وَلَقَدْ كَانُوا عَاهَدُوا اللّٰهَ مِنْ قَبْلُ لَا يُوَلُّونَ الْاَدْبَارَۜ وَكَانَ عَهْدُ اللّٰهِ مَسْؤُ۫لاً ١٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَقَدْ | oysa |
|
| 2 | كَانُوا | idiler |
|
| 3 | عَاهَدُوا | söz vermişler |
|
| 4 | اللَّهَ | Allah’a |
|
| 5 | مِنْ |
|
|
| 6 | قَبْلُ | daha önce |
|
| 7 | لَا |
|
|
| 8 | يُوَلُّونَ | dön(üp kaç)mayacaklarına |
|
| 9 | الْأَدْبَارَ | arkalarına |
|
| 10 | وَكَانَ | ve idiler |
|
| 11 | عَهْدُ | verilen sözden |
|
| 12 | اللَّهِ | Allah’a |
|
| 13 | مَسْئُولًا | sorumlu |
|
Hendek kazılırken büyük bir kayaya rastlanmıştı, kayayı sökmeyi veya kırmayı başaramayan askerler Peygamberimiz’e başvurdular. O, üst giysisini çıkardı, kazmayı eline aldı ve üç vuruşta kayayı parçaladı. Her vuruşta “Allahü ekber” diyor ve “İran, Suriye, Yemen” gibi yerleri zikrederek ileride müslümanların gerçekleştirecekleri fetihleri bir bir müjdeliyordu. Bu müjdeyi işiten yahudiler ve münafıklar ise “Biz korkudan helâya gidemezken o bize İran ve Bizans’ın hazinelerini müjdeliyor, bu aldatmadan başka bir şey değil” demişlerdi (Nesâî, “Cihâd”, 42; Kurtubî, XIV, 130).
Bu gruptaki âyetlerde münafıkların ortak karakteri, sözlerinden ve davranışlarından örnekler verilerek açıklanmaktadır: Bunlar söz verirler ama yerine getirmezler; fitne fesat fırsatı çıkınca ev bark aile düşünmeden o fırsatı değerlendirmeye koşarlar; hizmet gerektiğinde ise türlü bahaneler ileri sürerek izin almak isterler; sûret-i haktan görünerek müslümanların moralini bozarlar; çoluk çocuklarını, evlerinin tehlikede olduğunu hatırlatarak savaş alanından çekilmeyi tavsiye ederler; korkunun ölüme faydası olmadığı halde inançsızlıkları sebebiyle savaşmaktan ve ölümden fazlaca korkarlar, korku ortamı geçip zafer kazanılınca da bu sonuçta kendilerinin de payı varmış gibi konuşmaya ve hak talep etmeye kalkışırlar.
وَلَقَدْ كَانُوا عَاهَدُوا اللّٰهَ مِنْ قَبْلُ لَا يُوَلُّونَ الْاَدْبَارَۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. عَاهَدُوا اللّٰهَ cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.
عَاهَدُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ lafza-i celâl mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. مِنْ قَبْلُ car mecruru عَاهَدُوا filine müteallik olup, cer mahallinde muzâftır. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُوَلُّونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الْاَدْبَارَ ikinci mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur.
عَاهَدُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi عهد ’dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Musareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُوَلُّونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi ولي ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَكَانَ عَهْدُ اللّٰهِ مَسْؤُ۫لاً
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
عَهْدُ kelimesi, كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مَسْؤُ۫لاً kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.
مَسْؤُ۫لاً sülâsi mücerredi سأل olan fiilin ism-i mef’ûlüdür.
وَلَقَدْ كَانُوا عَاهَدُوا اللّٰهَ مِنْ قَبْلُ
Önceki ayetteki لَوْ دُخِلَتْ عَلَيْهِمْ cümlesine وَ ‘la harfiyle atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Şart cümlesinden kasem cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattie, قَدْ tahkik harfidir. Mahzuf kasem ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, gayrı talebî inşâî isnaddır.
Ayette kasem fiilinin mahzuf olması icaz-ı hazif sanatıdır.
Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda, vurgu kasemin cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazfedilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur’an'da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur’an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)
كَانَ ’nin dahil olduğu كَانُوا عَاهَدُوا اللّٰهَ مِنْ قَبْلُ cümlesi, mahzuf kasemin cevabıdır. Kasem ve tahkik harfiyle tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
عَاهَدُوا اللّٰهَ مِنْ قَبْلُ cümlesi, nakıs fiil كَانَ ’nin haberidir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ’nin haberinin mazi fiil sıygasında cümle olması, hükmü takviye hudûs, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
عَاهَدُوا fiiline müteallik قَبْلُۚ , cer mahallinde olup muzâftır. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır. Muzâfun ileyhin sözün gelişinden anlaşıldığı ve fazla sözden sakınmak için hazfedilmesi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Eğer كَانَ ’nin haberi mazi fiil ise bu, olayın bir kez vuku bulduğunu gösterir. (Fâdıl Sâlih Samerrâî, Meani’n-Nahvi, c. 1, s. 211)
عَاهَدُوا fiili مفاعلة babındandır. Sülâsîsi عهد ’dir. Bu bab fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi manalar katar.
Burada, belirtilen iki toplulukta sözlerinden cayanların cezalandırılacağını ifade eden bir ikaz vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Burada kelam, müminlerden Allah yolunda sebat edecekleri hususundaki ahitlerinde tereddüt gösterenlere müvecceh olduğu için, hem kasem lamı ile, hem tahkik harfi ile, hem de كانَ fiili ile tekidli gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لَا يُوَلُّونَ الْاَدْبَارَۜ
Fasılla gelen cümle, عَاهَدُوا fiilinden anlaşılan mahzuf kasemin cevabıdır. Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Ayette münafıkların ne olursa olsun düşman karşısında geriye dönüp kaçmayacaklarına dair Allah’a kesin söz verdikleri ifade edilmektedir.
لَا يُوَلُّونَ الْاَدْبَارَ [Sırtlarını çevirmeyecekler] cümlesi, savaştan kaçmaktan kinayedir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir ve Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لا يُوَلُّونَ الأدْبارَ cümlesi, عاهَدُوا cümlesi için beyan cümlesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَكَانَ عَهْدُ اللّٰهِ مَسْؤُ۫لاً
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. كَانَ ’nin ismi عَهْدُ اللّٰهِ, veciz ifade kastıyla izafet formunda gelmiştir.
Lafza-i celâlin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Burada da zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, mehabeti artırmak, kalplere Allah korkusunu sokmak, tehditte mübalağa ve azap vaidini ağırlaştırmak içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Veciz ifade kastına matuf عَهْدُ اللّٰهِ izafetinde اللّٰهِ ismine muzâf olması عَهْدِ ’ye şan ve şeref kazandırmıştır.
Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin, hükmün illetini bildirmek, heybeti, ikazı ve tehdidi artırmak için tekrarlanmasında tecrîd, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
عَاهَدُوا - عَهْدُ kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
مَسْؤُ۫لاً kelimesindeki zamir عَهْدُ kelimesine aiddir. Aslında isnad ahde değil, ahdin sahibine yani failine yapılmıştır. Burada ahde bağlı kalmanın zorunluluğu mübalağalı olarak ifade edilmek istendiği için, sorumlu olmak ahde isnad edildi. Ahd ile sahibi birbirine öylesine dolanmışlar/yapışmışlar ki artık ayrılmaları mümkün değilmiş gibi addedilerek (ki buna “mülâbeset” denir) ahdedene isnad edilecek olan kelime ahdin kendisine isnad edilmiş. Ayetin bu şekilde gelmesinde, ahde bağlı olmanın vücûbunu tekid manası vardır. Sorguya çekilen ahd değil, ahdin sahibidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وكانَ عَهْدُ اللَّهِ مَسْئُولًا cümlesi ولَقَدْ كانُوا عاهَدُوا cümlesi için tezyildir. بِعَهْدِ اللَّهِ ile kastedilen, kişinin Rabbi ile yaptığı her ahitleşmedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
المَسْئُول kelimesi Efendimizin (s.a.v) وكُلُّكم مَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ (hepiniz bakmakta olduklarınızdan mesulsünüz) sözünde buyurduğu gibi kişiye kendisinden hesap sorulacaklardan kinayedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124)
Sayfadaki bütün ayetler, fethalı kelimelerle son bulmuştur. Bu kelimelerin oluşturduğu ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Fasılalar surenin okunuşuna apayrı bir musiki katmaktadır. Ayet sonlarındaki bu mükemmel uyum, seci sanatının en güzel örneklerindendir.