Lokman Sûresi 25. Ayet

وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُۜ قُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ  ٢٥

Andolsun, eğer onlara, “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, mutlaka “Allah” derler. De ki: “Hamd, Allah’a mahsustur.” Fakat onların çoğu bilmezler.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَئِنْ ve andolsun
2 سَأَلْتَهُمْ onlara sorsan س ا ل
3 مَنْ kim?
4 خَلَقَ yarattı خ ل ق
5 السَّمَاوَاتِ gökleri س م و
6 وَالْأَرْضَ ve yeri ا ر ض
7 لَيَقُولُنَّ mutlaka derler ق و ل
8 اللَّهُ Allah
9 قُلِ de ki ق و ل
10 الْحَمْدُ hamd ح م د
11 لِلَّهِ Allah’a layıktır
12 بَلْ hayır
13 أَكْثَرُهُمْ çokları ك ث ر
14 لَا
15 يَعْلَمُونَ bilmezler ع ل م
 
Putperest Araplar, aslında Allah’ın varlığına inanıyor, sorulduğunda O’nun yaratıcı kudretini tanıdıklarını ifade ediyorlardı; fakat putlarını aracı tanrılar saydıkları için Allah’ı bırakıp putlara tapıyor, onlara sığınıyor, böylelikle şirk inancına sapıyorlardı. 25. âyetteki “Bütün övgüler Allah’a mahsustur” ifadesi, Allah’tan başka hiçbir varlığa tanrılık sıfatı, işlevi ve kutsallığı yüklenemeyeceği, ibadet edilemeyeceği anlamını içermektedir. 26. âyetten sûrenin sonuna kadar devam eden kısım, neden bütün övgülerin Allah’a mahsus olduğu sorusunun âdeta cevabı mahiyetindedir. Zira 26. âyete göre müşriklerin taptıkları putlar da dahil olmak üzere evrendeki her şey Allah’a aittir, O’nun mülküdür; her şey O’na muhtaçtır ve O’nun hiç kimseye, hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, dolayısıyla yaratma ve yönetmesinde kayıtsız bir hürriyete sahiptir. 27. âyette Allah’ın bilgisinin zenginliği ve sınırsızlığı, 28-29. âyetlerde kudretinin mükemmelliği, kusursuz ve hikmetli yaratıcılığı özetlenmektedir. Kısaca 25. âyetteki “Bütün övgüler Allah’a mahsustur” hükmü, 27-29. âyetlerde şu üç öncüle dayandırılmıştır: a) Allah evrenin mutlak ve özgür yöneticisidir; b) O’nun, insan zihninin kuşatamayacağı derecede sınırsız ilmi vardır; c) Her şeyi kolaylıkla var eden, varlığını sürdüren veya varlığına son veren üstün kudretin sahibidir.
 

وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.  

إِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

سَاَلْتَ  şart fiili olup sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir  تَ  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef'ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

Şartın cevabı kasemin cevabının delaletiyle mahzuftur.  

İsim cümlesidir. مَنْ  istifhâm ismi, mübteda olarak mahallen merfûdur. خَلَقَ السَّمٰوَاتِ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

خَلَقَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’dir. السَّمٰوَاتِ  mef'ûlü bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. الْاَرْضَ  atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.  

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. 

يَقُولُنَّ  fiili mahzuf  ن ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. İki sakin bir araya geldiği için zamir olan cemi و' ı mahzuftur. Fiilin sonundaki  نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Mekulü’l kavli,  اللّٰهُۜ ’dur. يَقُولُنَّ  fiilinin mef'ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

اللّٰهُ  mübteda olup damme ile merfûdur. Haberi mahzuftur. Takdiri, خالقها (Onları yaratıcıdır) şeklindedir.

Tekid nunları, bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِۜ 

 

 

 

Fiil cümlesidir. قُلِ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. Mekulü’l kavli,  الْحَمْدُ لِلّٰهِ ’dir. قُلِ  fiilinin mef'ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. الْحَمْدُ  mübteda olup damme ile merfûdur. لِلّٰهِ  car mecruru mahzuf habere mütealliktir.


بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ

 

İsim cümlesidir. بَلْ  idrab ve atıf harfidir. اَكْثَرُهُمْ  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لَا يَعْلَمُونَ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَعْلَمُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

بَلْ ; Önce söylenen birşeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna idrab denir.  “Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki” anlamlarını ifade eder. Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:

1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir. 

2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada yukarıda olduğu gibi bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)   

اَكْثَرُ ; ism-i tafdil kalıbıdır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)   

 

وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُۜ 

 

Ayet, atıf harfi وَ ’la, hükümde ortaklık nedeniyle 21. ayetteki …وإذا قِيلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا  cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat vardır. 

لَ , mahzuf kasem cümlesine işaret eden lam-ı muvattie,  إنْ  şart harfidir. Mahzufla birlikte ayet, kasem üslubunda gayrı talebî inşâ cümlesidir. Kasem cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim hazfedilmiş, vurgu kasemin cevabına yapılmıştır.

Mahzuf kasemin cevabı şart üslubunda gelmiştir. Kasemle tekid edilmiş şart cümlesi  لَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ , müspet mazi fiil sıygasında gelerek, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir. 

إنْ  şart harfi, maziyi muzariye çevirir. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s.106)

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s.106.) 

مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ  cümlesi,  سَاَلْتَهُمْ  fiilinin mef’ûlü konumundadır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formunda gelmiş, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

مَنْ  istifham harfi mübteda, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  خَلَقَ السَّمٰوَاتِ  cümlesi, haberdir. 

İsim cümlesinde müsnedin mazi fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Kasemin cevap cümlesinin delaletiyle şartın cevabının hazfi, icâz-ı hazif sanatıdır.

Mahzuf cevap ve mezkur şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

لَيَقُولُنَّ اللّٰهُ  cümlesi, mukadder kasemin cevabıdır. Kasem ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

يَقُولُنَّ  fiilinin mekulü’l kavli olarak gelen cümlede, îcâz-ı hazif sanatı vardır. Lafza-i celal, takdiri  خالقها  [Onları yaratıcı] olan mukadder bir haberin mübtedasıdır.

Sorunun cevabında haber hazfedilebilir. 

السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

السَّمٰوَاتِ ’tan sonra  الْاَرْضِ ’ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.

سَاَلْتَهُمْ - لَيَقُولُنَّ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.

Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu  ن, َّfiilin üç defa tekidini sağlar. (Kur'an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)

Ayet-i kerime mahzuf bir kasemde delalet eden muvattie lâmı ile gelmiştir. Sadece  وإن سألتهم “Onlara sorarsan” şeklinde gelmemiştir. Bu harf tekid ifade eder. Dolayısıyla bu kelam bazı nahivcilere göre kasem menzilindedir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 473)

Bu söz onların semâvât ve arzı yaratanın Allah olduğunu kesin olarak bildiklerine, bu konuda hiçbir şüphe veya tereddüt duymadıklarına delalet eder. Bunun için verdikleri cevap da  ليقولنّ الله  şeklinde ل  ve tekid nûnu ile gelmiştir.

ليقولنّ الله  cümlesinin takdiri, ليقولن خلقهن الله [Muhakkak: “Onları yaratan Allah'tır” derler] şeklindedir. Îcâz için “yarattı” fiili zikredilmemiştir. Kur'an'da semâvât ve arzı veya onları kimin yarattığı sorusunun cevabında tek bir ayet dışında hiçbir zaman “yarattı” fiili zikredilmemiştir. O da Zuhruf Suresi 9. ayetttir. Burada  خَلَقَهُنَّ الْعَزِيزُ الْعَلِيمُ [Onları O mutlak gâlib, O (her şeyi) hakkıyla bilen (Allah) yarattı]  buyurulmuştur. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 473)

 

 قُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِۜ 

 

Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

قُلِ  fiilinin mekulü’l-kavli  الْحَمْدُ لِلّٰهِ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda  الْحَمْدُ ’nün haberi mahzuftur.  لِلّٰهِ  bu mahzuf habere mütealliktir.

Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)

Zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek, mehabeti artırarak tehditte mübalağa içindir. Bu tekrarda tecrîd, ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

ليقولنّ - قُلِ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

İsim cümlesinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

قُلِ  emri Kur'an-ı Kerim'de pek çok kez geçmiş ve Resulullah'ın (s.a.v) kendinden bir tek kelime bile söylemediğine, işittiği her şeyin Allah'tan olduğuna kuvvetle delâlet etmiştir. Resulullah'a  قُلِ  diyen emrin arkasında görkemli, muhteşem bir ses farkedilir. Kur'an-ı Kerim'in ne kadar saflıkla bize ulaştığını ve dokunulmazlığını gösterir. Böyle yerlerde Resulullah'ın (s.a.v) tebliğ eden sesinden önce, kendisine bunu indiren Allah'ın O'na  قُلِ  dediğini işitiriz. Bunun etkisi çok kuvvetlidir. Alimlerimiz lafza-i celâlin bizi heybet konusunda eğittiğini söylemişlerdir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sûreleri Belâğî Tefsiri, c. 7, s. 419)

Rûhu'l Meânî'de şöyle yazılıdır: Bu emir, bulundukları halin batıl olduğunu itiraf ettirmeye mecbur bırakır. Hakiki nimetleri veren ve yaratan zattan başkasını, hak etmediği halde ibadette Allah Teâlâ'ya ortak yapmak batıldır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 476)

 

بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ

 

Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. بَلْ , idrâb harfi, bu ayette intikal için gelmiştir.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedün ileyh  اَكْثَرُهُمْ ‘un izafetle marife olması, az sözle çok anlam ifade etme amacına matuftur. İsm-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.

Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  لَا يَعْلَمُونَ  cümlesi müsneddir. Cümlede müsnedin menfi muzari fiil sıygasıyla gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, tecessüm ve istimrar ifade eder. Muzari fiilin tecessüm özelliği sayesinde muhayyile harekete geçer ve konuyu anlamak kolaylaşır.

Nefy harfinin müsnedün ileyhten sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karîneler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü  tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur'an’da çok örneği vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

بَلْ  atıf harfidir. Kendisinden sonra cümle geldiğinde idrâb harfi olur. İdrâbın manası bazen mukabilinin -kendinden öncekinin- hükmünü iptal, bazen da bir manadan diğerine intikaldir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l Kur’an, c.1 s. 437) 

بَلْ  atıf edatlarından biridir. Ancak diğer atıf edatları gibi hüküm bakımından atıf görevi görmez. Bu edat, matufu sadece îrab yani hareke bakımından matufun aleyhe atfeder. Anlamsal açıdan ise tersinelik ilişkisi kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Bu cümle Kur’an’da aynen veya ufak değişikliklerle birçok kez tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf Sûresi, C. 7, S. 314)

بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ  [Hayır, hayır onların çoğu bilmezler] buyurmuştur. Yani seni tasdik etmeyi gerektirecek şeyi itiraf etmelerine rağmen onların seni yalanlamaya mani olacak bilgileri yoktur. Bu manaya göre  لَا يَعْلَمُونَ [bilmezler] ifadesi, tamamen mef'ûlsüz zikredilmiş olup tıpkı birisinin, verdiği şeyin ne olduğu hiç düşünülmeksizin, sadece hem verip hem vermediğini kastederek, “Falan kişi bazan verir bazan vermez” demesi gibidir. İşte burada da, لَا يَعْلَمُونَ [bilmezler] ifadesi, sadece “Onların ilimleri yoktur” manasınadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)