i mevsûl mef'ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اَنْزَلَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

اَنْزَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.Şartın cevabı  قَالُوا ‘dur. 

قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavl mahzuftur. Takdiri,  لا نتّبع ما أنزل الله بل نتّبع (Allah’ın indirdiğine değil, ….a tabi oluruz.) şeklindedir.

بَلْ  idrab ve atıf harfidir. نَتَّبِعُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur.  مَا  müşterek ism-i mevsûl mef'ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  وَجَدْنَا ’dır. Îrabtan mahalli yoktur. 

وَجَدْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Bilmek manasında kalp fiilidir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْهِ  car mecruru amili  وَجَدْنَا ’nın mahzuf ikinci mef'ûlü bihine mütealliktir. اٰبَٓاءَنَا mef'ûlün bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.  (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: 

a)(إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

بَلْ ; Önce söylenen bir şeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna idrab denir. “Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki” anlamlarını ifade eder. Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:

1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir. 

2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada yukarıda olduğu gibi bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اتَّبِعُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  تبع ’dır.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

اَنْزَلَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  نزل ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.   

 

 

 

  اَوَلَوْ كَانَ الشَّيْطَانُ يَدْعُوهُمْ اِلٰى عَذَابِ السَّع۪يرِ

 

İsim cümlesidir. Hemze istifhâm harfidir. وَ  haliyyedir. لَوْ  gayr-ı cazim şart harfidir. كَانَ الشَّيْطَانُ önceki cümledeki  اٰبَٓاءَنَا ’nın hali olarak mahallen mansubdur.

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. الشَّيْطَانُ  kelimesi كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. يَدْعُوهُمْ  cümlesi, كَانَ ’nin haberi olarak mahallen mansubdur. 

يَدْعُو  fiili و  üzere damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef'ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

اِلٰى عَذَابِ  car mecruru  يَدْعُوهُمْ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. السَّع۪يرِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Şartın cevabı mahzuf olup makabli onu tefsir eder.

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ قَالُوا 

 

Ayet,  يُجَادِلُ فِي اللّٰهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ  cümlesine hükümde ortaklık nedeniyle atfedilmiştir. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Inşâ cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber üslubundan inşâ üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.

وَ , atıf harfi, اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlarda gelir. 

Zaman zarfı  اِذَا ’nın muzâf olduğu şart cümlesi olan  ق۪يلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Fiil meçhul bina edilerek mef'ûle dikkat çekilmiştir. 

Mekulü’l-kavl olan,  ق۪يلَ  fiilinin naib-i faili olan  اتَّبِعُوا مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

اتَّبِعُوا  fiilinin mef'ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsul  مَا ’nın sıla cümlesi  اَنْزَلَ اللّٰهُ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Vahyin, ism-i mevsûlle ifade edilmesi sonraki habere dikkat çekme ve tazim kastına matuftur.

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهُ  isminin zikri tecrîd sanatıdır.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.)

فَ  karinesi olmaksızın gelen cevap cümlesi olan  قَالُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. قَالُٓوا  fiilinin mekulü’l-kavli, takdiri  لا نتّبع ما أنزل الله  [Allah’ın indirdiğine tabi olmayız.] olan mahzuf cümledir.


 بَلْ نَتَّبِعُ مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَاۜ 

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. İdrab harfi  بَلْ , intikal içindir.

نَتَّبِعُ مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَا  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

نَتَّبِعُ  fiilinin mef'ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsul  مَا ’nın sıla cümlesi olan  وَجَدْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

عَلَيْهِ  car mecruru,  وَجَدْنَا  fiilinin mahzuf ikinci mef'ûlune mütealliktir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mahzuf ikinci mef’ûle müteallik olan  عَلَيْهِ car-mecruru ihtimam için ilk mef’ûl olan  اٰبَٓاءَنَاۜe takdim edilmiştir. İki mef’ûle müteaddi olan  وَجَدْنَا  fiilinin ikinci mef’ûlünün hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Ayetin ana konusu olan “tabi olmak” fiili önemine binaen tekrarlanmıştır.

اتَّبِعُوا - نَتَّبِعُ  ve  ق۪يلَ - قَالُوا  gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اِذَا ق۪يلَ لَهُمُ [Onlara ... denildiği zaman] buyurularak muayyen bir fail zikredilmemiştir. Çünkü burada amaç bu faili zikretmek değildir. Zira onların bu daveti reddetmelerinin sebebinin bu sözleri söyleyen kişi olduğu zannedilmesin istenmiştir. Sanki bu sözleri başkası söyleseydi cevapları böyle olmayacaktı. Hayır, bu sözleri kim söylerse söylesin onların cevabı aynı olacaktır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 453)


اَوَلَوْ كَانَ الشَّيْطَانُ يَدْعُوهُمْ اِلٰى عَذَابِ السَّع۪يرِ

 

Cümle,  اٰبَٓاءَنَا ’nın halidir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.

Hemze inkâri istifham, وَ  hal, لَوْ  gayrı cazim şart harfidir. İstifham üslubunda talebî inşâî olan cümle şart üslubunda gelmiştir.  

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen tevbih ve inkârî amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Şart üslubundaki terkipte şart cümlesi olan  كَانَ الشَّيْطَانُ يَدْعُوهُمْ اِلٰى عَذَابِ السَّع۪يرِ , nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi sübut ve istimrar ifade etmiştir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كَانَ ’nin haberi olan  يَدْعُوهُمْ اِلٰى عَذَابِ السَّع۪ي , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümlesinde müsnedin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. 

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)

كَانَ ’in haberi muzari fiil olduğunda genellikle devam edegelen maziye, âdet haline gelmiş davranışlara delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)

Takdiri,  اتبعوه [Ona tabi olurlar] olan cevap cümlesinin, öncesinin delaletiyle hazf edilmesi îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu takdire göre mahzuf cevap ve mezkur şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur, öncesinin delaletinden mana anlaşılır.

عَذَابِ - السَّع۪يرِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ayette cevap farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur'an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)

اَوَلَوْ كَانَ الشَّيْطَانُ يَدْعُوهُمْ [Şeytan onları çağırıyor idiyse de mi?] cüm­lesinde, hazif yapılarak kınama ve inkâr ifade edilmiştir. Yani [Şeytan on­ları, cehennem azabına çağırıyor idiyse de onlara uyacaklar mı?] demektir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

اَوَلَوْ كَانَ الشَّيْطَانُ يَدْعُوهُمْ اِلٰى عَذَابِ السَّع۪يرِ [Ya şeytan onları yalınlı (cehennem) azab(ın)a çağırıyor idiyse?] buyurulmuştur. Bu soru onların haline duyulan şaşkınlığı ifade eder. Her bağnaz, tutucu fikir, dava veya akide bu nedenle güzel bir sonuç ve akıbet arzular. Burada kaçınılması gereken iki durumdan her biri zikredilmiştir. Şeytanın onları buna davet ettiği zikredilmiştir. Ona tabi olan yalınlı (alevli) cehennem azabına uğrayacaktır. Nasıl oluyor da Allah'ın indirdiğini terkedip şeytana tabi oluyorlar? (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 453-454)

Ayette geçen هُمْ [onlar] zamiri, kendi nefislerini ifade etmez, fakat belirtildiği gibi babalarını ifade eder. Çünkü ayette inkâr ve reddin sebebi, onların uydukları babalarının şeytana uymuş olmalarıdır; yoksa kendi nefislerinin böyle olması değildir. Yani şeytan, onların içinde bulundukları şirk sebebiyle alevli ateşin azabına çağırıyor idiyse de mi o babalarına uyacaklar? İşte onlar, şeytanın çağrısı gereğince alevli ateşin azabına yönelmiş bulunuyorlar. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s -Selîm)

لَوۡ , şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوۡ  edatını “Şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır.” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre لَوۡ edatı cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Lokman Sûresi 22. Ayet

وَمَنْ يُسْلِمْ وَجْهَهُٓ اِلَى اللّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰىۜ وَاِلَى اللّٰهِ عَاقِبَةُ الْاُمُورِ  ٢٢


Kim iyilik yaparak kendini Allah’a teslim ederse, şüphesiz en sağlam kulpa tutunmuştur. İşlerin sonu ancak Allah’a varır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَنْ ve kim
2 يُسْلِمْ teslim ederse س ل م
3 وَجْهَهُ yüzünü و ج ه
4 إِلَى
5 اللَّهِ Allah’a
6 وَهُوَ ve o
7 مُحْسِنٌ güzel davranarak ح س ن
8 فَقَدِ elbette
9 اسْتَمْسَكَ o yapışmıştır م س ك
10 بِالْعُرْوَةِ kulpa ع ر و
11 الْوُثْقَىٰ en sağlam و ث ق
12 وَإِلَى ve döner
13 اللَّهِ Allah’a
14 عَاقِبَةُ sonu ع ق ب
15 الْأُمُورِ işlerin ا م ر

Yukarıda Allah’ın yolunu bırakıp atalarının bâtıl inanç ve geleneklerini sürdürenlerin şeytanın davetine uydukları bildirilmişti; burada ise kendilerini Allah’a teslim edenlerin, yani Allah’a inanıp O’nun yolundan gidenlerin bu doğru ve kurtarıcı tercihleriyle “sağlam kulp”a yapışmış olacakları, yani yollarının doğru, âkıbetlerinin hayırlı ve güvenli olacağı müjdelenmektedir.

“Kendini iyiliğe adamış” diye çevirdiğimiz muhsin kelimesi, sözlükte “iyilik eden, güzel davranan, yaptığını güzel yapan” gibi anlamlara gelir. Ancak bu bağlamda özellikle “içten bir kulluk sergileyerek Allah’a yönelme” şeklinde dinî bir anlam içerdiği anlaşılmaktadır. Nitekim bir hadiste, muhsin kelimesinin masdarı olan ihsan kavramı, “Allah’a O’nu görüyormuş gibi ibadet etmektir” şeklinde açıklanmıştır (Buhârî, “Îmân”, 37; Müslim, “Îmân”, 5-7).

 

 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 342-343

وَمَنْ يُسْلِمْ وَجْهَهُٓ اِلَى اللّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰىۜ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

Fiil cümlesidir. يُسْلِمْ  şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. وَجْهَهُٓ  mef'ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اِلَى اللّٰهِ  car mecruru  يُسْلِمْ  fiiline mütealliktir. هُوَ مُحْسِنٌ  cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur. 

وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. مُحْسِنٌ  haber olup damme ile merfûdur. 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. قَدِ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.  

اسْتَمْسَكَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. بِالْعُرْوَةِ  car mecruru  اسْتَمْسَكَ  fiiline mütealliktir. الْوُثْقٰى  kelimesi  عُرْوَةِ ’nin sıfatı olup elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir.

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُسْلِمْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  سلم ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

اسْتَمْسَكَ  fiili, sülâsi mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir.Fiil istif’âl babındandır. Sülâsisi, مسك ’dir. 

Bu bab fiile taleb,tahavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamlar katar. 

مُحْسِنٌ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 وَاِلَى اللّٰهِ عَاقِبَةُ الْاُمُورِ

 

 

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِلَى اللّٰهِ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَاقِبَةُ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْاُمُورِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  

 

وَمَنْ يُسْلِمْ وَجْهَهُٓ اِلَى اللّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰىۜ 

 

وَ , istînâfiyyedir.

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Şart cümlesi olan  مَنْ يُسْلِمْ وَجْهَهُٓ اِلَى اللّٰهِ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.  مَنْ  şart ismi mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يُسْلِمْ وَجْهَهُٓ اِلَى اللّٰهِ  cümlesi, mübtedanın haberidir. İsim cümlesinde müsnedin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يُسْلِمْ وَجْهَهُٓ  ifadesi, cüz-kül alakasıyla mecâz-ı mürseldir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için lafza-i celâlin zikrinde tecrîd sanatı vardır. 

وَهُوَ مُحْسِنٌ  cümlesi,  يُسْلِمْ  fiilinin failinden haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsned olan  مُحْسِنٌ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)  

مَنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ  [Kim yüzünü Allah'a teslim ederse] ifadesinde yüz, azaların en şereflisi olduğu için özel olarak zikredilmiştir. وَجْهَ  kelimesi burada müstear olarak kullanılmıştır. Yani, "Kim Allah'a ibadete yönelir ve bütün vücudunu O'na çevirirse" demektir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)(Bakara Suresi 112

Yüz  وَجْهَ  parçayı anıp onunla bütünü anlatmaktır. Cüz-kül alakası ile mecâz-ı mürseldir. Yüz insanın en şerefli organı olduğundan onun bütün organlarını temsil etmiştir. (Kur'an Mecazları Şerif er-Radi - Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Garîbi’l Kur’ani’l Kerim, Soru; 904)

مَنْ يُسْلِمْ وَجْهَهُٓ اِلَى اللّٰهِ [Kim yüzünü Allah'a çevirirse] cümlesinde mecâz-ı mürsel vardır. Cüz söylenmiş, küll kastedilmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Bakara Suresi 112 ve bu ayette  أسلم  fiili, birincisinde  لَ  ile geçişli ikincisinde ise  اِلَى  edatıyla geçişli (müteaddi) yapılmıştır. Zemahşerî  لَ  harf-i cerri ile kullanımda anlamın; (Kim yüzünü (kendini) Allah’a  adarsa), اِلَى  harf-i cerri ile kullanımda ise (Kim kendini Allah’a -birine bir şey verir gibi- verirse) olduğunu ifade ederek karşılaştırmalı okuma yöntemine vurgu yapar. (İsmail Bayer, Keşşâf Tefsirinde Belâgat Uygulamaları; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi  فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰى , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.  قَدْ  tahkik harfiyle tekid edilmiştir.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber talebî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

بِالْعُرْوَةِ  için sıfat olan  الْوُثْقٰى , tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰى [Sağlam bir kulpa tutunmuş olur.] cümlesi teşbîh-i temsilidir. İslama sarılmış olan kimse, dağın zirvesine çıkmak is­teyip de sağlam bir ipe tutunan kimseye benzetilmiştir. Mübalağa ifade et­mesi için, teşbih edatı hazf edilmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir; Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bu ayet-i kerimede  فقد استمسك  şeklinde gelerek  فقد  ilave edilmiştir. قد  tahkîk harfidir. Yani sapasağlam kulpa yapışma işi olup bitmiştir. Bu harf gelmeseydi bu işin gelecekte olacağı ihtimali söz konusu olurdu. Mazi fiil de şart için veya cevap için gelmiş olurdu. Yapışmayı mübalağalı olarak ifade etmek için  أمسك  yerine  استمسك  fiili gelmiştir. Kulpun sapasağlam olması, bundan daha sağlamının olmadığını ifade etmek için  الوثيقة  yerine  الوثقى  kelimesiyle ifade edilmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 463)

بِٱلۡعُرۡوَةِ ٱلۡوُثۡقَىٰ  ifadesinde  ٱلۡعُرۡوَةِ (kulp) ' un zikredilmesi mecaz ve istiâredir. Maksat, imanın şartlarına sarılan kişiyi, sağlam ip örgülerinden oluşturulmuş bulunan sağlam kulpa tutunmuş kimseye benzetmektir. Çünkü bu kişi, ona tutunmakla kaygan zeminlerden ve tehlikeli uçurumlardan korunmuş olur. Ayrıca Yüce Allah, zaman aşımına bağlı olarak liflerinin eskimesi veya uzun süre kullanılıp yıpranması neticesinde kopacak vaziyete gelmiş olan bildik diğer benzer kulplardan onu ayırmak için  ٱلۡوُثۡقَىٰ (kulp)‘a sağlam sıfatını ilave etmiştir. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları)


 وَاِلَى اللّٰهِ عَاقِبَةُ الْاُمُورِ

 

Cümle, atıf harfi وَ ’la istînâf cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada haber cümlesi inşâ cümlesine atfedilmiştir. Matufun aleyhin haberî manada olması, haber cümlesinin inşâ cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Inşâ üslubundan haber üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim tehir sanatları vardır. Car mecrur  اِلَى اللّٰهِ ‘nin müteallakı olan mukaddem haber mahzuftur. عَاقِبَةُ الْاُمُورِ, muahhar mübtedadır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müsnedün ileyh, veciz ifade kastıyla izafet terkibinde gelmiştir.

Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin, heybeti vurgulamak, zihne yerleştirmek, hükmün illetini bildirmek ve ikazı artırmak için tekrarlanmasında, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Burada da zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, mehabeti artırmak, kalplere Allah korkusunu sokmak, tehditte mübalağa ve azap vaidini ağırlaştırmak içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husul ve subut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuara/113)   

الْاُمُورِ ’deki harf-i tarif, istiğrak ifade eder. اِلَى اللّٰهِ  car mecrurun takdimi, ihtimam ve O’na döneceği, cezasının da tam olarak ödeneceğine dair  ihtimam ve tenbihdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)   

Lokman Sûresi 23. Ayet

وَمَنْ كَفَرَ فَلَا يَحْزُنْكَ كُفْرُهُۜ اِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ فَنُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُواۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ  ٢٣


Kim inkâr ederse, onun inkârı seni üzmesin. Onların dönüşleri ancak bizedir. Biz de onlara yaptıklarını haber veririz. Allah, göğüslerin içindekini (kalplerde olanı) hakkıyla bilendir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَنْ ve kim
2 كَفَرَ inkar ederse ك ف ر
3 فَلَا
4 يَحْزُنْكَ seni üzmesin ح ز ن
5 كُفْرُهُ onun inkarı ك ف ر
6 إِلَيْنَا sonunda bizedir
7 مَرْجِعُهُمْ onların dönüşleri ر ج ع
8 فَنُنَبِّئُهُمْ ve kendilerine haber veririz ن ب ا
9 بِمَا şeyleri
10 عَمِلُوا yaptıkları ع م ل
11 إِنَّ şüphesiz
12 اللَّهَ Allah
13 عَلِيمٌ bilir ع ل م
14 بِذَاتِ özünü
15 الصُّدُورِ göğüslerin ص د ر

Resûlullah, muhataplarının İslâm davetini kabul ederek kurtuluşa ermelerini büyük bir arzuyla istiyor, bunun için canla başla çalışıyor, ancak onun bu iyi niyetine, yüksek insanî tavrına rağmen halkının önemli bir kısmı eski yanlış inançlarında direniyor, bu da onu son derece üzüyordu. İşte bu âyetlerde Allah Teâlâ resulünü teselli etmekte; inkârcılara da kalplerinin derinliklerindeki kin, öfke, düşmanlık gibi kötü duygu ve düşüncelere varıncaya kadar her türlü hallerini eksiksiz bildiğini haber vererek âkıbetleri konusunda onları uyarmaktadır.

 

 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 343

وَمَنْ كَفَرَ فَلَا يَحْزُنْكَ كُفْرُهُۜ 

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

كَفَرَ  şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. يَحْزُنْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Muttasıl zamir  كَ  mef'ûlun bih olarak mahallen mansubdur. كُفْرُه  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


اِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ فَنُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُواۜ 

 

İsim cümlesidir. اِلَيْنَا  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَرْجِعُهُمْ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Fiil cümlesidir. نُنَبِّئُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef'ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَا  masdariyyedir. مَا  ve masdar-ı müevvel  بِ  harf-i ceriyle  نُنَبِّئُهُمْ  fiiline mütealliktir. 

عَمِلُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

نُنَبِّئُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  نبأ ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef'ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


 اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. عَل۪يمٌ  kelimesi  اِنّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. بِذَاتِ  car mecruru  عَل۪يمٌ ’e mütealliktir. الصُّدُورِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

عَل۪يمٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَمَنْ كَفَرَ فَلَا يَحْزُنْكَ كُفْرُهُۜ 

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki  وَمَنْ يُسْلِمْ وَجْهَهُٓ اِلَى اللّٰهِ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur. 

Şart üslubunda gelen terkipte sübut ve istimrar ifade eden  مَنْ كَفَرَ  cümlesi, şarttır. مَنْ 

şart ismi mübteda, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan كَفَرَ  cümlesi  مَنْ ’in haberidir. İsim cümlesinde müsnedin, mazi fiil sıygasında cümle olması hükmü takviye, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi olan  فَلَا يَحْزُنْكَ كُفْرُهُۜ , nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Cümlenin muzari fiil sıygasında gelmesi hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir. 

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

فَلَا يَحْزُنْكَ كُفْرُهُ  cümlesinde istiare sanatı vardır. كُفْرُهُ  kelimesi, يَحْزُنْكَ  fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiş, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Küfrün, bir şahıs gibi üzüntü vermesi, onun şiddetini, önemini artırmaktadır. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Küfrün, يَحْزُنْكَ  fiiline isnadı mecaz-ı aklîdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

كُفْرُهُۜ - كَفَرَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayette küfredenlerden bahsedilirken şart fiiliyle مَنْ كَفَرَ  buyurularak mazi fiili kullanılıp, oluşun ve devamının istikrarına işaret edilirken, şartın cevabında, muzari fiil tercih edilerek konuyla ilgili teceddüde ve istimrara işaret edilmiştir. Mazi ve muzarinin bir arada kullanımı, istimrar ve istikrar arasındaki uyum, dikkat çekici beyanî bir güzelliktir. (Hâlidî, Vakafat, s.114)

فَلَا يَحْزُنْكَ كُفْرُهُ  [Onun küfrü sana hüzün vermesin] ibaresinde küfür fail, muhatap mef'ûlun bihi olarak gelmiştir. Bu tabirin bu şekilde gelmesinin birçok sebebi vardır. Burada Allah Teâlâ küfre, resulünü üzmesini yasaklamıştır. Sanki küfür Resulullah'ı üzmek istiyordur da Allah Teâlâ Resulüne olan şefkati ve merhameti dolayısıyla bunu yapmasını yasaklamış, “Ey küfür, Resulümü üzme!” demiştir. Bunun için yasaklanan kişi faildir. لا يضرب أخوك خالداً (Kardeşin Hâlid'e vurmasın) sözünde vurması yasaklanan kişi kardeştir. Ayrıca bu tabirde mecazi bir kullanım söz konusudur. Küfür, Allah'ın Resulünü üzmek isteyen akıllı bir zat yerine konmuş ve bu fiili yapması yasaklanmıştır.

لا تحزن لكفره “Onun küfrüne üzülme” buyurulsaydı bu manalar anlaşılmazdı. 

فَلَا يَحْزُنْكَ كُفْرُهُ [onun küfrü, seni üzmesin] ibaresindeki  فَ  harfi cevabı şarta bağlayan harftir. Böylece ayetin başındaki  مَنْ  kelimesinin şart ismi olduğu kesinleşir. Aksi halde  مَنْ  kelimesinin ism-i mevsûl olma ihtimali olurdu. Bu harfin gelişi umum ifade eder yani küfreden herkesi kapsar. Zira şart ismi umum ifade eder. Ama ism-i mevsûl marife çeşitlerindendir, bu kelimeyle muayyen bir şahıs veya şahıslar kastedilir. Umum kastedilmez. Bazen de bu kelimeyle cins kastedilir. Şart ismi ile umum kastedilir ve buna delalet etmek üzere de  فَ  harfi gelir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 464)

مَنْ [Kim] lafzı hem tekil, hem çoğul için kullanılır. İşte bundan dolayı  كُفْرُهُۜ  [onun küfrü] diye buyurulduktan sonra  مَرْجِعُهُمْ [dönüşleri] diye çoğul olarak geldiği gibi; daha sonra da böyle gelmiştir. Bu da “kim” lafzının çoğul anlamını da ihtiva etmesi dolayısıyladır. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

22-23. ayetler  وَمَنْ يُسْلِمْ وَجْهَهُٓ اِلَى اللّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ  [Kim mümin olarak yüzünü Allah'a çevirirse] - وَمَنْ كَفَرَ فَلَا يَحْزُنْكَ كُفْرُهُ  [Kim inkâr ederse onun inkârı seni üzmesin] arasında mukabele vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

 اِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ فَنُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُواۜ 

 

Nehy için ta’lil olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir.Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.

اِلَيْنَا  mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  مَرْجِعُهُمْ  muahhar mübtedadır.

Car mecrurun takdimi tahsis ifade etmiştir. Kasr, mübteda ve haber arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. 

اِلَيْنَا , maksurun aleyh/sıfat, مَرْجِعُهُمْ , maksur/mevsûf olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’s-sıfattır.

Onların dönüşleri sadece bizedir, başkasına değil anlamını verir. 

اِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ  [Onların dönüşü ancak bizedir] ibaresindeki  اِلَيْنَا  car-mecrûrunda tazim ifade eden çoğul zamiri gelmiştir. Halbuki aynı surede 15. ayette  ثم إليّ مرجعكم  buyurularak tekil zamir gelmişti. Çünkü orada konu vahdaniyet ve şirkin yasaklanması idi. Lokman Suresi 15. ayetteki tekil zamir vahdaniyete delalet eder. Burada ise makam böyle olmadığı için azamet zamiri gelmiştir. Bu tabirde hasr ifadesi için  اِلَيْنَا  (Bize) car-mecrûru mübtedaya takdim edilmiştir. Yani O'ndan başka dönülecek bir şahıs yoktur. Burada 15. ayette olduğu gibi  ثم إليّ مرجعكم  buyurularak  ثم  harfi gelmemiştir. Böylece Allah'a dönüşün yakın olduğuna işaret edilmiştir. Çünkü bu harf zaman açısından bir gecikme olduğunu ifade eder.  Bu tabirde  ثم  değil  فَ  harfi gelerek takip manası ve arada mühlet olmadığı ifade edilmiştir. Yani Allah'a dönülür dönülmez haber verilecektir. Belki de burada kabir hesabına işaret vardır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 464-465)

Önceki ayetteki lafza-i celâlden  اِلَيْنَا ’daki azamet zamirine geçişte iltifat sanatı vardır.

إلَيْنا مَرْجِعُهُمْ [Onların dönüşü Bizedir] cümlesi, yasaklama (nehiy) ifadesinin gerekçesini bildiren bir açıklama konumundadır. Ayrıca bu cümle, Peygamber’e bir teselli ve vaat anlamı taşır: Allah’ın, o inkârcılardan intikamı bizzat alacağını haber verir. Sonraki  فَنُنَبِّئُهُمْ [Biz onlara haber vereceğiz] ifadesi, إلينا مرجعهم  cümlesine bağlı bir sonuç olarak gelmiştir. Bu da aslında cezalandırma (mukabele) anlamına bir kinaye (üstü kapalı ifade) olarak kullanılmıştır. Burada “haber vermek manasındaki  ننبئهم  fiili mecazî olarak kullanılmış; “onlara haber vermek” değil, onların durumunu açığa çıkarmak, göstermek anlamına gelmiştir. Bu kullanım daha önce de geçtiği gibi, bilgilendirmeden ziyade ortaya koymayı, cezayı göstermeyi ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husul ve subut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuara Suresi 113)  

Müsnedin ileyh olan  مَرْجِعُهُمْ, veciz ifade kastıyla izafet formunda gelmiştir.

فَنُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُوا  cümlesi, atıf harfi  فَ  ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا , harfi-cerle  اُنَبِّئُكُمْ  fiiline mütealliktir. Sılası  عَمِلُوا  cümlesi, mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

فَنُنَبِّئُكُمْ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, s.107)

Yaptıklarını onlara haber vereceğiz ifadesinde lazım söylenmiş melzum kastedilmiştir. Dolayısıyla idmac sanatı vardır. Lazım melzum alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır. Maksat cezayı hatırlatmaktır.


اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. 

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve subût ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ  ve  isim cümlesi sebebiyle muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırarak onun yüceliğine dikkat çekmek içindir.

Ayetin başındaki azamet zamirden bu ayette Allah’ın uluhiyet vasfına dikkat çekmek için lafz-ı celâle geçişte, iltifat,ıtnâb ve tecrid sanatları vardır. 

Müsned olan  عَل۪يمٌ , sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın müsnedün ileyhin bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır. 

بِذَاتِ الصُّدُورِ  car mecruru  عَل۪يمٌ ‘a mütealliktir.

بِذَاتِ الصُّدُورِ , kalplerin sahibi ifadesinde istiare vardır. Kalp, sahip olunan bir nesne yerine konmuştur.

Kalp yerine  صُّدُورِ  kelimesinin gelmesi hal-mahal alakasıyla mecaz-ı mürseldir. 

اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ  cümlesinde lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım; ‘’Allah sînelerin özünü bilir.’’ sözü iken, melzûm; ‘’Allah içinizdekilerini bilir ve bu fikirlerin tersine davranmanızdan dolayı sizi hesaba çeker’’  manasıdır. 

Ayrıca ifadede ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Bu ifadede Allah sînelerin özünü bilir manasına, gereken karşılığı göreceksiniz manası idmac edilmiştir.

Cümlede tağlib sanatı vardır. Allah Teâlâ aslında her şeyi bilir. Bu ayette özellikle ‘sînelerin özünü bilir’ buyurulması, kalpteki duyguların insanın hareketlerinde temel teşkil etmesindendir.

عَل۪يمٌ - عَمِلُوا  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayetin fasılası Kur’an-ı Kerim’in diğer ayetlerinde de aynen veya ufak değişikliklerle mevcuttur.

Böyle tekrarlanan öğeler kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.  Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S. 314)

Bu ayetteki tekid, hem binasında hem de manasındadır. Binasındaki tekidler açıkça görülür. Bu konunun asıl unsuru olan  اِنَّ  harfiyle tekid edilmiştir,  عَل۪يمٌ  kelimesi mübalağa sıygasındadır ve  بِذَاتِ الصُّدُورِ  tabiri geçmiştir. Burada  فِي الصُّدُورِ  buyurulmamıştır, çünkü  عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ  sözü, onun zatını, hakikatini ve onun etinin, kanının içinden akıp geçenleri vs. bilmeyi ifade eder. Bunları bildiği konusunda en ufak bir şüphe yoktur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Şura/28, c. 3, 173)

Ayette kalpler olarak tercüme edilen  صدور  kelimesinin müfredi olan  صدر  (sadr) kelimesi, sözlükte “göğüs, sine, vücudun boyunla karın arasında bulunan ve kalp, akciğer vb. organları içine alan bölüm” demektir. Burada mahalliyet alakasıyla  صدر (sadr) kelimesiyle kalp veya akıl kastedilmiş olabilir. Mahal zikredilmiş, fakat o mahallin içindeki kalp kastedilmiştir. (Tahir Taşdelen, Mülk Suresi’nin Edebi Tahlili Ve Türkçe Kur’ân Mealine Yansıması)

اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ  tabirinden murad, kalplerde bulunan düşünceler, orada yer eden niyet ve maksatlardır. Bunların her biri kalpte bir hal oldukları için ona nispet edilmiş ve böylece o hal kalbin âdeta sahibi olmuştur. Binaenaleyh bu tabirin manası, “Allah Teâlâ, sizin kalbinizde bulunan düşünceler, niyetler, art niyetler ve maksatları bilir.” şeklindedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Al-i İmran/119)

Ayetin sonunda  إلينا  ve  فننبئهم  ibarelerine münasip olarak  إننا نعلم  değil,  إن الله عليم buyurulmuş, çoğul zamirden sonra tekil şahsa dönülmüştür. Bu, Kur'an'ın genel üslubuna uygundur. Allah Teâlâ Kur'an'da ne zaman kendisinden azamet zamiriyle bahsetse hemen öncesinde veya sonrasında vahdaniyetinin bilinmesi için kendisine ait tekil bir zamir gelir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 467)

بِذَاتِ الصُّدُورِهِمْ [Onların nefislerinde gizli olan şeyleri] değil, بذات الصدور [Nefislerde gizli olan] şeyleri buyurularak sadece onların nefislerindekini değil, umumi olarak bütün nefislerde gizli olanları bildiği ifade edilmiştir. Ayet-i kerimede nefislerde olanlara ait olan bilgisinin mübalağalı olduğunu ifade etmek için  عالم  değil  عليم  buyurulmuştur. Bu son cümle Allahu alem, ilminin genişliğine delalet için  اِنَّ  ile tekid edilmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 468)

Lokman Sûresi 24. Ayet

نُمَتِّعُهُمْ قَل۪يلاً ثُمَّ نَضْطَرُّهُمْ اِلٰى عَذَابٍ غَل۪يظٍ  ٢٤


Biz, onları (dünyada) biraz yararlandırırız. Sonra da onları ağır bir azaba sürükleriz.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 نُمَتِّعُهُمْ onları yaşatırız م ت ع
2 قَلِيلًا biraz ق ل ل
3 ثُمَّ sonra
4 نَضْطَرُّهُمْ süreriz ض ر ر
5 إِلَىٰ
6 عَذَابٍ bir azaba ع ذ ب
7 غَلِيظٍ kaba غ ل ظ

نُمَتِّعُهُمْ قَل۪يلاً ثُمَّ نَضْطَرُّهُمْ اِلٰى عَذَابٍ غَل۪يظٍ

 

Fiil cümlesidir. نُمَتِّعُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef'ûlun bih olarak mahallen mansubdur. قَل۪يلاً  masdardan naib mef'ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur.

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. نَضْطَرُّ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef'ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اِلٰى عَذَابٍ  car mecruru  نَضْطَرُّ  fiiline mütealliktir. غَل۪يظٍ  kelimesi  عَذَابٍ ’nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef'ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef'ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef'ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

ثُمَّ ; Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ   harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نُمَتِّعُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  متع ’dır.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef'ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.  

نَضْطَرُّ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi ضَرر ’dır. İftial babının fael fiili  ص ض ط ظ  olursa iftial babının  ت ’si  ط  harfine çevrilir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

نُمَتِّعُهُمْ قَل۪يلاً ثُمَّ نَضْطَرُّهُمْ اِلٰى عَذَابٍ غَل۪يظٍ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Muzari fiil hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. 

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

قَل۪يلاً , mahzuf mef'ûlü mutlakın veya takdiri  زمانا  [Bir zaman] olan mef'ûlün sıfatıdır. 

Îcâz metoduyla cümle daha fazla anlam yüklenmiştir.

İkinci cümle olan  ثُمَّ نَضْطَرُّهُمْ اِلٰى عَذَابٍ غَل۪يظٍ , terahi ifade eden  ثُمَّ  atıf harfiyle makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

ثُمَّ  edatı, birbirine bağlanan ögelerin, aralarında kısa da olsa bir süre sonra gerçekleştiklerini ifade eder. Yani terâhî ifade eder.

Cümlelerde fiillerin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir. 

azamet zamirine isnadı tazim ifade eder.

غَل۪يظٍ  kelimesi  عَذَابٍ için sıfattır. Dolayısıyla cümlede ıtnâb sanatı vardır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

عَذَابٍ غَل۪يظٍ  ifadesinde istiare sanatı vardır. غَل۪يظٍ  kelimesi, asıl olarak cüssedeki sertlik ve ağırlığı ifade eder. عَذَابٍ ‘in,  غَل۪يظٍ  ile sıfatlanması hissi birşeyin akli bir şeye benzetilmesi açısından istiaredir. Manevi, aklî ve görülmez olan azap, mücessem bir varlık yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır. 

نُمَتِّعُهُمْ قَل۪يلاً  cümlesiyle, ثُمَّ نَضْطَرُّهُمْ اِلٰى عَذَابٍ غَل۪يظٍ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır. 

عَذَابٍ ’deki nekrelik, kesret, tazim ve tarifi mümkün olmayan bir nev ifade eder.

نُمَتِّعُهُمْ - نَضْطَرُّهُمْ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.

قَل۪يلاً  [Biraz] kelimesi mahzuf bir masdar veya mahzuf bir zaman kelimesinin sıfatıdır. Mahzuf bir mastarın sıfatı olursa  نمتعهم تمتيعا قليلا “Biraz nimetle geçindiririz” manasında mef'ûlu mutlak, mahzuf bir zaman kelimesinin sıfatı olursa نمتعهم زمانا قليلا  “Biraz zamanla geçindiririz” manasında zaman zarfı olur. Bu üslubla mana genişlemiştir.  نمتعهم تمتيعا قليلا buyurulsaydı mana nimetlendirmeyle, نمتعهم زمانا قليلا  buyurulsaydı mana zamanla nimetlendirmeyle sınırlı olurdu. Bu şekilde her iki mana da kapsanmıştır, Allahu alem. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 468)

نُمَتِّعُهُمْ قَل۪يلاً ثُمَّ نَضْطَرُّهُمْ اِلٰى عَذَابٍ غَل۪يظٍ [Biz “onları” dünyalarında “az bir süre faydalandırır, sonra” onları “ağır bir azaba mecbur bırakırız”] ifadesinde Allah Teâlâ, onların azaba mecbur bırakılmalarını ve ona zorlanmalarını, ayrılmak istese de ayrılamayacağı bir şeye mecbur bırakılan birinin zorunluluk haline benzetmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l- Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

عَذَابٍ غَل۪يظٍ [katı bir azap] ifadesinde istiare vardır. Katı manasına gelen  ألغليظ  kelimesi, ألشدّة  manasına kullanılmıştır.  غَل۪يظٍ, sadece maddî şey­ler için kullanılır. Burada müsteâr olarak manevi şey için kullanılmıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

غلاظ (Sertlik ve ağırlık) iri varlıklar için kullanılmakla birlikte isti‘âre yoluyla azap çeken kişinin üzerindeki şiddet ve ağırlık anlamında kullanılmıştır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Lokman Sûresi 25. Ayet

وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُۜ قُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ  ٢٥


Andolsun, eğer onlara, “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, mutlaka “Allah” derler. De ki: “Hamd, Allah’a mahsustur.” Fakat onların çoğu bilmezler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَئِنْ ve andolsun
2 سَأَلْتَهُمْ onlara sorsan س ا ل
3 مَنْ kim?
4 خَلَقَ yarattı خ ل ق
5 السَّمَاوَاتِ gökleri س م و
6 وَالْأَرْضَ ve yeri ا ر ض
7 لَيَقُولُنَّ mutlaka derler ق و ل
8 اللَّهُ Allah
9 قُلِ de ki ق و ل
10 الْحَمْدُ hamd ح م د
11 لِلَّهِ Allah’a layıktır
12 بَلْ hayır
13 أَكْثَرُهُمْ çokları ك ث ر
14 لَا
15 يَعْلَمُونَ bilmezler ع ل م
Putperest Araplar, aslında Allah’ın varlığına inanıyor, sorulduğunda O’nun yaratıcı kudretini tanıdıklarını ifade ediyorlardı; fakat putlarını aracı tanrılar saydıkları için Allah’ı bırakıp putlara tapıyor, onlara sığınıyor, böylelikle şirk inancına sapıyorlardı. 25. âyetteki “Bütün övgüler Allah’a mahsustur” ifadesi, Allah’tan başka hiçbir varlığa tanrılık sıfatı, işlevi ve kutsallığı yüklenemeyeceği, ibadet edilemeyeceği anlamını içermektedir. 26. âyetten sûrenin sonuna kadar devam eden kısım, neden bütün övgülerin Allah’a mahsus olduğu sorusunun âdeta cevabı mahiyetindedir. Zira 26. âyete göre müşriklerin taptıkları putlar da dahil olmak üzere evrendeki her şey Allah’a aittir, O’nun mülküdür; her şey O’na muhtaçtır ve O’nun hiç kimseye, hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, dolayısıyla yaratma ve yönetmesinde kayıtsız bir hürriyete sahiptir. 27. âyette Allah’ın bilgisinin zenginliği ve sınırsızlığı, 28-29. âyetlerde kudretinin mükemmelliği, kusursuz ve hikmetli yaratıcılığı özetlenmektedir. Kısaca 25. âyetteki “Bütün övgüler Allah’a mahsustur” hükmü, 27-29. âyetlerde şu üç öncüle dayandırılmıştır: a) Allah evrenin mutlak ve özgür yöneticisidir; b) O’nun, insan zihninin kuşatamayacağı derecede sınırsız ilmi vardır; c) Her şeyi kolaylıkla var eden, varlığını sürdüren veya varlığına son veren üstün kudretin sahibidir.

وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.  

إِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

سَاَلْتَ  şart fiili olup sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir  تَ  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef'ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

Şartın cevabı kasemin cevabının delaletiyle mahzuftur.  

İsim cümlesidir. مَنْ  istifhâm ismi, mübteda olarak mahallen merfûdur. خَلَقَ السَّمٰوَاتِ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

خَلَقَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’dir. السَّمٰوَاتِ  mef'ûlü bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. الْاَرْضَ  atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.  

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. 

يَقُولُنَّ  fiili mahzuf  ن ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. İki sakin bir araya geldiği için zamir olan cemi و' ı mahzuftur. Fiilin sonundaki  نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Mekulü’l kavli,  اللّٰهُۜ ’dur. يَقُولُنَّ  fiilinin mef'ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

اللّٰهُ  mübteda olup damme ile merfûdur. Haberi mahzuftur. Takdiri, خالقها (Onları yaratıcıdır) şeklindedir.

Tekid nunları, bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِۜ 

 

 

 

Fiil cümlesidir. قُلِ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. Mekulü’l kavli,  الْحَمْدُ لِلّٰهِ ’dir. قُلِ  fiilinin mef'ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. الْحَمْدُ  mübteda olup damme ile merfûdur. لِلّٰهِ  car mecruru mahzuf habere mütealliktir.


بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ

 

İsim cümlesidir. بَلْ  idrab ve atıf harfidir. اَكْثَرُهُمْ  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لَا يَعْلَمُونَ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَعْلَمُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

بَلْ ; Önce söylenen birşeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna idrab denir.  “Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki” anlamlarını ifade eder. Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:

1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir. 

2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada yukarıda olduğu gibi bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)   

اَكْثَرُ ; ism-i tafdil kalıbıdır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)   

وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُۜ 

 

Ayet, atıf harfi وَ ’la, hükümde ortaklık nedeniyle 21. ayetteki …وإذا قِيلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا  cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat vardır. 

لَ , mahzuf kasem cümlesine işaret eden lam-ı muvattie,  إنْ  şart harfidir. Mahzufla birlikte ayet, kasem üslubunda gayrı talebî inşâ cümlesidir. Kasem cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim hazfedilmiş, vurgu kasemin cevabına yapılmıştır.

Mahzuf kasemin cevabı şart üslubunda gelmiştir. Kasemle tekid edilmiş şart cümlesi  لَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ , müspet mazi fiil sıygasında gelerek, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir. 

إنْ  şart harfi, maziyi muzariye çevirir. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s.106)

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s.106.) 

مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ  cümlesi,  سَاَلْتَهُمْ  fiilinin mef’ûlü konumundadır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formunda gelmiş, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

مَنْ  istifham harfi mübteda, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  خَلَقَ السَّمٰوَاتِ  cümlesi, haberdir. 

İsim cümlesinde müsnedin mazi fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Kasemin cevap cümlesinin delaletiyle şartın cevabının hazfi, icâz-ı hazif sanatıdır.

Mahzuf cevap ve mezkur şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

لَيَقُولُنَّ اللّٰهُ  cümlesi, mukadder kasemin cevabıdır. Kasem ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

يَقُولُنَّ  fiilinin mekulü’l kavli olarak gelen cümlede, îcâz-ı hazif sanatı vardır. Lafza-i celal, takdiri  خالقها  [Onları yaratıcı] olan mukadder bir haberin mübtedasıdır.

Sorunun cevabında haber hazfedilebilir. 

السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

السَّمٰوَاتِ ’tan sonra  الْاَرْضِ ’ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.

سَاَلْتَهُمْ - لَيَقُولُنَّ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.

Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu  ن, َّfiilin üç defa tekidini sağlar. (Kur'an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)

Ayet-i kerime mahzuf bir kasemde delalet eden muvattie lâmı ile gelmiştir. Sadece  وإن سألتهم “Onlara sorarsan” şeklinde gelmemiştir. Bu harf tekid ifade eder. Dolayısıyla bu kelam bazı nahivcilere göre kasem menzilindedir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 473)

Bu söz onların semâvât ve arzı yaratanın Allah olduğunu kesin olarak bildiklerine, bu konuda hiçbir şüphe veya tereddüt duymadıklarına delalet eder. Bunun için verdikleri cevap da  ليقولنّ الله  şeklinde ل  ve tekid nûnu ile gelmiştir.

ليقولنّ الله  cümlesinin takdiri, ليقولن خلقهن الله [Muhakkak: “Onları yaratan Allah'tır” derler] şeklindedir. Îcâz için “yarattı” fiili zikredilmemiştir. Kur'an'da semâvât ve arzı veya onları kimin yarattığı sorusunun cevabında tek bir ayet dışında hiçbir zaman “yarattı” fiili zikredilmemiştir. O da Zuhruf Suresi 9. ayetttir. Burada  خَلَقَهُنَّ الْعَزِيزُ الْعَلِيمُ [Onları O mutlak gâlib, O (her şeyi) hakkıyla bilen (Allah) yarattı]  buyurulmuştur. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 473)

 

 قُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِۜ 

 

Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

قُلِ  fiilinin mekulü’l-kavli  الْحَمْدُ لِلّٰهِ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda  الْحَمْدُ ’nün haberi mahzuftur.  لِلّٰهِ  bu mahzuf habere mütealliktir.

Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)

Zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek, mehabeti artırarak tehditte mübalağa içindir. Bu tekrarda tecrîd, ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

ليقولنّ - قُلِ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

İsim cümlesinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

قُلِ  emri Kur'an-ı Kerim'de pek çok kez geçmiş ve Resulullah'ın (s.a.v) kendinden bir tek kelime bile söylemediğine, işittiği her şeyin Allah'tan olduğuna kuvvetle delâlet etmiştir. Resulullah'a  قُلِ  diyen emrin arkasında görkemli, muhteşem bir ses farkedilir. Kur'an-ı Kerim'in ne kadar saflıkla bize ulaştığını ve dokunulmazlığını gösterir. Böyle yerlerde Resulullah'ın (s.a.v) tebliğ eden sesinden önce, kendisine bunu indiren Allah'ın O'na  قُلِ  dediğini işitiriz. Bunun etkisi çok kuvvetlidir. Alimlerimiz lafza-i celâlin bizi heybet konusunda eğittiğini söylemişlerdir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sûreleri Belâğî Tefsiri, c. 7, s. 419)

Rûhu'l Meânî'de şöyle yazılıdır: Bu emir, bulundukları halin batıl olduğunu itiraf ettirmeye mecbur bırakır. Hakiki nimetleri veren ve yaratan zattan başkasını, hak etmediği halde ibadette Allah Teâlâ'ya ortak yapmak batıldır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 476)

 

بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ

 

Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. بَلْ , idrâb harfi, bu ayette intikal için gelmiştir.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedün ileyh  اَكْثَرُهُمْ ‘un izafetle marife olması, az sözle çok anlam ifade etme amacına matuftur. İsm-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.

Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  لَا يَعْلَمُونَ  cümlesi müsneddir. Cümlede müsnedin menfi muzari fiil sıygasıyla gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, tecessüm ve istimrar ifade eder. Muzari fiilin tecessüm özelliği sayesinde muhayyile harekete geçer ve konuyu anlamak kolaylaşır.

Nefy harfinin müsnedün ileyhten sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karîneler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü  tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur'an’da çok örneği vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

بَلْ  atıf harfidir. Kendisinden sonra cümle geldiğinde idrâb harfi olur. İdrâbın manası bazen mukabilinin -kendinden öncekinin- hükmünü iptal, bazen da bir manadan diğerine intikaldir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l Kur’an, c.1 s. 437) 

بَلْ  atıf edatlarından biridir. Ancak diğer atıf edatları gibi hüküm bakımından atıf görevi görmez. Bu edat, matufu sadece îrab yani hareke bakımından matufun aleyhe atfeder. Anlamsal açıdan ise tersinelik ilişkisi kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Bu cümle Kur’an’da aynen veya ufak değişikliklerle birçok kez tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf Sûresi, C. 7, S. 314)

بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ  [Hayır, hayır onların çoğu bilmezler] buyurmuştur. Yani seni tasdik etmeyi gerektirecek şeyi itiraf etmelerine rağmen onların seni yalanlamaya mani olacak bilgileri yoktur. Bu manaya göre  لَا يَعْلَمُونَ [bilmezler] ifadesi, tamamen mef'ûlsüz zikredilmiş olup tıpkı birisinin, verdiği şeyin ne olduğu hiç düşünülmeksizin, sadece hem verip hem vermediğini kastederek, “Falan kişi bazan verir bazan vermez” demesi gibidir. İşte burada da, لَا يَعْلَمُونَ [bilmezler] ifadesi, sadece “Onların ilimleri yoktur” manasınadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

 

 
Lokman Sûresi 26. Ayet

لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَم۪يدُ  ٢٦


Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Şüphesiz Allah, her bakımdan sınırsız zengin olandır, övülmeye lâyık olandır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لِلَّهِ Allah’ındır
2 مَا ne varsa
3 فِي
4 السَّمَاوَاتِ göklerde س م و
5 وَالْأَرْضِ ve yerde ا ر ض
6 إِنَّ şüphesiz
7 اللَّهَ Allah
8 هُوَ işte O’dur
9 الْغَنِيُّ zengin غ ن ي
10 الْحَمِيدُ övülen ح م د
Resûl-i Ekrem (sav) Efendimizin şu özlü duası Cenâb-ı Hakk’ın “ her türlü övgüye layık “ olduğunu, ancak O’nu lâyık olduğu şekilde övmenin mümkün olmadığını ifade ermektedir:” Allah’ım! Bem Seni lâyık olduğun şekilde medh ü senâ edemem. Sen Kendini nasıl medh ü senâ etmişsen öylesin”. 
(Müslim, Salât 222; ayrıca bk. Ebû Davud, Salât 147,148; Nesai, Tatbik 71, İstiâze 62).

لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ 

 

İsim cümlesidir. لِلّٰهِ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَا  ism-i mevsûl muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. فِي السَّمٰوَاتِ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. الْاَرْضِ  atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.

 

 اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَم۪يدُ

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. هُوَ  fasıl zamiridir.  هُوَ الْغَنِيُّ الْحَم۪يدُ  cümlesi, اِنّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

Veya fasıl zamiri  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. الْغَنِيُّ  mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. الْحَم۪يد  ikinci haberi olup damme ile merfûdur. 

Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ayırma zamiri) denir.

Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْغَنِيُّ  - الْحَم۪يدُ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî  kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. لِلّٰهِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Muahhar mübteda konumunda olan müşterek ism-i mevsûl  مَا ‘nın sılası mahzuftur.  فِي السَّمٰوَاتِ , bu mahzuf sılaya mütealliktir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müşterek ism-i mevsûl  مَا  hem akıllılar hem de gayr-ı âkiller için kullanılmıştır. Bu tağlîb sanatıdır.

السَّمٰوَاتِ - لْاَرْضِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

السَّمٰوَاتِ ’tan sonra  الْاَرْضِۜ ’ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.

فِي السَّمٰوَاتِ  ‘deki  ف۪ٓي  harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi  ف۪ٓي  harfinde zarfiyyet anlamı vardır.  السَّمٰوَاتِ  lafzına dahil olduğunda bu özelliği nedeniyle istiare oluşmuştur. Sema içine birşey konulabilecek yapıda olmadığı halde zarfiyet özelliği olan bir nesneye benzetilmiştir. Gökyüzü ve zarfiyet özelliği taşıyan nesne arasındaki ortak özellik yani câmi’, mutlak irtibattır.

Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuara/113)

لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ  cümlesi, önceki cümlenin neticesidir. Bundan dolayı ona atıf yapılmayıp fasılla gelmiştir. Önceki cümleden bedel-i işti’mâl konumundadır. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

مَا  kelimesi, gökler ve yerdeki herkesi ve her şeyi içine alır. Yani yarattıklarının gizlediklerinden ve yaptıklarından hiçbir şey ona gizli kalmaz. Onun emirlerini tutanları, yasaklarından kaçınanları bilir. Bunlara uymayanlardan da haberdardır. Bu yüzden bu ayette, insanları önceki ayetlerde zikredilen emirlerle amel etmeye teşvik etmiştir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr,Bakara/284)

Bu ayette semâvât ve arzda olanların Allah'a ait olduğu, önceki ayetlerde ise semâvât ve arzı Allah'ın yarattığı ifade edilmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 477)

 اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَم۪يدُ

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ve kasr ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Ayetteki kasr, kasr-ı kalbdir. Onların ilahlarının hamde layık olmadığını, غَنِيُّ  vasfının bulunmadığını bildirir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması ve zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek, mehabeti artırmada mübalağa içindir. Bu tekrarda tecrîd, ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Cümledeki  هُوَ  kasr ifade eden fasıl zamiridir. İki tekit hükmündeki kasr, mübteda ve haber arasındadır. اللّٰهَ  mevsûf/maksur,  الْغَنِيُّ الْحَم۪يدُ  sıfat/maksurun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’s sıfattır.

Müsnedin yani  الْغَنِيُّ الْحَم۪يدُ  kelimelerinin marife gelmesi ve fasıl zamiriyle, bu iki sıfata sahip olan tek zatın O olduğu, hiçbir benzeri olmadığı ifade edilmiştir. Bu iki vasıf kemal derecede olmak üzere, sadece Allah’a aittir. 

Fasıl zamiri, tekid ifade eder. Pekiştirme dışındaki bir faydası da ihtisas ifade etmesidir. Böylece kendisinden sonra gelen kelime de sıfat değil haber olur. Haber, cümlede sıfattan daha kuvvetli bir rükundur.

Haber olan iki vasfın aralarında  و  olmadan gelmesi her ikisinin birden müsnedün ileyhte mevcut olduğuna işaret eder. 

الْغَنِيُّ - الْحَم۪يدُ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatları vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu, teşâbüh-i etrâf sanatıdır.

Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır. 

Ayetteki  حَم۪يدُ  kelimesi, محمود (hamd olunan) manasınadır. Allah Teâlâ kendisi hakkında  حَم۪يدُ ’demiş ise bundan murad, “kendisini bu şekilde tavsif eden” demek olup “O, ya kendisini yahut kullarını birtakım hamîd (övgüye değer) vasıflarla nitelemiştir” demektir. Fakat kul için حَم۪يدُ  sıfatı kullanıldığında, hem bu manaya hem de “Allah'a ibadet eden ve şükreden” manasına gelebilir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu [sabit olması] veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. Fiilin Allah Teâlâ’ya isnadı, istimrarın/devamlılığın karinesidir. (Kuran Işığında Belagat Dersleri Meani İlmi) 

Allah Teâlâ’nın  غَنِيُّ  ve  حَم۪يدُ  olması, göklerin ve arzın mülkiyetinde olmasına münasibdir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette mevcut olan kelimelerin bu tür bir uygunluğu muâhât sanatı için örnek teşkil ederken, fasıla ile anlamın örtüşmesi dolayısıyla teşâbüh-i eṭrâf,  الْغَنِيُّ  - الْحَم۪يدُ۟  sıfatlarının birbirleriyle uyumlu olarak gelmesinde de i’tilâf vardır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)

Ayetin son cümlesi Kur’an’da aynen veya ufak değişikliklerle birçok kez tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlanan öğeler kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. 

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S. 314)

Lokman Sûresi 27. Ayet

وَلَوْ اَنَّ مَا فِي الْاَرْضِ مِنْ شَجَرَةٍ اَقْلَامٌ وَالْبَحْرُ يَمُدُّهُ مِنْ بَعْدِه۪ سَبْعَةُ اَبْحُرٍ مَا نَفِدَتْ كَلِمَاتُ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ  ٢٧


Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem, deniz de mürekkep olsa, arkasından yedi deniz daha ona katılsa, Allah’ın sözleri (yazmakla) yine de tükenmez. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَوْ şayet olsa
2 أَنَّمَا her ne
3 فِي bulunan
4 الْأَرْضِ yeryüzünde ا ر ض
5 مِنْ
6 شَجَرَةٍ ağaçlar ش ج ر
7 أَقْلَامٌ kalem ق ل م
8 وَالْبَحْرُ ve deniz (mürekkep) ب ح ر
9 يَمُدُّهُ ona katılsa م د د
10 مِنْ
11 بَعْدِهِ arkasından ب ع د
12 سَبْعَةُ yedi س ب ع
13 أَبْحُرٍ deniz (daha) ب ح ر
14 مَا
15 نَفِدَتْ yine tükenmez ن ف د
16 كَلِمَاتُ kelimeleri ك ل م
17 اللَّهِ Allah’ın
18 إِنَّ şüphesiz
19 اللَّهَ Allah
20 عَزِيزٌ üstündür ع ز ز
21 حَكِيمٌ hikmet sahibidir ح ك م

   Kaleme قلم :   Kalem قَلَمٌ kelimesinin aslı tırnak, mızrağın boğumu ve kamış gibi sert bir nesneden kesilmiş/budanmış şey demektir ve kesilen şeye de قَلَمٌ denir. Fakat bu sözcük ad olarak kendisiyle yazı yazılan alete ve kumar için karıştırılan kumar okuna tahsis edilmiştir. Çoğulu أقْلامٌ şeklinde gelir.

  Bu köke ait iklim إقْلِيمٌ kelimesi ise coğrafyacıların dünyayı yedi kısma ayrımalarını ifade etmelerinden doğan bir tanımlamadır. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de isim olarak 4 kere geçmiştir. (Mucemul Müfehres)

  Türkçede kullanılan şekilleri kalem, iklim, klima (işari mana) ve bukalemundur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

وَلَوْ اَنَّ مَا فِي الْاَرْضِ مِنْ شَجَرَةٍ اَقْلَامٌ وَالْبَحْرُ يَمُدُّهُ مِنْ بَعْدِه۪ سَبْعَةُ اَبْحُرٍ مَا نَفِدَتْ كَلِمَاتُ اللّٰهِۜ 

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَوْ  gayr-ı cazim şart harfidir. اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir. 

اَنَّ  ve masdar-ı müevvel mahzuf fiilin faili olarak mahallen merfûdur. Takdiri, ثبت (Sabit oldu) şeklindedir. 

مَا  müşterek ism-i mevsûl  اَنَّ ’nin ism-i olarak mahallen mansubdur. فِي الْاَرْضِ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. مِنْ شَجَرَةٍ  car mecruru mahzuf hale mütealliktir.  اَقْلَامٌ  kelimesi  اَنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. الْبَحْرُ يَمُدُّهُ مِنْ بَعْدِه۪  cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur. 

وَ  haliyyedir. الْبَحْرُ  mübteda olup damme ile merfûdur.  يَمُدُّهُ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

يَمُدُّ  damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir  هُ  mef'ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْ بَعْدِ  car mecruru  يَمُدُّهُ  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. سَبْعَةُ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اَبْحُرٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Şartın cevabı مَا نَفِدَتْ كَلِمَاتُ اللّٰهِ ‘dir.

مَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. نَفِدَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir. كَلِمَاتُ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.   

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ

 

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. عَز۪يزٌ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. حَك۪يمٌ  ikinci haberi olup damme ile merfûdur.

عَز۪يزٌ -  حَك۪يمٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَوْ اَنَّ مَا فِي الْاَرْضِ مِنْ شَجَرَةٍ اَقْلَامٌ وَالْبَحْرُ يَمُدُّهُ مِنْ بَعْدِه۪ سَبْعَةُ اَبْحُرٍ مَا نَفِدَتْ كَلِمَاتُ اللّٰهِۜ 

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la  لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada  inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Inşâ cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber üslubundan inşâ üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.

Şart üslubundaki terkipte tekid ve masdar harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu  اَنَّ مَا فِي الْاَرْضِ مِنْ شَجَرَةٍ اَقْلَامٌ  cümlesi, şarttır. Masdar tevili ile takdiri,  ثبت  (sabit oldu) olan mahzuf şart fiilinin failidir. 

Fiilin hazfi  îcâz-ı hazif sanatıdır.

Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. İsm-i mevsûl  مَا , tekid ve masdar harfi  اَنَّ ’nin ismi,  اَقْلَامٌ  ‘da haberidir.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Müsnedün ileyh olan ism-i mevsûlün sılası mahzuftur.  فِي الْاَرْض  car mecruru, bu mahzuf sılaya mütealliktir. 

مِنْ شَجَرَةٍ  car mecruru, مَا ‘nın mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

شَجَرَةٍ  kelimesindeki nekrelik, kesret ve cins ifade eder. 

فِي الْاَرْضِ  ifadesinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan  ف۪ٓي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü yeryüzü hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. Dünya, burada zarfa benzetilmiştir. Yeryüzü ile dünyada bulunan şeyler arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

وَالْبَحْرُ يَمُدُّهُ مِنْ بَعْدِه۪ سَبْعَةُ اَبْحُرٍ  cümlesi, mahzuf fiilin fail zamirinden hal veya  مَا ’nın temyizidir. 

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsned olan  يَمُدُّهُ مِنْ بَعْدِه۪ سَبْعَةُ اَبْحُرٍ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil sıygasıyla gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. 

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  سَبْعَةُ اَبْحُرٍ ‘in mahzuf mukaddem haline müteallik  مِنْ بَعْدِه۪  car mecruru, ihtimam için zul-hale takdim edilmiştir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

فَ  karinesi olmaksızın gelen cevap cümlesi  مَا نَفِدَتْ كَلِمَاتُ اللّٰهِۜ , menfî mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

كَلِمَاتُ ’nun lafza-i celâle muzaf olması onun tazim ve şerefi içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

İki farklı görevdeki  مَا ’larda reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

يَمُدُّهُ - نَفِدَتْ   kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.

الْاَرْضِ - شَجَرَةٍ - الْبَحْرُ  ve  اَقْلَامٌ -  كَلِمَاتُ  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

الْبَحْرُ  kelimesinin müfret ve cemi olarak tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Bu ayet-i kerime  لَوْ  harfi ile başlayarak bedî’ bir icaz ile gelmiştir. Böylece muhtevasının farz olduğu anlaşılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Ayeti müfessirimiz şöyle tefsîr eder: “Ayette geçen  شَجَرَةٍ (ağaç) kelimesi müfret gelmiştir. Çünkü gaye, ahad’ın (bir’lerin) tafsil edilmesidir. Yani  شَجَرَةٍ  kelimesi tekil olarak gelmiş ve her ağaç tek tek detaylı bir tarzda ele alınmıştır. Böylece kalem haline gelmemiş olan ağaç cinsinden hiçbir tanesi bu hükmün haricinde mütalaa edilmemiştir. Şayet أشجار  şeklinde çoğul olarak gelmiş olsaydı, birtakım ağaçlar anlaşılırdı, bütün ağaçlar tek tek ve detaylı bir tarzda anlaşılmazdı. Özetle burada  شَجَرَةٍ  kelimesinin,cemi isim olarak أشجار  kelimesi yerine, شَجَرَةٍ  şeklinde müfred kalıbında gelmesi, tek tek her ağacı içine alması ve böylece tek bir ağaç kalmadan bütün ağaç cinsini ihtiva etmesi içindir.” (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı) 

الْبَحْرُ (deniz) kelimesi  اَنَّ ’nin ismi üzerine atfedilerek nasb ile [Ağaçların kalem olması sabit olsa ve denizin de yedi denizle desteklenmesi sabit olsa] anlamına gelmek üzere, اَنَّ  ve mamulünün mahalline atfedilerek de ref‘ ile okunmuştur. Veya başındaki وَ  haliyye olmak üzere mübteda olarak ref‘ ile okunmuştur. Bu durumda da mana, [Deniz, yedi denizle desteklenmiş olduğu halde ağaçlar kalem olsa] şeklinde olur.

Şayet  كَلِمَاتُ  azlık bildiren bir çoğuldur; oysa yer, azlık değil çokluk gösterme yeridir. Bu durumda, “كلم اللّٰهِۜ [Allah’ın kelimeleri] denmeli değil miydi?” dersen şöyle derim: Allah’ın kelimâtı, denizlerin onları yazmasıyla bitmez. O’nun kelimesi nasıl bitsin! (Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)

Okyanus denizi, daha büyük ve geniş olduğu halde  يَمُدُّهُ  [ilave] edilmek fiili, ona değil, yedi denize isnat edilmiş, çünkü dağlara ve akarsuların kaynaklarına mücavir olan bu denizlerdir ve büyük nehirler önce bu denizlere, sonra büyük okyanusa akmaktadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

سَبْعَةُ  kelimesi genellikle, Peygamber Efendimizin (s.a.v), “Kafir yedi mideyle yer.” buyruğunda olduğu gibi kesretten kinaye olarak kullanılır. Bu sebeple ifade adet belirtmez. Yani “deniz, kendisine denizler katılarak mürekkep olsa” manasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  


 اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ

Ayetin son cümlesi, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

Hükmün illetini bildirmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Allah'ın  عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ  sıfatlarının tenvinli gelişi, bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğu, bu sıfatların bir benzerinin olmadığı anlamına gelir. Aralarında  وَ  olmaması, Allah Teâlâ’da ikisinin de birlikte mevcudiyetini gösterir.

Ayrıca bu sıfatlarla ayetin anlamı arasındaki mükemmel uyum, teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Aralarında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır. 

Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, sıfatın onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

عَز۪يزٌ [Aziz] çok ihtiyaç duyulur, zor ulaşılır, alternatifi yok demektir. (İmam Gazali).

Önce gelen  عَز۪يزُ  ismini  حَك۪يمُ  isminin takip etmesi; O'nun aziz oluşunun, mazlumun ve hakka çağıranın zafer kazanması gibi, hikmet sahipleri tarafından övgüye lâyık bir konumda sapasağlam olduğunu belirtmek içindir. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr- Ankebût/26)

Ayetin son cümlesi, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Böyle tekrarlanan kelimeler, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murat sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, c. 7, s. 314)

Cümle mesel tarikinde tezyildir. Tezyil cümleleri ıtnâb sanatı babındandır.

Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekîd etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Bu iki şekilde olmaktadır: Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekit etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz (I) Kur'an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

Lokman Sûresi 28. Ayet

مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍۜ اِنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ بَص۪يرٌ  ٢٨


(Ey insanlar!) Sizin yaratılmanız ve öldükten sonra tekrar diriltilmeniz, ancak bir tek insanı yaratmak ve diriltmek gibidir. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 مَا değildir
2 خَلْقُكُمْ sizin yaratılmanız خ ل ق
3 وَلَا ve değildir
4 بَعْثُكُمْ diriltilmeniz ب ع ث
5 إِلَّا başka bir şey
6 كَنَفْسٍ kişi(nin yaratılmasından) ن ف س
7 وَاحِدَةٍ bir tek و ح د
8 إِنَّ şüphesiz
9 اللَّهَ Allah
10 سَمِيعٌ işitendir س م ع
11 بَصِيرٌ görendir ب ص ر

مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍۜ 

 

İsim cümlesidir. مَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  خَلْقُكُمْ  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

لَا  zaid harftir. Nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. بَعْثُكُمْ  atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur. اِلَّا  hasr edatıdır. كَنَفْسٍ  car mecruru mahzuf habere mütealliktir. وَاحِدَةٍ  kelimesi  نَفْسٍ ’in sıfatı olup kesra ile mecrurdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 اِنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ بَص۪يرٌ

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. سَم۪يعٌ  kelimesi  اِنّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. بَص۪يرٌ  ikinci haberi olup damme ile merfûdur.

سَمِیعٌ - بَص۪يرٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍۜ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Kasrla tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda  مَا خَلْقُكُمْ ’un haberi mahzuftur. Teşbih harfinin dahil olduğu car-mecrur  كَنَفْسٍ , mahzuf habere mütealliktir.

وَلَا بَعْثُكُمْ  tezayüf nedeniyle mübtedaya atfedilmiştir.  لَا , kasr ifadesi için gelen nefiy harfi  مَا ‘yı tekid eden zaid harftir.

نَفْسٍ ’deki nekrelik, cins ve herhangi bir manasında adet ifade eder.

وَاحِدَةٍ  kelimesi, teşbih harfinin dahil olduğu  كَنَفْسٍ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun bir özelliğini bildirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Ayetteki teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vech-u şebeh hazfedildiği için mücmeldir.

Nefy harfi  مَا  ve istisna edatı  اِلَّا  ile oluşan kasr mübteda ve haber arasındadır.  خَلْقُكُمْ, maksûr/mevsûf, كَنَفْسٍ ’nin müteallakı olan haber, sıfat/maksurun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’l sıfattır. Kasr, cümleye, “Sizin yaratılmanız herhangi bir kişi gibidir. Başka türlü değil” şeklinde bir olumlu bir de olumsuz anlam vermiştir.

خَلْقُكُمْ - بَعْثُكُمْ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husul ve subut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuara Suresi 113) 

مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ  cümlesindeki iki muhatab zamirinden murad, tüm yaratılanlar olup ifade cins menzilesindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)   

مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ  cümlesinde, kendilerini aciz bırakan delillerle yüzleştirmek maksadıyla ifade gaipten muhataba iltifat edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ ‘deki muzâf,  مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ  cümlesinin delaletiyle hazfedilmiştir. Takdiri, tüm insanlığın yaratılışı ve diriltilmesi,  إلّا كَخَلْقِ وبَعْثِ نَفْسٍ واحِدَةٍ (Benim nezdimde tek bir kişiyi yaratmak ve diriltmek gibidir) şeklindedir. Bu ise tam manasıyla bir icaz’dır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

 اِنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ بَص۪يرٌ

 

 

Ta’liyye hükmündeki son cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden اِنَّ  ile tekit edilmiş isim cümleleri çok muhkem cümlelerdir.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması, telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Allah’ın  سَم۪يعٌ - بَص۪يرٌ  sıfatlarının tenvinli gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğu, bu sıfatların bir benzerinin olmadığı anlamına gelir. Aralarında وَ olmaması, Allah Teâlâ’da ikisinin de birlikte mevcudiyetini gösterir. 

Ayrıca bu sıfatlarla ayetin anlamı arasındaki mükemmel uyum, teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Aralarında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır. 

Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır. 

Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Şüphesiz Allah, işitendir, görendir.] ifadesine, Allah Teâlânın, her şeyi işitip gördüğü  beyan edilirken, adaletle, hatasız olarak hükmedeceği anlamı idmâc edilmiştir. Tehdit ve ümit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir. 

Bu cümle, duyulan ve görülenlerin ötesinde her şeyin bilgisinin umumu hakkında kinayedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

ٱلسَّمْعَ  kelimesinin kökü olan  سمع  duymak-işitmek anlamındadır. Ayetlerde isim olarak kullanılmıştır.

ٱلْأَبْصَٰرَ  kelimesinin kökü olan بصر  görme yetisi anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır. 

ٱلْأَفْـِٔدَةَ  kelimesinin kökü  فاد (kalp, gönül) anlamındadır. Kuran’da bu kelime gerçek kalp olarak geçmez. İdrak etme yetisi, düşünme yetisi, bilinçlenme anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır.

Çok ilginç şekilde tüm Kuran’da ‘ٱلسَّمْعَ وَٱلْأَبْصَٰرَ وَٱلْأَفْـِٔدَةَ’ tamlaması 4 yerde geçer ve hep aynı sıra ile buyurulur: İşitme-Görme-İdrak etme.

Ayetlerde insanın yaratılışına ayrıca işaret vardır. 

Modern bilimin son yıllarda yapmış olduğu çalışmalar göstermiştir ki; İnsanın yaratılış esnasında işitme, görme ve idrak etme yetilerinin gelişim sırası Yüce Allah’ın ayetlerde belirttiği sıraya uygundur.

İnsanın ilk olarak işitme yetisi gelişir, daha sonra görme yetisi ve en sonunda idrak etme-düşünme yetisi gelişir. (https://kuranmucizeler.com/insanin-yaratilisindaki-mucizevi- sira-isitme-gorme-ve-idrak-etme-gonuller

Kur'an-ı Kerim’in birçok ayetinde geçen bu fasıla, zihinlere yerleştirmek kastıyla tekrarlanmıştır. 

Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlanan öğeler kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. 

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S. 314)

Günün Mesajı
Yüce Allah'ın üzerimizdeki nimetleri pek çoktur. Sayıp dökülmelerine imkân yoktur. Bunların bir kısmını biliriz, birçoğunu bilmeyiz. Bu sebeple bizim bu nimetlerden dolayı Rabbimize şükretmemiz ve bize verdiklerinden de infak etmemiz gerekir.
Pek çok kimseyi Allah'ın indirdiklerini inkâr etmeye iten sebeplerden birisi de atalarından, dedelerinden miras olarak devraldıkları bâtıl ibadetler ile kötü geleneklerdir. Bundan dolayı insanın düşünmesi ve başkalarını kör bir şekilde taklit etmemesi her zaman da taraftarlarını alevli cehennem azabına çağıran şeytana uymaması gerekir.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Hiç kimse, dışarıdan görüldüğü halinden ibaret değildir. Herkesin bir de iç dünyası vardır. Başkalarının davranışları görülür, sözleri işitilir ama onların geldiği asıl niyetlerin hali, bize gizlidir. Kalplerin derinliklerinde olanı ancak Allah bilir. Kul olarak bizim; bu cennetlik, şu cehennemlik gibi ifadeleri kullanmamız faydasızdır. Kimin neyi ne niyetle yaptığını, tevbe edip etmediğini ya da etmeyeceğini ve kimin Allah’ın huzuruna nasıl vardığını ancak Allah bilir. Ancak bu kötü davranışlardan sakındırılmaya ve iyi davranışların da hatırtılmasına mani demek değildir. Kişilerin başına gelen iyiliklerin ya da kötülüklerin sebebini de ancak Allah bilir. Bize ise insanlar hakkında güzeli düşünmek, gerektiğinde hakkı hatırlatmak ve iki cihanda da iyilik ve afiyet istemek düşer. 

Ey kalplerin derinliklerinde gizli kalanı bilen Allahım! Kalplerimizin halini koru. Niyetlerimizi samimi kıl. Bilgimizin olmadığı konularda tartışmaktan ya da sadece bilgimizi göstermek niyetiyle konuşmaktan Sana sığınırız. Senin adını ve kelamını, boş niyetlerle ya da boş kelimelerle beraber anmaktan sakınanlardan eyle. 

Ey kalpleri iman nuruyla aydınlatan Allahım! Bize; iki cihanda da afiyet ve saadet ver. Bizi; taklidi imandan, tahkiki imana hicret edenlerden eyle. Neyi neden yaptığının bilincinde olanlardan, niyetini bu bilgilerle daha da sağlamlaştırıp güzelleştirenlerden ve her şeyi yalnız Senin rızan için yapanlardan eyle. Sahip olduğumuz her zerremizle beraber Sana teslim olalım ve rahmetinle rızana kavuşalım. 

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji