26 Eylül 2025
Secde Sûresi 12-20 (415. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Secde Sûresi 12. Ayet

وَلَوْ تَرٰٓى اِذِ الْمُجْرِمُونَ نَاكِسُوا رُؤُ۫سِهِمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۜ رَبَّـنَٓا اَبْصَرْنَا وَسَمِعْنَا فَارْجِعْنَا نَعْمَلْ صَـالِحاً اِنَّا مُوقِنُونَ  ١٢


Suçlular, Rablerinin huzurunda boyunlarını büküp, “Rabbimiz! (Gerçeği) gördük ve işittik. Artık şimdi bizi (dünyaya) döndür ki, salih amel işleyelim. Biz artık kesin olarak inanmaktayız” dedikleri vakit, (onları) bir görsen!

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَوْ ve eğer
2 تَرَىٰ bir görsen ر ا ي
3 إِذِ (demekte) iken
4 الْمُجْرِمُونَ suçluları ج ر م
5 نَاكِسُو öne eğmiş ن ك س
6 رُءُوسِهِمْ başlarını ر ا س
7 عِنْدَ huzurunda ع ن د
8 رَبِّهِمْ Rablerinin ر ب ب
9 رَبَّنَا Rabbimiz ر ب ب
10 أَبْصَرْنَا gördük ب ص ر
11 وَسَمِعْنَا ve işittik س م ع
12 فَارْجِعْنَا bizi geri döndür ر ج ع
13 نَعْمَلْ yapalım ع م ل
14 صَالِحًا iyi iş ص ل ح
15 إِنَّا artık biz
16 مُوقِنُونَ kesin olarak inandık ي ق ن

Bu âyetlerde âhiret sahnelerinden biri canlı bir biçimde tasvir edilip güçlü bir uyarı yapılmaktadır: Dünya hayatının var ediliş hikmeti olan sınavın süresi sona erdikten sonra iman etmenin ve pişmanlık sergilemenin hiçbir değeri olmayacaktır; bu sebeple herkes ecel gelip çatmadan aklını başına toplamalı ve Allah’ın ezelî ilmindeki gerçekle yüz yüze gelmeden kendisine tanınan fırsatı değerlendirmelidir. Yüce Allah dileseydi elbette herkesin dünya hayatında doğru yolu izlemesini sağlayabilirdi; fakat O, bu hayatı şuurlu varlıklar için bir imtihan alanı kılarak anlamlandırmayı murat etmiş, yükümlü tuttuğu varlıklara da bunu bildirmiştir. Bu sebeple Allah Teâlâ’nın cehennemi hem insanlardan hem de cinlerden bir kısmı ile dolduracağını haber vermesi onları peşinen mahkûm etme değil, aksine kendilerine tanınan fırsatı hatırlatma anlamı taşımaktadır. Nitekim 14. âyette, günahkârlara verilen cezanın gerekçeye bağlandığı, bu cezanın mutlaka kendi yaptıklarına karşılık olduğu belirtilmektedir. Ayrıca birçok âyet ve hadiste, kişinin işlemediği bir günahtan ötürü ceza görmeyeceği, hatta şartlarına uygun bir tövbe ve benzeri vesilelerle günahlarının bağışlanacağı, buna karşılık yaptığı her iyiliğin de karşılığını göreceği bildirilmiştir. Şu halde 13. âyetten çıkarılması gereken sonuç şu olmaktadır: Cennet ve cehennem sembolik bir anlatımın ögelerinden ibaret sanılmamalı, vahiy yoluyla âhiret hayatına dair verilen bilgiler sorumluluk bilincini sürekli biçimde zinde tutmayı sağlayan birer gerçeklik olarak algılanmalıdır. 12. âyette geçen mücrimîn kelimesinin sözlük anlamı “suçlular, günahkârlar” olmakla beraber, burada öncelikle –10 ve 11. âyetlerde belirtildiği üzere– öldükten sonra dirilmeyi inkâr edenlerden ve dünyada iken inanmadıklarını âhirette itiraf edenlerden söz edildiği için bu kelimeyi “inkârcılar” şeklinde anlamak gerekir. 14. âyette inkârcıların âhiret gününü hatırdan çıkarmasından ve buna karşılık âhirette de ellerinden tutulmamasından söz edilirken “unutmak” anlamına gelen nisyân masdarından türetilmiş fiiller kullanılmıştır. Bazı müfessirler bunlardan birincisini gerçek anlamda “unutmak” yani hiç hatırına getirmemek şeklinde anlamışlarsa da, tefsirlerde daha çok birincisinde inkârcıların dinî bildirimleri ihmal ve terketmeleri, ikincisinde de ilâhî yardımdan yoksun bırakılıp ateşe terkedilmeleri anlamına ağırlık veren yorumlar yapılmıştır (Taberî, XXI, 99; Şevkânî, IV, 290-291; İbn Âşûr, XXI, 225226).  


Kur'an Yolu Tefsiri

  Nekese نكس :  نَكْسٌ kelimesi bir nesneyi başı üzere (baş aşağı)çevirmektir.

  Hastayla ilgili kullanılan nüks نُكْسٌ sözcüğü hastanın sağlıklı, sıhhatli durumuna döndükten sonra tekrar hastalığına dönmesi (hastalığın nüksetmesi) demektir. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de herbiri farklı formda sadece 3 kere geçmiştir. (Mucemul Müfehres)

  Türkçede kullanılan şekli nüks (etmek)tür. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

وَلَوْ تَرٰٓى اِذِ الْمُجْرِمُونَ نَاكِسُوا رُؤُ۫سِهِمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَوْ  gayr-ı cazim şart harfidir. لَوْ ’in cevabı mahzuftur. Takdiri, لرأيت أمرا عجبا (Acayip bir iş, durum görürdün.) şeklindedir. 

تَرٰٓى  elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir.  تَرٰٓى ’nın mef'ûlü bihi mahzuftur. Takdiri, لو ترى المجرمين  şeklindedir. Sonrasındaki mübteda  الْمُجْرِمُونَ  buna delalet eder.

اِذِ  zaman zarfı olup  تَرٰٓى  fiiline mütealliktir. الْمُجْرِمُونَ نَاكِسُوا  ile başlayan isim cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

İsim cümlesidir. الْمُجْرِمُونَ  mübteda olup ref alameti و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. نَاكِسُوا  haber olup, ref alameti  و ‘dır. Sonundaki  نَ  izafetten dolayı mahzuftur.  رُؤُ۫سِهِمْ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

عِنْدَ  zaman zarfı  نَاكِسُوا ’ya mütealliktir.  رَبِّهِمْۜ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نَاكِسُوا , sülâsî mücerredi  نكس  olan fiilin ism-i failidir.

الْمُجْرِمُونَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

رَبَّـنَٓا اَبْصَرْنَا وَسَمِعْنَا فَارْجِعْنَا نَعْمَلْ صَـالِحاً

 

Nida harfi mahzuftur. Münada olan  رَبَّ  muzâf olup fetha ile mansubdur. Mütekellim zamir  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Nidanın cevabı  اَبْصَرْنَا ‘ dır. Nida ve cevabı, mukadder sözün mekulü’l kavli olup hal olarak mahallen mansubdur. Takdiri, يقولون (derler) şeklindedir.

Fiil cümlesidir. اَبْصَرْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. سَمِعْنَا  atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. 

سَمِعْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.

فَ  sebebi müsebbebe bağlayan rabıta harfidir. 

ارْجِعْنَا  dua manasında, sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. Mütekellim zamir  نَا  mef'ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

فَ  karinesi olmadan gelen  نَعْمَلْ  cümlesi mukadder şartın cevabıdır. Takdiri, إن ترجعنا نعمل  (Bizi geri döndürürsen ... yaparız) şeklindedir.

نَعْمَلْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. صَـالِحاً  mef'ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır. Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَبْصَرْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi بصر ’dır.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

صَـالِحاً , sülâsî mücerredi  صلح  olan fiilin ism-i failidir.

اِنَّا مُوقِنُونَ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

نَا  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  مُوقِنُونَ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup ref alameti و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

مُوقِنُونَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

وَلَوْ تَرٰٓى اِذِ الْمُجْرِمُونَ نَاكِسُوا رُؤُ۫سِهِمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۜ 

 

Ayet, atıf harfi  وَ ’la önceki ayetteki  قُلْ يَتَوَفّٰيكُمْ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat vardır. 

Şart üslubunda gelen terkipte şart cümlesi olan  تَرٰٓى اِذِ الْمُجْرِمُونَ نَاكِسُوا رُؤُ۫سِهِمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ , müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, istimrar ve teceddüt ifade etmiştir. Ayrıca muzari fiil, tecessüm özelliğiyle muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek onu etkiler. 

تَرٰٓى  fiiline müteallik zaman zarfı  اِذْ ’in muzâfun ileyhi olan  الْمُجْرِمُونَ نَاكِسُوا رُؤُ۫سِهِمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۜ  cümlesi sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

نَاكِسُوا ’nun sonundaki  نَ , muzâfun ileyh olan  رُؤُ۫سِهِمْ ’e muzaf olduğu için düşmüştür. Cemi müzekker salim kelimeler muzaf olduklarında sonlarındaki  نَ  düşer. 

Bu ayette, önceki ayette bahsi geçen kişilerin zamir yerine zahir isimle mücrim şeklinde zikredilmesinin sebebi, korkunç durumu hak edenlerin sıfatlarını vurgulamak içindir. Bu ifadede iltifat ve ıtnâb sanatları vardır.

عِنْدَ mekan zarfı, نَاكِسُوا ‘ya mütealliktir.

Müsned olan  نَاكِسُوا , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

Veciz ifade kastına matuf,  عِنْدَ رَبِّهِمْ  izafeti, عِنْدَ  için tazim ve teşrif ifade eder.

Az sözle çok anlam ifade eden  رَبِّهِمْ  izafeti, Rab ismine muzâfun ileyh olan  هُمْ  zamirini yani onları tahkir içindir. Rab isminin mücrimlere ait zamire muzâf olmasında, Rablerine karşı işledikleri suçta ne kadar ileri gittikleri konusunda ikaz vardır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için Rab isminde tecrîd sanatı vardır.

نَاكِسُوا رُؤُ۫سِهِمْ  ibaresi, derin pişmanlıktan kinayedir.

Şartın cevabının takdiri,  لرأيت أمرا عجبا (... acayip bir iş, bir durum görürdün.) olabilir. Cevabın mahzuf olması îcâz-ı hazif sanatıdır.

Bu takdire göre mahzuf cevap ve mezkur şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur'an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)

Makam mütekellimin konuşma makamı olduğu zaman müsnedün ileyh mütekellim zamiriyle gelir. Muhatab zamirinin gelişi esasen muhatabın karşıda olmasını gerektirse de bazen kalpte ve zihinde hazır olan muhatab için de gelebilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu cümlede durumun korkunçluğunu ifade et­mek için لَوْ  edatının cevabı söylenmemiştir. Yani (Mutlaka korkunç bir olay görmüş olurdun) demektir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

لَوْ تَرٰٓى  [Âh, sen görecektin…] Bu hitabın Hz. Peygambere (s.a.v) yönelik olması mümkündür. Bu durumda iki şekilde izah edilebilir:  

1- Temennî anlamının kastedilmiş olması: Sanki  وَلَيْتَكَ ترى (Keşke görseydin!) der gibi. Tıpkı Hz. Peygamberin (s.a.v) Mugîre’ye  لَوْ نَظَرْتَ إلَيْهَا  (Keşke o [talip olduğun kadı]na bir baksaydın!) demesi gibi. Peygamberin temennîsi (Temennî olması mümkün olmayan şeylerin, teraccî ise olabilecek şeylerin istenmesidir.) de لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ [Belki yola gelirler.] [Secde Suresi, 3]) ifadesindeki teraccînin Peygambere (s.a.v) ait olması gibidir; çünkü Peygamber (s.a.v) onlardan çok çekmiş, düşmanlıklarından, davranışlarından çok zarar görmüştü. Buna mukabil, Allah Teâlâ onları bu son derecede utanç verici, rezil, kederli ve korkunç halleri üzere görmeyi onun için temennî kılmıştır ki böylece onların bu haline bakarak biraz olsun rahatlasın, sevinsin. 

2- لَوْ ’in, cevabı hazfedilmiş lev-i imtinâiyye olması da mümkündür; cevap da [Korkunç bir durum görmüş olurdun!] ya da [Görebileceğin en kötü şeyi görmüş olurdun!] şeklinde olur. لَوْ  ve  اِذِ  her ikisi de mazi içindir. Böyle olması da mümkündür, çünkü Allah’ın, olacağını belirttiği şey, gerçekleşmesi kesin olan varlık mesabesindedir. تَرٰٓى  fiili için mef'ûl takdiri yoluna gidilmez. Sanki  وَلَوْتَكُونُ مِنك الرُؤيةُ  denilmiş gibidir. اِذِ, onun zarfıdır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Ayette şartın cevabı mahzûftur. Yani bunu görseydin, anlatılması imkânsız pek korkunç bir şey görürdün. Bu hitap, kim olursa olsun muhatap olabilen herkes içindir. Zira bundan murat, o kâfirlerin kıyametteki kötü hallerini ve bu hallerin korkunçluğunun ve fecaatinin idrakinin, garip ve pek çetin hadiseleri görebilen binlerine mahsus olmayıp fakat görebilen herkesin bunun korkunçluğundan ve dehşetinden taaccüp ettiğini ifade etmektir. Bazılarına göre bu hitabın umumî olmasından maksat, onların halinin, gizli kalmasının asla mümkün olmayacak kadar aşikâr olduğunu, bu itibarla bunun, birilerine mahsus olmadığını, fakat görebilen herkes için geçerli olduğunu beyan etmektir. Ancak bu izahı yapanlar, hakkın tahkikinden sapmışlardır. Zira burada maksat, onların halinin son derece perişan olduğunu beyan etmektir; yoksa maksat, onların halinin son derece aşikâr olduğunu beyan etmek değildir. Zira bu, müsellem hususlardandır. O halde bunu böyle izah etmek gerekir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)

Ayetteki تَرٰٓى  (görsen) kelimesinin, Hz. Peygamberin (s.a.v) kalbini yatıştırmak için ona bir hitap olması mümkündür. Çünkü onlar, yalanlayarak ona eziyet vermişlerdi. Yine bunun herkes için genel bir hitap olması da muhtemel olup tıpkı bir kimsenin, hususi oluşu kastetmeksizin, “Falanca cömert bir insandır. Ona bir an bile hizmet etsen, sana ömür boyu iyilikte bulunur” demesi gibidir. Ayetteki, عِنْدَ رَبِّهِمْۜ [Rableri huzurunda] tabiri de bu mahcûbiyyetin derecesini ve şiddetini anlatmak içindir. Çünkü kul, Rabbine karşı kötülükte bulunup sonra onun huzuruna varıp durduğunda, son derece bir pişmanlığa düşmüş olur. Ayetteki, رَبَّـنَٓا اَبْصَرْنَا وَسَمِعْنَا  [Rabbim, gördük, işittik.]  ifadesi, “Onlar, ya Rabbi gördük ve işittik” diyordu manasına olup burada “diyerek” ifadesi, onların alabildiğine pişmanlığa düşmüş olduklarına bir işaret olmak üzere hazfedilmiştir. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Mücrimler 10. ayette  أاْذا ضَلَلْنا في الأرْضِ إنّا لَفي خَلْقٍ جَدِيدٍ [Toprağa karışıp yok olduktan sonra yeniden mi yaratılacağız?] şeklinde ifade edilen sözü söyleyenlerdir. Bunu söylemekle suçlu olduklarını kayıt altına almak maksadıyla zamir makamında zahir olarak ifade edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

رَبَّـنَٓا اَبْصَرْنَا وَسَمِعْنَا فَارْجِعْنَا

 

Cümle, hal konumunda olan mukadder sözün mekulü’l kavlidir. Takdiri, يقولون (derler) şeklindedir. Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Mekulü’l-kavl cümlesindeki  رَبَّـنَٓا , nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Nida harfinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu hazif, mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir. 

رَبَّـنَا  izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olması sebebiyle  نَا  zamirinin ait olduğu kişiler şan ve şeref kazanmıştır. Mütekellimin Allah’ın Rububiyet sıfatına sığınma isteğine işaret eder.

Nidanın cevabı olan  اَبْصَرْنَا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, s.107)

Cümle nida üslubunda gelmiş olmasına rağmen dua manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

Aynı üslupta gelen  وَسَمِعْنَا  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la nidanın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

فَارْجِعْنَا  cümlesine dahil olan  فَ  harfi, sebebi müsebbebe bağlayan rabıta harfidir. Nidanın cevabına matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Cümle emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen dua manası taşıdığı için mecâz-ı mürsel mürekkebdir. 

الرُّجُوعُ lafzı, şirki terketmek manasında müsteardır. Büründüğü halden çıkmak; yerleştiği yere geri dönmek için bulunduğu yeri terk etmeye benzetilmiştir. Bu teşbih, şirk halini gurbet haline benzetir. Çünkü şirk fıtratın gereği değildir. Bunun için şirke bulaşmak; yolcunun bulunduğu yerden ayrılması gibi, yaratıldığı halden ayrılmak demektir. Aynı şekilde tevhid hali, kişinin mahalline ve yaşadığı yere ve sığındığı yere benzetilmiştir. Kur’anda geçen  الرُّجُوعُ  ifadesi, müşriklerin şirki terk etmelerini ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) (Araf/175)

 

  نَعْمَلْ صَـالِحاً

 

نَعْمَلْ صَـالِحاً  cümlesi, takdiri …إن ترجعنا  [Bizi geri döndürürsen...] olan şart cümlesinin, فَ  karinesi olmadan gelmiş cevabıdır. Meczum muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

Mahzuf cevap ve mezkur şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

Cümlede mef’ûl olan  صَـالِحاً ‘ın mevsufu hazf edilmiş, sıfat söylenmiştir. İbarenin aslı  نَعْمَلْ عملا صَـالِحاً  şeklindedir. Mevsufun hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu hazif onların geri dönüp durumlarını düzeltmek isteklerinin şiddetine işaret ediyor olabilir. 

نَعْمَلْ  fiilinin mef’ûlu  صَالِحاً ‘in, ism-i mef’ûl yerinde ism-i fail olarak gelmesi, mecazî isnaddır. Mefûliyyet alakasıyla mecaz-ı aklîdir. صَالِحاً ’daki nekrelik tazim ifade eder. 

صَالِحاًۜ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmeye işaret etmiştir.

Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terkedilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)

 اِنَّا مُوقِنُونَ

 

Ta’lîliye olarak fasılla gelen cümle fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsned olan  مُوقِنُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80) 

Secde Sûresi 13. Ayet

وَلَوْ شِئْنَا لَاٰتَيْنَا كُلَّ نَفْسٍ هُدٰيهَا وَلٰكِنْ حَقَّ الْقَوْلُ مِنّ۪ي لَاَمْلَـَٔنَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ اَجْمَع۪ينَ  ١٣


Eğer dileseydik, herkese hidayetini verirdik. Fakat benim, “Andolsun, cehennemi hem cinlerden hem de insanlardan dolduracağım” sözüm gerçekleşecektir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَوْ ve şayet
2 شِئْنَا dileseydik ش ي ا
3 لَاتَيْنَا verirdik ا ت ي
4 كُلَّ her ك ل ل
5 نَفْسٍ nefse ن ف س
6 هُدَاهَا hidayetini ه د ي
7 وَلَٰكِنْ fakat
8 حَقَّ hak oldu ح ق ق
9 الْقَوْلُ söz ق و ل
10 مِنِّي benden
11 لَأَمْلَأَنَّ mutlaka dolduracağım م ل ا
12 جَهَنَّمَ cehennemi
13 مِنَ bir kısmiyle
14 الْجِنَّةِ cinlerden ج ن ن
15 وَالنَّاسِ ve insanlardan ن و س
16 أَجْمَعِينَ tamamen ج م ع

وَلَوْ شِئْنَا لَاٰتَيْنَا كُلَّ نَفْسٍ هُدٰيهَا

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَوْ  gayr-ı cazim şart harfidir. شِئْنَا  dua manasında, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.

لَ  harfi  لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır. 

اٰتَيْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. كُلَّ  mef'ûlun bih olup fetha ile mansubdur. نَفْسٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. هُدٰيهَا  ikinci mef'ûlün bih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Maksur isimdir. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰتَيْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أتي ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

 

 وَلٰكِنْ حَقَّ الْقَوْلُ مِنّ۪ي لَاَمْلَـَٔنَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ اَجْمَع۪ينَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. لٰكِنْ  istidrak harfidir. حَقَّ  fetha üzere mebni mazi fiildir. الْقَوْلُ  fail olup damme ile merfûdur. مِنّ۪ي  car mecruru  الْقَوْلُ ’nün mahzuf haline mütealliktir.

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. 

اَمْلَـَٔنَّ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen merfûdur. Faili müstetir olup takdiri  أنا ’dir. Fiilin sonundaki  نَ, tekid ifade eden nûn-u sakiledir. جَهَنَّمَ  mef'ûlun bih olup fetha ile mansbdur. Gayr-i munsariftir.

مِنَ الْجِنَّةِ  car mecruru  اَمْلَـَٔنَّ  fiiline mütealliktir. النَّاسِ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. اَجْمَع۪ينَ  kelimesi, الْجِنَّةِ  ve  النَّاسِ ’ın hali olup nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.

İstidrak; düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir.Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Tekid nunları, bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَوْ شِئْنَا لَاٰتَيْنَا كُلَّ نَفْسٍ هُدٰيهَا

 

Ayet, atıf harfi  وَ ’la önceki ayetteki … وَلَوْ تَرٰٓى  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır.

Şart üslubundaki terkipte  لَوۡ , gayr-i cazim şart edatıdır. Şart cümlesi  شِئْنَا , müspet mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Matufun aleyhteki gaib zamirden bu ayette söyleneceklerin önemine dikkat çekmek gayesiyle azamet zamirine geçişte, iltifat sanatı vardır.

شَٓاءَ  fiilinin mef’ûlü mahzuftur. Mef’ûlün hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Genel olarak  شَٓاءَ  fiilinin mef’ûlü bu cümlede olduğu gibi hazfedilir. Çünkü ibham; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garîb bir şey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَ  karinesiyle gelen şartın cevap cümlesi  لَاٰتَيْنَا كُلَّ نَفْسٍ هُدٰيهَا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümle, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

Muzafun ileyh olan  نَفْسٍ ‘deki nekrelik cins ve kesret ifade eder. 

İkinci mef’ûl konumundaki  هُدٰيهَا , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

Nahivciler  لَوْ  edatını, şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

وَلٰكِنْ حَقَّ الْقَوْلُ مِنّ۪ي

 

İstidrak harfi  وَلٰكِنْ ‘nin dahil olduğu  وَلٰكِنْ حَقَّ الْقَوْلُ مِنّ۪ي  cümlesi, atıf harfi وَ ’la … شِئْنَا لَاٰتَيْنَا  cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada haber cümlesi inşâ cümlesine atfedilmiştir. Matufun aleyhin haberî manada olması, haber cümlesinin inşâ cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Inşâ üslubundan haber üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s.107) 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. 

Cümlenin takdiri  ولَكِنّا لَمْ نَشَأْ ذَلِكَ بَلْ شِئْنا أنْ نَخْلُقَ النّاسَ مُخْتارِينَ بَيْنَ طَرِيقَيِ الهُدى والضَّلالِ  şeklindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Önceki cümledeki azamet zamirinden bu cümlede müfret mütekellim zamire geçişte, iltifat sanatı vardır. 

حَقَّ الْقَوْلُ [söz gerçekleşti] tabirinde istiâre sanatı vardır.Gerçekleşmek özelliği, الْقَوْلُ  ‘ya isnad edilerek söz, bir özne yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

Ya da sebep müsebbep alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır. 

لٰكِنْ  kendisinden sonra gelen cümleye, önceki cümlenin hükmüne muhalif bir hüküm kazandırır. Bu yüzden kendisinden önce, sonradan gelecek cümleye muhalif veya mütenakız bir sözün geçmesi lazımdır. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, c. 2, s. 474)

الْقَوْلُ  ile kastedilen, Allah'ın şirk ve dalalet ehline vaat ettiği şeylerdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

 

لَاَمْلَـَٔنَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ اَجْمَع۪ينَ

 

Ayetin son cümlesi, mahzuf kasemin cevabıdır. Kasem fiilinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf kasem ve cevabından oluşan terkip, kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır. Kasemin cevap cümlesi olan  لَاَمْلَـَٔنَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ اَجْمَع۪ينَ, mahzuf kasem ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. 

اَجْمَع۪ينَ , manevi tekid harfidir.

الْجِنَّةِ - النَّاسِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı icab,  كُلَّ - اَجْمَع۪ينَ  ve  نَفْسٍ  - النَّاسِ - الْجِنَّةِ  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Cehennemi dolduracak olanların cin ve insan olarak açıklanması taksim sanatıdır.

Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu  نَّ , fiilin üç defa tekidini sağlar. (Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri, Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)

Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)

Ayette cevap farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcaz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)

İbtidaiyye olan  مِنَ  harfi ceri, Allah tarafından olduğu için şanı büyük olan bu sözün tazimi içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Ayetteki  اَجْمَع۪ينَ  [bütün]  ifadesi, 

a) Tekid olabilir. Açık olan budur. 

b) Hal de olabilir yani “toplanmış oldukları halde" manasınadır. Allah Teâlâ niçin bütün insanları ve cinleri cehennemi dolduracaklarından saymıştır? Biz deriz ki: Buradaki min edatı, cinsin beyanı içindir yani “Başkasından değil, cin ve insan cinsinden doldurulur o cehennem” demek olup bu, meleklere güven vermek içindir. Ayetteki bu ifade, bütün insanların ve cinlerin, oraya girmesini gerektirmeyip tıpkı bir kimsenin, “Kesemi dirhemlerden doldurdum” şeklindeki sözünden, kesenin dışında artık hiç dirhem kalmadığı manasının anlaşılmaması gibidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Secde Sûresi 14. Ayet

فَذُوقُوا بِمَا نَس۪يتُمْ لِقَٓاءَ يَوْمِكُمْ هٰذَاۚ اِنَّا نَس۪ينَاكُمْ وَذُوقُوا عَذَابَ الْخُلْدِ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ  ١٤


(Onlara şöyle denilecek:) “O hâlde, bu gününüze kavuşmayı unutmanıza karşılık azabı tadın. Biz de sizi unuttuk. Yapmakta olduklarınıza karşılık ebedî azabı tadın.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَذُوقُوا o halde tadın ذ و ق
2 بِمَا karşılığını (cezasını)
3 نَسِيتُمْ unutmanızın ن س ي
4 لِقَاءَ karşılaşmayı ل ق ي
5 يَوْمِكُمْ gününüzle ي و م
6 هَٰذَا bu
7 إِنَّا biz de
8 نَسِينَاكُمْ sizi unuttuk ن س ي
9 وَذُوقُوا ve tadın ذ و ق
10 عَذَابَ azabı ع ذ ب
11 الْخُلْدِ ebedi خ ل د
12 بِمَا ötürü
13 كُنْتُمْ oluklarınızdan ك و ن
14 تَعْمَلُونَ yapıyor(lar) ع م ل

فَذُوقُوا بِمَا نَس۪يتُمْ لِقَٓاءَ يَوْمِكُمْ هٰذَاۚ 

 

Fiil cümlesidir. Mekulü’l kavl olan ayet, atıf harfi  فَ  ile mukadder söze matuftur. Takdiri, قيل لهم: تركتم الإيمان (Onlara şöyle denildi: İmanı terk ettiniz.) şeklindedir..

ذُوقُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مَا masdar-ı müevvel  بِ  harf-i ceriyle  ذُوقُوا  fiiline mütealliktir. بِ  sebebiyyedir. Mef'ûlün bih mahzuftur. Takdiri,  ذوقوا العذاب (Azabı tadın.) şeklindedir. 

نَس۪يتُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur. لِقَٓاءَ  mef'ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. يَوْمِكُمْ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. هٰذَاۚ  işaret zamiri  يَوْمِكُمْ ’den bedel olarak mahallen mecrurdur.

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 اِنَّا نَس۪ينَاكُمْ وَذُوقُوا عَذَابَ الْخُلْدِ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

نَا  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. نَس۪ينَاكُمْ  cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

Fiil cümlesidir. نَس۪ينَا  fiili  ي  üzere mukadder sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كُمْ  mef'ûlün bih olarak mahallen mansubdur. ذُوقُوا  atıf harfi وَ ’la birincisine matuftur. 

ذُوقُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَذَابَ mef'ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْخُلْدِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. بِ  sebebiyyedir. مَا  masdar-ı müevvel  بِ  harf-i ceriyle  ذُوقُوا  fiiline mütealliktir. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.  

كُنْتُمْ  nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُمْ  muttasıl zamir,  كُنْتُمْ ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. تَعْمَلُونَ  cümlesi, كُنْتُمْ ’ün haberi olarak mahallen mansubdur. 

تَعْمَلُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

بِ  harf-i ceri mecruruna ilsak, sebep, musahabe, zaid, karşılık – bedel, istiane, zaman – mekan zarfı gibi manalar kazandırabilir. Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)

فَذُوقُوا بِمَا نَس۪يتُمْ لِقَٓاءَ يَوْمِكُمْ هٰذَاۚ 

 

Emir üslubunda talebî inşâî isnad olan ayette îcâz-ı hazif sanatı vardır. Cümle, takdiri, …قيل لهم : تركتم الإيمان  [Onlara şöyle denildi: İmanı terk ettiniz.] olan mukadder sözün mekulü’l kavline matuftur.

Fiilin mef’ûlü yani tadılacak şey olan azap, belirtilmemiştir. فَذُوقُوا  fiili, müteaddi olduğu halde mef’ûlünün hazf edilmesi umum ifade edip zihni devreye sokar, geniş düşünmeye imkân sağlar. Mef’ûlün hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

ذُوقُوا [tadın] fiilinde istiare vardır. Azap; çirkinlik hususunda acı bir yiyeceğe benzetilmiştir. Müşebbeh bih (müstear minh) hazf edilmiş ve kendisine onunla ilgili bir şey (lâzımı) olan tadarsınız ifadesiyle işaret edilmiştir. Yani “tatmak” zararın tesirini idrak etmek anlamında müsteâr olarak kullanılmıştır. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

ذُوقُوا  fiiline müteallık müşterek ism-i mevsûl  مَا ’nın sıla cümlesi olan  نَس۪يتُمْ لِقَٓاءَ يَوْمِكُمْ هٰذَا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtida-i kelamdır.  بِ  sebebiyyedir.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107)

ذُوقُوا  fiilinin mef’ûlü konumundaki  لِقَٓاءَ يَوْمِكُمْ هٰذَا  izafeti, hesap gününden kinayedir.

يَوْمِكُمْ ’den bedel olan işaret ismi  هٰذَاۚ, hesap gününe dikkat çekerek tazim ifade eder. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Karşılaşma günü işaret ismiyle ifade edilmiştir. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet ederek tazim ifade eder.

İşaret isminde istiare sanatı vardır.  هٰذَا  ile hesap günü, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

Ayetteki, هٰذَا  kelimesi, gün’e, o günün likasına (kavuşmasına) ve azaba bir işaret olabilir. Daha sonra Allah Teâlâ “Biz de sizi unuttuk” buyurmuştur. Bu, “Tıpkı unutanın yaptığı gibi ümitlerinizi tamamen kırmak için sizi büsbütün terk ettik. Artık size dönüp bakmayacağız” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 اِنَّا نَس۪ينَاكُمْ 

 

İtiraziyye olarak fasılla gelmiştir. Ana cümlenin anlamına tesiri olmayan itiraz cümleleri, parantez arası cümleler vasıtasıyla yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Aciz bırakma ve yergi kastıyla gelen bu itiraz cümlesi itnab babındandır.

Mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  نَس۪ينَاكُمْ  cümlesi, اِنَّ ‘nin haberidir.

İsim cümlesinde müsnedin mazi fiil cümlesi olarak gelmesi, hükmü takviye, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s.107)

نَس۪يتُمْ - نَس۪ينَاكُمْ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

نَس۪يتُمْ لِقَٓاءَ يَوْمِكُمْ  cümlesiyle  اِنَّا نَس۪ينَاكُمْ  cümlesi arasında mukabele ve müşakele sanatları vardır.

نَس۪ينَاكُمْ  fiili hakettikleri ceza ile başbaşa kalacakları manasında mecaz-ı mürsel sanatıdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve subût ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrar etmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili Kadir Suresi 1)

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

نَس۪يتُمْ لِقَٓاءَ يَوْمِكُمْ  [Bugününüze kavuşmayı unuttunuz] ile  اِنَّا نَس۪ينَاكُمْ [biz de sizi unuttuk] arasında müşâkele vardır. Müşakele, lafızların bir, mananın farklı olması demektir. Çünkü Yüce Allah unutmaz. Maksat, (unutulmuş bir şeyin bırakılması gibi sizi azap içinde bırakırız). (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

 وَذُوقُوا عَذَابَ الْخُلْدِ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

 

Emir üslubunda talebî inşâî isnad formundaki cümle, önceki … فَذُوقُوا  cümlesine atfedilmiştir. 

فَذُوقُوا الْعَذَابَ [Azabı tadın!] ifadesi önceki cümlede olduğu gibi tehekkümî istiaredir. Bu istiareden amaç, azabın korkunçluğunu muhataba hissettirmektir.  عَذَابَ ’ın  الْخُلْدِ  ile izafeti bu etkiyi iyice artırmaktadır.

Az sözle çok anlam ifade eden  عَذَابَ الْخُلْدِ  izafetinde, sıfat mevsûfuna izafe edilmiştir. Bu ifadede mübalağa vardır. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.

İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf Suresi 20)

Muzafun ileyh olan  الْخُلْدِ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

Müşterek ism-i mevsûl  مَا , mecrur mahalde, harfi cerle birlikte  ذُوقُوا  fiiline mütealliktir. Sılası  كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi  كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ , faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  تَعْمَلُونَ  cümlesi, كَان ‘nin haberidir.

İsim cümlesinin haberinin muzari fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كَانَ ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)

كَانَ ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S. 103)

ذُوقُوا  fiilinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Zevk almak, tadılan şeyin künhünü anlamak bakımından hissetmenin en son noktasıdır. Azabı tatmak şeklinde Kur’an'da çok kullanılmıştır. Aslında Kur’an'da  ذُقْۙ ۚ  ذُقُوا , فذُوقُوا  ُkelimeleri sadece azap kastedildiğinde kullanılmıştır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ- Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 5, s.162)

Azabı tatma emri ihane (hor görme) tarikiyledir. Âlûsî de emrin ihane için olduğunu söyler. Zemahşerî şöyle der: Tadın emri, Allah’ın vaat ve vaîdiyle alay ettikleri için onları alaya almak ve kınamak manasınadır. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı)

وَذُوقُوا عَذَابَ الْخُلْدِ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ [Yaptığınız şeylerden dolayı ölümsüzlük azabını tadın.] emrinin tekrar edilmesi; tekid içindir, bir de mef'ûl açık verildiği içindir. Ayrıca kötü fiillerinin yalanlama ve isyanlar gibi sebebi de gösterilmiştir. Nitekim buna akıbetlerini düşünmemeleri de gerekçe gösterilmiştir ki bu, ikisinin de bunu gerektirdiğini gösterir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Ayetin son cümlesi, tekidi tekrar ve pekiştirmek mahiyetindedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ayet-i Kerime’deki  ذُوقُوا [tadın]  ifadesinin tekrarlanması, pekiştirmek, inkârcılara karşı olan öfkeyi ortaya çıkarmak için ve bir de söz konusu azabın sebebinin sadece belirtilen unutma olmadığını; aksine dünyada devam etmiş oldukları inkâr ve günahlarından ibaret başka sebepleri olduğunu bildirmek içindir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

Secde Sûresi 15. Ayet

اِنَّمَا يُؤْمِنُ بِاٰيَاتِنَا الَّذ۪ينَ اِذَا ذُكِّرُوا بِهَا خَرُّوا سُجَّداً وَسَبَّحُوا بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ ۩  ١٥


Bizim âyetlerimize ancak, kendilerine bu âyetlerle öğüt verildiği zaman secdeye kapanan, kibirlenmeksizin Rablerine hamd ederek tespih edenler inanırlar.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّمَا ancak
2 يُؤْمِنُ inanırlar ا م ن
3 بِايَاتِنَا bizim ayetlerimize ا ي ي
4 الَّذِينَ o kimseler ki
5 إِذَا zaman
6 ذُكِّرُوا öğüt verildiği ذ ك ر
7 بِهَا kendilerine
8 خَرُّوا derhal kapanırlar خ ر ر
9 سُجَّدًا secdeye س ج د
10 وَسَبَّحُوا ve tesbih ederler س ب ح
11 بِحَمْدِ överek ح م د
12 رَبِّهِمْ Rablerini ر ب ب
13 وَهُمْ ve onlar
14 لَا asla
15 يَسْتَكْبِرُونَ büyüklük taslamazlar ك ب ر

İnkârcıların hakikatleri açık seçik gördükten sonra “Artık kesin olarak inandık” diyeceklerini, ama bunun Allah katında bir değer taşımayacağını bildiren âyetleri takiben, kimlerin gerçek mânada iman etmiş sayılacakları açıklanmakta, bu kapsamdakilerin övgüye lâyık hallerinden ve kendileri için hazırlanan nimetlerin eşsizliğinden söz edilmektedir. Buna göre gerçek müminler Allah’ın âyetlerine sırf O’nun katından gelmiş olduğu için teslimiyet gösterenlerdir. Müminlerin övgüyle anılan özelliklerinin başında kibirden uzak olmaları, Allah’ın âyetlerine derin bir saygı duymaları ve rablerini hamd ile tesbih etmeleri gelmektedir. Bu da kişinin ancak, kendisi için en büyük değerin yüce yaratıcıya kul olma idrakinde yattığını anlaması halinde evrendeki yerini iyi belirleyebileceğini ve insana yaraşır bir hayat sürmeyi başarabileceğini göstermektedir.

İbn Âşûr, burada müminlerin Allah’ın âyetleri hatırlatıldığında hemen secdeye kapanmalarından ve rablerini hamd ile tesbih etmelerinden söz edilmesinin, imanın en üst düzeyinde bulunanları ve Resûlullah’ın ashabının o gün bilinen bir durumunu anlatmak üzere yapılmış bir tasvir olduğunu, dolayısıyla bu nitelikleri taşımayanların gerçek mânada iman etmiş sayılmayacakları gibi bir anlam çıkarılamayacağını belirtir (XXI, 227-228). Secdeye kapanmanın tam teslimiyetin ve kulun mâbuduna olan derin saygısının sembolü olduğu ve âyette büyüklük taslamamaya özel vurgu yapıldığı dikkate alındığında, kanaatimizce, o dönem için dahi lafzî bir yoruma gitmeksizin, burada Allah’a gayb yoluyla iman etme, kulluk tevazuu ve bilinci içinde O’na gönülden teslimiyet ve saygı göstermenin övüldüğü anlamı öne çıkarılabilir.

Âyetin, “Vücutları yatak görmez” diye çevrilen kısmını lafzan “Yanları yataklardan ayrı kalır, uzak durur” şeklinde tercüme etmek mümkündür. Tefsirlerde, burada övgüyle sözü edilen müminlerin Allah’ı anmak, O’na yalvarmak, ibadet etmek ve özellikle nâfile namaz kılmak için gece uykularını terketmelerinin kastedildiği yorumuna ağırlık verildiği ve değişik gece namazı türlerinin zikredildiği görülmektedir (bk. Taberî, XXI, 99-102; Râzî, XXV, 180; Şevkânî, IV, 291). Burada daima Allah’ı anan ve O’nu asla dilinden, gönlünden uzak tutmayan müminlerin kastedildiği yorumunu yapanlar da olmuştur (Taberî, XXI, 101). Âyette geçen korku ve ümit, bir taraftan Allah’ın azabına uğramaktan endişe duyarken diğer taraftan da O’nun rahmetinden ümit kesmemek şeklinde açıklanır. Müminin hayata ve geleceğe bakışı konusunda dengeli olmayı öğütleyen bu içerikteki âyet ve hadislerden hareketle İslâm âlimleri havf ve recâ terimlerini geliştirmişlerdir. Özellikle tasavvufta bu terimler üzerinde geniş bir biçimde durulmuştur (bu konuda bk. Hicr 15/49-50).

15-16. âyetlerde müminlerin övgüyle anılan özelliklerinin başında kişinin rabbine mutlak saygı ve teslimiyet içinde bulunması gelmektedir. Böyle bir imanın davranışlara yansıması da iki yönlü olmaktadır. Bu tezahürün psikolojik yönü, insanın kendisini sürekli kontrol altında tutabilmesi, ne kadar geniş imkânlar içinde veya ne büyük mahrumiyetlerle karşı karşıya olursa olsun kendisini olayların akışına bırakıvermemesi, özellikle ibadet ve duadan güç alarak bir irade sınavı içinde olduğunun bilincini koruması; sosyal yönü de, kişinin içinde yaşadığı sosyal ortamı ve başkalarına karşı ödevlerini görmezden gelmemesi şeklinde ifade edilebilir ki, âyette “Kendilerine verdiğimiz rızıktan da Allah için harcarlar” buyurularak bu hususa dikkat çekilmiştir (infak hakkında bk. Bakara 2/245, 254, 261).

Dünya hayatını insana yaraşır biçimde değerlendirebilenlerin âhiretteki en büyük ödülleri Allah’ın kendilerinden hoşnut olduğunu öğrenmeleri olacaktır. Dünyadaki güzel davranışları karşılığında orada verilecek nimetlerin bu hayattaki tasavvurlara sığmayacağı birçok âyet ve hadisten anlaşılmaktadır. Resûl-i Ekrem Cenâb-ı Allah’ın, “Ben sâlih kullarım için hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir beşerin hayal edemeyeceği şeyler hazırladım” buyurduğunu ifade ettikten sonra Secde sûresinin 17. âyetini okumuştur (Buhârî, “Tefsîr”, 32/1). 19. âyette geçen cennetü’l-me’vâ tamlamasını bazı âlimler müstakil bir isim olarak düşünmüşlerdir; bu anlayışa göre tamlamayı “Me’vâ cenneti” şeklinde ve bir özel isim tarzında çevirmek gerekir. Fakat hâkim kanaate göre burada geçen “sığınılacak, barınılacak yer” anlamındaki me’vâ kelimesi cenneti nitelemektedir (Bekir Topaloğlu, “Cennet”, DİA, VII, 376); bu sebeple, belirtilen tamlama, meâlinde “huzur içinde kalacakları cennetler” şeklinde çevrilmiştir.

İnsanların dinden bağımsız değer ölçüleri dinî-ilâhî olanlarla örtüşmeyebilir. 18. âyette mümin ile inanmayanların veya günaha batmış bulunanların aynı değerde olmadıkları ortaya konmakta; takip eden âyetlerde de bu değer farkının âhiretteki yansıması açıklanmaktadır.

 


 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 355-357

اِنَّمَا يُؤْمِنُ بِاٰيَاتِنَا الَّذ۪ينَ اِذَا ذُكِّرُوا بِهَا خَرُّوا سُجَّداً وَسَبَّحُوا بِحَمْدِ رَبِّهِمْ

 

Fiil cümlesidir.  اِنَّـمَٓا  kâffe ve mekfufedir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki ma-i kâffeden kasıt ise  اِنَّ  harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan  مَا  demektir.

يُؤْمِنُ  damme ile merfû muzari fiildir. بِاٰيَاتِ  car mecruru  يُؤْمِنُ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  اِذَا ذُكِّرُوا بِهَا ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. ذُكِّرُوا  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

ذُكِّرُوا  damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. بِهَا  car mecruru  ذُكِّرُوا  fiiline mütealliktir.  Şartın cevabı  خَرُّوا ‘dur.

خَرُّوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. سُجَّداً  hal olup fetha ile mansubdur. سَبَّحُوا  atıf harfi وَ ’la  خَرُّوا  fiiline matuftur. 

سَبَّحُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِحَمْدِ  car mecruru  سَبَّحُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. رَبِّهِمْ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan  مَٓا  harfi, اِنَّ  ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü  اِنَّ  ispat,  مَٓا  nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/ Cumhura göre  إنما  hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https:// islamansiklopedisi.org

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.  (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: 

a)(إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

سَبَّحُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  سبح ’dir.  

ذُكِّرُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi ذكر ‘dır.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef'ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

يُؤْمِنُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.   

 وَهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ

 

 

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. لَا يَسْتَكْبِرُونَ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَسْتَكْبِرُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

يَسْتَكْبِرُونَ  fiili, sülâsi mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsisi كبر ’dir. 

Bu bab fiile taleb,tahavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamlar katar.

اِنَّمَا يُؤْمِنُ بِاٰيَاتِنَا الَّذ۪ينَ اِذَا ذُكِّرُوا بِهَا خَرُّوا سُجَّداً وَسَبَّحُوا بِحَمْدِ رَبِّهِمْ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

اِنَّمَا  kasr edatıyla tekid edilmiş cümle, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır.

إِنَّمَا , kâffe (durduran engelleyen) ve mekfûfe’dir.  ماَ  zaide olup, edatın îrab bakımından tesirine mani olan harftir.  إِنَّ ’yi amelden düşürmüştür.

İki tekit hükmündeki kasr cümleyi tekid etmiştir. Kasr, fiille fail arasındadır.  يُؤْمِنُ  maksûr/sıfat,   الَّذ۪ينَ  maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.

Ayetlere inananların, sadece ayetleri işittikleri zaman secdeye kapananlar olduğu izafî kasrla vurgulanmıştır.

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, bahsi geçenlerin bilinen kişiler olduğunu belirtmesi yanında, onlara tazim ifadesi içindir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur  بِاٰيَاتِنَا  önemine binaen faile takdim edilmiştir.

Veciz anlatım kastıyla gelen  بِاٰيَاتِنَا  izafetinde Allah Teâlâ’ya aid zamire muzaf olan ayetler, şan ve şeref kazanmıştır.

Kasr, izâfîdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

اِنَّمَا  kasr edatı, siyakında açıkça veya zımnen bir sorunun olduğu ayetlerde cevap olarak gelir. Muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur ya da bu konuma konulmuştur. Bu edatla kasr, müspet siyâkında gelir (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

يُؤْمِنُ  fiilinin faili konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nın sıla cümlesi  اِذَا ذُكِّرُوا بِهَا خَرُّوا سُجَّداً , şart üslubunda gelmiştir.

 ذُكِّرُوا بِهَا  cümlesi, şart manalı, cümleye muzaf olan, zaman zarfı اِذَا ‘nın muzâfun ileyhidir.  Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.  اِذَا ‘nın müteallakı, şartın cevap cümlesidir.

اِذَا  kelimesi, gelecek zaman için şart manası taşır. Arkasından muzari manasında gelen mazi fiil, bu fiilin kesinlikle vuku bulacağına işaret etmek içindir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 7, Ahkaf Suresi 15, s.171)

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s.106.)  

ذُكِّرُوا  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef'ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef'ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. 

Müsnedin ileyhin ism-i mevsûlle marife olması tazim ve teşvik içindir.

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi  خَرُّوا سُجَّداً , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsm-i fail vezninde gelerek hudûs ve yenilenme ifade eden  سُجَّداً  kelimesi, خَرُّوا  fiilinin failinden haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

Aynı üslupta gelen  وَسَبَّحُوا بِحَمْدِ رَبِّهِمْ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la şartın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s.107) 

Veciz ifade kastına matuf  بِرَبِّهِمْ  izafeti, Rab ismine muzâfun ileyh olan  هُمْ  zamirinin aid olduğu secde ve tesbih eden kişileri tazim içindir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  رَبِّ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Ayetin başındaki azamet zamirden bu cümlede zamir makamında Allah’ın rububiyet vasfını vurgulayan Rab isminin zikredilmesinde, ıtnâb ve iltifat sanatları vardır. 

خَرُّوا - سُجَّداً ve  سَبَّحُوا - بِحَمْدِ  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ayetin metninde Rab kelimesinin, onlara ait zamire izafe edilmesi (Rabblerini... denilmesi), tesbih ile hamdin illetini ve onların bunu, Allah'ın, kendilerinin Rabbi olduğu mülahazasıyla yaptıklarını bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

   وَهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ

 

 

Hal  و ’ıyla gelen  وَهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.

Cümlenin müsnedi olan  لَا يَسْتَكْبِرُونَ cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidâî kelamdır. İsim cümlesinde, müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip; hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Bu ayet secde ayetidir. Tilavet secdesi yapmak gerekir.

Namaz kılan kişinin namazda secde ayeti okuması halinde, secde ayetinden sonra üç ayetten daha fazla okumayıp rükûya eğilecekse tilavet secdesine niyet ederek rükûya gider. Yapmış olduğu bu rükû aynı zamanda tilavet secdesi yerine de geçer. Şayet üç ayetten daha fazla okuyacaksa tilavet secdesine niyet ederek doğrudan secdeye gider ve bir defa secde yaptıktan sonra ayağa kalkıp kaldığı yerden kıraate devam eder. (el-Fetâva’l-Hindiyye, I,147)

Tilavet secdesi, namaz değilse de taharet, kıbleye dönmek, niyet etmek, avret yerlerinin örtülü olması gibi namazda aranan şartlar tilavet secdesinde de aranır. Ancak tilavet secdesinde iftitah tekbiri sünnettir.

Tilavet secdesi yapacak kişi, ellerini kaldırmadan doğrudan doğruya أللّه أكبر  diyerek bir kere secdeye gidip üç defa  سُبحان ربِّي العالي  dedikten sonra yine أللّه أكبر  diyerek secdeden kalkar. Böylece tilavet secdesi tamamlanmış olur. Yani tilavet secdesinden sonra teşehhüt miktarı oturmak ve selam yoktur.

Tilavet secdesini gerektiren ayetleri işiten kişinin, hemen secde yapmaya fırsat bulamaz ise  سَمِعۡنَا وَأَطَعۡنَاۖ غُفۡرَانَكَ رَبَّنَا وَإِلَیۡكَ ٱلۡمَصِیرُ  demesi müstehaptır. O anda yapamadığı secdeyi daha sonra yapar. (Şürünbülâlî, Merâkı’l Felâh, s. 183)

Kur'an-ı Kerim okunurken secde ayetlerini okuyan veya dinleyen kimsenin tilavet secdesi yapması vaciptir. Secde ayeti okuyan kişi namazda değilse ister ayeti okur okumaz, ister daha sonra kalkıp secdeyi yapar. (Mevsılî, el-İhtiyâr, I, 254)

Secde Sûresi 16. Ayet

تَتَجَافٰى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ خَوْفاً وَطَمَعاًۘ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ  ١٦


Onlar, korkarak ve ümid ederek Rablerine ibadet etmek için yataklarından kalkarlar. Kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden de Allah için harcarlar.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 تَتَجَافَىٰ uzaklaşır ج ف و
2 جُنُوبُهُمْ yanları ج ن ب
3 عَنِ -dan
4 الْمَضَاجِعِ yataklar- ض ج ع
5 يَدْعُونَ du’a ederler د ع و
6 رَبَّهُمْ Rablerine ر ب ب
7 خَوْفًا korkarak خ و ف
8 وَطَمَعًا ve umarak ط م ع
9 وَمِمَّا ve şeylerden
10 رَزَقْنَاهُمْ rızıklandırdığımız ر ز ق
11 يُنْفِقُونَ hayır için harcarlar ن ف ق
Riyazus Salihin, 1525 Nolu Hadis
Muâz İbni Cebel  radıyallahu anh  şöyle dedi:
- Ya Resûlallah!  Beni cennete girdirecek, cehennemden uzaklaştıracak bir iş (amel) söyle bana, dedim.
- "Çok büyük bir şey istiyorsun. Ancak bu, Allah'ın kolay kıldığı kişi için pek kolaydır: Hiçbir şeyi ortak koşmadan yalnızca Allah'a kulluk edersin. Namazı dosdoğru kılarsın. Zekâtı verirsin. Ramazan orucunu tutarsın. Gücün yeter, imkân bulabilirsen haccedersin" buyurdu. Sonra sözüne devamla:
"Şimdi sana hayır kapılarını haber vereyim mi?: Oruç kalkandır. Sadaka, suyun ateşi söndürmesi gibi günahın azâbını söndürür. Kişinin gece yarısı kıldığı namaz da günahı söndürür" buyurdu.
Bundan sonra Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem "Korkuyla ve umutla Rablerine kulluk ettikleri için  vücutları yataklarından uzak kalır ve kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar. Yaptıklarına karşılık olarak, onlar için ne mutluluklar saklandığını hiç kimse bilemez" [Secde sûresi (32), 16, 17] âyetini okudu.
Daha sonra Resûl-i Ekrem şöyle buyurdu:
  - "Sana bütün işlerin başını, ana direğini ve doruk noktasını bildireyim mi?"  Ben:
- Evet, bildiriniz Ya Resûlallah! dedim.
- "İşin başı İslâm, direği namaz, doruğu cihaddır" buyurdu.
Sonra:
- "Sana bütün bunların kıvamının kendisine bağlı olduğu şeyi (can damarını)  bildireyim mi?" dedi.
 Ben:
- Evet, bildir Ya Resûlallah! dedim. Bunun üzerine Hz. Peygamber dilini tuttu ve:
- "Şunu koru! buyurdu. Ben:
- Ya Resûlallah! Biz konuştuklarımızdan da sorgulanacak mıyız? dedim.
- "Annen yokluğuna yansın ey Muaz! İnsanları yüzüstü cehenneme sürükleyen, ancak dillerinin ürettikleridir!" buyurdu.
(Tirmizî, Îmân 8. Ayrıca bk. İbni Mâce, Fiten 12)

  Cefeve جفو :   Cefâ جَفاءٌ lafzı aslen bir vadi ya da derenin veya kaynayan tencerenin kenarlarına ya da dışına attığı köpük, çer çöp türünden şeylerdir. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de sadece bu ayette geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)

  Türkçede kullanılan şekli cefâdır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

تَتَجَافٰى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ خَوْفاً وَطَمَعاًۘ

 

Ayet, سَبَّحُوا ’daki failin hali olarak mahallen mansubdur. 

Fiil cümlesidir. تَتَجَافٰى  elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. جُنُوبُ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

عَنِ الْمَضَاجِعِ  car mecruru  تَتَجَافٰى  fiiline mütealliktir. يَدْعُونَ  cümlesi,  جُنُوبُهُمْ ’deki zamirin hali olarak mahallen mansubdur. 

يَدْعُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. رَبَّهُمْ  mef'ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. خَوْفاً  mef'ûlü lieclih olup fetha ile mansubdur. طَمَعاً  atıf harfi وَ ’la  makabline matuftur. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette ikiside fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Fiilin oluş sebebini bildiren mef'ûldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubtur. Fiile “neden, niçin” soruları sorularak bulunur. Türkçede “için, -den dolayı sebebiyle, -sın diye, ta ki, zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَتَجَافٰى  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tefâ’ul babındandır. Sülâsîsi جفو ’dir. 

Tefâ’ul babı müşareket manasında kullanılır. Musareket: Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef'ûl aynı işi yapmıştır. Müşareket bâbı olan müfaale babıyla bu bab arasındaki fark: Müfaale babında lafızda fail olan, işi başlatan ve galip durumunda olandır. Bu babda ise fail ile mef'ûl arasında işi yapma konusunda müsavilik (eşitlik) olandır. Bu sebeple tefaul babında her ikisi de faillikte aynı olup mağlup olan olmadığından bazen mef'ûl zikredilmez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ

 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَّا  müşterek ism-i mevsûl  مِن  harf-i ceriyle  يُنْفِقُونَ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  رَزَقْنَا ’dır. Îrabtan mahalli yoktur. Aid zamiri mahzuftur. 

رَزَقْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef'ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

يُنْفِقُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

يُنْفِقُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  نفق ’dır.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

تَتَجَافٰى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ خَوْفاً وَطَمَعاًۘ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ

 

Ayet, önceki ayetteki  سَبَّحُوا ’daki failin halidir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidâi kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

جُنُوبُهُمْ ’un, تَتَجَافٰى  fiiline isnadı cüz-kül alakasıyla mecâz-ı mürseldir. 

Sülâsisi  جفو  olan  تَتَجَافٰى  fiili  تفاعلة  babındadır. Bu bab, fiile müşareket, izhar, tedric, mutavaat anlamları katar. Bu bab türemiş olduğu mücerret fiille aynı anlamda da kullanılır.

تَتَجَافٰى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ  [Onların yanları, yataklarından uzaklaşır.] cümlesi, geceleyin çok ibadet etmek ve zühd hayatı yaşamaktan kinayedir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

يَدْعُونَ رَبَّهُمْ خَوْفاً وَطَمَعاً  cümlesi,  جُنُوبُهُمْ ’daki zamirin halidir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Veciz ifade kastına matuf  بِرَبِّهِمْ  izafetinde, müminlere aid zamirin Rab ismine izafesi onları tazim ve teşrif ifade eder.

خَوْفاً  ve tezat nedeniyle ona atfedilen  وَطَمَعاًۘ  mef'ûlü lieclihtir. Her ikisi de bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

خَوْفاً [Korku] - طَمَعاًۘ  [Ümit] kelimeleri arasında tıbak-ı hafiy sanatı vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Öncesine atfedilen  وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ  cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan cümlede, takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur  مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ , amili olan  يُنْفِقُونَ ’ye, ihtimam ve fasılaya riayet için takdim edilmiştir. Rızık verenin Allah Teâlâ olduğu vurgulanmıştır.

يُنْفِقُونَ  fiiline müteallik mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَّا  ‘nın sıla cümlesi  رَزَقْنَاهُمْ , mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Fiilin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir. 

Önceki cümledeki Rab isminden bu cümlede azamet zamirine geçişte iltifat sanatı vardır.

Secde edenlerin hallerinin sayılması taksim sanatıdır.

Ayet-i kerimede kastedilen, gece ibadetidir. Yani ayet, gece ibadetinde bulunanların durumu hakkında inmiştir. Şüphesiz farz namazın dışında en faziletli namaz gece namazıdır. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

Secde Sûresi 17. Ayet

فَلَا تَعْلَمُ نَفْسٌ مَٓا اُخْفِيَ لَهُمْ مِنْ قُرَّةِ اَعْيُنٍۚ جَزَٓاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ  ١٧


Hiç kimse, yapmakta olduklarına karşılık olarak, onlar için saklanan göz aydınlıklarını bilemez.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَلَا ve asla
2 تَعْلَمُ bilemez ع ل م
3 نَفْسٌ hiç kimse ن ف س
4 مَا ne
5 أُخْفِيَ saklandığını خ ف ي
6 لَهُمْ onlar için
7 مِنْ
8 قُرَّةِ aydınlatıcı ق ر ر
9 أَعْيُنٍ gözler ع ي ن
10 جَزَاءً karşılık olarak ج ز ي
11 بِمَا şeylere
12 كَانُوا oldukları ك و ن
13 يَعْمَلُونَ yapıyor(lar) ع م ل
Riyazus Salihin, 1885 Nolu Hadis
Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Allah Teâlâ, ‘Ben sâlih kullarım için hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı, hiçbir insanın hatır ve hayal edemediği nimetler hazırladım’ buyurdu.”
Ebû Hureyre, isterseniz şu âyeti okuyunuz, dedi:
“Mü’minlerin yaptıkları ibadet ve iyiliklere karşılık olarak onlara ne mutluluklar saklandığını hiç kimse bilemez” [Secde sûresi (32), 17].
(Buhârî, Bed'ü'l-halk 8, Tefsîru sûre (32), 1, Tevhîd 35; Müslim, Cennet 2-5. Ayrıca bk. Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân 33, 57; İbni Mâce, Zühd 39)

Riyazus Salihin, 1888 Nolu Hadis
İbni Mes’ûd radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Ben cehennemden en son çıkacak (veya cennete en son girecek) kimseyi biliyorum. O adam cehennemden emekleye emekleye çıkar. Allah Teâlâ ona:
- Haydi git, cennete gir, buyurur. Adam cennete gider, fakat ona cennet doluymuş gibi gelir. Geri dönüp Allah Teâlâ’ya:
- Yâ Rabbî! Cennet ağzına kadar dolmuş! der. Allah Teâlâ ona:
- Git, cennete gir, buyurur. Tekrar oraya gider, yine cennetin dolu olduğunu zanneder. Bir daha geri dönüp Allah Teâlâ’ya:
- Yâ Rabbî! Orası dopdolu! der. Allah Teâlâ ona yine:
- Git, cennete gir, orada senin dünya kadar ve dünyanın on misli (veya dünyanın on misli büyüklüğünde) yerin var, buyurur. O Adam:
- Yâ Rabbî! Sen kâinâtın hükümdarı olduğun halde benimle alay mı ediyorsun? (veya benim halime mi gülüyorsun?) der.”
Hadisin râvisi İbni Mes’ûd şöyle dedi: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in gerideki dişleri belirinceye kadar tebessüm ettiğini gördüm. Sonra şöyle buyurdu:
“İşte cennetliklerin en aşağı seviyesinde bulunan adamın derecesi budur.”
(Buhârî, Rikak 51, Tevhîd 36; Müslim, Îmân 308. Ayrıca bk. İbni Mâce, Zühd 39)

فَلَا تَعْلَمُ نَفْسٌ مَٓا اُخْفِيَ لَهُمْ مِنْ قُرَّةِ اَعْيُنٍۚ جَزَٓاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَعْلَمُ  damme ile merfû muzari fiildir. نَفْسٌ  fail olup damme ile merfûdur. مَٓا  müşterek ism-i mevsûl mef'ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اُخْفِيَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

اُخْفِيَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ’dir. لَهُمْ  car mecruru اُخْفِيَ  fiiline mütealliktir. مِنْ قُرَّةِ  car mecruru naib-i failin mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اَعْيُنٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. جَزَٓاءً  amili  اُخْفِيَ ’in mef'ûlü lieclihi olup fetha ile mansubdur. مَا  ve masdar-ı müevvel  بِ  harf-i ceriyle  جَزَٓاءً ’e mütealliktir. بِ  sebebiyyedir.

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يَعْمَلُونَ  cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.

يَعْمَلُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)

Fiilin oluş sebebini bildiren mef'ûldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubtur. Fiile “neden, niçin” soruları sorularak bulunur. Türkçede “için, -den dolayı sebebiyle, -sın diye, ta ki, zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اُخْفِيَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  خفي ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.

فَلَا تَعْلَمُ نَفْسٌ مَٓا اُخْفِيَ لَهُمْ مِنْ قُرَّةِ اَعْيُنٍۚ جَزَٓاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

 

فَ  atıf harfidir. Ayet hükümde ortaklık nedeniyle 15. ayetteki …إنّما يؤمن  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.

Ayetteki ilk cümle, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidâî kelamdır. 

Müsnedün ileyh olan  نَفْسٌ ’daki nekrelik kesret ve umum ifade eder. Nefiy siyakında nekre, selbin, umum ve şumûlüne işarettir.

لَا تَعْلَمُ  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ’nın sıla cümlesi  اُخْفِيَ لَهُمْ مِنْ قُرَّةِ اَعْيُنٍۚ جَزَٓاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtida-i kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107)

اُخْفِيَ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef'ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef'ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. 

مِنْ قُرَّةِ اَعْيُنٍۚ  car-mecruru, اُخْفِيَ ‘deki naib-i failin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

قُرَّةَ اَعْيُنٍ [Göz aydınlığı] ifadesi; sevinç ve mutluluktan kinayedir. 

اَعْيُنٍ  kelimesinin, özel gözler, secde edenlerin gözleri anlamında olduğu için nekre kullanıldığı da söylenebilir.

اُخْفِيَ  fiilinin mef’ûlü lieclihi olan  جَزَٓاءً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.

Mecrur mahaldeki masdar harfi  مَا  ve akabindeki  كَانُوا يَعْمَلُونَ  cümlesi, masdar tevilinde  بِ  harfi ile birlikte  جَزَٓاءً ’e mütealliktir. Masdar-ı müevvel, nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Masdar harfi  مَا ’ya dahil olan  بِ , harfi sebebiyyedir.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan cümlesi  كَانَ ‘nin haberidir.

كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كَانَ ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)

Kur’an’da  كَانَ ’den sonra gelen muzari fiil, o eylemin çokluğuna ve devamlılığına işaret eder. (Celalettin Divlekci, Kur’an’da Bazı Kelimelerin Kullanım Özelliklerine Dair Genel Kaideler)

تَعْلَمُ - يَعْمَلُونَ  kelimeleri arasında cinâs-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

مَٓا اُخْفِيَ لَهُمْ [kendileri için saklanmış bulunan] ifadesi meçhul fiil-i mazi kipindedir. مَا أخْفي لهمْ [Allah’ın, kendileri için saklamış olduğu] şeklinde ma‘lûm olarak da okunmuştur; bu durumda özne Allah olur.  مَٓا  harfi, الَّذ۪ي  ya da  أىُّ  anlamındadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Secde Sûresi 18. Ayet

اَفَمَنْ كَانَ مُؤْمِناً كَمَنْ كَانَ فَاسِقاًۜ لَا يَسْتَوُ۫نَ  ١٨


Hiç mü’min, fasık gibi olur mu? Bunlar (elbette) eşit olmazlar.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَفَمَنْ
2 كَانَ hiç olur mu? ك و ن
3 مُؤْمِنًا inanan kişi ا م ن
4 كَمَنْ kimse gibi
5 كَانَ olan ك و ن
6 فَاسِقًا fasık ف س ق
7 لَا elbette
8 يَسْتَوُونَ bir olmazlar س و ي

اَفَمَنْ كَانَ مُؤْمِناً كَمَنْ كَانَ فَاسِقاًۜ

 

İsim cümlesidir. Hemze istifhâm harfidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَنْ  müşterek ism-i mevsûl mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَانَ مُؤْمِناً ’dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri  هُو ’dir. مُؤْمِناً  kelimesi  كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.

كَمَنْ  car mecruru mübteda  مَنْ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. كَانَ ’nin ismi müstetir olup takdiri هُو ’dir.  فَاسِقاً  kelimesi  كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. 

 لَا يَسْتَوُ۫نَ

 

Fiil cümlesidir. لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَسْتَوُ۫نَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

يَسْتَوُ۫نَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi سوي ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

اَفَمَنْ كَانَ مُؤْمِناً كَمَنْ كَانَ فَاسِقاًۜ لَا يَسْتَوُ۫نَ

 

فَ  atıf harfi, hemze inkârî istifham harfidir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen taaccüb ve kınama amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebtir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için istifhamda, tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Mübteda konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ’in sıla cümlesi olan  كَانَ مُؤْمِناً , nakıs fiil  كاَن ’nin dahil olduğu sübut ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Teşbih harfi  كَ  nedeniyle mecrur mahaldeki ikinci müşterek ism-i mevsûl  مَنْ , mübteda olan  مَنْ ’in mahzuf haberine mütealliktir. Sılası olan  كَانَ فَاسِقاً  cümlesi, nakıs fiil  كاَن ’nin dahil olduğu sübut ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Ayetteki teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vech-u şebeh hazfedildiği için mücmeldir.

Müsned olan  مُؤْمِناً  ve فَاسِقاً , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80) 

مَنْ كَانَ مُؤْمِناً  cümlesiyle,  مَنْ كَانَ فَاسِقاً  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

مُؤْمِناً - فَاسِقاً  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.

كَانَ - مَنْ  kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

لَا يَسْتَوُ۫نَ  cümlesi, beyanî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Menfi muzari fiil sıygasında gelerek hükmü takviye, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Faide-i haber, ibtidaî kelamdır. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

مُؤْمِناً - فَاسِقاًۜ - يَسْتَوُ۫نَ  müfred ve cemi arasında geçişe güzel bir iltifat sanatı vardır.

Fiilin cemi olması manaya göredir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Yani mümin ile fâsık arasındaki apaçık fark ortaya çıktıktan sonra o üstün vasıfları zikredilen mümin, halleri zikredilen fâsık gibi olur mu hiç! (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bundan önceki cümle ile aralarında benzerlik olmadığının ifade edilmesiyle, bu cümle ile ifade edilen mana, en beliğ ve kuvvetli şekilde tamamıyla bildirildiği, halde bu cümle ile de sarih olarak ifade edilmesi, bundan sonra gelecek tafsilatın buna bina edilmesi içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

17-18-19-20. ayetlerde cem mea-t tefrîk ve-t taksîm sanatı vardır.

Secde Sûresi 19. Ayet

اَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ جَنَّاتُ الْمَأْوٰىۘ نُزُلاً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ  ١٩


İman edip salih amel işleyenlere gelince, onlar için, yapmakta olduklarına karşılık bir mükâfat olarak Me’vâ cennetleri vardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَمَّا fakat
2 الَّذِينَ
3 امَنُوا inananlar ا م ن
4 وَعَمِلُوا ve yapanlar ع م ل
5 الصَّالِحَاتِ iyi işler ص ل ح
6 فَلَهُمْ onlar
7 جَنَّاتُ cennetlerde ج ن ن
8 الْمَأْوَىٰ durulmağa değer ا و ي
9 نُزُلًا ağırlanırlar ن ز ل
10 بِمَا karşılık
11 كَانُوا olduklarına ك و ن
12 يَعْمَلُونَ yapıyor(lar) ع م ل

اَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ جَنَّاتُ الْمَأْوٰىۘ نُزُلاً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

 

İsim cümlesidir. اَمَّا  şart ve tafsil harfidir. الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

Fiil cümlesidir. اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَمِلُوا  atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.

عَمِلُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الصَّالِحَاتِ mef'ûlun bih olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır.

Aslında  أعمالا (ameller) şeklindeki mahzuf mef'ûlün bihin sıfatıdır. 

فَلَهُمْ جَنَّاتُ الْمَأْوٰى  cümlesi, mübteda  الَّذ۪ينَ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

İsim cümlesidir. لَهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. جَنَّاتُ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْمَأْوٰى  muzâfun ileyh olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir. نُزُلاً  kelimesi  جَنَّاتُ ’nün hali olup fetha ile mansubdur. 

مَا  ve masdar-ı müevvel  بِ  harfi-i ceriyle  نُزُلاً ’e mütealliktir. بِ  sebebiyyedir.

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi cemi müzekker olan  و  muttasıl zamiridir, mahallen merfûdur. يَعْمَلُونَ  cümlesi,  كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur. 

يَعْمَلُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

Şart, tafsil ve tekid bildiren  اَمَّا  edatı, cevabının başındaki  ف  harfi ile ayırt edilir. Zira cevabının başında  ف  harfi varsa o şart edatıdır ve tekid bildirir, yok ise tafsil ifade eder. (Nida Sultan Çelikkaya, Haber Üslubu ve Haberin Muktezâ-i Zâhire Uygun Gelmemesi Durumu)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)  

اٰمَنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

اَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ جَنَّاتُ الْمَأْوٰىۘ نُزُلاً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Şart ve tafsil harfi  اَمَّا ’nın dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, şart üslubunda gelmiştir.

اَمَّا  harf-i şart, tafsil ve tekid için kullanılır. Şart harfi olması için kendisinden sonra  فَ  harfinin gelmesi zorunludur. Zemahşerî ‘’ اَمَّا  cümleye tekid anlamı kazandırır’’, demiştir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, İtkan, c. 1, s. 419)

اَمَّا , haberin mübtedaya isnadını tekid eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Câsiye/31, C. 6, s. 267) 

Has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mübtedadır. Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi söz konusu kişilere tazim ve teşvik ifade eder. 

Sılası olan  اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında gelerek hudûs, temekkün ve istikrar ifade etmiştir. 

Aynı üsluptaki  وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ  cümlesi hükümde ortaklık sebebiyle sılaya atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

عَمِلُوا  fiilinin mef’ûlu olan  الصَّالِحَاتِ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir.

وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ   ibaresinin aslı  عَمِلُوا الأعمال الصالحات  şeklindedir. Mevsuf hazf edilmiş, sıfat söylenmiştir. Bu da onların (ve amellerinin) bu sıfatla ne kadar özdeşleştiklerini, kuvvetle vasıflandıklarını gösterir.  Mevsûfun hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

الصَّالِحَاتِ ‘nin, ism-i mef’ûl yerinde ism-i fail gelmesi, mecazî isnaddır. Mefûliyyet alakasıyla mecaz-ı aklîdir.

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi  فَلَهُمْ جَنَّاتُ الْمَأْوٰى , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümle  اَمَّا ’nın cevabı aynı zamanda  الَّذ۪ينَ ’nin de haberidir.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Cevap cümlesinde, takdim tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. 

لَهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  جَنَّاتُ الْمَأْوٰى  muahhar mübtedadır.

Az sözle çok anlam ifade eden جَنَّاتُ الْمَأْوٰى izafetinde, sıfatın mevsûfuna izafeti söz konusudur. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.

الَّذ۪ينَ ‘de cem’ edilenlerin, iman edenler ve salih amel yapanlar şeklinde sayılmaları, sonra da mükâfat olarak Me’vâ cennetleri içinde olmalarının açıklanması cem' ma’at-taksim sanatıdır.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf Suresi 20, c. 7, s. 238)

الْمَأْوٰىۘ ’nın harf-i tarifle gelmesi ahd içindir.  الْ  takısı, muzâfun ileyhten ivazdır. Takdiri, مَأْواهم  [Onların sığınağı] şeklindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Haber, fiil cümlesi olursa teceddüd [yenilenmek] ifade eder. Muzari fiil hem hudûs hem de gelecek zaman ifadesi sebebiyle teceddüd (fiilde yenilenme/tekrarlanma) ifade eder. Fiil cümlesi aynı zamanda istimrârî teceddüd ifade edebilir. Teceddüd, olayın ortaya çıkışının yenilenmesi/tekrarlanması yani azar azar gerçekleşmesidir. Ancak fiil cümlesinin teceddüdî istimrâr (devamlı olarak yenilenme) ifade etmesi için bazı karineler olması gerekir. Aksi halde istimrârî teceddüd ifade etmez. Bu da medh ve övünme gibi özel bazı makamlara mahsustur. İsim cümlesinde haber, fiil olarak geldiği zaman hükmü takviye eder. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bundan önce anılan iki fırkanın dünyadaki halleri zikredildikten sonra burada da onların mertebeleri açıklanmaktadır. Ayetin metninde cennet, الْمَأْوٰى ’ya izafe edilmiş, çünkü gerçek yurt cennettir; dünya ise mutlaka terk edilecek bir geçici konaktır. Diğer bir görüşe göre ise الْمَأْوٰى , muayyen bir cennetin adıdır. Hangi mânâ olursa olsun, bu ifade de yukarıda zikredildiği gibi onların, dünyada konakları olan yataklarından yanlarını uzak tuttuklarına işaret edilmiş olması, uzak bir ihtimal değildir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)  

نُزُلاً  ibaresi,  جَنَّاتُ ’dan haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.

Mecrur mahaldeki masdar harfi  مَا  ve akabindeki  كَانُوا يَعْمَلُونَ  cümlesi, masdar tevilinde, sebep bildiren  بِ  harfi ile  نُزُلاً ’nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Masdar-ı müevvel, nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

كَانَ ’nin haberi olan  يَعْمَلُونَ ‘nin muzari fiil cümlesi olarak gelmesiyle hüküm takviye edilmiştir. Muzari fiil ayrıca hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir. 

Muzari fiiller tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كَانَ ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)

Kur’an’da  كَانَ ’den sonra gelen muzari fiil, o eylemin çokluğuna ve devamlılığına işaret eder. (Celalettin Divlekci, Kur’an’da Bazı Kelimelerin Kullanım Özelliklerine Dair Genel Kaideler)

عَمِلُوا - يَعْمَلُونَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

الْمَأْوٰىۘ  - نُزُلاً  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

نُزُلاً , müfessirlerin çoğuna göre konaklanan yer (المنزل) ve konuk olmak (ألنُزول ) anlamındadır. Buna göre sanki Allah Teâlâ onlar için inip yerleşecekleri konak, kalacakları vatan olarak Firdevs cennetleri vardır buyurmuş oluyor. Ancak biz, bu surenin bu ayetine geldiğimize baktık ki bu sözcüğün (نُزُل) kendisini istiâre kapsamına sokan bir başka mecaz anlamı varmış. İşte bundan dolayı onu burada zikrettik. Onun da kimilerine göre  نُزُل  kelimesi ile (konuk gelmeden önce onun için hazırlanıp da ilk ayak bastığında kendisine ikram edilen (konukluk) hoş geldin ikramı demek olduğu ifade edilmiştir. Bu sebeple Allah Teâlâ’nın  فَلَهُمْ جَنَّاتُ الْمَأْوٰىۘ نُزُلاً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ  [İşledikleri amellerine karşılık, ağırlama (نُزُلاً ) olarak onlara barınak cennetleri vardır] sözündeki  نُزُلاً  kelimesi [(konuklara ikram edildiği gibi cennetlikler için hazırlanmış konukluk olarak] demektir. Çünkü onlar, Allah Teâlâ’nın cennetlerinde ağırladığı konukları, evinde ikram ettiği komşuları ve dostları konumundadır. Bu ifadede gerçek manada mesafe yakınlığı ve ikametle niteleme söz konusu değildir. Bu ifade sadece (Allah’ın evinin, sakinleri) diye isimlendirilmişlerdir. İşte ayetteki bu ifade, bu söze benzemektedir. Çünkü Kureyşliler, Allah’ın kendisine özgü saydığı, hac ile ziyaret etmeyi insanlara farz kıldığı evinin komşularıdır. (Şerîf er-Râdî, Kur'an Mecazları) 

17-18-19-20. ayetlerde cem mea-t tefrîk ve-t taksîm sanatı vardır.

Secde Sûresi 20. Ayet

وَاَمَّا الَّذ۪ينَ فَسَقُوا فَمَأْوٰيهُمُ النَّارُۜ كُلَّمَٓا اَرَادُٓوا اَنْ يَخْرُجُوا مِنْهَٓا اُع۪يدُوا ف۪يهَا وَق۪يلَ لَهُمْ ذُوقُوا عَذَابَ النَّارِ الَّذ۪ي كُنْتُمْ بِه۪ تُكَذِّبُونَ  ٢٠


Fasıklık edenlere gelince, onların barınağı ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde, oraya döndürülürler ve onlara, “Yalanlamakta olduğunuz ateş azabını tadın” denir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَأَمَّا ve fakat
2 الَّذِينَ
3 فَسَقُوا yoldan çıkanların ف س ق
4 فَمَأْوَاهُمُ barınacakları yer ا و ي
5 النَّارُ ateştir ن و ر
6 كُلَّمَا her ك ل ل
7 أَرَادُوا istediklerinde ر و د
8 أَنْ
9 يَخْرُجُوا çıkmak خ ر ج
10 مِنْهَا oradan
11 أُعِيدُوا yine geri çevrilirler ع و د
12 فِيهَا oraya
13 وَقِيلَ ve denilir ق و ل
14 لَهُمْ onlara
15 ذُوقُوا tadın ذ و ق
16 عَذَابَ azabını ع ذ ب
17 النَّارِ ateş ن و ر
18 الَّذِي
19 كُنْتُمْ olduğunuz ك و ن
20 بِهِ onu
21 تُكَذِّبُونَ yalanlamakta ك ذ ب
İlk cümlede geçen ve sözlükte “günah işlemek” anlamına gelen feseka fiilinin buradaki bağlamında –başka bazı âyetlerde de olduğu gibi– günahların en büyüğü olan “inkârcılıkta diretme” mânasında kullanıldığı anlaşılmaktadır. Bu sebeple, 20. âyette sözü edilen kişiler meâlinde “günaha batanlar” şeklinde ifade edilmiştir. Tefsirlerde genellikle, 21. âyette geçen “büyük azap”tan maksadın âhiret azabı olduğu belirtilir; “yakın azap” ise daha çok dünya hayatındaki belâ ve sıkıntılar şeklinde açıklanır. Bazı müfessirler bunu kabir azabı olarak yorumlamışlar; İbn Mes‘ûd’dan da burada müşriklerin Bedir Savaşı’nda mağlûp olacaklarına işaret bulunduğu yorumu nakledilmiştir (bk. Taberî, XXI, 108-111; İbn Ebû Hâtim, IX, 3110). İnkârcılık günahına saplananlara yakın azabın mutlaka tattırılacağı ve bunun tuttukları yanlış yoldan dönmelerine fırsat verme amacı taşıdığı belirtildiğine göre, bu ifadeyle söz konusu kişilerin dünya hayatında vicdan muhasebesi yapmalarına imkân sağlayan özellikle maddî-mânevî sıkıntılara ve bunalımlara mâruz bırakılmasının kastedildiği söylenebilir. Müteakip âyette kendisine bu tür fırsatlar sağlandığı halde bağnaz tutumunda direnen kişinin haksızlığın zirvesine tırmanmış ve artık cezayı kesin olarak hak etmiş olduğunun belirtilmesi de bu mânayı desteklemektedir.

وَاَمَّا الَّذ۪ينَ فَسَقُوا فَمَأْوٰيهُمُ النَّارُۜ 

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَمَّا  şart ve tafsil harfidir. الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  فَسَقُوا ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

Fiil cümlesidir. فَسَقُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  فَمَأْوٰيهُمُ النَّارُ  cümlesi, mübteda  الَّذ۪ينَ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

مَأْوٰيهُمُ  mübteda olup, mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzafun ileyh olarak mahallen mecrurdur. النَّارُۜ  haberi olup damme ile merfûdur.

Şart, tafsil ve tekid bildiren  اَمَّا  edatı, cevabının başındaki  ف  harfi ile ayırt edilir. Zira cevabının başında  ف  harfi varsa o şart edatıdır ve tekid bildirir, yok ise tafsil ifade eder. (Nida Sultan Çelikkaya, Haber Üslubu ve Haberin Muktezâ-i Zâhire Uygun Gelmemesi Durumu)

كُلَّمَٓا اَرَادُٓوا اَنْ يَخْرُجُوا مِنْهَٓا اُع۪يدُوا ف۪يهَا 

 

Fiil cümlesidir.  كُلَّمَٓا  şart manasında cezmetmeyen zaman zarfı olup  اُع۪يدُوا ’nun cevabına müteallık, mahallen mansubdur. اَرَادُٓوا  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اَرَادُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel amili  اَرَادُٓوا ’nün mef'ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.  

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يَخْرُجُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْهَٓا  car mecruru  يَخْرُجُوا  fiiline mütealliktir. 

اُع۪يدُوا  damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. ف۪يهَا  car mecruru  اُع۪يدُوا  fiiline mütealliktir. 

كُلَّمَا  kelimesi  كُلَّ  ile masdariyye  مَا ‘ nın birleşimi olan cezmetmeyen şart edatıdır. Kendisinden sonra şart ve cevap olarak iki fiil bulunur. Bu fiiller daima mazi olur. Edat bu fiillerin tekrarlandığını ifade etmeye yarar. مَا  ile masdara dönüşmüş şekline muzaf olur. (Arap Dilinde Edatlar, Hasan Akdağ)

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَرَادُٓوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi رود ’dir. 

اُع۪يدُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  عود ‘dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


 وَق۪يلَ لَهُمْ ذُوقُوا عَذَابَ النَّارِ الَّذ۪ي كُنْتُمْ بِه۪ تُكَذِّبُونَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. ق۪يلَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. لَهُمْ  car mecruru  ق۪يلَ  fiiline mütealliktir.Mekulü’l kavl ذُوقُوا عَذَابَ النَّارِ  cümlesi, naib-i fail olarak mahallen merfûdur.

ذُوقُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَذَابَ  mef'ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. النَّارِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

الَّذ۪ي  müfred müzekker has ism-i mevsûl  عَذَابَ ’ın sıfatı olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  كُنْتُمْ بِه۪ تُكَذِّبُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كُنْتُمْ  nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُمْ  muttasıl zamiri  كان ’nin ismi olarak mahallen merfûdur. بِه۪  car mecruru  تُكَذِّبُونَ  fiiline mütealliktir. تُكَذِّبُونَ  cümlesi, كُنْتُمْ ’un haberi olarak mahallen mansubdur. 

تُكَذِّبُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)

تُكَذِّبُونَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  كذب ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef'ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

وَاَمَّا الَّذ۪ينَ فَسَقُوا فَمَأْوٰيهُمُ النَّارُۜ 

 

Ayet atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur. 

Şart ve tafsil harfi  اَمَّا ’nın dahil olduğu şart üslubundaki terkip, isim cümlesi formunda gelerek,sübut ve istimrar ifade etmiştir.

اَمَّا  harf-i şart, tafsil ve tekid için kullanılır. Şart harfi olması için kendisinden sonra  فَ  harfinin gelmesi zorunludur. Zemahşerî ‘’ اَمَّا  cümleye tekid anlamı kazandırır’’, demiştir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, İtkan, c. 1, s. 419)

اَمَّا , haberin mübtedaya isnadını tekid eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Câsiye/31, C. 6, s. 267) 

Has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mübtedadır. Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi söz konusu kişilere tahkir ifade eder. 

Sılası olan  فَسَقُوا, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hudûs, temekkün ve istikrar ifade etmiştir. 

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi olan  فَمَأْوٰيهُمُ النَّارُ, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümle  اَمَّا ’nın cevabı aynı zamanda  الَّذ۪ينَ ’nin de haberidir.

Müsnedün ileyh olan  مَأْوٰيهُمُ, veciz ifade kastıyla izafet formunda gelmiştir.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

فَمَأْوٰيهُمُ النَّارُ  [Onların sığınağı ateştir.] ifadesi azabı müjdelemek gibi bir tehekkümî istiare ifade eder. Alay ve hor görmek maksadıyla yapılan istiaredir. 

Müsned olan  النَّارُ ’ın marife gelişi, kemal vasıflara sahip olduğunun işaretidir.

Müsned, iki durumda marife olur. 1. Muhatap; müsned ve müsnedün ileyhden birini biliyor diğerini bilmiyordur. Bildiği müsnedün ileyh, bilmediği müsned olur. 

2. Muhatap ikisini de biliyordur ama siyak, birinin takdimini gerektiriyordur. Mütekellim muhatabın bildiği şeyi ya da siyakın gerektirdiği şeyi takdim ederek müsnedün ileyh yapar. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

19-20. ayetler arasında güzel bir mukabele sanatı vardır.

 

كُلَّمَٓا اَرَادُٓوا اَنْ يَخْرُجُوا مِنْهَٓا اُع۪يدُوا ف۪يهَا 

 

Fasılla gelen şart üslubundaki terkipte   كُلَّمَٓا  kelimesi,  حين  anlamında zaman zarfıdır. Cümleye muzaf olan cezmetmeyen şart edat  كُلَّمَٓا , umum ifade eden  كُلَّ  ile masdariyye  مَٓا ’sının birleşimidir. Müteallakı cevap cümlesidir. 

Şart cümlesi olan  اَرَادُٓوا اَنْ يَخْرُجُوا مِنْهَٓا , müspet mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  اَنْ يَخْرُجُوا مِنْهَٓا  cümlesi, masdar teviliyle  اَرَادُٓوا  fiilinin mef'ûlu olarak nasb mahallindedir.

Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

فَ  karinesi olmaksızın gelen cevap cümlesi  اُع۪يدُوا ف۪يهَا, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s.106.) 

اُع۪يدُوا  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef'ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef'ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kur’an-ı Kerim’de  tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)

وَق۪يلَ لَهُمْ ذُوقُوا عَذَابَ النَّارِ الَّذ۪ي كُنْتُمْ بِه۪ تُكَذِّبُونَ

 

Cümle atıf harfi  وَ ‘la şartın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Malum sıygadan, meçhul sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

ق۪يلَ  fiilinin mekulü’l kavli olan  ذُوقُوا عَذَابَ النَّارِ الَّذ۪ي كُنْتُمْ بِه۪ تُكَذِّبُونَ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

فَذُوقُوا الْعَذَابَ [Azabı tadın!] tehekkümî istiaredir. Azap, acı bir yiyeceğe benzetilip bu yiyecek hazf edilmiş, levazımı olan tatmak zikredilmiştir. Azabın korkunçluğunu mübalağa içindir. Aralarındaki zıddiyet, tehekküm ve alay maksadıyla tenasübe benzetilmiştir. Câmî, hissetmektir.

Azabın korkunçluğunu artırmak için  النَّارِ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve aralarında iştikak cinası olan  الَّذ۪ينَ - الَّذ۪ي  kelimeleri arasında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

النَّارِ  için sıfat konumundaki has ismi mevsûl  الَّذ۪ي ’nin sıla cümlesi olan  كُنْتُمْ بِه۪ تُكَذِّبُونَ , nakıs fiil  كَانَ ’ nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı  sanatıdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur  بِه۪, amili olan  كُنْتُمْ ’un haberi  تُكَذِّبُونَ ’ye önemine binaen takdim edilmiştir.

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade eder. Muzari fiilin tecessüm özelliği, olayı göz önünde canlandırarak dikkatleri artırır.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كَانَ ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)

كَانَ ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S. 103)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Tatmak (zevk; tadı alınan) hem maddi, hem manevi şeyler hakkında kullanılır. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Zevk almak, tadılan şeyin künhünü anlamak bakımından hissetmenin en son noktasıdır. Azabı tatmak şeklinde Kur’an'da çok kullanılmıştır. Aslında Kur’an'da  ذُقْۙ ۚ  ذُقُوا , فذُوقُوا  ُkelimeleri sadece azap kastedildiğinde kullanılmıştır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ- Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 5, s.162)

Azabı tatma emri ihane (hor görme) tarikiyledir. Âlûsî de emrin ihane için olduğunu söyler. Zemahşerî şöyle der: Tadın emri, Allah’ın vaat ve vaîdiyle alay ettikleri için onları alaya almak ve kınamak manasınadır. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı)

Sayfadaki ayetlerin istisnasız hepsinin fasılalarındaki  و- نَ  ve  ي - نَ  harfleriyle  oluşan ahenk, diğer sayfalarda olduğu gibi son derece dikkat çekicidir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)

17-18-19-20. ayetlerde cem mea-t tefrîk ve-t taksîm sanatı vardır.

Günün Mesajı
15. ayet secde ayetidir. Tilavet secdesi yapmak gerekir.
Namaz kılan kişinin namazda secde ayeti okuması halinde, secde ayetinden sonra üç ayetten daha fazla okumayıp, rükûya eğilecekse, tilavet secdesine niyet ederek rükûya gider. Yapmış olduğu bu rükû aynı zamanda tilavet secdesi yerine de geçer. Şayet üç ayetten daha fazla okuyacaksa, tilavet secdesine niyet ederek doğrudan secdeye gider ve bir defa secde yaptıktan sonra ayağa kalkıp kaldığı yerden kıraate devam eder (el-Fetâva’l-Hindiyye, I, 147).
Tilavet secdesi, namaz değilse de; taharet, kıbleye dönmek, niyet etmek, avret yerlerinin örtülü olması gibi namazda aranan şartlar tilavet secdesinde de aranır. Ancak tilavet secdesinde iftitah tekbiri sünnettir.
Tilavet secdesi yapacak kişi, ellerini kaldırmadan doğrudan doğruya أللّه أكبر diyerek bir kere secdeye gidip üç defa سُبحان ربِّي العالي dedikten sonra yine أللّه أكبر diyerek secdeden kalkar. Böylece tilavet secdesi tamamlanmış olur. Yani tilavet secdesinden sonra teşehhüt miktarı oturmak ve selam yoktur.
Tilavet secdesini gerektiren ayetleri işiten kişinin, hemen secde yapmaya fırsat bulamaz ise, سَمِعۡنَا وَأَطَعۡنَاۖ غُفۡرَانَكَ رَبَّنَا وَإِلَیۡكَ ٱلۡمَصِیرُ demesi müstehaptır. O anda yapamadığı secdeyi daha sonra yapar. (Şürünbülâlî, Merâkı’l-felâh, s. 183)
Kur’an-ı Kerim okunurken secde ayetlerini okuyan veya dinleyen kimsenin tilavet secdesi yapması vaciptir. Secde ayeti okuyan kişi namazda değilse, ister ayeti okur okumaz, ister daha sonra kalkıp secdeyi yapar (Mevsılî, el-İhtiyâr, I, 254).
Sayfadan Gönüle Düşenler

Ey Allahım! Hakikati görüp de pişman olanların ama geç kalmışların ve unutulmuşların haline benzemekten koru. Yardımın ile; ayetlerini birbirinden ayırmadan hepsine iman edenlerden, ayetlerle öğüt verildiği zaman büyüklük taslamadan secdeye kapananlardan ve daima Seni hamd ile ananlardan olalım. 

Kulun korkuya ihtiyacı vardır ki dünyaya kapılmasın, nefsine güvenmesin ve kalbindeki faziletleri beslesin. Kulun ümide ihtiyacı vardır ki dünyaya tamamen sırtını dönmeden hayatını ve ibadetlerini kolaylaştırsın, verdiğin nimetlere hamd etsin ve hatasında affedilmeyi, zorluklarda rahmetini, amellerde ecrini, hastalıklarda şifanı umsun. Rızan ile; dünyanın rahatlığına ve nimetlerine kapılıp gitmeden Sana gönülden ibadet edenlerden ve gerektiğinde korku ile ümit arasında gidip gelenlerden olalım.

Mahşer günü bizi: “Rabbim! İşittik ve itaat ettik. Senin rızan için çabaladık. Huzuruna geldik. Kabul buyur. Bize rahmet et. Bizden razı ol.” diyenlerden eyle. Cehennem ateşini görmeden ve ne olduğuna şahit olmadan cennetine; azabının şiddetini bilmeden huzuruna ve gazabına uğramadan rahmetine kavuşalım. 

Amin.

***

Unutmanın çeşitleri sayılabilir. Yenilere yer açmak için kullanılmayan eski bilgilere yol verilmesi, elinin altındaki işlere ya da zamanın akışına kapılıp bazı konuların dikkatten kaçması ve akılda tutulmak istenen ama yeterince tekrar edilmemenin sonucunda kaybolanlar gibi çeşitleri normal kabul edilir. Beynin yaşlanması, zarar görmesi, bedendeki bir dengenin şaşması ya da travmatik olayların savunma mekanizmasıyla beraber bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde derinlere gömülmesi gibilerin dışında kalan ve nefsin silahı olan kasıtlı unutmak vardır.

Bu unutma hali, yapılan tercihlerin sonucunda doğar. Bazı durumlarda, amaç belki doğrudan unutmak değildir ancak hatırlamak gibi bir niyet de yoktur. Belki de nefsin en çok kullandığı yöntemdir. İyi bir iş yapmak ya da ibadete başlamak fikri doğduğu anda önce erteleme tekniğini kullanır. Kişi uyanık davranıp harekete geçmezse unutur gider. Allah’ı ve O’nun için yaşadığını unutur. Namazının dünyalık her işten daha önemli olduğunu unutur. Kalbinin hakikati hatırlatan ve Allah’a yaklaşmak isteyen halini unutur. Ölümü ve ahireti unutur. Unutulduğu diriliş günü gelince de bizi geri gönder diye boşa yalvarmaktan başka çaresi yoktur. 

Denir ki: Kul, Allah rızası için yapacağı işleri ve Allah’ın emirlerine itaati, ertelenebilecek dünyalıkların arasına sıkıştırma huyundan vazgeçmelidir. Ertelemesi gerektiği durumlarda ise hatırlamak için önlemler almalıdır. İnanan her kul ister ki Allah dualarını kabul etsin ve kendisinin yanında olduğunu maddi ve manevi hallerle hissettirsin. Halbuki hatırlanmak için hatırlamalıdır. Hakiki huzur için doğru huzurda hazır bulunmalıdır. Nice basit işler için bile nice basit dünyalıkların kapısında vakit harcarken, her şeyini veren Allah’a kulluğa öncelik vermek zor olmamalıdır.

Ey Allahım! Bizi nefsimizin unutma, erteleme ve hakikati hatırlamayı istememe hastalıklarından kurtar. Merhametin ile iyileştir. Gönüllerimize Sana ibadeti ve itaati sevdir. Bunları bize kolaylaştır ve bizden kabul buyur. Bizi her anında, Senin kulun olduğunu ve dönüşünün yine Sana olduğunu hatırlayanlardan eyle. Bu bilinç ile kararlarını alıp ümit ile korku arasında koşarken tercihlerini doğru yapanlardan eyle. Her türlü pişmanlık halinden korunan ve hatırlanan, Senin selamın ile seslenilen ve ebedi huzura kavuşan hakiki iman sahibi kullarından eyle.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji