24 Eylül 2025
Lokman Sûresi 29-34 (413. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Lokman Sûresi 29. Ayet

اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَۘ كُلٌّ يَجْر۪ٓي اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى وَاَنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ  ٢٩


Görmedin mi ki, Allah, geceyi gündüzün içine ve gündüzü de gecenin içine sokuyor. Güneşi ve ayı da koyduğu kanunlara boyun eğdirmiştir. Her biri (kendi yörüngesinde) belli bir zamana kadar akar gider. Şüphesiz Allah, işlediklerinizden hakkıyla haberdardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَلَمْ
2 تَرَ görmedin mi ر ا ي
3 أَنَّ şüphesiz
4 اللَّهَ Allah
5 يُولِجُ sokuyor و ل ج
6 اللَّيْلَ geceyi ل ي ل
7 فِي içine
8 النَّهَارِ gündüzün ن ه ر
9 وَيُولِجُ ve sokuyor و ل ج
10 النَّهَارَ gündüzü ن ه ر
11 فِي içine
12 اللَّيْلِ gecenin ل ي ل
13 وَسَخَّرَ ve emrine boyun eğdirmiştir س خ ر
14 الشَّمْسَ güneşi ش م س
15 وَالْقَمَرَ ve ayı ق م ر
16 كُلٌّ her biri ك ل ل
17 يَجْرِي akıp gider ج ر ي
18 إِلَىٰ kadar
19 أَجَلٍ bir süreye ا ج ل
20 مُسَمًّى belli س م و
21 وَأَنَّ ve elbette
22 اللَّهَ Allah
23 بِمَا
24 تَعْمَلُونَ yaptıklarınızı ع م ل
25 خَبِيرٌ haber almaktadır خ ب ر

  Leyele ليل :   Bildiğimiz gece anlamına gelen لَيْلٌ ve لَيْلَةٌ sözcükleri çoğul olarak üç şekilde söylenir: لَيالٌ - لَيائِلٌ - لَيْلاتٌ (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de 92 kere geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)

  Türkçede kullanılan şekli Leyla'dır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

Nehera نهر :   نَهْرٌ taşan suyun mecrası, süratle aktığı veya geçip gittiği yerdir. Çoğulu أنْهارٌ şeklinde gelir.

  نَهَرٌ ise suyun akışına benzetme yapılarak genişlik ve bolluk için kullanılmıştır.

  نَهارٌ kavramı temelde güneşin doğuşundan batışına kadar geçen zaman aralığıdır. Şer'i dilde ise fecrin doğuşundan güneşin batış vaktine kadar geçen zaman aralığıdır.

  Son olarak نَهْرٌ ve إنْتِهارٌ sözcükleri sert bir şekilde azarlamaktır. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de çeşitli kalıplarda 113 kere geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)

  Türkçede kullanılan şekli nehirdir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَۘ 

 

Fiil cümlesidir. Hemze istifhâm harfidir.  لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.

تَرَ  illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp filidir. Faili müstetir olup takdiri  أنت  ’dir.  اَنَّ  ve masdar-ı müevvel  تَرَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.  

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اَنَّ  ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. يُولِجُ الَّيْلَ  cümlesi, اَنَّ ’ nin haberi olarak mahalen merfûdur.

يُولِجُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.  الَّيْلَ  mef'ûlun bih olup fetha ile mansubdur. فِي النَّهَارِ  car mecruru  يُولِجُ  fiiline mütealliktir. يُولِجُ  atıf harfi  وَ ’la öncesindeki  يُولِجُ  fiiline matuftur.  

يُولِجُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. النَّهَارَ  mef'ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  فِي الَّيْلِ  car mecruru  يُولِجُ  fiiline mütealliktir. سَخَّرَ  atıf harfi  وَ  ’la  يُولِجُ  fiiline matuftur. 

سَخَّرَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الشَّمْسَ  mef'ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الْقَمَرَ  atıf harfi  وَ  ’la makabline matuftur. 

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.

(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُولِجُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  ولج  ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

سَخَّرَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  سخر  ’dır.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef'ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

 

كُلٌّ يَجْر۪ٓي اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى 

 

Cümle, الشَّمْسَ وَالْقَمَرَۘ ‘ün hali olarak mahallen mansubdur.

İsim cümlesidir.  كُلٌّ  mübteda olup damme ile merfûdur. Muzâfun ileyhi mahzuf olup tenvin muzâfun ileyhden ivazdır.  يَجْر۪ٓي  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

Fiil cümlesidir. يَجْر۪ٓي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir.  اِلٰٓى اَجَلٍ  car mecruru  يَجْر۪ٓي  fiiline mütealliktir. مُسَمًّى  kelimesi  اَجَلٍ  ’nin sıfatı olup, mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir.

اِلٰى  harf-i ceri mecruruna yönelme, intiha, tahsis, musahabe, zaman zarfı, mekân zarfı gibi manalar kazandırabilir. Burada intiha manasında gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مُسَمًّى ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i mef'ûludür.   

 

 

 

  وَاَنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

أَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.  

اللّٰهَ  lafza-i celâl  أَنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. مَا  masdariyyedir. مَا  ve masdar-ı müevvel  بِ  harfi ceriyle  خَب۪يرٌ  ’e mütealliktir. 

تَعْمَلُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  خَب۪يرٌ  kelimesi  أَنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.

خَب۪يرٌ ; mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَۘ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Menfî muzari fiil sıygasındaki cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Hemze, takriri istifham anlamındadır. 

Ayetteki istifham, muhatabın tasdik etmek zorunda olduğu ve tazim manası taşıyan bir sorudur.  Yani böyle bir şey olamaz, görmemiş olman mümkün değil anlamındadır.

İstifham üslubunda olmasına rağmen cümle, uyarı ve ikrar manasına gelmesi sebebiyle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca istifhamda tecâhül-i arif sanatı vardır. 

تَرَ  fiili iki mef'ûle müteaddi olan fiillerdendir.  اَنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelam olan  اَنَّ اللّٰهَ يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ , masdar teviliyle,  تَرَ  fiilinin iki mef'ûlü yerindedir. 

Masdar-ı müevvel olan cümlede müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Cümlede istiare sanatı vardır. Allah Teâlâ’nın ‘’görmedin mi?’’ uyarısıyla asıl amaç emir ve yasaklarını hatırlatmak ve yüce kudretini muhataba göstermektir. تَرَ , bilmek anlamak manasında müstear olmuştur. Zikredilen rüyet, kastedilen ise idraktir. Manevi bir durum, gözle görülen bir şey menziline konulmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır. 

اَنَّ  ’nin haberi olan  يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil sıygasında cümle olması hükmü takviye hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Muzari fiilin tercih edilmesi olayın zihinde daha kolay canlandırılması için de olabilir. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

تَرَ  fiili aklî (manevi) bir durumla ilgili olup basiretle (hissî) ilgili değildir. İlim manasında rü’yet kelimesinin kullanılmasında, sebep müsebbep alakası ile mecaz-ı mürsel vardır. Zikredilen rü’yet, kastedilen ise ilim olan müsebbeptir. Şöyle de ifade edilebilir; manevi, aklî ve görülmez olan bir anlatım, gözle görülen, canlı bir şey menziline konulmuştur. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi  Suret-i, Meryem 77. Ayetten Uyarlama, s. 307) 

Kur’an'da geçen أولم تر  ile ألم تر  arasındaki fark için, و  harfiyle gelen tabirin gözle görülen konularda olduğu, diğerinin ise aklî bir düşünceyle delil çıkarmak konularında kullanıldığı söylenmiştir.

أولم تر  tabirinin, hayatta misali çok görülen konularda kullanıldığı da söylenmiştir.

ألم تر  tabirinin de, çok rastlanmayan konularda kullanıldığı söylenmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 329) 

İlimlerinden faydalanmadıkları için alimler alim olmayan menziline konulmuştur. İstifham, görmemeyi inkâr içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Aynı üslupta gelen  وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

فِي النَّهَارِ  , فِي الَّيْلِ  ibarelerindeki  فِي  harflerinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla gece ve gündüz, içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Gece ve gündüz, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Mübalağa ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ  cümlesiyle,  يُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِ  cümleleri arasında mukabele, tıbâk ve aks sanatı bir aradadır. Böyle tıbâkla birlikte başka bedî sanatların bir arada bulunması tıbâk-ı terşihtir.

يُولِجُ - لَّيْلَ - النَّهَار - فِي  kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اَنَّ ’nin haberine matuf  وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَۘ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Muzari sıygadan mazi sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

الَّيْلَ - النَّهَارِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcâb, الشَّمْسَ - الْقَمَرَۘ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı ve bu iki kelime grubu arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

İbn Aṭıyye,  اَلَمْ تَرَ  şeklinde başlayan diğer ayetlerden farklı olarak bu ifadenin Hz. Peygambere bir uyarı ifade ettiğini, kastedilen muhatabın ise bütün insanlar olduğunu söylemiştir. (İbn Aṭıyye, el- Muḥarraru’l-Vecīz, c. 7, s. 59)

Ṭaberî, اَلَمْ تَرَ [görmedin mi?] ifadesini gözle görmek olarak yorumlamıştır. Ayrıca ayetin Hz. Peygambere hitap şeklinde gelse de müşriklere yönelik olduğunu belirtmiştir. (Ṭaberī, Cāmiʿu’l- Beyān, c. 20, s. 154) 

Görmek gibi sayılan kuvvetli bir bilgi ile bilmiyor musun ki Allah, geceyi gündüze ve gündüzü de geceye eklemektedir ve böylece uzunluk ve kısalık olarak onlar değişmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ayet-i kerime geceyi zikrederek başlamıştır, çünkü gece gündüzden daha öncedir. Güneş yaratılmadan önce gündüz yoktu. Güneş de aya takdim edilmiştir, çünkü daha önce yaratılmıştır, Allahu alem.

Bu olay her an yenilenerek tekrarlandığı için  يولج  fiili muzari olarak gelmiştir. Boyun eğdirmek manasındaki  سخّر  fiili ise mazi olarak gelmiştir. Çünkü bu gecenin gündüze girmesi gibi tekrarlanan bir fiil değildir. Tefsîrü'l Kebîr'de şöyle yazılıdır: Bu fiillerin birinin muzari, diğerinin mazi gelişi, gecenin gündüze sokulmasının her mevsim, hatta her gün yenilenmesi ve değişmesidir. Güneş ve ayın boyun eğdirilmesi ise devam edegelen bir durumdur. Rûhu'l Meânî'de şöyle yazılıdır: Fiil sigaları farklı olmasına rağmen سخّر  fiilinin  يولج  fiiline atfı; gecenin gündüze sokulmasının her an yenilenen bir görüntüsü olması dolayısıyladır. Boyun eğdirme fiilinde ise böyle bir yenilenme söz konusu değildir, sadece etkileri tekrarlanır. Burada muayyen bir vakit zikredilmiştir ki bu da nimetlerin zikrine münasip değildir. Çünkü nimetin tamam olması için devamlı olması gerekir, halbuki burada devamlılık söz konusu değildir. Bunun için muayyen bir vaktin zikredildiği yerde  سخّر لكم [Size musahhar kılmıştır] buyurulması uygun değildir. 

Burada  يجري إلى أجل  (bir vakte kadar akıp gidecek) buyurularak fiil  إلى  harfiyle müteaddi olmuştur. Başka bir yerde ise  ل  harfiyle gelmiştir.  إلى  harfi, gayenin sonunu ifade eder,  ل  ise ihtisas ve talil ifade eder. Dolayısıyla  يجري لأجل  ifadesi bu gaye için yani muayyen bir vakti yakalamak için akıp gittiğini ifade eder. Bu ayette  إلى  harfinin gelmesi daha münasiptir. Çünkü haşr ve yeniden yaratmaya tenbih siyakında gelmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 491-492)

Allah Teâlâ, Kur'an'da pek çok yerde, gecenin icadını, gündüzün icadından önce zikretmiştir. Nitekim Cenab-ı Hakk, “Geceyi ve gündüzü iki ayet kıldık” (İsra Suresi, 12); “Karanlıkları ve nuru yarattı” (Enam Suresi, 1) ve “Gece ile gündüzün birbirini izlemesi…” (Âl-i İmran Suresi, 190) buyurmuştur. Cenab-ı Hakk'ın, “O, hanginiz daha güzel amel edecek diye imtihan etmek için, ölümü de hayatı da takdir eden, yaratandır” (Mülk Suresi, 2) ayeti de aynı anlamda bir ifade olup bu şöyle hikmetli bir meseleye işarettir: Karanlığın, bazen ışığın olmayışı olduğu sanılır. Gece de ışığın olmayışının; gündüzün bulunmayışı sebebiyle olduğu zannedilir. Yine hayatın da ölümün olmayışı olduğu sanılır. Halbuki durum hiç de böyle değildir. Çünkü ezelde, mümkin bir varlık için, ne gündüz, ne ışık, ne de hayat söz konusudur. Orada, ölüm veya karanlık veyahut da gecenin olduğu da söylenemez. Binaenaleyh, bütün bu işler, tıpkı, “kör ve sağır” lafızları gibidir. Körlük ve sağırlık, sırf görmeme ve duymama değildir. Çünkü taşın da ağacın da gözü kulağı yoktur ama bunlardan hiçbiri için “kör ve sağır” ifadeleri kullanılmaz. Bunun böyle olduğu iyice kavranınca şimdi biz diyoruz ki kendisinde körlük ve sağırlığın bulunduğu şeyde mutlaka onların aksini gerektirecek bir vasfın bulunması gerekir. Aksi halde o şey hakkında “kör veya sağır” ifadeleri kullanılmaz. Kendisinde herhangi bir şeyi iktizâ eden bir hususun bulunduğu ve bu şeyin muktezâsının da tahakkuk ettiği şey için insanın nefsi bir sebep aramaz. (Normal hali öyle olan bir şey için sebep aranmaz.) Mesela, çarşı ve pazardan geçimini temin eden birisini gören kimse, onun için “Onun çarşıda pazarda ne işi var?” diyemez. Ama muktezânın (olması gerekli olan şeylerin) aksine durumlarda ise insanın nefsi, onun sebebini araştırmayı arzular. Bu da mesela birisinin hükümdarı çarşıda görüp “Bunun çarşıda pazarda ne işi var?” demesi gibidir. İşte bu sebeple her bir insan, körlüğün ve sağırlığın sebebini sorar soruşturur ve “Falanca niçin kör oldu?” der ama “Niçin görüyor, kör değildir?” demez. Durum böyle olunca Allah Teâlâ, insanların, sebebini araştırdığı şeyi önce getirmiştir ki bu da herkes sebebini araştırdığı için körlük, karanlık ve ölüm kabilinden olan gecedir. Daha sonra Cenab-ı Hakk diğer kısmı zikretmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Cenab-ı Hak, gece için muzari sıygasıyla,  يُولِجُ  buyurmuş, ama, güneş ve ay hakkında, mazi sıygasıyla  سَخَّرَ  lafzını kullanmıştır. Çünkü gecenin gündüze sokulması, her mevsim hatta her gün yenilenen ve değişen bir husustur. Halbuki güneşin ve ayın musahhar kılınması ise devam ede gelen bir iştir. Nitekim Cenab-ı Hakk, bir başka ayetinde de “Nihayet o, eski hurma salkımının eğri çöpü gibi bir hale dönmüştür” (Yasin Suresi, 39) buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)

  كُلٌّ يَجْر۪ٓي اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى

 

 

Cümle, الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ ’den hal-i müekkide olarak ıtnâbtır. و ’la gelmeyen bu hal cümlesi bu durumun sürekli bir özellik olduğuna işaret eder. Hal sahibinin durumunu tekid ifade ettiği için fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Tekit edici halin başına  وَ  gelmez.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.  كُلٌّ  mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَجْر۪ٓي اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى  cümlesi, haberdir.

İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. 

Müsnedün ileyh olan  كُلٌّ ’daki tenvin, mahzuf muzâfun ileyhten ivazdır. Muzâfun ileyhin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Hazfedilen muzâfun ileyhin takdiri şöyledir.  كُلٌّ مِنَ الشَّمْسِ والقَمَرِ يَجْرِي إلى أجَلٍ (Güneş ve ayın her biri belli bir dönem boyunca akıp gider.) (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

مُسَمًّى  kelimesi اَجَلٍ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Sıfat-ı müşebbehe kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir. 

اَجَلٍ ’deki nekrelik, belirsiz bir süre olduğuna işarettir.

Ayette bütün bu yaratılanların sıralanmasında asıl amaç Allah Teâlâ’nın yüce kudretini muhataba göstermektir. Bu üslup idmâc sanatıdır. Kevni ayetlerin sayılmasının altında bu yüceliği vurgulama amacı vardır. 

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için kullanılan bir açıklama biçimidir. Sıfatın kullanılmasının, matbusunun daha iyi tanınması, övülmesi, yerilmesi, pekiştirilmesi, acındırılması, kapalılığının giderilmesi, tahsis edilmesi gibi maksatları vardır. Itnâb, bazen de sıfatlar vasıtasıyla yapılmaktadır. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur'an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

اِلٰٓى  Harfi cerinin müteallakı ile ilgili iki görüş vardır. Birincisi zarfı lağvdır. Ve müteallakı  يَجْرِي  fiilidir. Yani Allah katında akıp gitmesi belli bir zamana kadardır. Belli bir zaman sonra biter. 

İkinci müteallak ihtimali  سَخَّرَ  fiilidir. Yani güneşin ve ayın hareketlerinin kontrolü onun kudretindedir. Ve bu hareketler belli bir zamana kadardır. Her iki görüşte de  اِلٰٓى  harfi ceri intiha manasınadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

 

 وَاَنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ

 

Tekid ve masdar harfi  اَنَّ ‘nin dahil olduğu  اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ  cümlesi, masdar teviliyle önceki masdar-ı müevvele matuftur. 

Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatı, onun kudret ve celâlini hissettirmek, zihne yerleştirmek için yapılan tekrarında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Mecrur mahaldeki  مَا  müşterek ism-i mevsûlu  بِ  harf-i ceriyle  خَب۪يرٌ ’e mütealliktir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan sıla cümlesi  تَعْمَلُونَ , hudus, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car-mecrur  بِمَا تَعْمَلُونَ , siyaktaki önemine binaen amili olan  خَب۪يرٌ ’a, takdim edilmiştir.

Müsned olan  خَب۪يرٌ  mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Allah, işlediklerinizden hakkıyla haberdardır.] ifadesine, Allah Teâlânın, her şeyi bildiği beyan edilirken, adaletle, hatasız olarak hükmedeceği, herkesin gereken karşılığı göreceği anlamı idmâc edilmiştir. Tehdit ve ümit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Sıfat-ı müşebbehe; “benzeyen sıfat” demektir. -faile benzediği için bu adı almıştır. İsm-i failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde sıfat-ı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsm-i fail değişen ve yenilenen vasfa delalet eder. Sıfat-ı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu sureklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاَنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ [Ve şüphesiz Allah, yaptıklarınızı tamamen bilir.] cümlesi, ayetteki “Görmedin mi?” hitabı hususî de olsa umumî de olsa görmek kapsamına dahildir. Zira bu harika işleri ve üstün tedbirleri gören kimse, bunları gerçekleştiren Allah'ın ilminin, kendi amellerinin büyüklerini de küçüklerini de kuşatmış olduğu hakikatinden gafil kalmaz. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Lokman Sûresi 30. Ayet

ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْحَقُّ وَاَنَّ مَا يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ الْبَاطِلُۙ وَاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْعَلِيُّ الْكَب۪يرُ۟  ٣٠


Bu böyledir. Çünkü Allah hakkın ta kendisidir, onu bırakıp da taptıkları ise batıldır. Şüphesiz Allah yücedir, büyüktür.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 ذَٰلِكَ böyledir
2 بِأَنَّ çünkü
3 اللَّهَ Allah
4 هُوَ O
5 الْحَقُّ haktır ح ق ق
6 وَأَنَّ ve elbette
7 مَا
8 يَدْعُونَ yalvardıkları د ع و
9 مِنْ
10 دُونِهِ O’ndan başka د و ن
11 الْبَاطِلُ batıldır ب ط ل
12 وَأَنَّ ve gerçekten
13 اللَّهَ Allah’tır
14 هُوَ O
15 الْعَلِيُّ ulu ع ل و
16 الْكَبِيرُ ve büyük ك ب ر

Allah’ın irade, ilim ve kudreti hakkındaki bu kesin bilgilerden sonra 30. âyette artık reddedilmesi mümkün olmayan kesin hüküm ortaya konmaktadır: “Allah hakikatin kendisidir; O’nun dışında taptıkları şeyler ise asılsızdır ve Allah, yalnızca O, en yücedir, en büyüktür.”

 

 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 344

ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْحَقُّ وَاَنَّ مَا يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ الْبَاطِلُۙ 

 

İsim cümlesidir. İşaret zamiri  ذٰلِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel  بِ  harf-i ceriyle mübteda  ذٰلِكَ  ’nin mahzuf haberine mütealliktir. ذٰ  işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  muhatap zamiridir.

أَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.  

اللّٰهَ  lafza-i celâl  أَنَّ  ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. هُوَ  fasıl zamiridir. الْحَقُّ  kelimesi  أَنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel, atıf harfi  وَ ’ la birinci masdar-ı müevvele matuftur. 

أَنَّ  masdar harfidir. مَا  müşterek ism-i mevsûl  أَنَّ  ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يَدْعُونَ  ’dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

يَدْعُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ دُونِهِ  car mecruru mahzuf aid zamirin mahzuf haline mütealliktir. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الْبَاطِلُۙ  kelimesi, اَنَّ  ‘nin haberi olup damme ile merfûdur.

Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ayırma zamiri) denir.

Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْعَلِيُّ الْكَب۪يرُ۟

 

اَنَّ  ve masdar-ı müevvel, atıf harfi  وَ  ’la birinci masdar-ı müevvele matuftur.   

İsim cümlesidir. أَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir. 

اللّٰهَ  lafza-i celâl  أَنَّ  ’nin ismi olup fetha ile mansubdur.  هُوَ  fasıl zamiridir. الْعَلِيُّ  kelimesi  أَنَّ ’ nin haberi olup damme ile merfûdur.  الْكَب۪يرُ۟  ikinci haberi olup damme ile merfûdur.  

الْعَلِيُّ - الْكَب۪يرُ۟ ; mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْحَقُّ وَاَنَّ مَا يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ الْبَاطِلُۙ 

 

Önceki ayet için ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelam olan cümlede haberin hazfi nedeniyle îcâz-ı hazif sanatı vardır. Işaret ismi  ذٰلِكَ , mübtedadır.

Müsnedün ileyhin ism-i işaretle gelmesi işaret edilenin önemini belirtmek ve müsnedin, muhatabın zihninde daha iyi tasavvur edilerek yerleşmesini sağlamak içindir. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca uzağı işaret etmede kullanılan bu işaret ismi, bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna ve mertebesinin yüksekliğine delalet ederek tazim ifade eder.

İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ile gece, gündüz, güneş ve ayın yaratılışına işaret edilmiştir. Böylece Allah’ın yaratıcı kuvveti, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Masdar ve tekid harfi  اَنَّ  ve akabindeki  بِاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْحَقُّ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Mecrur mahaldeki masdar-ı müevvel, sebebiyye ifade eden  بِ  harfiyle birlikte mahzuf habere mütealliktir. Cümle, fasıl zamiri هُوَ  ile tekit edilmiştir.

Müsnedün ileyh, kalplerde haşyet duygularını artırmak ve tazim için bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle gelmiştir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Bu ayetteki üç cümlede de bulunan tekit hükmündeki kasrlar, اَنَّ ‘nin ismi ve haberi arasındadır. Hepsi de kasr-ı mevsûf, ale’s sıfat şeklindedir. 

İlk cümle; Hak olan sadece Allah’tır, ikinci cümle batıl olan sadece asnamdır manasındadır. 

İkinci cümlede Allah’ın dışında taptıkları şeyler, batıldan başka bir şey değildir demektir. 

İlk cümledeki fasıl zamiri Allah’ın hak olduğunu vurgulamak içindir. Müşrikler ilahlık özelliğinin Allah ile beraber putlarda da olduğunu düşündüğü için bu vurgu yapılmıştır. İkinci cümlede fasıl zamirinin gelmemesi müşriklerin putlardaki batıl olma özelliğinin Allah’ta olduğunu düşünmemeleridir. Dolayısıyla kasır manasının vurgulanmasına gerek yoktur. Fasıl zamirinin zikri makamın gereğine göre olur. Makam gerektirdiği için Hac Suresi 62. ayette aynı cümle fasıl zamiriyle birlikte gelmiştir.   

الْبَاطِلُ , masdar ve tekit harfi  اَنَّ ’nin haberidir. Müsnedin tarifi bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu belirtmenin yanında kasr ifade etmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Müsned olan  الْحَقُّ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.

Tekid ve masdar harfi  اَنَّ ‘nin dahil olduğu  اَنَّ مَا يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ الْبَاطِلُ  cümlesi, masdar teviliyle önceki masdar-ı müevvele matuftur. Atıf sebebi tezattır.

اَنَّ ’nin ismi olan müşterek ism-i mevsûl  مَا ‘nın sıla cümlesi olan  يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedün ileyhin ism-i mevsulle gelmesi tahkir içindir.

مِنْ دُونِه۪  car-mecruru, mahzuf aid zamirin haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

دُونِه۪  izafeti, lafz-ı celâle aid zamire muzaf olan  دُونِ ‘nin tahkiri içindir. دُون  kelimesi غير ’dan daha kapsamlıdır. Hem yanında hem dışında anlamları taşır. غير  kelimesinin ise yanında manası yoktur.

دُونِه۪  tabirinin, Allah'tan gayrı ve Allah’la beraber olmak üzere iki manası vardır. (Medine Balcı, Dergâhül Kuran, c. 8, s. 723)

Üç cümledeki tekit hükmündeki kasrlar, اَنَّ ‘nin ismi ve haberi arasındadır. Hepsi de kasr-ı mevsûf, ale’s sıfat şeklindedir. 

İlk cümle; Hak olan sadece Allah’tır, ikinci cümle batıl olan sadece asnamdır manasındadır. 

İkinci cümlede Allah’ın dışında taptıkları şeyler, batıldan başka bir şey değildir demektir. 

İlk cümledeki fasıl zamiri Allah’ın hak olduğunu vurgulamak içindir. Müşrikler ilahlık özelliğinin Allah ile beraber putlarda da olduğunu düşündüğü için bu vurgu yapılmıştır. İkinci cümlede fasıl zamirinin gelmemesi müşriklerin putlardaki batıl olma özelliğinin Allah’ta olduğunu düşünmemeleridir. Dolayısıyla kasır manasının vurgulanmasına gerek yoktur. Fasıl zamirinin zikri makamın gereğine göre olur. Makam gerektirdiği için Hac Suresi 62. ayette aynı cümle fasıl zamiriyle birlikte gelmiştir.   

الْبَاطِلُ , masdar ve tekit harfi  اَنَّ ’nin haberidir. Müsnedin tarifi bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu belirtmenin yanında kasr ifade etmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Müsned olan  الْبَاطِلُ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

الْحَقُّ - الْبَاطِلُ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْحَقُّ  cümlesiyle,  وَاَنَّ مَا يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ الْبَاطِلُ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır. Keşşâf'ta da şöyle bir açıklama vardır:  ذٰلِكَ , kâdir ve âlim canlıların aciz kaldığı Allah'ın müthiş hikmeti ve kudretidir. O halde tapılan cansız şeylerin ne gibi bir gücü vardır! Çünkü Allah haktır, ilahlığı sabittir. Onun dışındaki şeylerin ilahlığı bâtıldır.

وَأَنَّ مَا يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ الْبَاطِلُ  [O’ndan başka taptıklarınız ise hiç şüphesiz bâtıldır] cümlesinde O'nun dışında tapılanların batıl olduğu manasını tekit etmek için  اَنَّ  harfi tekrarlanmıştır. Burada bu harf olmaksızın  وما يدعون من دونه الباطل  buyurulabilirdi ama bu durumda tekid daha zayıf olurdu. Burada  الباطل  kelimesi de marife olarak gelmiştir. Halbuki burada  وأن ما يدعون من دونه باطل  buyurulabilirdi. Böylece O'nun dışında dua edilenlerin hepsinin batıl olduğu ifade edilebilirdi. Ayette gelen ifade evladır, çünkü onların batıl olarak vasıflanmasının ikincil veya cüzi bir mesele olmadığını ifade eder. الباطل  kelimesinin marife oluşu, bunun en kamil ve açık batıl olduğuna delalet eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 496)

Ayet-i kerimede  من يدعون  değil  ما يدعون  buyurulması onların fiilinin ne kadar çirkin olduğunu ifade eder. Çünkü  ما  harfi akılsızlar için kullanılır ve onlar aslında akletmeyen şeylere tapmaktadır. İşte bu da en açık bâtıldır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 496)

 

 وَاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْعَلِيُّ الْكَب۪يرُ۟

 

 

Tekid ifade eden masdar harfi  اَنَّ  ile tekid edilmiş, masdar tevilindeki  اَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْعَلِيُّ الْكَب۪يرُ  cümlesi önceki masdar-ı müevvele matuftur. Cihet-i camia, tezayüftür. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması dolayısıyla Allah lafzında tecrîd sanatı vardır. Tekrarında cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Müsnedün ileyhin tüm esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde barındıran lafza-i celâlle marife olması tazim, telezzüz, teberrük ve ikaz içindir. Zamir makamında ism-i celâlin hükmün illetini bildirmek, zihinlere yerleştirmek için zahir olarak tekrarlanmasında ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

هُوَ , tekit ifade eden fasıl zamiri,  الْعَلِيُّ الْكَب۪يرُ۟  mübtedanın iki haberidir. Müsnedin tarifi bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu belirtmesi yanında kasr ifade etmiştir. İki tekit hükmündeki kasr, اَنَّ ‘nin ismi ve haberi arasındadır. اللّٰهَ  mevsûf/maksur, الْعَلِيُّ الْكَب۪يرُ۟  sıfat/maksurun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’s sıfattır. Kasır, fasıl zamiriyle tekid edilmiştir.

الْعَلِيُّ  ,الْكَب۪يرُ  sıfatlarının aralarında  وَ  olmaması, Allah Teâlâ’da ikisinin de birlikte mevcudiyetini gösterir. Ayrıca bu sıfatlarla ayetin anlamı arasındaki mükemmel uyum, teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Aralarında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.  

Sıfat-ı müşebbehe kalıbındaki  الْعَلِيُّ , mecazî manevi yükseklik manasında kutsiyet ve şeref demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Ayetteki üç masdar-ı müevvel de isim cümlesi formunda gelmiştir. Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اَنَّ , fasıl zamiri ve müsnedin marifeliği ile tekit edilen isim cümleleri, çok muhkem cümlelerdir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Lokman Sûresi 31. Ayet

اَلَمْ تَرَ اَنَّ الْفُلْكَ تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِنِعْمَتِ اللّٰهِ لِيُرِيَكُمْ مِنْ اٰيَاتِه۪ۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ  ٣١


Görmedin mi ki, gemiler Allah’ın nimetiyle denizde akıp gitmektedir. Allah, bunu âyetlerinden bir kısmını size göstermek için yapmaktadır. Şüphesiz ki bunda hakkıyla sabreden, hakkıyla şükreden herkes için ibretler vardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَلَمْ
2 تَرَ görmedin mi? ر ا ي
3 أَنَّ ki
4 الْفُلْكَ gemiler ف ل ك
5 تَجْرِي gidiyor ج ر ي
6 فِي
7 الْبَحْرِ denizde ب ح ر
8 بِنِعْمَتِ ni’metiyle ن ع م
9 اللَّهِ Allah’ın
10 لِيُرِيَكُمْ size göstersin diye ر ا ي
11 مِنْ bir kısım
12 ايَاتِهِ ayetlerini ا ي ي
13 إِنَّ şüphesiz
14 فِي vardır
15 ذَٰلِكَ bunda
16 لَايَاتٍ ibretler ا ي ي
17 لِكُلِّ herkes için ك ل ل
18 صَبَّارٍ sabreden ص ب ر
19 شَكُورٍ şükreden ش ك ر

Allah’ın insanlığa sayısız nimetlerinden biri daha hatırlatıldık­tan sonra 32. âyette insanların çaresiz kaldığı zamanlarla esenlik zamanlarındaki dinî tutumları arasında görülen tutarsızlığa dikkat çekilmekte; 33. âyette ise ön yargı, inat, taassup gibi olumsuz şartlanmalarla gönül ve zihin dünyası yoksullaşmamış her normal insan için kurtarıcı değer taşıyan uyarılar yer almaktadır.

... orta yolu tutar” diye çevirdiğimiz muktasıd kelimesi tefsirlerde farklı şekillerde açıklanmıştır. İbn Abbas, Hasan-ı Basrî, Râzî, Şevkânî gibi âlimler bu kelimeyi, “Tehlike sırasında ulaştığı samimi inancını kurtulunca da sürdürür” şeklinde olumlu bir tutum olarak açıklarken Mücâhid, Taberî gibi bazı müfessirler de “Sözüyle dengeli, ölçüye uygun yani doğru bir inancı ifade etmekle birlikte inkârını içinde saklar” şeklinde olumsuz bir anlamda yorumlamışlardır (bu yorumlar için bk. Taberî, XXI, 85; İbn Atıyye, IV, 355; İbn Kesîr, VI, 353-354; Râzî, XXV, 162; Şevkânî, IV, 281). Bize göre –Râgıb el-İsfahânî’nin el-Müfredât’ında, Fâtır sûresinin 32. âyetindeki aynı kelimeye getirdiği açıklama dikkate alındığında– âyetin bağlamına, “İnkâr etmekle inanmak arasında tereddüde düşer, ortada kalır” şeklindeki yorum daha uygun düşmektedir; meâlde de bu anlam tercih edilmiştir (muktasıd kelimesinin anlamı için ayrıca bk. Fâtır 35/32). 

 

 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 344

اَلَمْ تَرَ اَنَّ الْفُلْكَ تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِنِعْمَتِ اللّٰهِ لِيُرِيَكُمْ مِنْ اٰيَاتِه۪ۜ 

 

Fiil cümlesidir. Hemze istifhâm harfidir.  لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.  

تَرَ  illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri  أنت  ’dir. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel  تَرَ  fiilinin mef'ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.  

الْفُلْكَ  kelimesi  اَنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ  cümlesi, اَنَّ  ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

تَجْر۪ي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هى ’dir.  فِي الْبَحْرِ  car mecruru  تَجْر۪ي  fiiline mütealliktir.  بِنِعْمَتِ  car mecruru  تَجْر۪ي  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  

لِ  harfi,  يُرِيَكُمْ  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. 

يُرِيَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو’dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef'ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْ اٰيَاتِه۪  car mecruru  يُرِيَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُرِيَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  رأي  ’dır.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.  

 

 

اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

ف۪ي ذٰلِكَ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  ل  harfi buud, yani uzaklık bildiren harf,  ك  muhatap zamiridir.

لَ  harfi  اِنَّ  ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. اِنَّ ‘nin ismi haberinden sonra gelmesi halinde bu lam, ismin başına gelebilir. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar) 

اٰيَاتٍ  kelimesi  اِنَّ  ’nin muahhar ismi olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır.  لِكُلِّ  car mecruru  اٰيَاتٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir.  صَبَّارٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  شَكُورٍ  kelimesi  صَبَّارٍ ’ın sıfatı olup kesra ile mecrurdur.

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

صَبَّارٍ  -  شَكُورٍ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَلَمْ تَرَ اَنَّ الْفُلْكَ تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِنِعْمَتِ اللّٰهِ لِيُرِيَكُمْ مِنْ اٰيَاتِه۪ۜ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Hemze takriri veya inkâri istifhâmdır. Muhatabın tasdik etmek zorunda olduğu ve tazim manası taşıyan bir sorudur. Menfî muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

Cümle istifham üslubunda olmasına rağmen, uyarı ve ikrar manasına gelmesi sebebiyle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Yani böyle bir şey olamaz, görmemiş olman mümkün değil anlamındadır. Ayrıca istifhamda tecâhül-i arif sanatı vardır.

Cümlede istiare sanatı vardır. تَرَ , bilmek anlamak manasında müstear olmuştur. Zikredilen rüyet, kastedilen ise idraktir. Manevi bir durum, gözle görülen bir şey menziline konulmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır. sebep müsebbep alakası ile mecaz-ı mürsel sanatıdır.

تَرَ  fiili iki mef'ûle müteaddi fiillerdendir. Tekid ve masdar harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu  اَنَّ الْفُلْكَ تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِنِعْمَتِ اللّٰهِ لِيُرِيَكُمْ مِنْ اٰيَاتِه۪  cümlesi, masdar teviliyle,  تَرَ  fiilinin iki mef'ûlü yerindedir. Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

اَنَّ ’nin haberi olan  تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِنِعْمَتِ اللّٰهِ لِيُرِيَكُمْ مِنْ اٰيَاتِه۪ۜ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Veciz ifade kastına matuf  بِنِعْمَتِ اللّٰهِ  izafetinde, Allah ismine muzâf olan  نِعْمَتِ , şan ve şeref kazanmıştır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi  tecrîd sanatıdır.

Sebep bildiren lam-ı ta’lil ve akabindeki  لِيُرِيَكُمْ مِنْ اٰيَاتِه۪ۜ  cümlesi, masdar teviliyle  تَجْر۪ي  fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir. 

Veciz ifade kastıyla gelen  اٰيَاتِه۪  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzaf olması ayetler için tazim ve teşrif  ifade eder.

Ayette ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Allah’ın insanlar için yarattığı çeşitli nimetlerini bildiren ayette aynı zamanda onun yüce kudretine dikkat çekme kastı vardır.

الْفُلْكَ - الْبَحْرِ - تَجْر۪ي  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

تَرَ - لِيُرِيَكُمْ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

مِنْ اٰيَاتِه۪ ’deki  مِنْ  teb’ız içindir. Yani hepsini değil bir kısmını demektir.

İbn Şecere de şöyle demektedir: “Ayetlerinden bir kısmı” ibaresi sizin kendilerinde Yüce Allah'ın kudretinin bir bölümünü gördüğünüz, bir bölümüne şahit olduğunuz. manasındadır, Nekkaş da: Kasıt Yüce Allah'ın denizden kendilerine rızık olarak verdiği şeyler olduğunu söylemiştir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Bu kelam-ı kerim, Allah'ın üstün kudretine, sonsuz hikmetine ve sınırsız ihsanına diğer bir delildir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Kur’an'da geçen أولم تر  ile ألم تر  arasındaki fark için, و  harfiyle gelen tabirin gözle görülen konularda olduğu, diğerinin ise aklî bir düşünceyle delil çıkarmak konularında kullanıldığı söylenmiştir.

أولم تر  tabirinin, hayatta misali çok görülen konularda kullanıldığı da söylenmiştir.

ألم تر  tabirinin de, çok rastlanmayan konularda kullanıldığı söylenmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 329) 

اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ

 

Ayetin son cümlesi istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemali ittisâldir.  

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden  اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümleleri, çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  ف۪ي ذٰلِكَ  car mecruru, اِنَّ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. اِنَّ ’nin muahhar ismi  لَاٰيَاتٍ ’e dahil olan  لَ , tekid ifade eden lam-ı muzahlakadır. Cümledeki takdim işaret edilenin önemine binaendir. 

Müsnedün ileyh olan  لَاٰيَاتٍ ’in nekre gelişi teksir, nev ve tazim ifadesi içindir.

İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet eder. 

Allah’ın, ayetin başında söylediği hususları net bir şekilde göstererek dikkati çekmek ve onları yüceltmek kastıyla gelen işaret ismi  ذٰلِكَ ’de istiare sanatı vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ile ayetin başında söylediği hususlara işaret edilmiştir. Böylece Allah’ın yaratıcı kuvveti, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

İşaret ismine dahil olan  ف۪ي  harfinde de istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla işaret edilenler içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. İşaret edilen, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Bahsedilenin derecesinin yüksekliğini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

لِكُلِّ  car mecruru  اٰيَاتٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

اٰيَاتٍ  kelimesi ayette önemine binaen tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır. Kelimedeki nekrelik, nev, tazim ve kesret içindir.

شَكُورٍ  kelimesi,  صَبَّارٍ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Her ikisi de mübalağa sıygasında gelerek mübalağa ifade etmiştir.

İşaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiâre olur. Câmi; her ikisinde de “vücûdun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Beyan İlmi)

ذٰلِكَ  ile muşârun ileyh en kâmil bir şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kamil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sûreleri Belâgî Tefsiri, Duhan/57, C. 5, s.190)

Soyut manalar için kullanılan işaret isimleri mecaz ifade eder. Zattan mana ile haber verir. Zat, manaya dönüşmüştür. Bu, mübalağanın en kuvvetli şeklidir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan Suresi 11)

صَبَّارٍ شَكُورٍ [Çok sabreden, çok şükreden] kelimeleri mübalağa sıyğalarındandır. Çok sabretmek, Allah’a itaat ve başa gelen sıkıntılar konusunda; çok şükretmek ise Allah'ın ihsan ettiği nimetler veya çeşitli yardım ve başarılar dolayısıyladır. Sabır, itaat veya sıkıntılarda söz konusu olur. Allah'a itaat, mesela namaz sabır gerektirir.  صَبَّارٍ  vasfının yanında  شَكُورٍ  vasfı gelmiştir. Kur'an'da yanında bu vasfın gelmediği  صَبَّارٍ  kelimesi yoktur. Her iki sıfat da bunların devamlı olması gerektiğine delalet etmek için mübalağa sıygasında gelmiştir. İnsanın Rabbine devamlı olarak itaat etmesi, bunun için de devamlı olarak sabretmesi gerekir. İtaat için hoşlanmadığı şeylere maruz kalır, bu da hoşlanmadığı şeylere sabretmesini gerektirir. Şükre de devam etmek gerekir, çünkü Allah'ın nimetleri devamlı olarak ona ihsan edilir. Kur'anî tabirlerde denizdeki bir tehdit veya korkudan bahsedildiği vakit, sabrın şükürle birlikte geldiği göze çarpar. Bir korku hali veya tehlikeden bahsedilmediği vakit sadece şükür zikredilir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 502-503)

[Hiç şüphe yok ki bunda, çok sabreden çok şükreden herkes için birçok ibretler vardır.]Bu kelam, makabline illet ve sebep mahiyetindedir. Yani zikredilenlerde, meşakkatlere ziyadesiyle sabredip de dahili ve haricî delilleri tefekkür etmekte kendini yoran ve Allah'ın nimetlerine çok şükreden kimseler için bir çok büyük ibretler vardır. Çok sabretmek ve çok şükretmek, müminin vasıflarıdır. Bu itibarla sanki “her mümin için” denilmiş sayılır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ayetin bu bölümü istînâf-ı beyâniyye olarak fasıldan şibh-i kemali ittisaldir. Buradaki gizli soru: Müşrikler nasıl olur da bu ayetlerle hidayete eremezler sorusudur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Sabır ve şükür burada imanın şubelerinden kinaye olarak gelmiştir. Çünkü denizci de, seyir durumunda tehlike ve emniyet durumlarını yaşar ve bu durumlar sabır ve şükrün tecellisidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

لِكُلِّ صَبّارٍ شَكُورٍ  ifadesinde hüsnü tehallus sanatı vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

 

Lokman Sûresi 32. Ayet

وَاِذَا غَشِيَهُمْ مَوْجٌ كَالظُّلَلِ دَعَوُا اللّٰهَ مُخْلِص۪ينَ لَهُ الدّ۪ينَۚ فَلَمَّا نَجّٰيهُمْ اِلَى الْبَرِّ فَمِنْهُمْ مُقْتَصِدٌۜ وَمَا يَجْحَدُ بِاٰيَاتِنَٓا اِلَّا كُلُّ خَتَّارٍ كَفُورٍ  ٣٢


Onları, (denizde) bir dalga gölgelikler gibi kapladığında, dini Allah’a has kılarak O’na yalvarırlar. Allah, onları kurtarıp karaya çıkarınca, onlardan bir kısmı orta yolu tutar. Bizim âyetlerimizi ise ancak son derece kaypak, son derece nankör olanlar inkâr eder.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِذَا ve zaman
2 غَشِيَهُمْ onları sardığı غ ش و
3 مَوْجٌ dalga(lar) م و ج
4 كَالظُّلَلِ gölgeler gibi ظ ل ل
5 دَعَوُا yalvarırlar د ع و
6 اللَّهَ Allah’a
7 مُخْلِصِينَ yalnız has kılarak خ ل ص
8 لَهُ O’na
9 الدِّينَ dini د ي ن
10 فَلَمَّا fakat o zaman
11 نَجَّاهُمْ onları kurtarınca ن ج و
12 إِلَى
13 الْبَرِّ karaya çıkarıp ب ر ر
14 فَمِنْهُمْ içlerinden bir kısmı
15 مُقْتَصِدٌ orta yolu tutar ق ص د
16 وَمَا zaten
17 يَجْحَدُ inkar etmez ج ح د
18 بِايَاتِنَا bizim ayetlerimizi ا ي ي
19 إِلَّا başkası
20 كُلُّ her ك ل ل
21 خَتَّارٍ gaddarlardan خ ت ر
22 كَفُورٍ inkarcıdan ك ف ر

وَاِذَا غَشِيَهُمْ مَوْجٌ كَالظُّلَلِ دَعَوُا اللّٰهَ مُخْلِص۪ينَ لَهُ الدّ۪ينَۚ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. غَشِيَهُمْ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

غَشِيَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef'ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَوْجٌ  fail olup damme ile merfûdur.  كَالظُّلَلِ  car mecruru  مَوْجٌ ’nun mahzuf sıfatına mütealliktir. Şartın cevabı  دَعَوُا اللّٰهَ ‘ dir.

دَعَوُا  fiili iki sakin harfin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  اللّٰهَ  lafza-i celâl mef'ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

مُخْلِص۪ينَ  hal olup, nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. لَهُ  car mecruru  الدّ۪ينَ  ’nin mahzuf haline mütealliktir.  الدّ۪ينَ  ism-i fail  مُخْلِص۪ينَ’ nin mef'ûlün bihi olup fetha ile mansubdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.  (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: 

a)(إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

İsmi failin fiil gibi amel şartları şunlardır:  1. Harfi tarifli (ال) olmalıdır.  2. Haber olmalıdır.  3. Sıfat olmalıdır.  4. Hal olmalıdır. 5. Kendisinden önce nefy (olumsuzluk) edatı bulunmalıdır. 6. Kendisinden önce istifham (soru) edatı bulunmalıdır.

Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir. Bu amel şartlarından birini taşıyan ismi fail kendisinden sonra fail ve meful alabilir. Bu fail veya meful bazen ismi failin muzafun ileyhi konumunda da gelebilir. İsmi fail tercüme edilirken umumiyetle muzari manası verir. Nadiren mazi manası da olabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُخْلِص۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 فَلَمَّا نَجّٰيهُمْ اِلَى الْبَرِّ فَمِنْهُمْ مُقْتَصِدٌۜ 

 

Fiil cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَمَّا  kelimesi  حين  (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. نَجّٰيهُمْ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

نَجّٰي  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef'ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اِلَى الْبَرِّ  car mecruru  نَجّٰيهُمْ  fiiline mütealliktir.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.

مِنْهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  مُقْتَصِدٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. 

(لَمَّا) edatı; a) (لَمَّا) muzari fiilden önce gelirse, muzari fiili cezm eden harf olur.  b) (لَمَّا)’ya aynı zamanda cezmetmeyen şart edatı da denir. c) Bazen mana bakımından cevap olan cümleden sonra da gelebilir. d) Sükun üzere mebnidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

نَجّٰي  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi نجو  ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef'ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

مُقْتَصِدٌ ; sülâsi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَمَا يَجْحَدُ بِاٰيَاتِنَٓا اِلَّا كُلُّ خَتَّارٍ كَفُورٍ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَجْحَدُ  damme ile merfû muzari fiildir.  بِاٰيَاتِنَٓا  car mecruru  يَجْحَدُ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَٓا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اِلَّا  hasr edatıdır.  كُلُّ  fail olup damme ile merfûdur. خَتَّارٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. كَفُورٍ  kelimesi  خَتَّارٍ  ’nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

خَتَّارٍ -  كَفُورٍ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاِذَا غَشِيَهُمْ مَوْجٌ كَالظُّلَلِ دَعَوُا اللّٰهَ مُخْلِص۪ينَ لَهُ الدّ۪ينَۚ

 

Ayet atıf harfi  وَ  ile önceki ayetteki … اَلَمْ تَرَ اَنَّ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Istifham üslubundan şart üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.

Şart üslubundaki ayette şart cümlesi olan  غَشِيَهُمْ مَوْجٌ كَالظُّلَلِ , müstakbel şart manalı zaman zarfı  إِذَا ’nın muzâfun ileyhi konumundadır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Zaman zarfı  اِذَا ’nın müteallakı, şartın cevap cümlesidir.

مَوْجٌ ’deki nekrelik, kesret ve nev ifade eder.

Teşbih harfinin dahil olduğu  كَالظُّلَلِ  car-mecruru, مَوْجٌ ‘un mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

مَوْجٌ كَالظُّلَلِ  [karanlık gibi dalga] ibaresindeki teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vech-u şebeh hazfedildiği için mücmeldir.

فَ  karinesi olmaksızın gelen cevap cümlesi olan  دَعَوُا اللّٰهَ مُخْلِص۪ينَ لَهُ الدّ۪ينَۚ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

دَعَوُا  fiilinin failinden hal olan  مُخْلِص۪ينَ , ism-i fail kalıbındadır.  الدّ۪ينَۚ ’yi mef'ûl,  لَهُ ’yu harf-i cer olarak alabilmesi bu sayededir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.

Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail ise hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. (Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi Haziran/June 2020.19/1 405-406)

مَوْجٌ كَالظُّلَلِ, mücmel teşbihtir.

الغِشْيانُ (Örtmek) kelimesi gelmek manasında müsteardır. Çünkü gelmek örtmeye benzer. Araf Suresi 54. ayetteki “يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهارَ  (Geceyi gündüze katar)” ifadesine benzer. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

 

 فَلَمَّا نَجّٰيهُمْ اِلَى الْبَرِّ فَمِنْهُمْ مُقْتَصِدٌۜ 

 

Cümle, atıf harfi  فَ  ile önceki şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Şart üslubundaki terkipte şart cümlesi  نَجّٰيهُمْ اِلَى الْبَرِّ , müstakbel şart manalı zaman zarfı  لَمَّا ’nın muzâfun ileyhi konumundadır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir. لَمَّا ’nın müteallakı, cevap cümlesidir.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.)

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi  فَمِنْهُمْ مُقْتَصِدٌ, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatı vardır. مِنْهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مُقْتَصِدٌ , muahhar mübtedadır.

Müsnedün ileyh  مُقْتَصِدٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

اَنْجَيْنَا  fiili  اِفعال  babından olup zorluktan ve sıkıntıdan kurtarma konusunda hızlı olunması gereken durumlarda kullanılır. Aynı kökten türeyen  نَجَّي  fiili ise  تفعيل  babındandır ve çoğunlukla kurtarma fiilinde bir müddet bekleme ve ona zaman tanimanın sözkonusu olduğu yerlerde kullanılır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Kur'an Kelimelerinin Sırlı Dünyası, s. 113)

 

 وَمَا يَجْحَدُ بِاٰيَاتِنَٓا اِلَّا كُلُّ خَتَّارٍ كَفُورٍ

 

Ayetin son cümlesi istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Kasr üslubuyla tekid edilmiş muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır.

Nefy harfi  مَٓا  ve istisna edatı  اِلَّا  ile oluşan kasr cümleyi tekid etmiştir. Kasr fiil ve fail arasındadır.  يَجْحَدُ  maksûr/sıfat,  كُلُّ خَتَّارٍ كَفُورٍ  maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere kasr-ı sıfat alel’l-mevsûftur. Yani ayetlerimizi sadece nankör olanlar inkâr eder, başkaları ise tasdik eder manasındadır.

Veciz anlatım kastıyla gelen  بِاٰيَاتِنَٓا  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  بِاٰيَاتِ  tazim edilmiştir.   

كَفُورٍ  kelimesi خَتَّارٍ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

خَتَّارٍ ’deki nekrelik, kesret ve nev ifade eder.

نَجّٰيهُمْ  -  بِاٰيَاتِنَٓا  kelimeleri arasında gâipten mütekellime geçişe güzel bir iltifat sanatı vardır.

خَتَّارٍ كَفُورٍ  [Çok hain, çok nan­kör] kelimeleri mübalağa sıygalarında gelerek mübalağa ifade etmiştir. Aralarında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Tezyîl hükmündeki bu cümle, önceki cümleyi tekid için gelmiş ıtnâb sanatıdır. 

Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekit etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekit etmektedir. (Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz (I) -Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme ar. Gör. Ömer Kara)

وَمَا يَجْحَدُ  cümlesi, tezyîldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Lokman Sûresi 33. Ayet

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ وَاخْشَوْا يَوْماً لَا يَجْز۪ي وَالِدٌ عَنْ وَلَدِه۪ۘ وَلَا مَوْلُودٌ هُوَ جَازٍ عَنْ وَالِدِه۪ شَيْـٔاًۜ اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا۠ وَلَا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ  ٣٣


Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Hiçbir babanın çocuğuna hiçbir yarar sağlayamayacağı, hiçbir çocuğun da babasına hiçbir yarar sağlayamayacağı günden korkun! Şüphesiz Allah’ın va’di gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. O aldatıcı şeytan da Allah hakkında sizi aldatmasın.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَا أَيُّهَا ey
2 النَّاسُ insanlar ن و س
3 اتَّقُوا korkun و ق ي
4 رَبَّكُمْ Rabbinizden ر ب ب
5 وَاخْشَوْا ve çekinin خ ش ي
6 يَوْمًا günden (ki) ي و م
7 لَا
8 يَجْزِي ödeyemez ج ز ي
9 وَالِدٌ baba و ل د
10 عَنْ
11 وَلَدِهِ çocuğunun و ل د
12 وَلَا değildir
13 مَوْلُودٌ çocuk da و ل د
14 هُوَ o
15 جَازٍ ödeyecek ج ز ي
16 عَنْ için
17 وَالِدِهِ babası و ل د
18 شَيْئًا bir şey ش ي ا
19 إِنَّ şüphesiz
20 وَعْدَ va’di و ع د
21 اللَّهِ Allah’ın
22 حَقٌّ gerçektir ح ق ق
23 فَلَا asla
24 تَغُرَّنَّكُمُ sizi aldatmasın غ ر ر
25 الْحَيَاةُ hayatı ح ي ي
26 الدُّنْيَا dünya د ن و
27 وَلَا ve asla
28 يَغُرَّنَّكُمْ sizi aldatmasın غ ر ر
29 بِاللَّهِ Allah hakkında
30 الْغَرُورُ aldatıcı (şeytan) غ ر ر

   Ğarra غرّ:   غَرَرْتُ فُلاناً falan kişiyi gaflet anında yakaladım ve istediğimi ondan aldım denir. غِرَّةٌ uyanık iken gaflete düşmektir. غِرارٌ ise uyuklama esnasında gaflet etmektir. Bu kelimenin aslı, bir şeyin belli ve aşikar olan izi ya da etkisi anlamına gelen غَرٌّ sözcüğünden gelir.

  غَرَّهُ كَذا وَ غُرُوراً falan şey onu kandırdı, yani sanki kıvrımları üzere katladığı söylenmek istenir.

  غَرُورٌ a gelince insanın aklını çelen mal, makam, şehvet ve şeytan gibi herşeydir.

  غَرَرٌ tehlike manasındadır ve bu kökten gelir.

  Güzel huyluya da aldatılabildiği için غَرِيرٌ denmiştir.

  غارَت النَّاقَةُ tabiri dişi devenin azalmayacağı zannedilirken sanki sütünün azalmasıdır. Dolayısıyla bu kullanımda sanki onu sahibini kandırdığı söylenmek istenir. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de farklı formlarda 27 kere geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)

  Türkçede kullanılan şekilleri gurur ve mağrurdur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ وَاخْشَوْا يَوْماً لَا يَجْز۪ي وَالِدٌ عَنْ وَلَدِه۪ۘ وَلَا مَوْلُودٌ هُوَ جَازٍ عَنْ وَالِدِه۪ شَيْـٔاًۜ 

 

يَٓا  nida harfidir.  اَيُّ  münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur.  هَا  tenbih harfidir. النَّاسُ  münadadan bedel veya atf-ı beyan olup damme ile merfûdur. Nidanın cevabı  اتَّقُوا رَبَّكُمْ ‘dür.

اتَّقُوا  fiili  نَ  ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  رَبَّكُمْ  mef'ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  اخْشَوْا  atıf harfi  وَ ’la اتَّقُوا  fiiline matuftur. 

اخْشَوْا  fiili  نَ  ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  يَوْماً  mef'ûlun bih olup fetha ile mansubdur. لَا يَجْز۪ي  cümlesi, يَوْماً  ’nin sıfatı olarak mahallen mansubdur. 

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَجْز۪ي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir.  وَالِدٌ  fail olup damme ile merfûdur.  عَنْ وَلَدِه۪  car mecruru  يَجْز۪ي  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. 

لَا  zaid harftir.  لَا  nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. لَا مَوْلُودٌ  atıf harfi وَ ’la  وَالِدٌ  ’e matuftur. هُوَ جَازٍ  cümlesi,  مَوْلُودٌ  ’nin sıfatı olarak mahallen merfûdur.

Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. جَازٍ  haberi olup mahzuf  يْ  üzere mukadder damme ile merfûdur. Mankus isimdir.

عَنْ وَالِدِه۪  car mecruru  جَازٍ  ’e mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  شَيْـٔاً  amili  جَازٍ  olan masdardan naib mef'ûlü mutlak olup fetha ile mansubdur.

Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde  اَيُّهَا, müennes isimlerde   اَيَّتُهَا  getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette ilki fiil, ikincisi isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Mef’ûlün mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlün mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlün mutlak cümle olmaz. Mef’ûlün mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef'ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef'ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef'ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Mankus isimler: Sondan bir önceki harfi kesralı olup son harfi de “ya (ي)” olan isimlere “mankus isimler” denir. Mankus isimlerin irab durumu şöyledir: 

a) Merfu halinde takdiri damme ile (رَاعٍ – اَلرَّاعِي  gibi), 

b) Mansub halinde lafzi olarak yani fetha ile (رَاعِيًا  – اَلرَّاعِيَ  gibi), 

c) Mecrur halinde takdiri kesra ile (رَاعٍ – اَلرَّاعِي  gibi) irab edilir. Yani mankus isimler ref ve cer durumlarında maksur isimler gibi takdiri irab edilir. Bu durumda damme ve kesra harekeleri son harflerinin üzerinde açıkça görülmez, fakat var olduğu kabul edilir. Nasb hallerinde ise lafzi olarak irab edilir, son harfin üzerinde fetha harekesi açık bir şekilde görünür. Mankus isimler nekre halinde yani başlarında elif lam olmaksızın kullanıldığında ref ve cer durumlarında sonlarındaki “ya” harfi düşürülür. Ancak meydana gelen bu değişikliğe işaret olmak üzere kelimenin sonundaki kesra harekesi tenvinli kesra olur. İrabı ise yine takdiren olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اتَّقُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  وقي ’dir. İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي  fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي  olmuştur. 

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

جَازٍ , sülâsi mücerredi  جزي  olan fiilin ism-i failidir. 

وَالِدٌ ; sülâsi mücerredi  ولد  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَوْلُودٌ , sülâsi mücerredi  ولد  olan fiilin ism-i mef'ûlüdür.  

 

اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ 

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

وَعْدَ  kelimesi  اِنّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. حَقٌّ  kelimesi  اِنّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. 

 فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا۠ وَلَا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ

 

Fiil cümlesidir. فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إن عرفتم هذه الأحكام فلا تغرّنكم (Bu hükümleri biliyorsanız, sizi aldatmasın.) şeklindedir.

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَغُرَّنَّ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen meczumdur. Fiilin sonundaki  نَ, tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef'ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  الْحَيٰوةُ  fail olup damme ile merfûdur.  الدُّنْيَا۠  kelimesi,  الْحَيٰوةَ ’nin sıfatı olup elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Maksur isimdir.

وَ  atıf harfidir. لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَغُرَّنَّ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen meczumdur. Fiilin sonundaki  نَ, tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef'ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِاللّٰهِ  car mecruru  يَغُرَّنَّكُمْ  fiiline matuftur.  الْغَرُورُ  fail olup damme ile merfûdur. 

Tekid nunları, bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْغَرُورُ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ وَاخْشَوْا يَوْماً لَا يَجْز۪ي وَالِدٌ عَنْ وَلَدِه۪ۘ وَلَا مَوْلُودٌ هُوَ جَازٍ عَنْ وَالِدِه۪ شَيْـٔاًۜ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

يَٓا  nida harfi, اَيُّ  münada, هَا  tenbih harfidir. النَّاسُ , münadadan bedeldir. Bedel ıtnâb sanatı babındandır.

Nidanın cevabı olan  اتَّقُوا رَبَّكُمْ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

رَبَّكُمْ  izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olan  كُمْ  zamirinin aid olduğu insanlar, şeref kazanmıştır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Nidanın cevabına matuf olan  وَاخْشَوْا يَوْماً  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mef’ûl olan  يَوْماً , kıyamet gününden kinayedir.

يَوْماً ’deki nekrelik, özel bir nev ifadesi içindir.

وَاخْشَوْا يَوْماً  ibaresinde istiare sanatı vardır. اخْشَوْا  fiili  يَوْماً ‘e nisbet edilerek gün, kişileştirilmiş, korkulacak bir şeye benzetilmiştir. Müşebbehün bih ile alakalı bir özellik olan korkma fiili zamana isnad edilmiştir fakat asıl korkulacak olan gün değil, o günde gerçekleşen durumdur. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

لَا يَجْز۪ي وَالِدٌ عَنْ وَلَدِه۪ۘ وَلَا مَوْلُودٌ هُوَ جَازٍ عَنْ وَالِدِه۪ شَيْـٔاً  cümlesi,  يَوْماً  için sıfat olarak ıtnâb sanatıdır. Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

لَا مَوْلُودٌ  kelimesi  وَالِدٌ ’a matuftur. Kelimeye dahil olan  لَا , olumsuzluğu tekid için gelmiş, zaid harftir.

Kemâl-i ittisal nedeniyle fasılla gelmiş olan  هُوَ جَازٍ عَنْ وَالِدِه۪ شَيْـٔاً  cümlesi ise  مَوْلُودٌ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.  

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber talebî kelamdır. 

Müsned olan جَازٍ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

شَيْـٔاً  amili  جَازٍ  olan mahzuf mef'ûlün mutlaktan naibdir.

وَالِدٌ - مَوْلُودٌ  şeklindeki ismin iki sıygası arasında güzel bir iltifat sanatı vardır.

لَا يَجْز۪ي وَالِدٌ عَنْ وَلَدِه۪ۘ وَلَا مَوْلُودٌ  cümlesiyle,  هُوَ جَازٍ عَنْ وَالِدِه۪ شَيْـٔاً  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır. 

اتَّقُوا - اخْشَوْا  ve  مَوْلُودٌ - وَلَدِه۪ۘ - وَالِدِه۪  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

مَوْلُودٌ - وَلَدِه۪ۘ - وَالِدِه۪  ve  يَجْز۪ي - جَازٍ  gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Kur’an’da bu tip  يَٓا اَيُّهَا  formunda nida çoktur. İçinde tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekanı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra  اَيُّ  harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takibeden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan emri uyanık ve dikkatli bir şekilde almak için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan  هَا  gelir. (Muhammed Ebû Mûsâ, Min Esrâri't T'abîri'l Kur'ânî, Dirâsetu Tahlîliyye lisûreti'l Ahzâb, s. 43)

“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur'an’da Geçen “Ey İnsanlar” ve “Ey İman Edenler” Hitaplarıyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese) 

خَشْيَةُ اليَوْمِ  [Günün korkusu]: İçinde olacak olan şeylerin dehşetinden korkmaktır. Çünkü zamanın kendisinden korkulmaz.  يَوْمًا  mef'ûlun bih olarak gelmiştir. Günden korkmak; korkunun vukuunu içerir. Bu; ba’s’in yani yeniden dirilmenin ispatından kinayedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Allah Teâlâ  يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ  [Ey insanlar, Rabbinizden korkun] buyurarak insanların Rablerine karşı takvalı olmalarını emretmiştir. Bu ibarede insanlara ait zamir çoğul gelirken Rab kelimesi tekil olarak gelmiş ve Rabbin tek olduğuna; grupların, kabilelerin veya halkların ayrı ayrı Rableri olmadığına, hepsinin bütün insanların tek bir Rabbi olduğuna delalet edilmiştir.

Burada Rab kelimesinin seçilmesi delaletleri dolayısıyladır. O; mürebbidir, maliktir, efendidir, nimetlendirendir, kayyimdir. Yani fayda ve zarar onun elindedir ve insana düşen zarar görmemek ve fayda temin etmek için bunlara sahip olan Rabbe karşı takvalı olmasıdır. İnsan adeten menfaati olan veya kendisine zarar verebilecek şeylere karşı tetikte olur. Böyle bir durum söz konusu olmadığında ise dikkatli olmaz. Bunun için burada O'nun rububiyeti hatırlatılmıştır ki bunun gereği olan takva yerine gelsin. Bunun yanında Rab isminin tercih edilmesi arkadan baba ve çocuğun zikredilmesine de münasiptir. Çünkü Rab mürebbidir, muallimdir, mürşittir, kayyimdir. Baba da böyledir. O da çocuğunu yetiştirir, terbiye eder. Dolayısıyla bunların arasında latif bir münasebet vardır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 512)

Kelime seçimlerinde de te’kîd olabileceğini ifade eden Zemahşerî, kıyamet günü çocuklar ve babalarının birbirlerine fayda veremeyeceklerini, suçlarından dolayı sorumlu tutulamayacaklarını, cezalarını yüklenemeyeceklerini beyan eden ayet-i kerimede, (Lokman Suresi, 33) diğer tekid unsurlarının yanı sıra  وَلَدِ  kelimesi yerine  مَوْلُودٌ  kelimesinin kullanıldığını belirtir. Zira  وَلَدِ  kelimesi, birinci ve ikinci derece oğullar,  مَوْلُودٌ  kelimesi ise sadece birinci derece oğul anlamına gelmektedir. Dolayısıyla kıyamet günü birbirlerine en yakın olan oğul-baba ilişkisinin bile cezayı yüklenme konusunda etkili olamayacağı tekid edilmektedir. (İsmail Bayer, Keşşaf Tefsirinde Belagat Uygulamaları)

Ayette, muktezâ-i zâhire göre  وَلَا مَوْلُودٌ  ibaresi yerine  وَالدٌ عنْ وَلَدِهِ  ifadesinin mukabili olan  وﻻَ وَلَدٌ عَنْ وَالِدِهِ  lafzı yer almalıydı. Ancak zâhirin hilâfına olarak nazım değişmiş ve  وَلَدِ  kelimesi yerine  مَوْلُودٌ  ismi kullanılmıştır. Ayetin zâhirin hilâfına geliş sebebini ve bundaki hikmeti Beyzâvî şöyle açıklar: Nazmın değişik gelmesi, çocuğun babasına hiçbir şeyle fayda veremeyeceği hususunun, babanın çocuğuna fayda veremeyecek olmasından daha evla olduğuna delâlet etmek ve kâfir olan babasına ahirette fayda vereceğini uman müminlerin bu arzularının gerçekleşmeyeceğini göstermek içindir. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı) 

Baba hakkında  لا يجزي والد [babanın evladına hiçbir şeyle fayda veremeyeceği] buyurularak fiil, çocuk hakkında ise  ولا مولود هو جاز عن والده  [bizzat evladın babasına hiçbir şeyle fayda veremeyeceği] buyurularak isimle haber verilmiştir. Çünkü Allah Teâlâ insana anne babasına ihsanda bulunmasını vasiyet etmiştir ve insan devam ve subut üzere bununla mükelleftir. Baba ise buluğ çağına kadar çocuğundan mükelleftir. Onu buluğ çağına kadar korur ve şefkat duygusuyla muamele eder. Aralarında fark vardır. Mükellefiyeti uzun olan isim sıygasıyla, mükellefiyeti buluğa kadar olan fiil cümlesiyle haber verilmiştir. Çünkü isim sübuta delalet eder, fiile göre daha sabit ve devamlıdır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 515)

Babanınki fiil cümlesi ile evladın ki ise isim cümlesi ile zikredilmesi, şunun içindir: babanın, evladına faydası olmayacağına göre evladın, babasına faydası haydi haydi olmayacaktır. Bir de bazı müminlerin, kâfir olan babalarına ahirette faydaları olacağı beklentisini tamamen kesmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ayette geçen  شَيْـٔاً  kelimesinin iki manası vardır: Masdariyyedir yani çocuk babası için herhangi bir karşılık ödemez, demektir. Mefuliyyedir yani çocuk babası için herhangi bir şey ödemez, demektir. Burada her iki mana da murad edilmiştir. Çocuk o gün babası için ne bir şey ne de bir karşılık verebilir demektir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 516)


اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ 

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiş cümle nidaya dahildir.  اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi olup faide-i haber inkârî kelamdır.

Müsnedün ileyh olan  وَعْدَ اللّٰهِ  veciz ifade kastına matuf olarak izafetle gelmiştir. Bu izafette Allah ismine muzaf olan  وَعْدَ , tazim ve şeref kazanmıştır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Ayetin başındaki Rab isminden bu cümlede Allah ismine geçişte iltifat sanatı vardır.

Müsned olan  حَقٌّ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden  اِنَّ  ile tekit edilen isim cümleleri, çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu mananın içine bütün vaadler, vaad edilen şeyler dahildir. Ahirette kullara verilen vadedilen şeyler de bu kapsamdadır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, Lokman Suresi s. 516)

 

 فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا۠ وَلَا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ

 

Fasılla gelen şart üslubundaki terkipte  فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olan rabıta harfidir. Bu cümleden önce mahzuf bir şart olduğuna işaret eder.

Takdiri,  إن عرفتم هذه الأحكام  [Eğer bu hükümleri biliyorsanız…] olan şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Cevap cümlesi olan  فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا۠ , nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Mukadder şart ve mezkur cevabından müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

الدُّنْيَا۠  kelimesi,  الْحَيٰوةُ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

لَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا۠  cümlesinde istiare sanatı vardır. Canlılara mahsus olan aldatma fiili, dünya hayatına isnad edilerek, cansız olan bir şey canlı yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

Fiilin, dünya hayatına isnadı mecâz- aklîdir. Sebep müsebbep alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatıdır.

Aynı üslupta gelen  وَلَا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ  cümlesi, şartın cevabına matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  بِاللّٰهِ , ihtimam için fail olan  الْغَرُورُ ’ya takdim edilmiştir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zamir makamında, heybeti ve ikazı artırmak, zihne yerleştirmek için tekrarlanmasında tecrîd, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

تَغُرَّنَّكُمُ - الْغَرُورُ - يَغُرَّنَّكُمْ  kelimeleri arasında cinas-ı iştikak sanatı ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

حَقٌّ  -  الْغَرُورُ  kelimeleri arasında tıbakı hafiy sanatı vardır.

فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا۠  [O halde zinhar sizi dünya hayatı aldatmasın] ki dünya ile meşgul olarak ahireti unutmayın. Fiil, dünya hayatına isnad edilmiştir. Mana şöyledir: Dünya hayatının çağrısına aldanıp bu konuda tedbir almamazlık etmeyin. Buna ilaveten burada bir mecazi kullanım da söz konusudur. Sanki hayat toy insanlar arasında şirki yayar. 

الْغَرُورُ ; mübalağa kalıbıdır. İnsanları çok kandırdığı için şeytanın sıfatı olmuştur. Şeytan için bu sıfatın seçilmesi, kandırdığı her şeyi kapsaması ve bunu ilk olarak şeytanın yapması dolayısıyladır. Olumsuz emri pekiştirmek ve hem şeytanın hem de dünyanın insanları aldattığını pekiştirerek ifade etmek için her iki fiil de şeddeli tekid nunu ile tekid edilmiştir. Hatta bu ikisi aldatmaya sebep olan en büyük iki şeydir, Allahu alem. Dünya hayatı şeytana takdim edilmiştir, çünkü insanın arzu ettiği ve en çok önem verdiği şeyler dünya ile ilgilidir. İnsan dünya hayatında istediği şeyler nedeniyle her türlü zorluğa katlanır. Şeytan da insanı dünya hayatıyla kandırır ve aldatmasının ortağı olarak kullanır. Ayet-i kerimede sadece dünya değil, dünya hayatı buyurulmuştur, çünkü insanın istediği ve murad ettiği ilk şey hayattır, Allahu alem. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 516)

فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا۠  [Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın.] cümlesin­den sonra  وَلَا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ  [O aldatıcı da, Allah hakkında sizi aldatmasın.] cümlesinde aldatma fiilinin tekrar edilmesiyle ıtnâb yapılmıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, Fatır/5)

Lokman Sûresi 34. Ayet

اِنَّ اللّٰهَ عِنْدَهُ عِلْمُ السَّاعَةِۚ وَيُنَزِّلُ الْغَيْثَۚ وَيَعْلَمُ مَا فِي الْاَرْحَامِۜ وَمَا تَدْر۪ي نَفْسٌ مَاذَا تَكْسِبُ غَداًۜ وَمَا تَدْر۪ي نَفْسٌ بِاَيِّ اَرْضٍ تَمُوتُۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ خَب۪يرٌ  ٣٤


Kıyametin ne zaman kopacağı bilgisi şüphesiz yalnızca Allah katındadır. O, yağmuru indirir, rahimlerdekini bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez. Hiç kimse nerede öleceğini de bilemez. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, (her şeyden) hakkıyla haberdar olandır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ şüphesiz
2 اللَّهَ Allah
3 عِنْدَهُ O’nun yanındadır ع ن د
4 عِلْمُ bilgisi ع ل م
5 السَّاعَةِ sa’atin س و ع
6 وَيُنَزِّلُ ve O yağdırır ن ز ل
7 الْغَيْثَ yağmuru غ ي ث
8 وَيَعْلَمُ ve bilir ع ل م
9 مَا olanı
10 فِي
11 الْأَرْحَامِ rahimlerde ر ح م
12 وَمَا ve
13 تَدْرِي bilmez د ر ي
14 نَفْسٌ hiç kimse ن ف س
15 مَاذَا ne
16 تَكْسِبُ kazanacağını ك س ب
17 غَدًا yarın غ د و
18 وَمَا ve
19 تَدْرِي bilmez د ر ي
20 نَفْسٌ hiç kimse ن ف س
21 بِأَيِّ hangi
22 أَرْضٍ yerde ا ر ض
23 تَمُوتُ öleceğini م و ت
24 إِنَّ şüphesiz yalnız
25 اللَّهَ Allah
26 عَلِيمٌ bilendir ع ل م
27 خَبِيرٌ haberi olandır خ ب ر

Sûre, Allah’ın ilminin ve kudretinin kusursuzluğunu özetleyen ve ilâhî bilgi ile insan bilgisi arasındaki büyük farkı gösteren ifadelerle son bulmaktadır. Klasik tefsirlerde bu âyete dayanılarak, kıyametin ne zaman kopacağını, yağmurun ne zaman yağacağını, rahimlerdeki bebeğin cinsiyetinin ve ten renginin ne olduğunu, insanın ileride neler elde edeceğini, gelecekte ne gibi durumlarla karşılaşacağını ve ne zaman nerede öleceğini Allah’tan başkasının bilemeyeceği ileri sürülmüş, dolayısıyla bunlara “mugayyebât-ı hams” (beş bilinmeyen) denilmiştir (meselâ bk. Taberî, XXI, 88-89; İbn Atıyye, IV, 356). Halbuki âyette kıyametin ne zaman kopacağı bilgisinin sadece Allah’a ait olduğu, kezâ hiç kimsenin yarın ne elde edeceğini ve nerede öleceğini bilemeyeceği, dolayısıyla bu bilgilerin de sadece Allah’a ait olduğu belirtilmekte; fakat yağmurun yağma zamanı ve rahimdeki bebek hakkında “Bunları da yalnız Allah bilir” gibi bir sınırlama bulunmamakta; sadece yağmuru Allah’ın yağdırdığı, dolayısıyla zamanını da bildiği; kezâ O’nun rahimlerdekini de bildiği ifade edilmektedir. Bu ifadeden kesinlikle bu iki konuda Allah’tan başkasının önceden bilgi sahibi olamayacağı anlamı çıkmaz; diğer bir ifadeyle âyette diğer üç konudaki bilginin yalnız Allah’a mahsus olduğu açıkça belirtilirken yağmurun vakti ve henüz doğmamış olan bebeğin cinsiyeti ve özellikleri hakkında, böyle bir sınırlamaya yer verilmemiştir; bu da –eski tefsircilerin iddiasının aksine– belirtilen iki konuda insanların önceden bilgi sahibi olabileceklerini gösterir. Nitekim çağımızda bilim bu noktaya gelmiştir. Ancak, kuşku yok ki bu, insanın belirtilen konularda veya benzerlerinde önceden bildiklerinin mutlaka aynıyla gerçekleşeceği anlamına gelmez; zira olmuş ve olacak tabiat olaylarını bütün yönleriyle eksiksiz bilen yüce Allah, insanların bilgilerini ve tahminlerini alt üst eden yeni durumlar yaratabilir ve böylece insanların olmasını bekledikleri olaylar gerçekleşmeyebilir.

 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 344-345
Peygamber Efendimiz bu konuda şöyle buyurmuştur:” Allah Teâlâ bir kulun ruhunu bir yerde almak istediğinde, onu oraya bir iş için gönderir. “
(Ahmed b. Hanbel , Müsned, III ,429). 

Peygamber Efendimiz “ Gaybın anahtarları beştir” buyurmuş ve bu ayeti okumuştur. 
( Buhâri, Tefsir 31/2).

اِنَّ اللّٰهَ عِنْدَهُ عِلْمُ السَّاعَةِۚ وَيُنَزِّلُ الْغَيْثَۚ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنّ  ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. عِنْدَهُ عِلْمُ السَّاعَةِ  cümlesi,  اِنّ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

عِنْدَ  mekân zarfı, mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. عِلْمُ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. السَّاعَةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Fiil cümlesidir. يُنَزِّلُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.  الْغَيْثَۚ  mef'ûlün bih olup fetha ile mansubdur. 

يُنَزِّلُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  نزل  ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef'ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


 وَيَعْلَمُ مَا فِي الْاَرْحَامِۜ وَمَا تَدْر۪ي نَفْسٌ مَاذَا تَكْسِبُ غَداًۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَعْلَمُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.  مَا  müşterek ism-i mevsûl mef'ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  فِي الْاَرْحَامِۜ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir.

وَ  atıf harfidir.  مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَدْر۪ي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. نَفْسٌ  fail olup damme ile merfûdur.  مَاذَا تَكْسِبُ غَداً  cümlesi  تَدْر۪ي  ’nin mef'ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.

مَاذَا  istifhâm ismi, mukaddem mef'ûlun bih olarak mahallen mansubdur. تَكْسِبُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هى ’dir.  غَداً  zaman zarfı  تَكْسِبُ  fiiline mütealliktir.

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَمَا تَدْر۪ي نَفْسٌ بِاَيِّ اَرْضٍ تَمُوتُۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَدْر۪ي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. نَفْسٌ  fail olup damme ile merfûdur.  

بِاَيِّ  car mecruru  تَمُوتُۜ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اَرْضٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  تَمُوتُۜ  cümlesi, تَدْر۪ي  ’nin mef'ûlün bihi olarak mahallen mansubdur. 

تَمُوتُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هى ’dir.

 

اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ خَب۪يرٌ

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنّ  ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. عَل۪يمٌ  kelimesi  اِنّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.  خَب۪يرٌ  ikinci haberi olup damme ile merfûdur. 

عَل۪يمٌ  -  خَب۪يرٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّ اللّٰهَ عِنْدَهُ عِلْمُ السَّاعَةِۚ وَيُنَزِّلُ الْغَيْثَۚ وَيَعْلَمُ مَا فِي الْاَرْحَامِۜ 

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Mukadder soruya cevap olarak (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden  اِنَّ  ile tekit edilen isim cümleleri çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  الله  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müsned olan  عِنْدَهُ عِلْمُ السَّاعَةِ  cümlesi, sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  عِنْدَهُ  mahzuf mukaddem habere müteallık, عِلْمُ السَّاعَةِ  izafeti muahhar mübtedadır. 

Ayette haberin takdimi kasr ifade ifade etmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) İki tekit hükmündeki kasr, mübteda ve haber arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. عِنْدَه , maksurun aleyh/sıfat,  عِلْمُ السَّاعَةِۚ, maksur/mevsûf olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’s-sıfattır. “Saatin bilgisi sadece Allah katındadır, başka hiç kimsede bu bilgi yoktur” anlamını verir.

عِنْدَهُٓ  izafetinde Allah Teâlâya ait zamire muzâf olan  عِنْدَ, tazim edilmiştir.

Cümlede müsned  عِلْمُ السَّاعَةِ  şeklinde veciz ifade kastına matuf olarak izafet formunda gelmiştir.

عِندَهُ ifadesi (Bu iş onun kudretinde) manasındadır. Burada ilim ve kudretle davranmak manasında mecazdır. Aslında  عِنْد۪  yakın mekan için kullanılan bir zarftır. Bir şeyin, bir şeydeki istikrarını ve onun üzerindeki otoritesini ifade için ve kontrol altında tutmak manasında mecazi olarak kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr - Enam/57) Sebep müsebbep alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatıdır.

Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husul ve subut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuara Suresi 113) 

يُنَزِّلُ الْغَيْثَ  cümlesi, haber olan  عِنْدَهُ عِلْمُ السَّاعَةِۚ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır. Muzari fiil, hudus teceddüt istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

Bu ayette yağdırma eylemi hakiki olarak sahibine isnad edildiği için hakikat manasındadır. 

Yağmurun indirilişi ifadesinde de tahsis manası vardır. Maksat sadece yağmuru Allah’ın indirdiğini haber vermek değildir. Çünkü bunu inkâr eden yoktur. Aynı zamanda yağış vaktinin bilgisinin de Allah’ta olduğunu bildirmektir. Cümlenin muzari fiil üslubunda gelmesi bu evrelerin ve koşulların değişim bilgisinin Allah’ın tekelinde olduğuna delalet etmek ve bunun nimet olduğunu hatırlatmak içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. Aslolan aynı üsluptaki cümlelerin birbirine atfıdır. İsim cümlesinin anlamında sabitlik ve devamlılık, fiil cümlesinin anlamında ise yenilenme ve tekrarlanma vardır. Şayet hem devamlılık hem fiilin tekrarı ve yenilenmesi kastediliyorsa isim cümlesi fiil cümlesine atfedilebilir. Bunun aksi de mümkündür. Mesela, fiil cümlesinden fiilin zaman zaman yenilendiğini, isim cümlesinden ise başlayıp halen devam ettiği kast ediliyorsa aralarında atıf yapılabilir. (Rıfat Resul Sevinç, Arapçada Cümle Yapısı, 2010, s. 190-191)

Aynı üslupta gelen  وَيَعْلَمُ مَا فِي الْاَرْحَامِ  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Hudus teceddüt istimrar ve tecessüm ifade eden müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

يَعْلَمُ  fiilinin mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ’nın sılası mahzuftur. Car-mecrur  فِي الْاَرْحَامِ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

يَعْلَمُ - عِلْمُ  kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır. 

Muzari fiiller tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Sonra  ينزل الغيث  [yağmuru O indirir] sözü gelmiştir. Bunun yerine aynı manada ويعلم نزول الغيث  veya benzeri bir söz buyurulmamıştır. Çünkü yağmurun indirilmesi yaratmayı ifade eder. İnsanın hayatı onunla başlamıştır ve maslahatı da onunla tamamlanır. Onun için nimete daha çok delalet eden ibare seçilmiştir. Muzari fiil; teceddüd ve tekrar ifadesi sebebiyle tercih edilmiştir.  Arkadan  يعلم ما في الأرحام  [Rahimlerde olanı O bilir] cümlesi gelmiştir. Bu ilim cinsiyeti kapsadığı gibi bunun yanında tam veya noksan oluşunu, zeki olup olmadığını, uzun veya kısa oluşunu, bedeni ve psikolojik istidatlarını vs. her türlü hali ile alakalı ilmi kapsar, bedene mahsus değildir. Bu ilim rahimlerde zaman içinde olan her şeyi kapsar. Bu ilmin tekrarlanarak devam ettiğine delalet için muzari fiil gelmiştir. Âşûr da şöyle açıklamıştır: Bu ayetin ilk cümlesindeki  عنده  [Onun nezdindedir] sözünde bu ilmin sadece Allah katında olduğunu ifade eden ihtisas manası vardır. Çünkü bu kelime, tekelleşmeyi ifade eder. Ayrıca bu müsnedün ileyhe takdim edilmiş bir zarftır ve ihtisas ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 518)

 

 وَمَا تَدْر۪ي نَفْسٌ مَاذَا تَكْسِبُ غَداًۜ وَمَا تَدْر۪ي نَفْسٌ بِاَيِّ اَرْضٍ تَمُوتُۜ

 

Cümle,  اِنَّ اللّٰهَ عِنْدَهُ عِلْمُ السَّاعَةِ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.

Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidâî kelamdır.

Müsnedün ileyh olan  نَفْسٌ ’deki nekrelik, umum ve cins ifade eder. Nefy sıyakında nekre selbin umumuna işarettir. 

İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan  مَاذَا تَكْسِبُ غَداًۜ  cümlesi,  تَدْر۪ي  fiilinin mef’ûlüdür. Muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

مَاذَا  istifhâm harfi  تَكْسِبُ  fiilinin mukaddem mef'ûlüdür. Amili olan  تَكْسِبُ غَداً  ’ye takdim edilmiştir. Takdim, istifham isimlerinin sadaret hakkı nedeniyledir.

Aynı üslubta gelen  وَمَا تَدْر۪ي نَفْسٌ بِاَيِّ اَرْضٍ تَمُوتُ  cümlesi, makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan  بِاَيِّ اَرْضٍ تَمُوتُۜ  cümlesi, مَا تَدْر۪ي  fiilinin mef'ûlü konumundadır. İstifham harfi  بِاَيِّ ‘nin muzaf olduğu  بِاَيِّ اَرْضٍ  izafeti, mecrur mahalde olup başındaki harfi cerle birlikte  تَمُوتُ  fiiline mütealliktir. Amiline takdimi takdim tehir sanatıdır.

بِاَيِّ ’nin muzâfun ileyhi olan  اَرْضٍ ’deki nekrelik, cins ifade eder. 

نَفْسٌ  ,تَدْر۪ي  ve  مَا ’nın tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اَيِّ - مَاذَا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

بِاَيِّة أرضٍ  şeklinde de okunmuştur. Sîbeveyhi  أيُّ  kelimesinin müennes yapılmasını,  كُلُّ  kelimesinin, Arapların  كُلّتُهُنَّ  (bütün kadınlar) sözünde müennes yapılmasına benzetmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Nefy siyakında gelen nekre müfred olursa, cemi olduğu hale göre daha umumi bir mana ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)


اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ خَب۪يرٌ

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması, azamet ve heybeti artırmak, emre itaati kuvvetlendirmek, zihne yerleştirmek için zamir makamında ism-i celâlin, zahir olarak tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Allah'ın,  عَل۪يمٌ  ve  خَب۪يرٌ  sıfatlarının tenvinli gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğu, bu sıfatların bir benzerinin olmadığı anlamına gelir. Aralarında  وَ  olmaması, Allah Teâlâ’da ikisinin de birlikte mevcudiyetini gösterir. Ayrıca bu sıfatlarla ayetin anlamı arasındaki mükemmel uyum, teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Aralarında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır. 

Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Kur'an’da ufak değişikliklerle veya aynen, başka surelerde de tekrarlanmıştır. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitlensin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Böyle tekrarlanan kelimeler kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Fussilet  Suresi 44, C. 2, s. 189) 

Burada zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesi, hükmün, illetini bildirmek içindir. Çünkü Allah kelimesinin masdarı olan ulûhiyet, Allah Teâlâ’nın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm,Nisa/17)

اِنَّ  ile, haberdeki mübalağa sigalarıyla, celâl ve kemal ifade eden lafza-i celâlin zikredilmesi ile tekid edilmiştir. Bu lafza-i celâl, dinleyen kişinin kalbine korku saçar. Bu nedenle birçok fasılada bulunur. Bu mevki, bulunduğu siyaka bağlı olarak başka ayetlerde bulunmayan manalar da kazandırır. Bu gerçekten mühimdir. Yani aynı kelimeler ve aynı terkipten oluşmuş bir fasıla, her zaman aynı şeye delalet etmez. Çünkü siyak, o ibareye başka delaletler de kazandırır. Lafız ve terkiplerin bir olması, onları asıl manada birleştirir, ancak siyak onları ayırır, çeşitlendirir ve aynı olan ibareleri birbirinden uzaklaştırır ya da yaklaştırır. Siyak, manaları dolayısıyla bu farklılığa sebep olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 3, s.166)  

Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. 

Önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekîd etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Bu iki şekilde olmaktadır: Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekit etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz (I) Kur'an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme) 

عَل۪يمٌ  ve  خَب۪يرٌ  kelimelerinin her ikisi de mübalağa ifade eden kiplerdir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

İlim ve haberdar olmak bir arada gelerek Allah'ın bunlarla kemal olarak vasıflandığını haber vermiştir. İlmi tamam ve kemal olan haberdar olur. İlminin çokluğuna ve haberdar olma kapasitesinin genişliğine delalet etmek için bu iki vasıf da mübalağa kalıbıyla gelmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 523)

Sayfadaki ayetlerin son kelimelerinin, istisnasız hepsinin fasılalarındaki  و- ر , ي - رٌ  harfleriyle  oluşan ahenk, diğer sayfalardaki secî gibi son derece dikkat çekicidir.

Kur'an’daki bütün surelerde olduğu gibi bu surenin de son ayeti, hüsn-i inteha sanatının güzel bir örneğidir.

Bu sanatta mütekellim sözünü makama ve girişe uygun güzel bir şekilde tamamlar. Kur'an’daki sûrelerin sonu bu sanatın en güzel örnekleridir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Bedî İlmi)

Kur'an surelerinin bitişi de girişi gibi belîğdir. Sureler o kadar güzel bir şekilde sona erer ki muhatab artık başka bir şey duymak istemez. Sureler; dua-vasiyet, farzlar, tahmîd ve tehlîl, öğüt, vaad ve vaîd gibi sûrede işlenen konuya uygun bir sözle sona erer.

“Bir kimse, Lokman Suresini okursa kıyamet günü Hz. Lokman ona arkadaş olur ve bu surede zikredilen iyilikleri yapan ve zikredilen kötülüklerden sakınan insanların sayısının on katı kadar ona sevap verilir.” (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Günün Mesajı
Yüce Allah'ın yarattıkları üzerinde tefekkür etmek bizi O'na iman etmeye götürür.
Kıyâmet gününde sorumluluk bireyseldir. Ne akrabalığın faydası olur ne dostluğun şefaati görülür.
Allah'ın vaadi haktır, ebediyyen onun vaadi şaşmaz.
Dünyaya ve dünyanın ziynetine aldanmamalıyız, onun içindekilere kanmamalıyız ki azaptan kurtulabilelim. Mutlu ve bahtiyar olabilelim, cennette nimetlere kavuşalım.
Bilgisini yüce Allah'ın özel olarak kendisine sakladığı bazı hususlar vardır. Yarattıklarından hiçbir kimseyi bunlardan haberdar etmemiştir. Bu da ancak kendisinin bildiği bir hikmetten ötürü böyledir.
İnsanlar arasından yüce Allah'ın ilmini özel olarak kendisine sakladığı bu hususlardan herhangi bir şeyi tafsilatlı olarak bildiğini ileri süren bir kimse kesinlikle yalancıdır.
Gayb “varlığını idrâk edemesek dahi vardır.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Bazı insanlar vardır; kendisini ebeveyninin, eşinin ya da evladının ismiyle tanıtır. Bunun birden fazla sebebi olabilir ancak hepsinin kesiştiği bir nokta vardır: itibar. İnsanın, kendi kimliğini bir başkasıyla olan ilişkisiyle bütünleştirmesi sıkıntılı sonuçlara sebep olur. Bunlar özellikle de; o ilişkilerde bir değişim yaşandığı veya kimliğin yetersizliği hissedildiği zamanlarda ortaya çıkar. 

Başkalarından beslenerek bir kimliğe sahip olmak dünyada geçici güzelliklere sebep olabilir. Ancak ahirette, insan, Allah’ın huzurunda, Allah’ın kulu olduğu bilinciyle yaptığı amelleriyle yapayalnız kalır. Peygamber Efendimiz (sav)’in kızı hz. Fatıma’yı: “Ey Resulullah’ın kızı Fatıma! Sen de kendini Allah’tan satın almaya çalış; zira senin için de bir şey yapamam.” uyarısı, dünya üzerinde kimliğimizi doğru belirlemenin ve dünya hayatını ona göre yaşamanın önemini bize de hatırlatır.

Her insan; bir evlat, bir eş veya bir ebeveyn olmadan önce: Allah’ın kuludur ve bu hiçbir zaman değişmez. İnsan kimliğini, Allah’ın kulu olmak üzerine inşa ettiği zaman: hayatının her alanında, yüklendiği her rolde çok daha başarılı ve mutlu olur çünkü artık o rollerin hepsi, çok daha değerli bir kimliğin bir parçasıdır. Böylece insan kendisine dönüp yanlışlarına müdahale edebilir, beklentilerini doğru seviyede tutabilir ve sorumluluklarını üstlenebilir.

Ey Allahım! Dünya üzerinde yarattığın - farkında olduğumuz ya da olmadığımız - müthiş düzenin her parçası için hamd ederiz. Bizi, Seni bize hatırlatan delilleri görenlerden ve şükredenlerden eyle. Dünya hayatının aldatmasından Sana sığınırız. Dünyada bulunduğumuz her anımızı Senin kulun olduğumuz bilinciyle yaşamamız, her işimizi Senin rızan için yapmamız ve dünya üzerinde bize nasip ettiğin rollerin (evlat, eş, ebeveyn, arkadaş gibi) kıymetini bilerek hakkını vermemiz için yardımcımız ve yol göstericimiz ol. Zorluklarımızı kolaylaştır. Sıkıntılarımızı şifalandır. Bizi affet. Bizden razı ol. 

Amin.

***

Lokman Suresi 34. ayetinde yer alan ‘hiç kimse nerede öleceğini bilemez’ ifadesini okuduktan sonra aynasına yapıştırdığı kağıdı okudu: 

“Nasıl ölmek istiyorsan, öyle yaşa!” 

Bu cümlenin gölgesinde yaşamak istiyordu. Zira ölüm bir andı ve ne zaman geleceği belirsizdi. Kıyafetlerine, düşüncelerine, kelimelerine ve işlerine çekidüzen vermek için elinden geleni yapan arkadaşını düşündü. 

O, haramdan ve haramın işlendiği mekanlardan uzak durmaya çalışırdı. Zira öyle bir halde ve yerde canını teslim etmek istemezdi. Nefsinin heveslerinden başını kaldırdığında Allah’a sığınır, O’ndan af dilerdi. Kelimelerine dikkat eder, küfürden ve bedduadan sakınırdı. Son anında, Allah’ın adını söylemek isterdi. Son anının, ömrünün en güzel anı olması için dua ederdi.

Derdi ki: “Dua ettikten sonra duanın kabulüne de hazırlanmak gerekir.” Bunu da hamile bir kadının doğacak bebeği için hazırlık yapmasına ve doğum anı yaklaştığı zaman doğru yerde, doğru kişilerle bulunmaya çalışmasına benzetirdi. Sonra tebessüm eder, ölümün de bir doğum yani bir kavuşma hali olduğunu söyler ve her seferinde benzer duayı mırıldanırdı:

Ey Allahım! Bizi rızana uygun şekilde yaşayıp, rızana uygun şekilde ölenlerden eyle. Kalan ömrümüz maddi-manevi afiyet içinde geçsin ve ölümümüz Senin katından gelen rahmet rüzgarlarıyla gelsin. Bizi Senin adın ile yaşayanlardan ve yine Senin adın ile ölenlerden eyle. Canımızı teslim ettiğimizde, sadece bizim değil, etrafımızdaki herkesin dilinde ve kalbinde Senin adın olsun. Dirildiğimiz gün bizi selam ile, hamd ile Sana ve Senin sevdiklerine kavuşanlardan eyle. 

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji