Secde Sûresi 23. Ayet

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ فَلَا تَكُنْ ف۪ي مِرْيَةٍ مِنْ لِقَٓائِه۪ وَجَعَلْنَاهُ هُدًى لِبَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَۚ  ٢٣

Andolsun, biz Mûsâ’ya Kitab’ı (Tevrat’ı) vermiştik. Sen de kitaba (Kur’an’a) kavuşma konusunda sakın şüphe içinde olma. Onu İsrailoğullarına bir yol gösterici kılmıştık.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَقَدْ ve andolsun
2 اتَيْنَا biz verdik ا ت ي
3 مُوسَى Musa’ya
4 الْكِتَابَ Kitabı ك ت ب
5 فَلَا sakın
6 تَكُنْ olma ك و ن
7 فِي içinde
8 مِرْيَةٍ kuşku م ر ي
9 مِنْ -ndan
10 لِقَائِهِ onun ulaşması- ل ق ي
11 وَجَعَلْنَاهُ ve onu yaptık ج ع ل
12 هُدًى yol gösterici ه د ي
13 لِبَنِي oğullarına ب ن ي
14 إِسْرَائِيلَ İsrail
 

Âyetin, “Bu kavuşma hakkında şüphen olmasın” şeklinde çevrilen kısmında yer alan zamirin neyin veya kimin yerini tuttuğu hususundaki tercihe göre bu kısım için değişik yorumlar yapılmıştır. Bunların başlıcaları şöyledir: a) O kitabın Mûsâ’ya ulaşmış olmasından kuşku duyma, b) Mûsâ’nın Allah’a kavuşmasından yani o kitabı vahiy olarak Allah’tan aldığından şüphen olmasın, c) Mûsâ’ya (Mi‘rac gecesinde veya âhirette) kavuşacağından kuşkun olmasın, d) Mûsâ’nın karşılaştığı durumlarla yani bazı eziyetlerle senin de karşılaşacağında tereddüdün olmasın, e) Senin de kitaba kavuşacağından şüphen olmasın (Tabersî, VIII, 111; Râzî, XXV, 186; Şevkânî, IV, 295).

Âyette sûrenin başında değinilen hususu yani Kur’an’ın âlemlerin rabbi olan Allah tarafından indirildiği gerçeğini teyit için Hz. Mûsâ örneğine yer verilmektedir. Şu halde burada Yûnus sûresinin 94. âyetinde olduğu gibi, Hz. Muhammed’e, yakın çevresindekilerin bildiği üzere önceki bazı peygamberlere nasıl Allah tarafından vahiy ve kitap verilmişse kendisine de yine O’nun katından bir kitap verilmekte olduğu ve Hz. Mûsâ gibi kendisinin de bu vahyin tamamını alacağından şüphe duymaması gerektiği bildirilmektedir (Zemahşerî, III, 223). Burada ilâhî kitaplar arasındaki kaynak ve öz birliğine işaret bulunduğu fikrine de dikkat çekildiği söylenebilir; fakat Süleyman Ateş’in “Bu âyetlerden de Kur’an’da ma‘rife olarak kullanılan “el-kitâb” ile, daha önce Mûsâ’ya ve ondan sonraki peygamberlere verilmiş olan Tevrat ve eklerinin kastedildiği anlaşılmaktadır” (VII, 110-111) şeklindeki düşüncesine, özellikle Kur’an’ı Tevrat’ın “eki” olarak nitelemesine katılmak mümkün değildir (anılan müellifin bu konudaki çelişkili ifadelerinin eleştirisi için bk. Âl-i İmrân 3/3; Ankebût 29/45).

 

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ فَلَا تَكُنْ ف۪ي مِرْيَةٍ مِنْ لِقَٓائِه۪ وَجَعَلْنَاهُ هُدًى لِبَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَۚ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.

اٰتَيْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. مُوسَى  mef'ûlün bih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur.  الْكِتَابَ  ikinci mef'ûlün bih olup fetha ile mansubdur.

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إن تساءلت عنه (Eğer onu sorarsan) şeklindedir. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَكُنْ  nakıs, sükun ile meczum muzari fiildir.  تَكُنْ ’un ismi, müstetir olup takdiri  أنت ’dir. ف۪ي مِرْيَةٍ  car mecruru  تَكُنْ ’nün mahzuf haberine mütealliktir. مِنْ لِقَٓائِه۪  car mecruru  مِرْيَةٍ ’e mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

وَ  atıf harfidir.  جَعَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef'ûlun bih olarak mahallen mansubdur. هُدًى  ikinci mef'ûlun bih olup,  elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Maksur isimdir.

لِبَن۪ٓي  car mecruru  هُدًى ’e müteallik olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için cer alameti ى ’dir. İzafetten dolayı  ن  harfi hazf edilmiştir. Aynı zamanda muzâftır. اِسْرَٓاء۪يلَ  muzâfun ileyh olup gayr-i munsarif olduğundan cer alameti fethadır.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek  3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin nekre halinde sonundaki elif-i maksure kelimenin kök harflerinden biriyse bütün irab halleri takdiren olur ve tenvinli fetha ile yazılır ve okunur. Eğer ki kök harflerinden biri değilse bütün irab halleri yine takdiren olur, ancak tek fetha ile yazılır ve okunur. Çünkü sondaki illet harfi ilave olunca kelime gayr-ı munsarif olup cer ve tenvini kabul etmez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اٰتَيْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أتي ’dır. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

 

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır.

لَ  mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.

Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. Kasemin, mahzuf kasem ve  قَدْ  ile tekid edilmiş cevap cümlesi olan  وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

اٰتَيْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir. 

Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda, vurgu kasem cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazfedilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur’an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur’ân-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)

الْكِتَابَ, ْkitap cinsi anlamındadır;  وَجَعَلْنَاهُ  ifadesindeki zamir kitaba aittir. Mana şöyledir: “Gerçek şu ki: Biz Musa’yı da seni buluşturduğumuz kitap cinsinden benzer bir kitapla buluşturmuş; sana telkin ettiğimiz vahyin benzerini ona da telkin etmiştik. Bu itibarla sen onun karşılaştığı şeyin misli ve benzeri ile karşılaşmış olman konusunda asla kuşku içinde olma.” (Keşşâf)

Tevrat'ın kitap olarak ifade  edilmesi, Tevrat ile Kur'an arasında mücaneset olduğunu (ikisi de semavî kitap cinsinden olduklarını) ve Peygamberimize Kur'an'ın verilmesinin de, Hz. Musa'ya Tevrat'ın verilmesi gibi olduğunu bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Hz. Musa'nın seçilmesi şöyle bir hikmetten dolayı olmuş olabilir: “Hiçbir peygambere, iman etmeyenler hariç, kavmi eziyet etmemiş, müminler ise muhalefet etmemiştir. Bunun istisnası Hz. Musa'dır. Çünkü ona iman etmeyenler de Firavun ve başkaları gibi eziyet etmişlerdir. İsrailoğullarından iman edenler de ona muhalefet etmek ve mesela Allah'ı ayan beyan göstermesini istemek gibi ondan birtakım taleplerde bulunarak ve ‘Sen ve Rabbin gidiniz, savaşınız…’ gibi tuhaf isteklerde bulunmak suretiyle ona eziyet etmişlerdir.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

  

فَلَا تَكُنْ ف۪ي مِرْيَةٍ مِنْ لِقَٓائِه۪ 

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen terkip şart üslubundadır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  فَ , mahzuf şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. Takdiri, إن تساءلت عنه [Eğer onu sorarsan] olan şart cümlesi mahzuftur. 

Cevap cümlesi  فَلَا تَكُنْ ف۪ي مِرْيَةٍ مِنْ لِقَٓائِه۪ , nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. İsim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.

Mahzuf şart ve mezkür cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

ف۪ي مِرْيَةٍ  ibaresindeki  فِي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  مِرْيَة  içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü şüphe, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Şüphede mübalağa için bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her iki durumdaki mutlak irtibattır.

مِرْيَةٍ ’deki nekrelik, kıllet ve nev ifade eder. Menfî siyakta nekre umum ve şumûle işarettir. 

ف۪ي مِرْيَةٍ  car mecruru, كَانَ ’nin mahzuf haberine, مِنْ لِقَٓائِه۪  car-mecruru  ف۪ي مِرْيَةٍ ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Rabıta harfi  فَ  ile gelen  فَلَا تَكُنْ ف۪ي مِرْيَةٍ مِنْ لِقَٓائِه۪  cümlesi, itiraziyyedir. Buradaki  فَ  harfi itiraziyyedir. Kur’an’da çok kullanılmıştır. مِرْيَةٍ, şek ve tereddüt demektir. ف۪ي مِرْيَةٍ ‘ deki  ف۪ي , mülabesedeki şiddeti ifade için mecazdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

İtiraz cümleleri tetmim ıtnâbı babındandır. Çeşitli gayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itiraziyye cümlesinin, ana cümlenin anlamına tesiri yoktur. (Sevinç Resul, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

وَجَعَلْنَاهُ هُدًى لِبَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَۚ

 

Cümle atıf harfi  وَ ‘la kasemin cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s.107) 

جَعَلْنَاهُ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir. 

İkinci mef'ûl olan  هُدًى ’deki nekrelik, tazim ve nev ifade eder. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

لِبَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَۚ  car-mecruru, هُدًى ‘ya mütealliktir. 

هُدًى nekre oluşu, hidayetin husulu için mübalağa ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Cenab-ı Hak, Hz. Peygambere (s.a.v), Hz. Musa'nın hidayetinin faydadan hâlî olmaması gibi kendisinin hidayetinin de faydadan hâfî ve uzak olmayacağını beyan etmek üzere “Biz onu, İsrailoğullarına hidayet rehberi yaptık. İçlerinde de ...doğru yola sevk edecek rehberler tayin etmiştik” buyurmuştur. Bu, “Cenab-ı Hakk, Musa’nın (a.s) kitabını, bir hidayet rehberi kılıp onlardan, hidayete sevk eden imamlar halk ettiği gibi senin kitabını da bir hidayet rehberi kılar ve senin ümmetinden de hidayete erdiren sahabiler halkeder” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)