29 Eylül 2025
Secde Sûresi 21-30 (416. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Secde Sûresi 21. Ayet

وَلَنُذ۪يقَنَّهُمْ مِنَ الْعَذَابِ الْاَدْنٰى دُونَ الْعَذَابِ الْاَكْبَرِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ  ٢١


Andolsun, dönsünler diye biz onlara (ahiretteki) en büyük azaptan önce (dünyadaki) yakın azabı elbette tattıracağız.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَنُذِيقَنَّهُمْ mutlaka onlara taddıracağız ذ و ق
2 مِنَ -dan
3 الْعَذَابِ azab- ع ذ ب
4 الْأَدْنَىٰ daha yakın د ن و
5 دُونَ ayrı olarak د و ن
6 الْعَذَابِ azabdan ع ذ ب
7 الْأَكْبَرِ büyük ك ب ر
8 لَعَلَّهُمْ belki
9 يَرْجِعُونَ dönerler ر ج ع

  Deneve دنو :   دُنْيا bizzat veya hükmen yakın olmaktır. Bu kelime mekan, zaman ve mertebe için kullanılır.

 Kimi zaman lafzı 'daha fazla'nın karşıtı olarak 'daha az' anlamında kullanılır.

 Kimi zaman da 'daha iyi'nin karşıtı olarak 'daha kötü' olarak kullanılır.

 Kimi zaman da 'son'un karşıtı olarak 'evvel/lik' olarak kullanılır.

 Bazen de daha 'daha uzağ'ın zıddı olarak 'daha yakın' manasında kullanılır. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de çeşitli kalıplarda 133 kere geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)

  Türkçede kullanılan şekilleri dünya, dünyevi ve ednâdır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

وَلَنُذ۪يقَنَّهُمْ مِنَ الْعَذَابِ الْاَدْنٰى دُونَ الْعَذَابِ الْاَكْبَرِ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.  

نُذ۪يقَنَّ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen merfûdur. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. Fiilin sonundaki  نَ, tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef'ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

مِنَ الْعَذَابِ  car mecruru  نُذ۪يقَنَّهُمْ  fiiline mütealliktir. الْاَدْنٰى  kelimesi  الْعَذَابِ ’nin sıfatı olup elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir. دُونَ  mekân zarfı,  نُذ۪يقَنَّهُمْ  fiiline mütealliktir.  الْعَذَابِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الْاَكْبَرِ  kelimesi  الْعَذَابِ ’nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur. 

Tekid nunları, bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz,  tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette ikiside müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نُذ۪يقَنَّ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi ذوق ’dır. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

الْاَدْنٰى  - الْاَكْبَرِ ; ism-i tafdil kalıbıdır. İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsm-i tafdilden önce gelen isme mufaddal, sonra gelen isme mufaddalun aleyh denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ

 

İsim cümlesidir. لَعَلَّ , terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir.  إنّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir.  

هُمْ  muttasıl zamir  لَعَلَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. يَرْجِعُونَ  cümlesi, لَعَلَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

يَرْجِعُونَ  fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

وَلَنُذ۪يقَنَّهُمْ مِنَ الْعَذَابِ الْاَدْنٰى دُونَ الْعَذَابِ الْاَكْبَرِ 

 

İstînâfa matuf olan ayet mahzuf kasemin cevabıdır. 

لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf kasem ve cevabından oluşan terkip, kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır. 

Kasemin cevap cümlesi  لَنُذ۪يقَنَّهُمْ مِنَ الْعَذَابِ الْاَدْنٰى دُونَ الْعَذَابِ الْاَكْبَرِ , mahzuf kasem ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.

Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. 

وَلَنُذ۪يقَنَّهُمْ مِنَ الْعَذَابِ [Onlara azabı tattıracağız] ifadesinde istiare vardır. Azap, tadılması arzu edilen lezzetli bir yiyeceğe benzetilmiştir. Bu istiareden amaç, azabın korkunçluğunu muhataba hissettirmektir. Alay, korkutmak ve hor görmek maksadıyla yapılan tehekkümî istiaredir. 

الْاَدْنٰى  kelimesi  الْعَذَابِ  için, الْاَكْبَرِ  ise ikinci  الْعَذَابِ  için sıfattır. Her ikisi de ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Azabın tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Azaptaki  ال  takısı özel bir cins olduğuna işaret eder.

الْعَذَابِ الْاَكْبَرِ  terkibinde istiare sanatı vardır. Azap, gözle görünür büyüklük manasındaki  الْاَكْبَرِ ‘le sıfatlanarak mücessem bir varlık yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır. 

الْعَذَابِ الْاَدْنٰى , dünya azabından, الْعَذَابِ الْاَكْبَرِ  ise ahiret azabından kinayedir.

الْاَدْنٰى - الْاَكْبَرِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.

Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu  ن , َّfiilin üç defa tekidini sağlar. (Mehmet Altın, Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri, Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)

الْعَذَابِ الْاَدْنٰى  dünya azabıdır. Tehdit manasında tarizdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

وَلَنُذ۪يقَنَّهُمْ مِنَ الْعَذَابِ  ayeti “Bunu bekleyenlere yapılan tedricîlik (derece derece tattırma) tarzında, onlara tattıracağız…” manası kastedilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) 

Bu azap, onların maruz kaldıkları yedi senelik kıtlık, Peygamberimizle yaptıkları savaşlarda öldürülmeleri ve esir alınmalarıdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Dünya azabında iki özellik vardır: a) Yakın olması. b) Az ve küçük oluşu.

Ahiret azabında ise şu iki hususiyet vardır: a) Uzun olması. b) Büyük ve çok olması. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

  لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ

 

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.  

لَعَلَّ ‘nin dahil olduğu cümle gayr-ı talebî inşâî isnaddır.  لَعَلَّ , terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. 

لَعَلَّ ’nin haberi olan  يَرْجِعُونَ  cümlesi, müspet muzari sıygada faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi, hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَعَلَّ  gerçek kullanımında ümit ve beklenti tesis etmek içindir. Bazen mecâz-ı mürsel yoluyla inkâr ve tahzir (sakındırma) manasında da kullanılabilmektedir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

لَعَلَّ  edatı, terecci içindir yani “ümitvar olma” manasını ifade eder ve bir de beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir demektir. Fakat bu beklenti Kerîm olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine olan bir ifadedir. İmam Sîbeveyhi de bu görüştedir. Ancak Kutrub ise  لَعَلَّ  kelimesi “için” manasındadır der. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

لَعَلَّ  kelimesi ihtimal ilişkisi kurar. َTevakku anlamı da vardır. Tevakku istenilen bir şeyin gerçekleşmesini ummak/beklemek, istenmeyen bir şeyden de endişe duymaktır.

لَعَلَّ  edatı gerçekleşmesi mümkün olan şeylere hastır.  لَعَلَّ ’nin ifade ettiği ihtimal, bir şeyin gerçekleşmesiyle gerçekleşmemesinin eşit olması durumudur. el-Mâleki İbni Hişam gibi bazı nahivciler buna tevakku demektedirler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler,Doktora Tezi)

Burada asıl temenni harfi yerine terecci harfinin gelmesi bu isteğin ne kadar şiddetli olduğuna delalet eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لعل  harfi gibi ümit ifade eden bir lafız getirmekten murad tezekkür etmeye teşviktir. Kur’an’da Allah’a isnad edilen  لَعَلَّ  sözleri “muhakkak ki” anlamına gelir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan/58)

الرُّجُوعُ lafzı, şirki terk etmek manasında müsteardır. Büründüğü halden çıkmak; yerleştiği yere geri dönmek için bulunduğu yeri terk etmeye benzetilmiştir. Bu teşbih, şirk halini gurbet haline benzetir. Çünkü şirk fıtratın gereği değildir.  Bunun için şirke bulaşmak; yolcunun bulunduğu yerden ayrılması gibi, yaratıldığı halden ayrılmak demektir. Aynı şekilde tevhid hali, kişinin mahalline ve yaşadığı yere ve sığındığı yere benzetilmiştir. Kur’anda geçen  الرُّجُوعُ  ifadesi, müşriklerin şirki terk etmelerini ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) (Araf/175)

Secde Sûresi 22. Ayet

وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ ذُكِّرَ بِاٰيَاتِ رَبِّه۪ ثُمَّ اَعْرَضَ عَنْهَاۜ اِنَّا مِنَ الْمُجْرِم۪ينَ مُنْتَقِمُونَ۟  ٢٢


Kim, Rabbinin âyetleri kendisine hatırlatıldıktan sonra onlardan yüz çevirenden daha zalimdir? Şüphesiz ki biz suçlulardan intikam alıcıyız.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَنْ ve kim olabilir?
2 أَظْلَمُ daha zalim ظ ل م
3 مِمَّنْ kimseden
4 ذُكِّرَ öğüt verilen ذ ك ر
5 بِايَاتِ ayetleriyle ا ي ي
6 رَبِّهِ Rabbinin ر ب ب
7 ثُمَّ sonra
8 أَعْرَضَ yüz çeviren ع ر ض
9 عَنْهَا onlardan
10 إِنَّا muhakkak ki biz
11 مِنَ -dan
12 الْمُجْرِمِينَ suçlular- ج ر م
13 مُنْتَقِمُونَ öç alıcıyız ن ق م

وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ ذُكِّرَ بِاٰيَاتِ رَبِّه۪ ثُمَّ اَعْرَضَ عَنْهَاۜ 

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. مَنْ  istifham ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur.  اَظْلَمُ  haberi olup damme ile merfûdur. مَنْ  müşterek ism-i mevsûl  مِنْ  harf-i ceriyle  اَظْلَمُ ‘ye mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  ذُكِّرَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.

ذُكِّرَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naibi faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. بِاٰيَاتِ  car mecruru ذُكِّرَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır.  رَبِّه۪  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. اَعْرَضَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. عَنْهَا  car mecruru  اَعْرَضَ  fiiline mütealliktir. 

ثُمَّ ; Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından  فَ  harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَعْرَضَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi عرض ’dır. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

ذُكِّرَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  ذكر ’dır.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

اَظْلَمُ ; ism-i tafdil kalıbıdır. İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsm-i tafdilden önce gelen isme mufaddal, sonra gelen isme mufaddalun aleyh denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 اِنَّا مِنَ الْمُجْرِم۪ينَ مُنْتَقِمُونَ۟

 

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

نَا  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  مِنَ الْمُجْرِم۪ينَ  car mecruru  مُنْتَقِمُونَ ’ye müteallik olup, cer alameti ى ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle irablanırlar. 

مُنْتَقِمُونَ۟  kelimesi,  اِنَّ ’nin haberi olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

مُنْتَقِمُونَ۟ ; sülâsi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.

مُجْرِم۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ ذُكِّرَ بِاٰيَاتِ رَبِّه۪ ثُمَّ اَعْرَضَ عَنْهَاۜ 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Ayetin ilk cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İsim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen, kınama ve azarlama manasına geldiği için cümle, mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

İstifham, inkâridir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

İnkârî manadaki istifham ismi  مَنْ , mübteda konumundadır. Müsned olan  اَظْلَمُ , ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.

Harf-i cerle birlikte  اَظْلَمُ ’ya müteallık müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ’in sıla cümlesi olan  ذُكِّرَ بِاٰيَاتِ رَبِّه۪  , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

ذُكِّرَ  meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

İki farklı görevdeki  مَنْ ’ler arasında cinas, bu tekrarda ve  مِنَ ’le aralarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Veciz ifade kastına matuf   رَبِّ ’ye  izafeti ayetleri tazim içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için  رَبِّ  isminde tecrîd sanatı vardır. 

رَبِّه۪  izafetinde Rab isminin zalim kimseye ait zamire muzaf olmasında, Rabbin onun üzerindeki ihsan ve faziletleri konusundaki rububiyetini hatırlatmak manası vardır.

Terahî ifade eden  ثُمَّ  atıf harfiyle sıla cümlesine atfedilen  ثُمَّ اَعْرَضَ عَنْهَاۜ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

ثُمَّ اَعْرَضَ عَنْهَا  ifadesindeki  ثُمَّ  istib‘âd yani uzak görme anlamı vermektedir. Mana şöyledir: Açıklığı, aydınlatıcılığı ve doğru yola iletmesi, üzerinde düşünme sonucu büyük mutluluğu elde etme başarısı söz konusu olan Allah’ın ayetlerinden yüz çevirme hem akıl hem de hakkaniyet [‘adl] açısından asla olmayacak akıl almaz bir şeydir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Ayette  ثُمَّ ’nin kullanılması, Allah'ın ayetlerinin haktan ibaret oldukları aklen gayet açık iken ve onlara iki cihan saadetine irşat ettikleri halde onlardan yüz çevirmelerinin son derece yadırganacak bir şey olduğunu bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

 

 اِنَّا مِنَ الْمُجْرِم۪ينَ مُنْتَقِمُونَ۟

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede takdim tehir sanatı vardır. Car-mecrur  مِنَ الْمُجْرِم۪ينَ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak ve fasılaya riayet için amili olan  مُنْتَقِمُونَ۟ ’ye, takdim edilmiştir.

Ayetin öncesinde bahsi geçen zalim kimselerin zamir makamında zahir isimle mücrim olarak ifade edilmesi onları tahkir ve onların mücrim özelliğini vurgulamak için yapılmış ıtnâb ve iltifat sanatıdır.  

رَبِّه۪ - اِنَّا  kelimeleri arasında gaibden mütekellime geçişe iltifat sanatı vardır.

Müsned olan  مُنْتَقِمُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

‘’Allah'ın intikam alıcı olması’’ tabirinde mecaz-ı mürsel sanatı vardır. Lazım zikredilmiş, melzum kastedilmiştir. Yani Allah Teâlâ’nın intikam alması tabiriyle yapılan suçun cezasını verdiği etkili bir şekilde anlatılmak istenmiştir. 

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80) 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu cümledeki  الْمُجْرِم۪ينَ  ile kastedilenler, zalimlerdir. Onların hallerindeki kötülüğün ziyadeliğine işaret etmek için zamirden isme dönülmüştür.  الْمُجْرِم۪ينَ, kelimesi  ظّالِمِينَ ’den daha umumîdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Şayet “ اِنَّا مِنْه مُنْتَقِمُونَ۟  buyurulmalı değil miydi?” dersen şöyle derim: Onu zalimlerin zalimi kılıp, sonra da bütün mücrimleri cezalandıracağı tehdidinde bulununca, bu cezadan en fazla pay alacak olanın bu en zalim kişi olduğu anlaşılmıştır. Bunu zamirle ifade etseydi bu nükte hasıl olmazdı. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

“Allah ondan intikam aldı", onu cezalandırdı demektir. Bunun ismi  نقمة  (intikam) şeklindedir.  نقمة  ile  عقوبة (intikam ve ceza) arasında fark olduğu da söylenmiştir. عقوبة , masiyetten sonra gelir, çünkü akıbet  عاقبة  kökünden gelmektedir. نقمة  ise ondan önce de olabilir. Bu açıklamayı da İbn Abbâs yapmıştır.  عقوبة 'in ceza olarak miktarının tespit edildiği, intikamın ise miktarının sınırlandırılmadığı da söylenmiştir. (Kurtubî) 

Bu cümle önceki cümleyi pekiştirmek, daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla ona benzer manada gelmiş, tezyîl yoluyla yapılan ıtnâb sanatıdır.

Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekit etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekit etmektedir. (Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz (I) -Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Denemear. Gör. Ömer Kara)

Secde Sûresi 23. Ayet

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ فَلَا تَكُنْ ف۪ي مِرْيَةٍ مِنْ لِقَٓائِه۪ وَجَعَلْنَاهُ هُدًى لِبَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَۚ  ٢٣


Andolsun, biz Mûsâ’ya Kitab’ı (Tevrat’ı) vermiştik. Sen de kitaba (Kur’an’a) kavuşma konusunda sakın şüphe içinde olma. Onu İsrailoğullarına bir yol gösterici kılmıştık.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَقَدْ ve andolsun
2 اتَيْنَا biz verdik ا ت ي
3 مُوسَى Musa’ya
4 الْكِتَابَ Kitabı ك ت ب
5 فَلَا sakın
6 تَكُنْ olma ك و ن
7 فِي içinde
8 مِرْيَةٍ kuşku م ر ي
9 مِنْ -ndan
10 لِقَائِهِ onun ulaşması- ل ق ي
11 وَجَعَلْنَاهُ ve onu yaptık ج ع ل
12 هُدًى yol gösterici ه د ي
13 لِبَنِي oğullarına ب ن ي
14 إِسْرَائِيلَ İsrail

Âyetin, “Bu kavuşma hakkında şüphen olmasın” şeklinde çevrilen kısmında yer alan zamirin neyin veya kimin yerini tuttuğu hususundaki tercihe göre bu kısım için değişik yorumlar yapılmıştır. Bunların başlıcaları şöyledir: a) O kitabın Mûsâ’ya ulaşmış olmasından kuşku duyma, b) Mûsâ’nın Allah’a kavuşmasından yani o kitabı vahiy olarak Allah’tan aldığından şüphen olmasın, c) Mûsâ’ya (Mi‘rac gecesinde veya âhirette) kavuşacağından kuşkun olmasın, d) Mûsâ’nın karşılaştığı durumlarla yani bazı eziyetlerle senin de karşılaşacağında tereddüdün olmasın, e) Senin de kitaba kavuşacağından şüphen olmasın (Tabersî, VIII, 111; Râzî, XXV, 186; Şevkânî, IV, 295).

Âyette sûrenin başında değinilen hususu yani Kur’an’ın âlemlerin rabbi olan Allah tarafından indirildiği gerçeğini teyit için Hz. Mûsâ örneğine yer verilmektedir. Şu halde burada Yûnus sûresinin 94. âyetinde olduğu gibi, Hz. Muhammed’e, yakın çevresindekilerin bildiği üzere önceki bazı peygamberlere nasıl Allah tarafından vahiy ve kitap verilmişse kendisine de yine O’nun katından bir kitap verilmekte olduğu ve Hz. Mûsâ gibi kendisinin de bu vahyin tamamını alacağından şüphe duymaması gerektiği bildirilmektedir (Zemahşerî, III, 223). Burada ilâhî kitaplar arasındaki kaynak ve öz birliğine işaret bulunduğu fikrine de dikkat çekildiği söylenebilir; fakat Süleyman Ateş’in “Bu âyetlerden de Kur’an’da ma‘rife olarak kullanılan “el-kitâb” ile, daha önce Mûsâ’ya ve ondan sonraki peygamberlere verilmiş olan Tevrat ve eklerinin kastedildiği anlaşılmaktadır” (VII, 110-111) şeklindeki düşüncesine, özellikle Kur’an’ı Tevrat’ın “eki” olarak nitelemesine katılmak mümkün değildir (anılan müellifin bu konudaki çelişkili ifadelerinin eleştirisi için bk. Âl-i İmrân 3/3; Ankebût 29/45).

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ فَلَا تَكُنْ ف۪ي مِرْيَةٍ مِنْ لِقَٓائِه۪ وَجَعَلْنَاهُ هُدًى لِبَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَۚ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.

اٰتَيْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. مُوسَى  mef'ûlün bih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur.  الْكِتَابَ  ikinci mef'ûlün bih olup fetha ile mansubdur.

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إن تساءلت عنه (Eğer onu sorarsan) şeklindedir. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَكُنْ  nakıs, sükun ile meczum muzari fiildir.  تَكُنْ ’un ismi, müstetir olup takdiri  أنت ’dir. ف۪ي مِرْيَةٍ  car mecruru  تَكُنْ ’nün mahzuf haberine mütealliktir. مِنْ لِقَٓائِه۪  car mecruru  مِرْيَةٍ ’e mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

وَ  atıf harfidir.  جَعَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef'ûlun bih olarak mahallen mansubdur. هُدًى  ikinci mef'ûlun bih olup,  elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Maksur isimdir.

لِبَن۪ٓي  car mecruru  هُدًى ’e müteallik olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için cer alameti ى ’dir. İzafetten dolayı  ن  harfi hazf edilmiştir. Aynı zamanda muzâftır. اِسْرَٓاء۪يلَ  muzâfun ileyh olup gayr-i munsarif olduğundan cer alameti fethadır.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek  3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin nekre halinde sonundaki elif-i maksure kelimenin kök harflerinden biriyse bütün irab halleri takdiren olur ve tenvinli fetha ile yazılır ve okunur. Eğer ki kök harflerinden biri değilse bütün irab halleri yine takdiren olur, ancak tek fetha ile yazılır ve okunur. Çünkü sondaki illet harfi ilave olunca kelime gayr-ı munsarif olup cer ve tenvini kabul etmez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اٰتَيْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أتي ’dır. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır.

لَ  mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.

Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. Kasemin, mahzuf kasem ve  قَدْ  ile tekid edilmiş cevap cümlesi olan  وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

اٰتَيْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir. 

Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda, vurgu kasem cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazfedilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur’an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur’ân-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)

الْكِتَابَ, ْkitap cinsi anlamındadır;  وَجَعَلْنَاهُ  ifadesindeki zamir kitaba aittir. Mana şöyledir: “Gerçek şu ki: Biz Musa’yı da seni buluşturduğumuz kitap cinsinden benzer bir kitapla buluşturmuş; sana telkin ettiğimiz vahyin benzerini ona da telkin etmiştik. Bu itibarla sen onun karşılaştığı şeyin misli ve benzeri ile karşılaşmış olman konusunda asla kuşku içinde olma.” (Keşşâf)

Tevrat'ın kitap olarak ifade  edilmesi, Tevrat ile Kur'an arasında mücaneset olduğunu (ikisi de semavî kitap cinsinden olduklarını) ve Peygamberimize Kur'an'ın verilmesinin de, Hz. Musa'ya Tevrat'ın verilmesi gibi olduğunu bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Hz. Musa'nın seçilmesi şöyle bir hikmetten dolayı olmuş olabilir: “Hiçbir peygambere, iman etmeyenler hariç, kavmi eziyet etmemiş, müminler ise muhalefet etmemiştir. Bunun istisnası Hz. Musa'dır. Çünkü ona iman etmeyenler de Firavun ve başkaları gibi eziyet etmişlerdir. İsrailoğullarından iman edenler de ona muhalefet etmek ve mesela Allah'ı ayan beyan göstermesini istemek gibi ondan birtakım taleplerde bulunarak ve ‘Sen ve Rabbin gidiniz, savaşınız…’ gibi tuhaf isteklerde bulunmak suretiyle ona eziyet etmişlerdir.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

  

فَلَا تَكُنْ ف۪ي مِرْيَةٍ مِنْ لِقَٓائِه۪ 

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen terkip şart üslubundadır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  فَ , mahzuf şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. Takdiri, إن تساءلت عنه [Eğer onu sorarsan] olan şart cümlesi mahzuftur. 

Cevap cümlesi  فَلَا تَكُنْ ف۪ي مِرْيَةٍ مِنْ لِقَٓائِه۪ , nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. İsim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.

Mahzuf şart ve mezkür cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

ف۪ي مِرْيَةٍ  ibaresindeki  فِي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  مِرْيَة  içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü şüphe, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Şüphede mübalağa için bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her iki durumdaki mutlak irtibattır.

مِرْيَةٍ ’deki nekrelik, kıllet ve nev ifade eder. Menfî siyakta nekre umum ve şumûle işarettir. 

ف۪ي مِرْيَةٍ  car mecruru, كَانَ ’nin mahzuf haberine, مِنْ لِقَٓائِه۪  car-mecruru  ف۪ي مِرْيَةٍ ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Rabıta harfi  فَ  ile gelen  فَلَا تَكُنْ ف۪ي مِرْيَةٍ مِنْ لِقَٓائِه۪  cümlesi, itiraziyyedir. Buradaki  فَ  harfi itiraziyyedir. Kur’an’da çok kullanılmıştır. مِرْيَةٍ, şek ve tereddüt demektir. ف۪ي مِرْيَةٍ ‘ deki  ف۪ي , mülabesedeki şiddeti ifade için mecazdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

İtiraz cümleleri tetmim ıtnâbı babındandır. Çeşitli gayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itiraziyye cümlesinin, ana cümlenin anlamına tesiri yoktur. (Sevinç Resul, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

وَجَعَلْنَاهُ هُدًى لِبَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَۚ

 

Cümle atıf harfi  وَ ‘la kasemin cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s.107) 

جَعَلْنَاهُ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir. 

İkinci mef'ûl olan  هُدًى ’deki nekrelik, tazim ve nev ifade eder. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

لِبَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَۚ  car-mecruru, هُدًى ‘ya mütealliktir. 

هُدًى nekre oluşu, hidayetin husulu için mübalağa ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Cenab-ı Hak, Hz. Peygambere (s.a.v), Hz. Musa'nın hidayetinin faydadan hâlî olmaması gibi kendisinin hidayetinin de faydadan hâfî ve uzak olmayacağını beyan etmek üzere “Biz onu, İsrailoğullarına hidayet rehberi yaptık. İçlerinde de ...doğru yola sevk edecek rehberler tayin etmiştik” buyurmuştur. Bu, “Cenab-ı Hakk, Musa’nın (a.s) kitabını, bir hidayet rehberi kılıp onlardan, hidayete sevk eden imamlar halk ettiği gibi senin kitabını da bir hidayet rehberi kılar ve senin ümmetinden de hidayete erdiren sahabiler halkeder” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Secde Sûresi 24. Ayet

وَجَعَلْنَا مِنْهُمْ اَئِمَّةً يَهْدُونَ بِاَمْرِنَا لَمَّا صَبَرُواۜ وَكَانُوا بِاٰيَاتِنَا يُوقِنُونَ  ٢٤


Sabredip âyetlerimize kesin olarak inandıkları zaman, içlerinden emrimizle doğru yola ileten önderler çıkardık.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَجَعَلْنَا ve yetiştirmiştik ج ع ل
2 مِنْهُمْ onların içinden
3 أَئِمَّةً önderler ا م م
4 يَهْدُونَ doğru yola ileten ه د ي
5 بِأَمْرِنَا buyruğumuzla ا م ر
6 لَمَّا zaman
7 صَبَرُوا sabrettikleri ص ب ر
8 وَكَانُوا ve olduklarında ك و ن
9 بِايَاتِنَا ayetlerimize ا ي ي
10 يُوقِنُونَ kesinlikle inanıyor ي ق ن

Kur’an’ın birçok yerinde İsrâiloğulları’na verilen nimetlerden ve kendilerine sağlanan üstünlükten söz edilir. Fakat burada da vurgulandığı üzere içlerinden doğru yolu gösteren rehber ve önderler çıkarılması şeklinde tezahür eden büyük nimet, onların sağlam bir imana sahip olmaları ve Allah’ın buyruklarına uyma hususunda güçlüklere karşı direnmeleri, inançlarını muhafazada azim ve sebat göstermeleri şartına bağlanmıştır. Bu niteliklerini kaybettiklerinde nimeti ve ilâhî desteği de hak etmez duruma düşmüşlerdir. Onların bu konudaki zaaflarına da Kur’an’da değişik vesilelerle değinilmiştir. Âyetin “lemmâ saberû” şeklindeki kısmı “limâ saberû”şeklinde de okunmuştur; bu sebeple belirtilen kısma birinci kıraate göre, “iman edip sabrettikleri zaman, sürece” mânası verilebileceği gibi ikinci kıraate göre “iman edip sabrettikleri için” anlamı da verilebilir (Taberî, XXI, 112-113; sabır hakkında bk. Bakara 2/45; İsrâiloğulları hakkında bk. Bakara 2/40; Nisâ 4/153-161; A‘râf 7/138-171).

Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 360

وَجَعَلْنَا مِنْهُمْ اَئِمَّةً يَهْدُونَ بِاَمْرِنَا لَمَّا صَبَرُواۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

جَعَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.  مِنْهُمْ  car mecruru mahzuf ikinci mef'ûlün bihe mütealliktir.  اَئِمَّةً  mef'ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  يَهْدُونَ  cümlesi,  اَئِمَّةً ’in sıfatı olarak mahallen mansubdur.

يَهْدُونَ  fiili  ن ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاَمْرِنَا  car mecruru  يَهْدُونَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamir  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

لَمَّٓا  kelimesi  حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur.  صَبَرُوا  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

صَبَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek  3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

(لَمَّا) edatı; a) (لَمَّا) muzari fiilden önce gelirse, muzari fiili cezm eden harf olur.  b) (لَمَّا)’ya aynı zamanda cezmetmeyen şart edatı da denir. c) Bazen mana bakımından cevap olan cümleden sonra da gelebilir. d) Sükun üzere mebnidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَكَانُوا بِاٰيَاتِنَا يُوقِنُونَ

 

İsim cümlesidir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan  و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. بِاٰيَاتِنَا  car mecruru  كَانُوا ’nun haberine mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamir  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يُوقِنُونَ  cümlesi, كَانُوا ’un haberi olarak mahallen mansubdur. 

يُوقِنُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. يُوقِنُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  يقن ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

وَجَعَلْنَا مِنْهُمْ اَئِمَّةً يَهْدُونَ بِاَمْرِنَا

 

Ayet atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki … جَعَلْنَا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi, hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mahzuf ikinci mef’ûle müteallik olan mekân zarfı  مِنْهُمْ  ihtimam için ilk mef’ûl olan  اَئِمَّةًe takdim edilmiştir. İki mef’ûle müteaddi olan جَعَلْنَا  fiilinin ikinci mef’ûlünün hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Mef’ûl olan  اَئِمَّةً ’deki nekrelik, tazim içindir.

يَهْدُونَ بِاَمْرِنَا  cümlesi,  اَئِمَّةً  için sıfattır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Veciz anlatım kastıyla gelen  يَهْدُونَ  fiiline müteallik  بِاَمْرِنَا  izafetinde Allah Teâlâ'ya ait zamire muzâf olan  اَمْرِ , tazim edilmiştir.

جَعَلْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

 

لَمَّا صَبَرُواۜ

 

 

 

İtiraziye olarak şart üslubunda gelen terkipte, cümleye muzâf olan şart manalı zaman zarfı  لَمَّا ‘nın dahil olduğu  لَمَّا صَبَرُوا , şarttır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  صَبَرُوا , şart edatı  لَمَّا ’nın muzafun ileyhi konumundadır.

Takdiri  جعلنا منهم أئمة (onlardan önderler kıldık) olan cevap cümlesinin öncesinin delaletiyle hazfi, icâz-ı hazif sanatıdır. Zaman zarfı  لَمَّا, bu mahzuf cevaba mütealliktir. 

Bu takdire göre mahzuf cevap ve mezkur şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümleye daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)

Haynûne manasındaki  لَمَّا  aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, c. 7, s. 424)

لَمَّا ; maziden önce ‘vakta ki,...dığı zaman’ manalarına gelen, cezmetmeyen, şart manalı zaman zarfıdır. Şart fiili de, cevap fiili de mazi veya mazi manalı olmalıdır. (Meral Çörtü, Cümle Kuruluşu ve Tercüme Tekniği) 

لَمَّا ; mazi fiile dahil olduğunda iki ayrı cümlenin varlığını gerektirir. Birinci cümlenin bulunması ikinci cümlenin de bulunmasını gerektirir.  لَمَّا  harfi var olan birşeyden dolayı var olmayı gerektiren harftir. Bazı ulema bu takdirde  لَمَّا ’nın  حين  manasında zarf olduğunu kabul eder. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân)

Bu ayet, Müslümanlar için eğer onlar gibi bu sabrı gösterirlerse içlerinden rehberler çıkacağına dair tariz vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

وَكَانُوا بِاٰيَاتِنَا يُوقِنُونَ

 

Ayetin bu son cümlesi hükümde ortaklık nedeniyle  صَبَرُوا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

Nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir.

 بِاٰيَاتِنَا  car mecruru, konudaki önemine binaen amili olan  يُوقِنُونَ ’ye takdim edilmiştir. Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Veciz ifade kastına matuf  بِاٰيَاتِنَا  izafetinde azamet zamirine muzaf olan ayetler, şan ve şeref kazanmıştır.

Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan  يُوقِنُونَ  cümlesi, كَان ’nin haberidir. İsim cümlesinde, müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi) 

İsim cümlesi, fiil cümlesine atfedilmiştir. Aslolan, aynı üsluptaki cümlelerin birbirine atfıdır. İsim cümlesinin anlamında sabitlik ve devamlılık, fiil cümlesinin anlamında ise yenilenme ve tekrarlanma vardır. Şayet hem devamlılık hem fiilin tekrarı ve yenilenmesi kastediliyorsa, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilebilir. Bunun aksi de mümkündür. Mesela, fiil cümlesinden fiilin zaman zaman yenilendiğini, isim cümlesinden işe başlayıp halen devam ettiği kast ediliyorsa aralarında atıf yapılabilir. (Sevinç Resul, Arapçada Cümle Yapısı, 2010, s. 190-191)

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

كَانَ ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)

كَانَ ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S. 103)

Secde Sûresi 25. Ayet

اِنَّ رَبَّكَ هُوَ يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ ف۪يمَا كَانُوا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ  ٢٥


Şüphesiz Rabbin kıyamet günü, üzerinde ayrılığa düşmekte oldukları şeyler konusunda onlar arasında hüküm verecektir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ şüphesiz
2 رَبَّكَ Rabbin ر ب ب
3 هُوَ O
4 يَفْصِلُ hükmedecektir ف ص ل
5 بَيْنَهُمْ onların aralarında ب ي ن
6 يَوْمَ günü ي و م
7 الْقِيَامَةِ kıyamet ق و م
8 فِيمَا şeylerde
9 كَانُوا oldukları ك و ن
10 فِيهِ konularda
11 يَخْتَلِفُونَ ayrılığa düştükleri خ ل ف

Allah katından gelen bildirimleri düzmece olarak niteleyen inkârcılara evrendeki olaylar ve bunlara yön veren yüce kudret üzerinde düşünme çağrısı yaparak başlayan sûre, buna paralel bir içerikle, fakat bütün bu uyarı ve yol göstermelere rağmen iman etmemekte ısrar edenler için acı âkıbetin kaçınılmaz olduğu ve peygamberin de bu hususta başka yapacak bir şeyi bulunmadığı bildirilerek sona ermektedir. İnsanlar, Allah’ın kudreti karşısında kendilerinin ne kadar âciz olduğunu ve O’nun vaadinin gerçekliğini anlamaları için 26. âyette arkeoloji gibi beşerî bilimlerin, 27. âyette de jeofizik ve ziraat gibi deneysel bilimlerin verileri ışığında düşünmeye davet edilmekte, 28. âyette yine de hesap gününe inanmamakta direnen ve bu yöndeki uyarıları hafife alan kimselerin bulunduğu belirtilmekte, 29. âyette o gün gelip çattığında “iman ettik” demenin yarar sağlamayacağı hatırlatılmakta, son âyette de Resûl-i Ekrem’in ve onun yolundan giderek gerçekleri tebliğ etmeye çalışanların inatla inkârcılıklarını koruyanları zorla iman dairesine dahil etmek gibi bir görevlerinin bulunmadığı, tebliğ görevi yapıldıktan sonra onları irade sınavı ile baş başa bırakmak gerektiği bildirilmektedir. 28. âyetin “bu hüküm ne zaman?” şeklinde çevrilen kısmı, “Aramızdaki kesin hüküm ne zaman verilecek?” veya “Sözünü ettiğiniz bu mükâfat ve ceza ne zaman gelecek?” şeklinde açıklanmıştır. 29. âyetin “o hüküm günü” şeklinde tercüme edilen kısmı için “Bedir zaferinin kazanıldığı gün”veya “Mekke’nin fethedildiği gün” anlamını verenler olmuşsa da âyetin bağlamı burada kıyamet gününün kastedildiğini göstermektedir (Taberî, XXI, 116; Şevkânî, IV, 296).

 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 360-361

اِنَّ رَبَّكَ هُوَ يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ ف۪يمَا كَانُوا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder. 

رَبَّكَ  kelimesi  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. هُوَ يَفْصِلُ  cümlesi,  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merf’ûdur. 

Munfasıl zamiri  هُوَ  mübteda olarak mahallen merf’ûdur. يَفْصِلُ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. بَيْنَهُمْ  mekân zarfı  يَفْصِلُ  fiiline mütealliktir.

يَوْمَ  zaman zarfı  يَفْصِلُ  fiiline mütealliktir.  الْقِيٰمَةِ  muzâfun ileyh olarak fetha ile mecrurdur. مَا müşterek ism-i mevsûl  ف۪ي  harfi ceriyle  يَفْصِلُ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  كَانُوا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan  و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. فٖيهِ  car mecruru  يَخْتَلِفُونَ  fiiline mütealliktir. يَخْتَلِفُونَ  cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.

يَخْتَلِفُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)

يَخْتَلِفُونَ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi خلف ’dır.

İftiâl bâbı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

اِنَّ رَبَّكَ هُوَ يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ ف۪يمَا كَانُوا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. اِنَّ  ve fasıl zamiriyle tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Veciz ifade kastıyla gelen müsnedün ileyh  رَبَّكَ  izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olan  كَ  zamiri dolayısıyla Hz. Peygamber, şan ve şeref kazanmıştır. Ayrıca bu izafet Allah’ın rububiyet vasfıyla ona destek olduğunun işaretidir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için  رَبَّ  isminin zikrinde, tecrid sanatı vardır.

Önceki azamet zamirden bu ayette Allah’ın rububiyet vasfına dikkat çekmek için Rab ismine geçişte, iltifat sanatı vardır.  

اِنَّ ’nin haberi olan  يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ ف۪يمَا كَانُوا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümlesinde, müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. 

Cümledeki fasıl zamiri kasr ifade eder. Iki tekit hükmündeki kasr, fasıl zamiriyle fiil arasındadır. هُوَ  maksur/mevsûf,  يَفْصِلُ  maksurun aleyh /sıfat olmak üzere, kasr-ı mevsuf ale’s-sıfattır. Yani (Onların arasını ayıracak sadece odur.) 

Fasıl zamiri  هُوَ , kasr içindir.  فْصِلُ , kaza ve hüküm manasınadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Harfi cerle birlikte  يَفْصِلُ  fiiline müteallık müşterek ism-i mevsûl  مَا ’nın sıla cümlesi olan  كَانُوا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ ; nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. ف۪يهِ  car mecruru, önemine binaen amili olan  يَخْتَلِفُونَ ’ye takdim edilmiştir. 

كَانَ  ’nin haberi olan  يَخْتَلِفُونَ ‘nin muzari fiille gelmesi hükmü takviye ifade etmiştir.

Ayetteki muzari fiiller, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil, tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve subût ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ , isim cümlesi, fasıl zamiri ve isnadın tekrar etmesi sebebiyle birden fazla tekit ve yerine göre de tahsis ifade eden çok sağlam cümlelerdir. 

كَانَ ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)

كَانَ ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Vakafat, s. 103)

Secde Sûresi 26. Ayet

اَوَلَمْ يَهْدِ لَهُمْ كَمْ اَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْقُرُونِ يَمْشُونَ ف۪ي مَسَاكِنِهِمْۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍۜ اَفَلَا يَسْمَعُونَ  ٢٦


Yurtlarında gezip dolaştıkları nice nesilleri helâk etmiş olmamız, onlar için yol gösterici olmadı mı? Şüphesiz bunda ibretler vardır. Hâlâ duymayacaklar mı?

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَوَلَمْ
2 يَهْدِ yola getirmedi mi? ه د ي
3 لَهُمْ onları
4 كَمْ nice
5 أَهْلَكْنَا helak etmemiz ه ل ك
6 مِنْ
7 قَبْلِهِمْ daha önceki ق ب ل
8 مِنَ
9 الْقُرُونِ kuşakları ق ر ن
10 يَمْشُونَ dolaştıkları م ش ي
11 فِي
12 مَسَاكِنِهِمْ yurtlarında س ك ن
13 إِنَّ şüphesiz
14 فِي vardır
15 ذَٰلِكَ bunda
16 لَايَاتٍ ibretler ا ي ي
17 أَفَلَا
18 يَسْمَعُونَ işitmiyorlar mı? س م ع

اَوَلَمْ يَهْدِ لَهُمْ كَمْ اَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْقُرُونِ يَمْشُونَ ف۪ي مَسَاكِنِهِمْۜ 

 

Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. Atıf harfi  وَ  ile mukadder istînâfa matuftur. Takdiri, ...أغفلوا ولم يهد  şeklindedir.

لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. 

يَهْدِ  illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. لَهُمْ  car mecruru  يَهْدِ  fiiline mütealliktir. يَهْدِ ’nin faili siyaktaki  اَهْلَكْنَا  kelimesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri, أولم يهد لهم إهلاكنا (Bizim helakımız onlara hidayet etmedi mi?) şeklindedir. 

Soru harfi  كَمْ  haberiyye olarak,  اَهْلَكْنَا  fiilinin mukaddem mef'ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اَهْلَكْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ قَبْلِهِمْ  car mecruru  اَهْلَكْنَا  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مِنَ الْقُرُونِ  car mecruru  كَمْ ’in temyizidir. يَمْشُون  cümlesi, الْقُرُونِ ’nin hali olup fetha ile mansubdur. 

يَمْشُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. 

ف۪ي مَسَاكِنِهِمْ  car mecruru  يَمْشُونَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Temyiz; kendisinden sonra geçen müphem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin îrabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur. Temyiz ikiye ayrılır:

1. Melfûz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.

2. Melhûz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülmeyen mümeyyez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

اَهْلَكْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  هلك ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

 اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍۜ 

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder. 

ف۪ي ذٰلِكَ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. اِنَّ ‘nin ismi haberinden sonra gelmesi halinde bu lam, ismin başına gelebilir. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar)   

اٰيَاتٍ  kelimesi  اِنَّ ’nin muahhar ismi olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanır.

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri)

اَفَلَا يَسْمَعُونَ

 

Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. Atıf harfi  فَ  ile mukadder istînâfa matuftur. Takdiri, أأصابهم الصمم فلا يسمعون. (Size sağırlık mı isabet etti? dinlemiyorlar) şeklindedir.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَسْمَعُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

اَوَلَمْ يَهْدِ لَهُمْ 

 

Ayet  وَ ’la, takdiri …أغفلوا  [Gaflet mi ettiler] olan mukadder istînâf cümlesine atfedilmiştir. Hemze inkârî istifham harfidir.  لَمْ , muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren edattır.  لما ’nın aksine, olumsuzluk anlamı istikbali de kapsar. 

Muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen ikrar ve uyarı amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Kur'an-ı Kerim’de istifham edatlarının asli manalarını terk edip mecazi anlam kazandıkları sıklıkla görülür. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.


كَمْ اَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْقُرُونِ يَمْشُونَ ف۪ي مَسَاكِنِهِمْۜ 

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Müsbet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Teksir ifade eden haberiyye  كَمْ , istifham isimlerinin sadaret hakkı nedeniyle mukaddem mef'ûl olarak amilinin önüne geçmiştir. Çokluktan kinaye olarak nice manasında, tehdit ve uyarı içindir. 

مِنَ الْقُرُونِ  , mukaddem mef’ûl olan  كَمْ ‘in temyizidir. 

اَهْلَكْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

اَهْلَكْنَا  fiili, yüzyıllar manasındaki  الْقُرُونَ ‘ye isnad edilmiştir. Halbuki asıl isnad edilmesi gereken kelime o asırlarda yaşayan insanlardır. İnsanların yaşadığı asra, yani zamana isnadla mecâz-ı mürsel sanatı vardır. 

مِنَ الْقُرُونِ ‘den hal olan  يَمْشُونَ ف۪ي مَسَاكِنِهِمْۜ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اَوَلَمْ يَهْدِ  [Doğru yola getirmedi mi?] ifadesindeki  و , atıf içindir; matufun aleyhi ise matufun cinsinden varsayılan bir kelimedir.  لَهُمْ  ifadesindeki zamir Mekke halkına aittir.  يَهْدِ  fiili  ن  ile de ى  ile de okunmuştur. كَمْ اَهْلَكْنَا  ifadesi delâlet etmektedir; çünkü  كَمْ  fail olarak bulunamaz. جعان كم رجل  denmez. Bu durumda takdiri şöyledir: اَوَلَمْ يَهْدِ لَهُمْ كثرة  اهلاك القرون  [Önceki nesilleri helak edişimizin çokluğu onları yola getirmedi mi?!]  الْقُرُونِ ; Ad, Semûd ve Lût kavimleridir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍۜ 

 

 İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

 

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden  اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümleleri, çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  ف۪ي ذٰلِكَ  car mecruru, اِنَّ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. اِنَّ ’nin muahhar ismi  لَاٰيَاتٍ ’e dahil olan  لَ , tekid ifade eden lam-ı muzahlakadır. Cümledeki takdim işaret edilenin önemine binaendir. 

Müsnedün ileyh  لَاٰيَاتٍ ’in nekre gelişi teksir, nev ve tazim ifadesi içindir.

Müsnedün ileyh, cem ve tecessüm ifade eden uzak için kullanılan işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet eder. Bütün bunlara ilaveten burada müşarun ileyhe tazim ifade eder.

Cümlede delilleri işaret eden işaret ismi  ذٰلِكَ ’de istiare sanatı vardır. Bu işaretle deliller, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. İfadede ayrıca mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiâre olur. Câmi; her ikisinde de “vücûdun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Beyan İlmi)

İşaret ismine dahil olan  ف۪ي  harfinde de istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla işaret edilenler içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. İşaret edilen, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Bahsedilenin derecesinin yüksekliğini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

ذٰلِكَ  ile muşârun ileyh en kâmil bir şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kamil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sûreleri Belâgî Tefsiri, Duhan/57, C. 5, s.190)

Soyut manalar için kullanılan işaret isimleri mecaz ifade eder. Zattan mana ile haber verir. Zat, manaya dönüşmüştür. Bu, mübalağanın en kuvvetli şeklidir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan Suresi 11)


اَفَلَا يَسْمَعُونَ

 

Takdir  أأصابهم الصمم  [Size sağırlık mı isabet etti?] olan mukadder istînâfa matuf bu son cümle, istifham üslubunda gelmiş talebi inşâî isnaddır. Hemze, inkâri istifham, لَا nefiy harfidir. Muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Cümlenin muzari fiil olması durumun yenilenerek devam ettiğine işarettir.

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen cümlenin asıl maksadı kınama ve azarlama olduğu için terkip mecazı mürsel mürekkeptir.

Ayrıca cümlede tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Ayette ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Allah’ın insanlar için yarattığı çeşitli nimetlerini bildiren ayette aynı zamanda onun yüce kudretine dikkat çekme kastı vardır.

Ayetin bu son cümlesi, birçok ayette tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314) 

İstifham müşriklere hitap edildiğinde tevbih (azarlamak) için, müminlere hitap edildiğinde ise tahzir (uyarı) için kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr,En’am/32)  

اَوَلَمْ يَهْدِ لَهُمْ  [Onları doğru yola sevketmedi mi?]  اَفَلَا يَسْمَعُونَ  [Hala dinlemiyorlar mı?] soruları kınama ve azarlama ifade eder. Hepsi, kınamak ve kötü yoldan çevirmek maksadıyla sorulmuştur. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Cenab-ı Hakk burada, duymayı nazar-ı dikkate almıştır. Çünkü onların, kendi kendilerine anlama ve akıllarıyla istinbâtta bulunma güçleri yoktur. İşte bundan dolayı “Hâlâ dinlemeyecekler mi?” buyurmuştur ki bu, “Onların, bir şeyi duyup onu anlama kabiliyetleri yoktur” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Kur’an’daki fasılaların en önemli meselelerinden birini de pek çok dilbilimci ve müfessirin üzerinde konuştuğu akılla direk bağlantılı olan تَعَقُّل , تَفَكُّر , تَدَبُّر , تَذَكُّر  ve  تَفَقُّه  kavramları oluşturmaktadır. Kimi zaman kevnî ayetler üzerinden örnekler verilerek, kimi zaman ahiretin kalıcılığına vurgu yapılarak, kimi zaman kâfirlerin Allah’ın dışında ilâhlar edinme konusundaki mantıksızlıkları geçmişle gelecek arasında bağ kurulmak suretiyle geçmişin tecrübesini geleceğe aktarma anlamındaki bir düşünmeyi kapsayan  تَعَقُّل  kelimesi ve “Hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?”, “Hiç düşünmüyor musunuz?” gibi ifadelerle bitirilirken, geçmişe yönelik düşünmeyi gerektiren ve hassaten önceki milletlerin tecrübeleriyle ilgili olaylar anlatılırken  لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَۙ  gibi tezekküre çağıran fasılalarla bitirilmiştir. Olayın arka planının kavranmasının önem arz ettiği Kur’an’ın anlamına yönelik düşünme çağrıları ise  أَفَلاَ يَتَدَبَّرُونَ  ifadesiyle karşılık bulmuştur. Zira tezekkürün zıddı olarak kullanılan tedebbür, geleceğe yön verecek bu türden bir düşünmeyi ve tedbiri gerektirir. Aklını kullanan bireylerin (تَعَقُّل) geçmişin yaşanmışlığını idrak ederek (تَذَكَّرُ) geleceğe yol bulmaları (تَدَبَّرُ) anlamında üçünü de kapsayan bir anlamın gerekli olduğu bazı fasılalar ise tefekküre yapılan vurgularla, bütün bunlardan içinde bulunduğumuz an için hüküm çıkarma bağlamındakiler ise tefakkuh kelimesiyle sonlandırılmıştır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)

Bu atıf harflerinin ( ثمَّ  ve  فَ ) hemzeden önce geldiği ayetlerde, hemze bazen inkâr bazen -nefy bulunmak şartıyla- takrir veya tevbih ifade eder. Bazen hemzeden sonra gelen  فَ  harfi bu ayette olduğu gibi sebebiyye olabilir. Yani, ‘böyle olursa da işitmeyecek misiniz?’ demektir. (Dr. Mustafa Kayapınar, Belâgatta Talebî İnşâ)

Secde Sûresi 27. Ayet

اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّا نَسُوقُ الْمَٓاءَ اِلَى الْاَرْضِ الْجُرُزِ فَنُخْرِجُ بِه۪ زَرْعاً تَأْكُلُ مِنْهُ اَنْعَامُهُمْ وَاَنْفُسُهُمْۜ اَفَلَا يُبْصِرُونَ  ٢٧


Görmediler mi ki, biz yağmuru kupkuru yere gönderip onunla hayvanlarının ve kendilerinin yiyeceği ekinler çıkarırız. Hâlâ görmeyecekler mi?

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَوَلَمْ
2 يَرَوْا görmüyorlar mı? ر ا ي
3 أَنَّا biz
4 نَسُوقُ sürüyoruz س و ق
5 الْمَاءَ suyu م و ه
6 إِلَى
7 الْأَرْضِ yere ا ر ض
8 الْجُرُزِ kuru otsuz ج ر ز
9 فَنُخْرِجُ ve bitiriyoruz خ ر ج
10 بِهِ onunla
11 زَرْعًا ekin ز ر ع
12 تَأْكُلُ yiyor ا ك ل
13 مِنْهُ ondan
14 أَنْعَامُهُمْ hayvanları da ن ع م
15 وَأَنْفُسُهُمْ kendileri de ن ف س
16 أَفَلَا
17 يُبْصِرُونَ görmüyorlar mı? ب ص ر

اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّا نَسُوقُ الْمَٓاءَ اِلَى الْاَرْضِ الْجُرُزِ فَنُخْرِجُ بِه۪ زَرْعاً تَأْكُلُ مِنْهُ اَنْعَامُهُمْ وَاَنْفُسُهُمْۜ 

 

Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. 

يَرَوْا  fiili  نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel,  يَرَوْا  fiilinin mef'ûlün bihi olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir. 

نَا  mütekellim zamir  اَنَّ ’in ismi olarak mahallen mansubdur. نَسُوقُ  cümlesi,  اَنَّ ’in haberi olarak mahallen merfûdur.

نَسُوقُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. الْمَٓاءَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اِلَى الْاَرْضِ  car mecruru  نَسُوقُ  fiiline mütealliktir.

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نُخْرِجُ  damme ile merfû muzari fiildir. بِ  sebebiyyedir.  بِه۪  car mecruru  نُخْرِجُ  fiiline mütealliktir. زَرْعاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  تَأْكُلُ مِنْهُ  cümlesi, زَرْعاً ‘nın sıfatı olarak mahallen mansubdur. 

تَأْكُلُ  damme ile merfû muzari fiildir. مِنْهُ  car mecruru  تَأْكُلُ  fiiline mütealliktir. اَنْعَامُهُمْ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَنْفُسُهُمْ  atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

نُخْرِجُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  خرج ‘dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.  

الْجُرُزِ ; sıfat-ı müşebbehe kalıbıdır.  “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 اَفَلَا يُبْصِرُونَ

 

Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. Atıf harfi  فَ  ile mukadder istînâfa matuftur. Takdiri,  أأصابهم العمى  (Size körlük mü isabet etti?) şeklindedir.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يُبْصِرُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

يُبْصِرُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  بصر ’dir.

اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّا نَسُوقُ الْمَٓاءَ اِلَى الْاَرْضِ الْجُرُزِ فَنُخْرِجُ بِه۪ زَرْعاً تَأْكُلُ مِنْهُ اَنْعَامُهُمْ وَاَنْفُسُهُمْۜ 

 

Ayet, atıf harfi  وَ ’la, اَوَلَمْ يَهْدِ لَهُمْ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Hemze inkarî istifham,  وَ  atıf harfidir.

لَمْ  muzariye dahil olup, onu cezmeden, anlamını olumsuz maziye çeviren edattır.  لما ’nın aksine, olumsuzluk anlamı istikbali de kapsar. 

Muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen ikrar ve uyarı amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Kur'an-ı Kerim’de istifham edatlarının asli manalarını terk edip mecazi anlam kazandıkları sıklıkla görülür. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Faide-i haber inkârî kelamdır.  اَنَّ ’nin haberi olan  نَسُوقُ الْمَٓاءَ اِلَى الْاَرْضِ الْجُرُزِ , müsbet muzari fiil sıygasında gelerek hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir.

Masdar ve tekid harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu  اَنَّا نَسُوقُ الْمَٓاءَ اِلَى الْاَرْضِ الْجُرُزِ  cümlesi, masdar teviliyle  يَرَوْا  fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Faide-i haber inkârî kelamdır.

اَنَّ ’nin haberi olan  نَسُوقُ الْمَٓاءَ اِلَى الْاَرْضِ الْجُرُزِ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İsim cümlesinde, müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. 

اِلَى الْاَرْضِ ‘nin sıfatı olan  الْجُرُزِ , mevsûfunun sahip olduğu bir özelliği bildirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

الْاَرْضِ ’deki marifelik cins içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

فَنُخْرِجُ بِه۪ زَرْعاً تَأْكُلُ مِنْهُ اَنْعَامُهُمْ وَاَنْفُسُهُمْ  cümlesi,  اَنَّ ’nin haberi olan … نَسُوقُ  cümlesine atıf harfi  فَ ile atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  نُخْرِجُ  fiiline müteallik  بِه۪  car mecruru, konudaki önemine binaen mef’ûle takdim edilmiştir.

Mef’ûl olan  زَرْعاً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

نَسُوقُ , فَنُخْرِجُ  fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

زَرْعاً  için sıfat olan  تَأْكُلُ مِنْهُ اَنْعَامُهُمْ وَاَنْفُسُهُمْۜ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur  مِنْهُ , ihtimam için fail olan  اَنْعَامُهُمْ وَاَنْفُسُهُمْۜ ’a takdim edilmiştir.

اَنْفُسُهُمْ  ibaresinde tecrîd sanatı vardır.

Cenab-ı Hakk, zarar ve faydanın kendi elinde olduğuna bir işaret olsun diye, (bir önceki ayette) yok edişinden bahsedince, burada da diriltişinden bahsetmiştir. الْجُرُزِ, kendisinde hiç bitki bulunmayan kuru yer demektir. Yine الْجُرُزِ “kesilmiş” anlamında olup sanki o yerin suyu ve bitkisi kesilmiş, tükenmiş demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

الْجُرُزِ ; cürüz toprak, bitkisi tamamen yok olup kuru kalmış toprak demektir. Diğer bir görüşe göre ise الْجُرُزِ, Yemen'de bir yerin adıdır. Yetiştirilen ekinden davarların yediği kısımlar, saman, yeşil arpa, yaprak ve bu amaçla yetiştirilen bazı hububattır, insanların yedikleri kısım ise onların gıda olarak kullandıkları hububat ve meyvelerdir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Cenab-ı Hakk, şu sebeplerden dolayı hayvanları insanlardan önce zikretmiştir:

1) Ekin, biten şeyin ilki olup (yeme hususunda), insanlar için değil, hayvanlar için elverişlidir.

2) Ekin, hayvanların temel gıdası olup bunun mutlaka bulunması lazım gelir. Ama, insanların gıdası, kimi kez de hayvanlardan elde edilir. Böylece sanki, hayvan ekini yemiş, daha sonra da insan o hayvanı yemiş olur.

3) Bu, yeme işinin, her canlının zatından kaynaklandığına; insanın ise ya canlı olması, yahut da kendisindeki aklî kuvvet sebebiyle yiyip içtiğine bir işarettir. O halde insanın kemâli, ibadeti iledir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

 

اَفَلَا يُبْصِرُونَ

 

Takdiri  أأصابهم العمى  [Size körlük mü isabet etti?] olan mukadder istînâfa matuf bu son cümle, istifham üslubunda gelmiş talebi inşâî isnaddır. Hemze, inkâri istifham, لَا nefiy harfidir. Muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Cümlenin muzari fiil olması durumun yenilenerek devam ettiğine işarettir.

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen cümlenin asıl maksadı kınama ve azarlama olduğu için terkip mecazı mürsel mürekkeptir.

Ayrıca cümlede tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Ayette ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Allah’ın insanlar için yarattığı çeşitli nimetlerini bildiren ayette aynı zamanda onun yüce kudretine dikkat çekme kastı vardır.

Muzari fiiller tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. 

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يُبْصِرُونَ -  يَرَوْا  ve  زَرْعاً - اَنْعَامُهُمْ  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ayetin bu son cümlesi, birçok ayette tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314) 

İstifham müşriklere hitap edildiğinde tevbih (azarlamak) için, müminlere hitap edildiğinde ise tahzir (uyarı) için kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr,En’am/32)  

Kur’an’daki fasılaların en önemli meselelerinden birini de pek çok dilbilimci ve müfessirin üzerinde konuştuğu akılla direk bağlantılı olan تَعَقُّل , تَفَكُّر , تَدَبُّر , تَذَكُّر  ve  تَفَقُّه  kavramları oluşturmaktadır. Kimi zaman kevnî ayetler üzerinden örnekler verilerek, kimi zaman ahiretin kalıcılığına vurgu yapılarak, kimi zaman kâfirlerin Allah’ın dışında ilâhlar edinme konusundaki mantıksızlıkları geçmişle gelecek arasında bağ kurulmak suretiyle geçmişin tecrübesini geleceğe aktarma anlamındaki bir düşünmeyi kapsayan  تَعَقُّل  kelimesi ve “Hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?”, “Hiç düşünmüyor musunuz?” gibi ifadelerle bitirilirken, geçmişe yönelik düşünmeyi gerektiren ve hassaten önceki milletlerin tecrübeleriyle ilgili olaylar anlatılırken  لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَۙ  gibi tezekküre çağıran fasılalarla bitirilmiştir. Olayın arka planının kavranmasının önem arz ettiği Kur’an’ın anlamına yönelik düşünme çağrıları ise  أَفَلاَ يَتَدَبَّرُونَ  ifadesiyle karşılık bulmuştur. Zira tezekkürün zıddı olarak kullanılan tedebbür, geleceğe yön verecek bu türden bir düşünmeyi ve tedbiri gerektirir. Aklını kullanan bireylerin (تَعَقُّل) geçmişin yaşanmışlığını idrak ederek (تَذَكَّرُ) geleceğe yol bulmaları (تَدَبَّرُ) anlamında üçünü de kapsayan bir anlamın gerekli olduğu bazı fasılalar ise tefekküre yapılan vurgularla, bütün bunlardan içinde bulunduğumuz an için hüküm çıkarma bağlamındakiler ise tefakkuh kelimesiyle sonlandırılmıştır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)

Bu atıf harflerinin ( ثمَّ  ve  فَ ) hemzeden önce geldiği ayetlerde, hemze bazen inkâr bazen -nefy bulunmak şartıyla- takrir veya tevbih ifade eder. Bazen hemzeden sonra gelen  فَ  harfi bu ayette olduğu gibi sebebiyye olabilir. Yani, ‘böyle olursa da işitmeyecek misiniz?’ demektir. (Dr. Mustafa Kayapınar, Belâgatta Talebî İnşâ)

Secde Sûresi 28. Ayet

وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْفَتْحُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ  ٢٨


“Eğer doğru söyleyenler iseniz, şu fetih ne zamanmış?” diyorlar.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَيَقُولُونَ ve diyorlar ق و ل
2 مَتَىٰ ne zaman?
3 هَٰذَا bu
4 الْفَتْحُ fetih ف ت ح
5 إِنْ eğer
6 كُنْتُمْ iseniz ك و ن
7 صَادِقِينَ doğrular(dan) ص د ق

وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْفَتْحُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَقُولُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli,  مَتٰى هٰذَا الْفَتْحُ ’dur. يَقُولُونَ  fiilinin mef'ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.

İsim cümlesidir. مَتٰى  istifham ismi olup, mahzuf mukaddem habere mütealliktir. İşaret ismi  هٰذَا  muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.  الْفَتْحُ  işaret isminden bedel olup damme ile merfûdur.

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنْتُمْ ’ün dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.  

تُمْ  muttasıl zamiri  كُنْتُمْ ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. صَادِقٖينَ  kelimesi  كُنْتُمْ ’un haberi olup, nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. Şartın cevap cümlesi öncesinin delaletiyle hazfedilmiştir. 

مَتٰى  soru edatı ile geçmiş veya gelecekle ilgili zamanın belirtilmesi istenir. Bu edat, Kur'an'da dokuz yerde kullanılmıştır ve buralarda istifhamın dışında herhangi bir mana ifade etmemiştir. (Sahip Aktaş, Kur'an’da İstifhâm Üslûbu)

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

صَادِقٖينَ , sülâsî mücerredi  صدق  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail, eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْفَتْحُ 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Müspet muzari fiil cümlesi lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi) 

Fiilin muzari sıygada gelmesi taaccüb ifade etmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

يَقُولُونَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  مَتٰى هٰذَا الْفَتْحُ  cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen alay ve inkâr kastı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. İnkarcıların, bu soruyla asıl maksatları alay etmektir.

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. Zaman zarfı  مَتٰى  mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  هٰذَا  muahhar mübtedadır.  هٰذَا ’dan bedel olan  الْفَتْحُ  nedeniyle cümlede ıtnâb sanatı vardır.

هٰذَا الْفَتْحُ  ibaresi, mütekellimin tahkir  amacını ifade etmiştir.

الْفَتْحُ ’nun, işaret ismi  هٰذَا  ile işaret edilmesinde istiare sanatı vardır. هٰذَا  ile fetih, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi; her ikisinde de “vücûdun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Müsnedün ileyhin işaret ismi olması onların işaret ettikleri şeyi yani müşarun ileyhi tahkir ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Müslümanlar, “Allah, müşriklere karşı bize fetih ihsan edecektir” yahut “Bizimle onlar arasında hükmedecektir” diyorlardı. Mekke müşrikleri de bunu duydukları zaman tekzip ve istihza olarak: “Eğer Allah'ın, size zafer ihsan edeceği” yahut “aramızda hükmedeceği iddianızda doğru iseniz, bu fetih, ne zaman?” diyorlardı. Yani fetihten kasıt, “zafer” yahut “aralarında hükmetmek” demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

مَتٰى  soru edatı ile geçmiş veya gelecekle ilgili zamanın belirtilmesi istenir. Bu edat, Kur'an'da dokuz yerde kullanılmıştır ve buralarda istifhamın dışında herhangi bir mana ifade etmemiştir. (Sahip Aktaş, Kur'an’da İstifhâm Üslûbu) 

 اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

 

 

Şart üslubundaki terkip, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nakıs fiil  كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi  اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ , şart cümlesidir. 

Ayette îcâz-ı hazif vardır. Cevap cümlesi, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. 

Mezkur şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur.

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mubalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)

كَان ’nin haberi olan  صَادِق۪ينَ  'nin ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s.80)

كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)

اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ  [Eğer doğrucular iseniz…] cümlesi çoğul kalıbıyla gelerek, Müslümanların da resul gibi Allah'ın indirdiği şeyle onları tehdit ettiklerine delalet eder. Çünkü bu cümle  اِنْ كُنْتَ مِنَ اَلصَّادِقِ  şeklinde tekil kalıbıyla gelmemiştir. Böylece hitap sadece Resul’e (s.a.v) yönelik olmamıştır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 94)

Ayetin bu son cümlesi Kuran-ı Kerim’in birçok suresinde aynen tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan bu cümleler arasında tekrir ve reddü'l acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Bu iktibas sanatıdır. Kur’an kendi sözünden alıntı yapmıştır.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa  اِنْ  kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ  edatı başlıca şu yerlerde kullanılır:  1. Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında  اِنْ  gelir. 

2. Bilmezden gelinen durumlarda da  اِنْ  kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm.” demesi gibi. 

3. Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek  اِنْ  kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir.  إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ  “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme!” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta  اِنْ  edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)

Secde Sûresi 29. Ayet

قُلْ يَوْمَ الْفَتْحِ لَا يَنْفَعُ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا ا۪يمَانُهُمْ وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَ  ٢٩


De ki: “Fetih (Kıyamet) günü, inkâr edenlere iman etmeleri fayda vermeyecektir. Onlara göz de açtırılmayacaktır.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قُلْ de ki ق و ل
2 يَوْمَ günü ي و م
3 الْفَتْحِ fetih ف ت ح
4 لَا
5 يَنْفَعُ fayda vermez ن ف ع
6 الَّذِينَ kimselere
7 كَفَرُوا inkar eden(lere) ك ف ر
8 إِيمَانُهُمْ inanmaları ا م ن
9 وَلَا ve değildir
10 هُمْ onlar
11 يُنْظَرُونَ mühlet verilenler(den) ن ظ ر

قُلْ يَوْمَ الْفَتْحِ لَا يَنْفَعُ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا ا۪يمَانُهُمْ وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَ

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. يَوْمَ  zaman zarfı,  يَنْفَعُ  fiiline mütealliktir. Mekulü’l kavl  لَا يَنْفَعُ ’dir. قُلْ  fiilinin mef'ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَنْفَعُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mef'ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُٓوا ا۪يمَانُهُمْ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

كَفَرُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ا۪يمَانُهُمْ  kelimesi  يَنْفَعُ ’nun faili olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. يُنْظَرُونَ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

يُنْظَرُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُنْظَرُونَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi نظر ’dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.

قُلْ يَوْمَ الْفَتْحِ لَا يَنْفَعُ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا ا۪يمَانُهُمْ 

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Kafirlerin sorusuna cevaptır. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  يَوْمَ الْفَتْحِ لَا يَنْفَعُ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا ا۪يمَانُهُمْ  cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. 

لَا يَنْفَعُ  fiilinin mef’ûl konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi olan  كَفَرُٓوا , müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s.107) 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mef’ûl olan  الَّذ۪ينَ , konudaki önemine binaen fail  ا۪يمَانُهُمْ ’e takdim edilmiştir.

Kâfirlerin ism-i mevsûlle anılması, tahkir ve sonraki habere dikkat çekme kastına matuftur.

كَفَرُٓوا - ا۪يمَانُهُمْ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

Kafirlerin, başına getirdikleri ismi işaretle alaycı bir tavır takınarak Müslümanlara kendilerini mağlup edecekleri günü sorarken  مَتٰى هٰذَا الْفَتْحُ  ifadesini kullanmaları ve seçtikleri anlam üzerine bir yorum yapılmaksızın cevap cümlesinde aynı kelimenin kendilerini şaşkına çevirecek şekilde kıyamet anlamını yüklenmesi el-ḳavlu bi’l-mûcib sanatını, bu sorunun onların beklemediği bir yanıt bulması ise üslûbu’l-ḥakîm sanatını göstermektedir. Böylece kâfirler hem fetih gününü tayin etme konusunda çabalamaktan vazgeçmeye hem de müminler adına zaferin gerçekleşeceği haberini mündemiç olan gerçek fetih (kıyamet) gününe hazırlanmaya davet edilmiştir. (Hasan Uçar, Arap Dili Belâgatinda El-Kavlu Bi’L- Mûcib ve Kur'an-ı Kerim’deki Uygulamaları) 

Fetih günü, kıyamet günüdür ki o gün, müminler ile düşmanları arasında hükmedilecek ve düşmanlarına karşı nihai zaferi kazanacaklardır. Diğer bir görüşe göre ise fetih günü, Bedir Savaşı günüdür. Mücâhid ile Hasen el Basrî'den rivayet olunduğuna göre ise fetih günü, Mekke fethi günüdür. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ayette, onların sualine verilen cevabın, sualin zahirine mutabık olarak verilmemesi, bunun sorulacak bir şey olmadığına dikkat çekmek içindir, Zira bu husus bildirilmeye muhtaç olmayan gayet açık bir hakikattir. Keza o gün onların iman edecekleri ve kendilerine mühlet verilmeyeceği de, bildirilmeye muhtaç olmayan hakikatlerdir. Beyana muhtaç olan, ancak o günkü imanın kendilerine, fayda vermeyeceği ve onlara mühlet verilmeyeceğidir. Sanki onlara şöyle denilmiş oluyor: “Siz hiç acele etmeyin; sizinle benim öyle bir günüm olacak ki siz iman edeceksiniz, fakat imanınız size fayda vermeyecek ve siz mühlet isteyeceksiniz, fakat size mühlet verilmeyecek.” (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَ

 

Cümle atıf harfi  وَ ’la …  يَوْمَ الْفَتْحِ لَا يَنْفَعُ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden menfî isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يُنْظَرُونَ  cümlesi haberdir.

İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder. Muzari fiildeki tecessüm özelliği sayesinde olay muhatabın muhayyilesinde canlanır. Bu da konunun daha iyi kavranmasına yardımcı olur.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يُنْظَرُونَ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Müsnedin muzari fiil olarak gelmesi, belli bir zamanda hudûsu ifade eder. Ayrıca muzari fiil cümlesi, hem hudûs hem de gelecek zaman ifadesi sebebiyle teceddüt (fiilde yenilenme/ tekrarlanma) ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Onlara mühlet de verilmez. Yani süre de tanınmaz. Burada, onlara dünyada mühlet verildiği hatırlatılmıştır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl, Enbiya Suresi 40)

Secde Sûresi 30. Ayet

فَاَعْرِضْ عَنْهُمْ وَانْتَظِرْ اِنَّهُمْ مُنْتَظِرُونَ  ٣٠


Şimdi sen onlardan yüz çevir ve bekle. Şüphesiz onlar da bekliyorlar.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَأَعْرِضْ sen yüz çevir ع ر ض
2 عَنْهُمْ onlardan
3 وَانْتَظِرْ ve bekle ن ظ ر
4 إِنَّهُمْ zaten onlar da
5 مُنْتَظِرُونَ beklemektedirler ن ظ ر

فَاَعْرِضْ عَنْهُمْ وَانْتَظِرْ اِنَّهُمْ مُنْتَظِرُونَ

 

Fiil cümlesidir. فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إن أعرضوا عنك (Sana yüz çevirirlerse) şeklindedir.  

اَعْرِضْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri,  أنت ’dir. عَنْهُمْ  car mecruru  اَعْرِضْ  fiiline mütealliktir.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

انْتَظِرْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri,  أنت ’dir.

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder. 

هُمْ  muttasıl zamir  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. مُنْتَظِرُونَ  kelimesi,  اِنَّ ’nin haberi olup ref alameti و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

اَعْرِضْ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  عرض ’dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.

انْتَظِرْ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  نظر ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

مُنْتَظِرُونَ ; sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

فَاَعْرِضْ عَنْهُمْ وَانْتَظِرْ

 

Fasılla gelen şart üslubundaki terkipte  فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olan rabıta harfidir. 

Hazfedilen şartın cevap cümlesi  فَاَعْرِضْ عَنْهُمْ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Takdiri  إن أعرضوا عنك  (Eğer senden yüz çevirirlerse…) olan şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Bu takdire göre mukadder şart ve mezkûr cevabından müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Aynı üslupta gelen  وَانْتَظِرْ  cümlesi hükümde ortaklık nedeniyle makabline atfedilmiştir.Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

فَاَعْرِضْ - انْتَظِرْ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ayetin sonunda müştakı zikredilen  انْتَظِرْ  kelimesinde irsad sanatı vardır.

 

اِنَّهُمْ مُنْتَظِرُونَ

 

Beyanî istînâf veya ta’liliye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler muhkem/sağlam cümlelerdir.

مُنْتَظِرُونَ - انْتَظِرْ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Müsned olan  مُنْتَظِرُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)  

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)  

Cenab-ı Hakk'ın  وَانْتَظِرْ اِنَّهُمْ مُنْتَظِرُونَ [Bekle, çünkü onlar da bekliyorlar] emri şu manalara gelebilir: 

a) “Onların helakını bekle. Çünkü onlar da senin ölümünü bekliyorlar.” Bu izaha göre bu iki bekleyişin araları (manaca) birbirinden ayrı olmuş olur. Çünkü Hz. Peygamberin (s.a.v) bekleyişi, hem Cenab-ı Hakk'ın vaadinden sonra hem de O'nun emriyledir. Onların bekleyişleri ise bu işi nefislerinin kendilerine güzel göstermesi ve şeytana güvenmeleri iledir.

b) “Sen, yardımı Allah'tan bekle. Çünkü onlar da yardımı ilahlarından bekliyorlar.” Bu manaya göre de, bu iki bekleyişin arası da ayırt edilmiştir.

c) “Sen onların azabını bekle, çünkü onlar da azabı istihza ederek ‘Bizi tehdit edip durduğun o şeyi haydi getir?’” (Araf Suresi, 70) ve “Eğer doğru söylüyorsanız, o vaid ne zaman?” (Yasin Suresi, 48) gibi sözleriyle beklemektedirler. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Kur'an’daki bütün surelerde olduğu gibi bu surenin de son ayeti, hüsnü'l-intehâ sanatının güzel bir örneğidir.

Hüsnü'l-intehâ, mütekellimin sözünü makama ve girişe uygun güzel bir şekilde tamamlamasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Bedî İlmi)

Suredeki neredeyse bütün ayetlerin son kelimelerinin, fasılalarındaki  و- نَ  ve  ي - نَ  harfleriyle  oluşan ahenk, son derece dikkat çekicidir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)

Günün Mesajı
Kerim'in insanları doğruya çağırma metodu, her bakımdan son derece dikkat çekicidir. Meselâ, bir önceki (24.) âyet, Mekke'de işkencelere maruz kaldıkları bir zamanda Müslümanlara zafer imasında bulunurken, bu âyet ise, bu zaferden sonra nasıl davranmaları gerektiği ve düşebilecekleri ihtilâflar konusunda onları yine ima yollu uyarmaktadır. Bu müjde ve uyarı, şüphesiz her zaman için geçerlidir. Gerçekten Kur'ân'da nasıl müjdeleme ile korkutma, bağışlama ve rahmet va'di ile azap tehdidi bir arada gidiyorsa, aynı şekilde, işkenceler altındaki müminler topluluğuna, zafer müjdesi verildiği yerlerde, zaferle birlikte, özellikle dünyayı paylaşımın sebep olabileceği tefrikalar konusunda da uyarılar yapılır.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Yeryüzünde birçok uyarıcı ve hatırlatıcı vardır. Bakmasını ve dinlemesini bilene ulaşır. İnsan, kimi zaman hayatın zorluklarının içine çekilir. Duygu ve düşünceleri karışır. Ne yapacağını şaşırır. 

Gelen bir rahmet anıyla, o hatırlatıcılardan birisiyle gözgöze gelir. Her şeyin Allah’tan geldiğini ve yine yardımın O’ndan geleceğini hatırlar ve O’na yönelir. Gidecek ve gitmek istediği başka kapısı yoktur.

Ey Allahım! Gözümüzü ve kulağımızı keskinleştir, hakikat delillerini görelim ve işitelim. Kalbimizi arındır ve nefsimizi sakinleştir, Seni analım ve yalnız Sana yönelelim. Ayetlerin hatırlatıldığında ‘amenna’ diyerek yüzümüzü hakikate dönelim. Tevekküldeki huzur ile buluştur, dünyalık endişelerden sıyrılarak hayırlarla (ilimle, zikirle, ibadetle) meşgul olalım. Gönüllerimizi rızanın peşinde kıl ve zihinlerimizi dinçleştir, ihtilaf çıktığı zaman, rahmetin ile, doğrudan yana olalım. Allahım! Bizi; nefsimizden, nefsine köle olmuşlardan ve vesveselerden muhafaza buyur. Rahmetini ve rızanı bekleyenlerden olalım.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji