وَلَوْ اَنَّ مَا فِي الْاَرْضِ مِنْ شَجَرَةٍ اَقْلَامٌ وَالْبَحْرُ يَمُدُّهُ مِنْ بَعْدِه۪ سَبْعَةُ اَبْحُرٍ مَا نَفِدَتْ كَلِمَاتُ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ ٢٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَوْ | şayet olsa |
|
| 2 | أَنَّمَا | her ne |
|
| 3 | فِي | bulunan |
|
| 4 | الْأَرْضِ | yeryüzünde |
|
| 5 | مِنْ |
|
|
| 6 | شَجَرَةٍ | ağaçlar |
|
| 7 | أَقْلَامٌ | kalem |
|
| 8 | وَالْبَحْرُ | ve deniz (mürekkep) |
|
| 9 | يَمُدُّهُ | ona katılsa |
|
| 10 | مِنْ |
|
|
| 11 | بَعْدِهِ | arkasından |
|
| 12 | سَبْعَةُ | yedi |
|
| 13 | أَبْحُرٍ | deniz (daha) |
|
| 14 | مَا |
|
|
| 15 | نَفِدَتْ | yine tükenmez |
|
| 16 | كَلِمَاتُ | kelimeleri |
|
| 17 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 18 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 19 | اللَّهَ | Allah |
|
| 20 | عَزِيزٌ | üstündür |
|
| 21 | حَكِيمٌ | hikmet sahibidir |
|
Kaleme قلم : Kalem قَلَمٌ kelimesinin aslı tırnak, mızrağın boğumu ve kamış gibi sert bir nesneden kesilmiş/budanmış şey demektir ve kesilen şeye de قَلَمٌ denir. Fakat bu sözcük ad olarak kendisiyle yazı yazılan alete ve kumar için karıştırılan kumar okuna tahsis edilmiştir. Çoğulu أقْلامٌ şeklinde gelir.
Bu köke ait iklim إقْلِيمٌ kelimesi ise coğrafyacıların dünyayı yedi kısma ayrımalarını ifade etmelerinden doğan bir tanımlamadır. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de isim olarak 4 kere geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri kalem, iklim, klima (işari mana) ve bukalemundur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَلَوْ اَنَّ مَا فِي الْاَرْضِ مِنْ شَجَرَةٍ اَقْلَامٌ وَالْبَحْرُ يَمُدُّهُ مِنْ بَعْدِه۪ سَبْعَةُ اَبْحُرٍ مَا نَفِدَتْ كَلِمَاتُ اللّٰهِۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَوْ gayr-ı cazim şart harfidir. اَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
اَنَّ ve masdar-ı müevvel mahzuf fiilin faili olarak mahallen merfûdur. Takdiri, ثبت (Sabit oldu) şeklindedir.
مَا müşterek ism-i mevsûl اَنَّ ’nin ism-i olarak mahallen mansubdur. فِي الْاَرْضِ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. مِنْ شَجَرَةٍ car mecruru mahzuf hale mütealliktir. اَقْلَامٌ kelimesi اَنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. الْبَحْرُ يَمُدُّهُ مِنْ بَعْدِه۪ cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.
وَ haliyyedir. الْبَحْرُ mübteda olup damme ile merfûdur. يَمُدُّهُ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
يَمُدُّ damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir هُ mef'ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْ بَعْدِ car mecruru يَمُدُّهُ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. سَبْعَةُ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اَبْحُرٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Şartın cevabı مَا نَفِدَتْ كَلِمَاتُ اللّٰهِ ‘dir.
مَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. نَفِدَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. كَلِمَاتُ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. عَز۪يزٌ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. حَك۪يمٌ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
عَز۪يزٌ - حَك۪يمٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَوْ اَنَّ مَا فِي الْاَرْضِ مِنْ شَجَرَةٍ اَقْلَامٌ وَالْبَحْرُ يَمُدُّهُ مِنْ بَعْدِه۪ سَبْعَةُ اَبْحُرٍ مَا نَفِدَتْ كَلِمَاتُ اللّٰهِۜ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Inşâ cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber üslubundan inşâ üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.
Şart üslubundaki terkipte tekid ve masdar harfi اَنَّ ’nin dahil olduğu اَنَّ مَا فِي الْاَرْضِ مِنْ شَجَرَةٍ اَقْلَامٌ cümlesi, şarttır. Masdar tevili ile takdiri, ثبت (sabit oldu) olan mahzuf şart fiilinin failidir.
Fiilin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. İsm-i mevsûl مَا , tekid ve masdar harfi اَنَّ ’nin ismi, اَقْلَامٌ ‘da haberidir.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Müsnedün ileyh olan ism-i mevsûlün sılası mahzuftur. فِي الْاَرْض car mecruru, bu mahzuf sılaya mütealliktir.
مِنْ شَجَرَةٍ car mecruru, مَا ‘nın mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
شَجَرَةٍ kelimesindeki nekrelik, kesret ve cins ifade eder.
فِي الْاَرْضِ ifadesinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan ف۪ٓي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü yeryüzü hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. Dünya, burada zarfa benzetilmiştir. Yeryüzü ile dünyada bulunan şeyler arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
وَالْبَحْرُ يَمُدُّهُ مِنْ بَعْدِه۪ سَبْعَةُ اَبْحُرٍ cümlesi, mahzuf fiilin fail zamirinden hal veya مَا ’nın temyizidir.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsned olan يَمُدُّهُ مِنْ بَعْدِه۪ سَبْعَةُ اَبْحُرٍ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil sıygasıyla gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. سَبْعَةُ اَبْحُرٍ ‘in mahzuf mukaddem haline müteallik مِنْ بَعْدِه۪ car mecruru, ihtimam için zul-hale takdim edilmiştir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
فَ karinesi olmaksızın gelen cevap cümlesi مَا نَفِدَتْ كَلِمَاتُ اللّٰهِۜ , menfî mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
كَلِمَاتُ ’nun lafza-i celâle muzaf olması onun tazim ve şerefi içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
İki farklı görevdeki مَا ’larda reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
يَمُدُّهُ - نَفِدَتْ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.
الْاَرْضِ - شَجَرَةٍ - الْبَحْرُ ve اَقْلَامٌ - كَلِمَاتُ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
الْبَحْرُ kelimesinin müfret ve cemi olarak tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Bu ayet-i kerime لَوْ harfi ile başlayarak bedî’ bir icaz ile gelmiştir. Böylece muhtevasının farz olduğu anlaşılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayeti müfessirimiz şöyle tefsîr eder: “Ayette geçen شَجَرَةٍ (ağaç) kelimesi müfret gelmiştir. Çünkü gaye, ahad’ın (bir’lerin) tafsil edilmesidir. Yani شَجَرَةٍ kelimesi tekil olarak gelmiş ve her ağaç tek tek detaylı bir tarzda ele alınmıştır. Böylece kalem haline gelmemiş olan ağaç cinsinden hiçbir tanesi bu hükmün haricinde mütalaa edilmemiştir. Şayet أشجار şeklinde çoğul olarak gelmiş olsaydı, birtakım ağaçlar anlaşılırdı, bütün ağaçlar tek tek ve detaylı bir tarzda anlaşılmazdı. Özetle burada شَجَرَةٍ kelimesinin,cemi isim olarak أشجار kelimesi yerine, شَجَرَةٍ şeklinde müfred kalıbında gelmesi, tek tek her ağacı içine alması ve böylece tek bir ağaç kalmadan bütün ağaç cinsini ihtiva etmesi içindir.” (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı)
الْبَحْرُ (deniz) kelimesi اَنَّ ’nin ismi üzerine atfedilerek nasb ile [Ağaçların kalem olması sabit olsa ve denizin de yedi denizle desteklenmesi sabit olsa] anlamına gelmek üzere, اَنَّ ve mamulünün mahalline atfedilerek de ref‘ ile okunmuştur. Veya başındaki وَ haliyye olmak üzere mübteda olarak ref‘ ile okunmuştur. Bu durumda da mana, [Deniz, yedi denizle desteklenmiş olduğu halde ağaçlar kalem olsa] şeklinde olur.
Şayet كَلِمَاتُ azlık bildiren bir çoğuldur; oysa yer, azlık değil çokluk gösterme yeridir. Bu durumda, “كلم اللّٰهِۜ [Allah’ın kelimeleri] denmeli değil miydi?” dersen şöyle derim: Allah’ın kelimâtı, denizlerin onları yazmasıyla bitmez. O’nun kelimesi nasıl bitsin! (Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
Okyanus denizi, daha büyük ve geniş olduğu halde يَمُدُّهُ [ilave] edilmek fiili, ona değil, yedi denize isnat edilmiş, çünkü dağlara ve akarsuların kaynaklarına mücavir olan bu denizlerdir ve büyük nehirler önce bu denizlere, sonra büyük okyanusa akmaktadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
سَبْعَةُ kelimesi genellikle, Peygamber Efendimizin (s.a.v), “Kafir yedi mideyle yer.” buyruğunda olduğu gibi kesretten kinaye olarak kullanılır. Bu sebeple ifade adet belirtmez. Yani “deniz, kendisine denizler katılarak mürekkep olsa” manasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ
Ayetin son cümlesi, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Hükmün illetini bildirmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Allah'ın عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ sıfatlarının tenvinli gelişi, bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğu, bu sıfatların bir benzerinin olmadığı anlamına gelir. Aralarında وَ olmaması, Allah Teâlâ’da ikisinin de birlikte mevcudiyetini gösterir.
Ayrıca bu sıfatlarla ayetin anlamı arasındaki mükemmel uyum, teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Aralarında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır.
Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, sıfatın onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
عَز۪يزٌ [Aziz] çok ihtiyaç duyulur, zor ulaşılır, alternatifi yok demektir. (İmam Gazali).
Önce gelen عَز۪يزُ ismini حَك۪يمُ isminin takip etmesi; O'nun aziz oluşunun, mazlumun ve hakka çağıranın zafer kazanması gibi, hikmet sahipleri tarafından övgüye lâyık bir konumda sapasağlam olduğunu belirtmek içindir. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr- Ankebût/26)
Ayetin son cümlesi, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Böyle tekrarlanan kelimeler, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murat sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, c. 7, s. 314)
Cümle mesel tarikinde tezyildir. Tezyil cümleleri ıtnâb sanatı babındandır.
Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekîd etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Bu iki şekilde olmaktadır: Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekit etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz (I) Kur'an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)