1 Ekim 2025
Ahzâb Sûresi 7-15 (418. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Ahzâb Sûresi 7. Ayet

وَاِذْ اَخَذْنَا مِنَ النَّبِيّ۪نَ م۪يثَاقَهُمْ وَمِنْكَ وَمِنْ نُوحٍ وَاِبْرٰه۪يمَ وَمُوسٰى وَع۪يسَى ابْنِ مَرْيَمَۖ وَاَخَذْنَا مِنْهُمْ م۪يثَاقاً غَل۪يظاًۙ  ٧


Hani biz peygamberlerden sağlam söz almıştık. Senden, Nûh’tan, İbrahim, Mûsâ ve Meryem oğlu İsa’dan da. Evet biz, onlardan sapa sağlam bir söz almıştık.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِذْ ve hani
2 أَخَذْنَا biz almıştık ا خ ذ
3 مِنَ -den
4 النَّبِيِّينَ peygamberler- ن ب ا
5 مِيثَاقَهُمْ ahidlerini و ث ق
6 وَمِنْكَ ve senden
7 وَمِنْ ve
8 نُوحٍ Nuh’dan
9 وَإِبْرَاهِيمَ ve İbrahim’den
10 وَمُوسَىٰ ve Musa’dan
11 وَعِيسَى ve Îsa’dan
12 ابْنِ oğlu ب ن ي
13 مَرْيَمَ Meryem
14 وَأَخَذْنَا ve almıştık ا خ ذ
15 مِنْهُمْ onlardan
16 مِيثَاقًا söz و ث ق
17 غَلِيظًا sapasağlam غ ل ظ

Sorgulanacak olanlar, bizim tercih ettiğimiz tercümeye göre peygamberlerdir; “Onlar bile sorgu göreceklerine göre diğerleri düşünsünler!” denilmek istenmiştir. Aynı cümleyi, “peygamberlerin dini tebliğ ettikleri kimseleri sorumlu tutmak ve sorgulamak için” şeklinde anlamak da mümkündür.

Bundan sonra Ahzâb (Hendek) Savaşı, bu savaşta müminlerin geçirdiği çetin imtihan, münafıkların ve müşriklerin, hak dine ve gerçek peygambere karşı yapıp ettikleri anlatılacağı için bir giriş olmak üzere ezelde veya her bir peygamber vazifelendirilirken yapılan kutsal sözleşme hatırlatılmıştır.

Peygamber’le yapılan sözleşme anlatılırken “yaptık”, sorgulama söz konusu edilirken “sorgulamak için yaptı” denilmesi (Arap edebi­yatında iltifat adı verilen söz sanatının kullanılması), Allah-kul ilişkisi bakımından anlamlıdır. Cenâb-ı Mevlâ peygamberleriyle sözleşme yapmakla onlara büyük bir şeref bahşetmiştir, bu lutuftan söz ederken de “yaptık” demektedir. Sıra hesap sormaya gelince cemal ve lutuf sıfatlarının değil, celâl ve adalet sıfatlarının tecellisi devreye girmektedir; adaletin icrası farklı ve daha soğuk bir ilişki biçimi olduğundan “sorgulamamız için” değil “sorgulaması için” denilmiştir.

وَاِذْ اَخَذْنَا مِنَ النَّبِيّ۪نَ م۪يثَاقَهُمْ وَمِنْكَ وَمِنْ نُوحٍ وَاِبْرٰه۪يمَ وَمُوسٰى وَع۪يسَى ابْنِ مَرْيَمَۖ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. Zaman zarfı  اِذْ, takdiri  أذكر  olan mahzuf fiile mütealliktir. اَخَذْنَا  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اَخَذْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.  مِنَ النَّبِيّ۪نَ  car mecruru  اَخَذْنَا  fiiline mütealliktir.  م۪يثَاقَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَ  atıf harfidir.  مِنْكَ  car mecruru  اَخَذْنَا  fiiline mütealliktir.  مِنْ نُوحٍ  car mecruru  اَخَذْنَا  fiiline mütealliktir.

اِبْرٰه۪يمَ  atıf harfi  وَ  ’la  نُوحٍ  ’e matuf olup, gayri munsarif olduğundan cer alameti fethadır. 

مُوسٰى - ع۪يسَى  atıf harfi  وَ  ’la  نُوحٍ  ’e matuf olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. ابْنِ kelimesi  ع۪يسَى  ’dan bedel veya atf-ı beyân olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. مَرْيَمَ  muzâfun ileyh olup gayri munsarif olduğu için fetha ile mecrurdur.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve îrab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin îrabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاَخَذْنَا مِنْهُمْ م۪يثَاقاً غَل۪يظاًۙ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَخَذْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.  مِنْهُمْ  car mecruru  اَخَذْنَا  fiiline mütealliktir. م۪يثَاقاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  غَل۪يظاً  kelimesi  م۪يثَاقاً  ’ın sıfatı olup fetha ile mansubdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاِذْ اَخَذْنَا مِنَ النَّبِيّ۪نَ م۪يثَاقَهُمْ وَمِنْكَ وَمِنْ نُوحٍ وَاِبْرٰه۪يمَ وَمُوسٰى وَع۪يسَى ابْنِ مَرْيَمَۖ وَاَخَذْنَا مِنْهُمْ م۪يثَاقاً غَل۪يظاًۙ

 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye  وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Zaman zarfı  اِذْ ’in, takdiri  اذكر (Hatırla, düşün) olan müteallakı mahzuftur. Bu takdire göre cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam  اَخَذْنَا مِنَ النَّبِيّ۪نَ م۪يثَاقَهُمْ  cümlesi, اِذْ ’in muzâfun ileyhi konumundadır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اَخَذْنَا  fiiline müteallik  مِنَ النَّبِيّ۪نَ  car mecruru, ihtimam için mef’ûl olan  م۪يثَاقَهُمْ ‘a takdim edilmiştir.نُوحٍ - اِبْرٰه۪يمَ - مُوسٰى - ع۪يسَى  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

النَّبِيّ۪نَ ‘den sonra Hz. Peygamberin ve diğer peygamberlerin sayılması tazim için yapılmış taksi sanatıdır,, umumdan sonra husus babında ıtnâb sanatıdır. 

Zaman ismi  إذ ’in masdara değil de fiil cümlesine muzâf olmasıyla bu vaktin tazimi anlaşılır. Fiil teceddüde ve şimdiki zamana delalet eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Hac/26)

Bunların özellikle zikredilmesi şanlarına dikkat çekmek, Peygamberimizin önce zikredilmesi ise tazim içindir. Yani başta sen olmak üzere şanları en büyük olan ve ulü'l-azm denilen, özellikle bu meşhur peygamberlerden ki hep onlardan pek sağlam bir söz aldık. Ağır, kuvvetli birer misak. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)(Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)

Aynı üslupta gelen  وَاَخَذْنَا مِنْهُمْ م۪يثَاقاً غَل۪يظاً  cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle …وَاِذْ اَخَذْنَا مِنَ   cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107)

اَخَذْنَا  fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اَخَذْنَا  fiiline müteallik  مِنْهُمْ  car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için  mef’ûle takdim edilmiştir.

Mef’ûl olan  م۪يثَاقاً ‘daki nekrelik, tazim ifade eder.

غَل۪يظاً kelimesi,  م۪يثَاقاً  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

 م۪يثَاقاً غَل۪يظاً  ifadesinde istiare sanatı vardır. Sıfat olarak gelen  غَل۪يظًا  kelimesi somut şeyler için kullanılan şiddetli, ağır, kaba, sert demektir. Aklî bir mananın sıfatı olduğu için, ahdin sağlamlığı ve önemi manasında müsteardır. Manevi, aklî ve görülmez olan bir durum, gözle görülen, maddi bir şey menziline konulmuştur. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

اَخَذْنَا - م۪يثَاقَ -  مِنْ  kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Şayet  م۪يثَاقاً غَل۪يظاًۙ [Sapasağlam] söz ile ne murat edilmiştir? dersen şöyle derim: O sözün kendisini murat etmiştir; çünkü bunun anlamı “Biz onlardan o söz ile sapasağlam bir söz aldık” demektir. Sapasağlamlık, cirimleri vasfetmekle birlikte isti‘âre yoluyla [ahd ü mîsāk anlamında] kullanılmıştır ki bununla, alınan sözün büyüklüğü ve kendi alanındaki önemi murat edilmektedir. Sapasağlam sözün, kendilerine yüklenen görevi yerine getireceklerine dair Allah’a yemin etmeleri olduğu da söylenmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t- Te’vîl) (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Ayetteki  وَاَخَذْنَا مِنْهُمْ م۪يثَاقاً غَل۪يظاًۙ  [evet, biz, onlardan sağlam söz aldık] cümlesiyle ifade edilen söz de birincinin aynısıdır ve bu sözün alınması, birinci sözün alınmasıdır. Bunun birinciye atıf yoluyla zikredilmesi, şânını yüceltmek içindir. Yani biz, onlardan şânı yüce yahut yemin ile tekit edilmiş bir söz aldık. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bu izaha göre şayet birisi, “O halde Nuh’tan (a.s) ziyade Âdem’in (a.s) zikredilmesi daha uygun düşerdi” diyecek olursa biz deriz ki: Hz. Âdem’in (a.s) yaratılışı, (dünyayı) mamur edip şenlendirmek içindir. Peygamberliği ise soyunu ve evlatlarını irşâd içindir. İşte bundan ötürü, onun zamanında hiçbir kavim helak olmamış, hiçbir kavme de azap olunmamıştır. Nuh’a (a.s) gelince o, nübüvvet için yaratılmış, inzâr için nebî olarak gönderilmiştir. İşte bundan dolayı da onun kavmi imha edilmiş ve sularda boğulmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Ahzâb Sûresi 8. Ayet

لِيَسْـَٔلَ الصَّادِق۪ينَ عَنْ صِدْقِهِمْۚ وَاَعَدَّ لِلْكَافِر۪ينَ عَذَاباً اَل۪يماً۟  ٨


(Allah, bunu) doğru kimseleri doğruluklarından hesaba çekmek için (yapmıştır.) Kâfirlere de elem dolu bir azap hazırlamıştır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لِيَسْأَلَ sorması için س ا ل
2 الصَّادِقِينَ doğrulara ص د ق
3 عَنْ -ndan
4 صِدْقِهِمْ doğrulukları- ص د ق
5 وَأَعَدَّ ve hazırlamıştır ع د د
6 لِلْكَافِرِينَ kafirler için ك ف ر
7 عَذَابًا bir azab ع ذ ب
8 أَلِيمًا acıklı ا ل م

لِيَسْـَٔلَ الصَّادِق۪ينَ عَنْ صِدْقِهِمْۚ 

 

لِ  harfi,  يَسْـَٔلَ  fiilini gizli  اَنْ  ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir.

اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  لِ  harf-i ceriyle  اَخَذْنَا  fiiline mütealliktir. 

Fiil cümlesidir. يَسْـَٔلَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الصَّادِق۪ينَ  mef’ûlun bih olup, nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. عَنْ صِدْقِهِمْ car mecruru  يَسْـَٔلَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْۚ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: 1) Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, 2) Atıf olan  اَوْ  ‘den sonra, 3) Lamu’l cuhuddan sonra, 4) Lamu’t talilden (sebep bildiren لِ) sonra, 5) Vavu’l maiyye (وَ)’den sonra, 6) Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu’t talilden sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

الصَّادِق۪ينَ , sülâsî mücerredi  صدق  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

 وَاَعَدَّ لِلْكَافِر۪ينَ عَذَاباً اَل۪يماً۟

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَعَدَّ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. لِلْكَافِر۪ينَ  car mecruru  اَعَدَّ  fiiline müteallik olup, cer alameti  ى ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile îrablanır. عَذَاباً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اَل۪يماً۟  kelimesi  عَذَاباً  ‘nin sıfatı olup fetha ile mansubdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَعَدَّ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi عدد ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

كَافِر۪ينَ ; sülâsî mücerredi كفر  olan fiilin ism-i failidir. 

اَل۪يماً۟ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لِيَسْـَٔلَ الصَّادِق۪ينَ عَنْ صِدْقِهِمْۚ 

 

Sebep bildiren harf-i cer  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِيَسْـَٔلَ الصَّادِق۪ينَ عَنْ صِدْقِهِمْ  cümlesi, masdar tevilinde, önceki ayetteki  اَخَذْنَا  fiiline mütealliktir.

Masdar-ı müevvel cümlesi, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

الصَّادِق۪ينَ - صِدْقِ  kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

لِيَسْـَٔلَ الصَّادِق۪ينَ  [Doğrulara sorması için] cümlesinde, önceki ayetteki  اَخَذْنَا  fiilindeki 1. şahıs kipinden 3. şahıs kipine dönüş yani iltifat sanatı vardır. Bundan maksat, müşrikleri susturmak ve kınamaktır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)  

لِيَسْـَٔلَ  kelimesindeki lami ta’lil içindir. Yani, Allah'ın ahdini yerine getirenlerin ve ahidlerini bozmayanların mükafatlarını artırmak ve Allah'ın elçilerinin kendilerine getirdiklerini inkâr edenlere şiddetli bir azap vermek için onlardan sağlam bir ahit aldık. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

لِيَسْـَٔلَ الصَّادِق۪ينَ عَنْ صِدْقِهِمْۚ وَاَعَدَّ لِلْكَافِر۪ينَ عَذَاباً اَل۪يماً۟ (Bunu Allah), sadıklara sadakatlerinden sormak için yaptı. Kâfirler için ise acı verici bir azap hazırladı.

Niçin? Allah'ın, doğrulara doğruluklarını sorması için. Sözün gelişi, mütekellim yani birinci çoğul şahıs kipi ile “soralım diye” denilmesiydi. Ancak bu şekilde doğrudan doğruya fiiline bağlanacaktı. Böyle olmayıp başlı başına bağımsız bir cümle olmak üzere mukadder (var sayılan) bir fiile bağlandığının anlaşılması için, birinci şahıstan, üçüncü şahsa dönülerek “sorması için” denilmiştir ki öznesi gizli olan “O”dur ve Allah isminin yerine geçmiştir. Yani Allah peygamber gönderip söz almayı, o doğrulara doğruluklarını sormak, imtihan ile doğruluklarını ortaya çıkarmak için yaptı. Ve kâfirlere can yakıcı bir azap hazırladı. Görülüyor ki bu “hazırladı” mukadder (var sayılan) “yaptı” fiiline atfedilmiştir. Demek ki doğrulara “soru”, kâfirlere “azap” var; o halde Allah'tan korkmalı, kâfirlere bakmamalıdır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

 

 وَاَعَدَّ لِلْكَافِر۪ينَ عَذَاباً اَل۪يماً۟

 

 

Cümle, atıf harfi  وَ ’la …اَخَذْنَا مِنَ النَّبِيّ۪نَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107)

Matufun aleyhteki azamet zamirinden gaib zamire geçişte iltifat sanatı vardır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  لِلْكَافِر۪ينَ , durumun onlara has olduğunu vurgulamak için  mef’ûle takdim edilmiştir.

Mef’ûl olan  عَذَابًا ’deki nekrelik, azabın tahayyül edilemez derece ve çeşitte olduğuna işarettir. Ayrıca, mübalağa vezninde acı çektiren manasındaki  اَل۪يماً ’le sıfatlarak kişileştirilmiştir. Azabın korkunçluğunu artıran bu mübalağalı ifadede istiare ve tecessüm sanatları vardır.

عَذَاباً ‘in sıfatı olan  اَل۪يماً  mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

اَعَدَّ  fiili, aslında güzel şeyler için kullanılır. Tehekkümî inadiye istiare yoluyla, kafirleri bekleyen akıbetin korkunçluğu için müstear olmuştur. ‘Vardır’ demek başka birşey, ‘hazırladık’ demek başka birşeydir. İkinci ifadede vurgu vardır. Hazırlık misafir için yapılır. Azabın, onları misafir bekler gibi hazırlanarak beklediğini ifade eder. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

عَذَاباً - اَل۪يماً۟  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

لِلْكَافِر۪ينَ - الصَّادِق۪ينَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.

وَاَعَدَّ لِلْكَافِر۪ينَ  cümlesi,  لِيَسْـَٔلَ الصَّادِق۪ينَ  cümlesine atfedilmiştir. Kâfirlere olan azabın gerçekleşeceğinin kesinliğini belirtmek için üslup değiştirilmiştir ki, kendilerinin de cevap veya mazeretlerinin kendilerine işittirildiği kimseler gibi sorguya çekileceklerini vehmetmesinler. Bununla birlikte o kâfirlerin uğrayacağı azabın hazırlığının Allah indinde tamamlanmış ve onun ilminde kesinleşmiş olduğunu belirtilmektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Bu cümle,  اَخَذْنَا  cümlesi üzerine atfedilmiştir. Çünkü mana; “Allah, müminleri ödüllendirmek için peygamberlerden dinine davet edeceklerine dair sapasağlam söz almış ve kâfirler için can yakıcı bir azap hazırlamıştır.” şeklindedir. Veya [doğruluklarını sorsun] diye cümlesinin delalet ettiği şeye atfedilmiştir; adeta bunun üzerine, müminleri ödüllendirmiş ve kâfirlere can yakıcı bir azap hazırlamıştır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t- Te’vîl) 

أ ـ ل ـ م  kökünden gelen "elem" acı, ağrı;  " اَل۪يماً " ise acı çektiren, elem veren demektir. Eğer burada "elîm" acı duyan anlamına alınırsa, bu azabın değil, fakat azap edilenin sıfatı olur. O takdirde ifadede mübalağa (manayı te'kid) vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Bakara/10)

Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olduğunda mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, عَذَابٌ مُه۪ينٌ , عَذَابٌ عَظ۪يمٌ , عَذَابٌ اَل۪يمٌ , عذاب شديد  gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, ceza amelin cinsindendir”. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır. 

Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir.

Azim azab ifadesi 14 kere geçerken elim azap ifadesi 46 kere geçmiştir. 

Ahzâb Sûresi 9. Ayet

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ جَٓاءَتْكُمْ جُنُودٌ فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ ر۪يحاً وَجُنُوداً لَمْ تَرَوْهَاۜ وَكَانَ اللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يراًۚ  ٩


Ey iman edenler! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani (düşman) ordular üzerinize gelmişti de biz onların üzerine bir rüzgâr ve göremediğiniz ordular göndermiştik. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görmektedir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَا أَيُّهَا ey
2 الَّذِينَ kimseler
3 امَنُوا inanan(lar) ا م ن
4 اذْكُرُوا hatırlayın ذ ك ر
5 نِعْمَةَ ni’metini ن ع م
6 اللَّهِ Allah’ın
7 عَلَيْكُمْ size olan
8 إِذْ hani bir zaman
9 جَاءَتْكُمْ size gelmişti ج ي ا
10 جُنُودٌ ordular ج ن د
11 فَأَرْسَلْنَا ve biz göndermiştik ر س ل
12 عَلَيْهِمْ onların üzerine
13 رِيحًا bir rüzgar ر و ح
14 وَجُنُودًا ve ordular ج ن د
15 لَمْ
16 تَرَوْهَا sizin görmediğiniz ر ا ي
17 وَكَانَ ve idi ك و ن
18 اللَّهُ Allah
19 بِمَا şeyleri
20 تَعْمَلُونَ yaptıklarınız ع م ل
21 بَصِيرًا görmekte ب ص ر

Birçok hüküm ve hikmet öğretimine vesile olmak üzere buradan 27. âyete kadar anlatılan olay Hendek adıyla da anılan Ahzâb Savaşı, bu savaşta müminlerin ve münafıkların geçirdikleri büyük imtihandır. İfadeden, âyetler geldiğinde Hendek Savaşı’nın geride kalmış olduğu anlaşılmaktadır. Yakında geçirilmiş olan bu tecrübe hatırlatılmakta ve sûrenin ileride gelecek olan âyetlerinde bahse konu olacak münafık davranışına karşı müminlerin nasıl bir tutum takınmaları gerektiğine işaret edilmekte, topluluk buna hazırlanmaktadır.

Selmân-ı Fârisî’nin tavsiyesi ile şehrin savunulması için kazılan hendek sebebiyle Hendek Savaşı diye tanınan; ayrıca saldırganlar Kureyşliler, Hayber yahudileri, Gatafânlılar, Fezâreliler, Esedoğulları, Süleymoğulları gibi birçok kabileden ve bunların tâbilerinden oluştuğu için “gruplar, hizipler” mânasında Ahzâb adıyla da anılan savaş, 7 Şevval 5 (1 Mart 627) tarihinde başlamış, bir aya yakın sürmüş, Zilkade’nin 1. günü sona ermiştir. Mekkeliler Suriye ticaret yolunu açmak üzere yaptıkları Uhud Savaşı’nda elle tutulur bir sonuç elde edememişlerdi. Buna karşılık müslümanlar Uhud’dan sonra gerçekleştirdikleri askerî harekatlarla, Suriye yoluna ek olarak Irak yolunu da kontrol altına almışlardı. Müslümanlarla yaptıkları antlaşmaları bozdukları, onlara karşı düşmanla iş birliği yaptıkları için 4. yılda Medine’den Hayber ve civarına sürülen Benî Nadîr yahudileri Mekke’ye bir heyet göndererek Kureyşliler’i, müslümanlara karşı kendileriyle birlikte savaşmaya ikna ettiler. Ayrıca yukarıda adları anılan kabileleri de çeşitli teşviklerle yanlarına almayı başardılar. Peygamberimiz düşmanın niyetini haber alınca hemen hazırlıklara girişti, Uhud tecrübesinden yararlanarak düşmanı açık arazide karşılamak yerine Medine yakınında, kuşatma altında karşılamayı ve savunma harbi yapmayı tercih etti. Şehrin üç tarafı sık ağaçlı bahçelerle ve dar yollarla çevrili idi. Düşmanın girmesi muhtemel bulunan yerlere 5,5 km. uzunluğunda, 9 m. eninde ve 4,5 m. derinliğinde bir hendek kazıldı, birkaç haftada bitirilen kazma işine Hz. Peygamber de bilfiil katıldı. 3000 mevcutlu müslüman kuvvetler şehrin doğusunda, Uhud tarafında, Seli’ dağının eteğinde mevzilendiler. Önlerinde de hendek bulunuyordu. Yaklaşık 12.000 mevcutlu düşman kuvvetleri de hendeğe kadar geldiler, daha önce böyle bir şey görmedikleri için şaşırdılar. Hendeği geçemedikleri için bulundukları yerde mevzilendiler. Müslümanlar yalnızca hendek yönünden değil, üstten (doğudan), alttan (batıdan) büyük bir güç tarafından kuşatılmışlardı. Medine’de yiyecek içecek bakımından hazırlıklar yapılmış, kadınlar ve çocuklar güvenli yerlere taşınmıştı; erzak tükenmesin diye asgari gıda ile yetiniliyordu. Kuşatmanın son günlerinde yiyecek iyice azaldığından, başta Hz. Peygamber olmak üzere birçok sahâbî, açlığı hissetmemek için midelerinin üzerine taş bağlamışlardı. Kureyş kısa bir sürede sonuç alacağını umduğu için kuşatma uzadıkça onlarda da sıkıntı başladı. Bu arada saldırganlar iki önemli teşebbüste bulundular: a) Kabilesinin ileri gelenlerinden Huyey b. Ahtab’ı müslümanlarla antlaşmalı bulunan Benî Kurayza yahudilerine göndererek antlaşmayı bozmaları ve müslümanlara karşı kendileriyle beraber hareket etmeleri konusunda onları ikna ettiler. Birleşmiş düşman kuvvetlerinin sayısı ve donanımına ek olarak bir de bu haberin gelmesi müslümanların moralini hayli bozdu. Müminler çetin bir imtihan geçiriyorlardı. Hz. Peygamber iki birlik göndererek Benî Kurayza mahallesini kuşatma altına aldı. b) Düşmanın ikinci teşebbüsü, başta meşhur savaşçı Amr b. Abdived olmak üzere birkaç süvariyi hendeğin dar bir yerinden karşı tarafa geçirtmek oldu. Amr müslümanlardan, teke tek vuruşmak için er diledi, başkaları cesaret edemeyince Hz. Peygamber, kendi kılıcını kuşattığı ve sarığını sardığı Hz. Ali’yi çıkardı, rakibini küçümseyen Amr onun kılıç darbesiyle can verdi; diğerleri ise içlerinden birini daha kaybetmiş olarak geri çekildiler. Hz. Peygamber, çeşitli tedbirler arasında bir de Gatafân ve Fezâre kabilelerine, o yıl çıkacak Medine hurmasının yarısı karşılığında sulh teklif etmeyi düşündü. Sa‘d b. Muâz, Sa‘d b. Ubâde gibi ensarın ileri gelenleriyle istişare etti. Bunlar, “Onlar müşrik iken satın almadan veya biz ikram etmeden hurmalarımızı yiyemezlerdi; şimdi Allah bizi İslâm’la ve seninle şereflendirdiği halde mi onlara malımızı vereceğiz? Vallahi onlara verebileceğimiz tek şey kılıç darbeleridir, gelsinler bakalım Allah ne gösterecek!” dediler, Peygamberimiz de bu teşebbüsten vazgeçti. Kuşatmanın son günlerinde bir gece, düşman karargâhını altüst eden büyük bir fırtına çıktı, yiyecek ve içecekler zayi oldu, hayvanlar sağa sola kaçıştı. Olup bitenden morali bozulan düşman, yiyecekleri de tükendiği ve haram aylar geldiği için çekilme kararı aldı, hiçbir şey elde edemeden çekilip gittiler. Hendek Savaşı, müslümanların savaş stratejisi bakımından bir dönüm noktası oldu. Artık taarruz sırası onlara gelmişti. İlk iş olarak da kendilerine ihanet eden Benî Kurayza yahudilerinin üzerine yürüdüler (bk. Muhammed Hamîdullah, “Hendek Gazvesi”, DİA, XVII, 194-195; İbn Kesîr, VI, 384 vd.; Kurtubî, XIV, 127 vd.).

 

 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 365-366
Peygamber Efendimiz, Hendek gazvesi’nde Allah Teâlâ’nın doğu tarafından gönderdiği son derece soğuk ve şiddetli rüzgarla Mekkeli müşriklerin ordugâhını bozup dağıttığını ifade etmek üzere:” bana Saba rüzgârıyla zafer nasip edildi. Âd kavmi ise Batı rüzgârıyla (Debûr) helâk edildi” buyurmuştur. 
(Buhâri, İstiska 26, Bed’ü’l-halk   5, Megazi 29; Müslim, aistiskâ 17)

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ جَٓاءَتْكُمْ جُنُودٌ 

 

يَٓا  nida harfidir.  اَيُّ  münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur.  هَا  tenbih harfidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  münadadan bedel veya atf-ı beyan olup mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Nidanın cevabı  اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ ’dır.

اذْكُرُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. نِعْمَةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. عَلَيْكُمْ car mecruru  اذْكُرُوا  fiiline mütealliktir. 

اِذْ  zaman zarfı  نِعْمَةَ ’den bedel-i iştimâl olup mahallen mansubdur. جَٓاءَتْكُمْ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

جَٓاءَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. جُنُودٌ  fail olup damme ile merfûdur. 

Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde  اَيُّهَا, müennes isimlerde  اَيَّتُهَا  getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Atfı beyan konusuna giren kelime grupları ve cümleler şunlardır: 1. İsmi işaretten sonra gelen camid ismin (müşarun ileyhin) atfı beyan olarak gelmesi. 2. اَيُّهَا ve اَيَّتُهَا ’dan sonra gelen camid ismin atfı beyan olarak gelmesi. 3. Sıfattan sonra gelen mevsûfun atfı beyan olarak gelmesi. 4. Tefsir harfi  اَنْ ’den sonra gelen kelime veya cümleler (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve îrab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin îrabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. 

Bedel-i iştimal: Mübdelün minh’e tam olarak uymayan, onun bir parçası da olmayan ancak, başka yönden ilgisi bulunan; daha çok mübdelün minh’in özelliğini ve durumunu bildiren bedeldir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اٰمَنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أمن ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

 فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ ر۪يحاً وَجُنُوداً لَمْ تَرَوْهَاۜ

 

Fiil cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَرْسَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْهِمْ  car mecruru  اَرْسَلْنَا  fiiline mütealliktir. ر۪يحاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. جُنُوداً  atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. لَمْ تَرَوْهَا  cümlesi,  جُنُوداً ’nin sıfatı olarak mahallen mansubdur.

لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.  

تَرَوْ  fiili  نَ ’un hazfıyla mahzuf elif üzere meczum muzari fiildir. Bilmek anlmında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَرْسَلْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi رسل ’dir.

 

وَكَانَ اللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يراًۚ

 

İsim cümlesidir. وَ  itiraziyyedir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

اللّٰهُ  lafza-i celâl  كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. مَا  masdariyyedir. مَا  ve masdar-ı müevvel   بِ  harf-i ceriyle  بَص۪يراً ’e mütealliktir.

تَعْمَلُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بَص۪يراً  kelimesi  كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. 

بَص۪يراً , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ جَٓاءَتْكُمْ جُنُودٌ فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ ر۪يحاً وَجُنُوداً لَمْ تَرَوْهَاۜ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Nidanın gayesi; nida edilene önemli bir şeyi haber vermektir. Onun için çoğunlukla nidayı emir, nehy, istifham, şer’i bir hüküm vs. gibi önemli şeyler takip eder. 

Kur’an’da bu tip  يَٓا اَيُّهَا  formundaki nida çoktur. İçinde tekid türlerini barındırmaktadır. Yakına seslenmede uzak için kullanılan  يَٓا  nida harfinin seçilmesi, hemen arkasından  اَيُّ  lafzının ve tenbih edatı  هَا ’nın gelmesi, nida harfinin anlamını güçlendirir ve muhatabın dikkat kesilmesini sağlar.

Kur'an-ı Kerim’de  يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  şeklinde gelen hitaplardan sonra, burada olduğu gibi müminlere bir ültimatom yer almıştır.

يَٓا  nida harfi uzağa seslenmek için kullanılır. Allah Teâlâ kullarına şah damarından da yakın olduğu halde iman edenlere “ya” nida harfiyle hitap etmiştir. Maksat, muhatabın dikkatini çekerek gelecek olan emir veya nehye odaklanmasını sağlamaktır. Yakın birine bu nida harfiyle seslenmek söylenen şeyi ciddi şekilde tekid eder.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  şeklindeki hitap; iman edenler için önemli bir açıklamanın yapılacağına işaret eder. Allah Teâlânın kullarına çağrıda bulunurken son derece etkili ve beliğ bir üslup kullanması, beyan ettiği hakikatlerin önemli olduğunu vurgulamak ve bunların muhataplar tarafından fark edilerek gerekli mesajı almalarını sağlamak içindir.

Bazı salihler Allah Teâlâ’nın, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  [Ey iman edenler]  sözünü işitince sanki Allah’ın nidasını işitmiş gibi  لبيك وسعديك  “Emret Allah'ım, emrine amadeyim.” der. Böyle söylemek Kur’an’ın edebidir.

يَٓا  nida edatı,  اَيُّ  münadadır.  هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.

الَّذ۪ينَ  münadadan bedeldir. Sıla cümlesi olan  اٰمَنُوا, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. 

İman edenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmesi tazim içindir. 

Nidanın cevap cümlesi olan  اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ جَٓاءَتْكُمْ جُنُودٌ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Veciz ifade kastına matuf  نِعْمَةَ اللّٰهِ  izafetinde  نِعْمَةَ ’nin lafza-i celâle muzaf olması nimeti teşrif ve tazim içindir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Zaman zarfı  اِذْ , makablindeki  نِعْمَةَ ’den bedel-i iştimâl olup mahallen mansubdur. 

Müspet mazi fiil cümlesi faide-i haber ibtidaî kelam olan  جَٓاءَتْكُمْ جُنُودٌ  cümlesi  اِذْ ’in muzâfun ileyhidir.

Zaman ismi  إذ ’ in masdara değil de fiil cümlesine muzâf olmasıyla bu vaktin tazimi anlaşılır. Fiil teceddüde ve şimdiki zamana delalet eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Hac/26)

 فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ ر۪يحاً وَجُنُوداً لَمْ تَرَوْهَا  cümlesi, atıf harfi  فَ  ile muzâfun ileyh cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen uyum ve zaman bakımından münasebet vardır. 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107)  

اَرْسَلْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir. 

 نِعْمَةَ اللّٰهِ ‘deki lafz-ı celâlden bu cümlede azamet zamirine geçişte iltifat sanatı vardır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اَرْسَلْنَا  fiiline müteallik  عَلَيْهِمْ  car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.

Birbirine tezayüf nedeniyle atfedilen mef’ûl konumundaki  جُنُوداً  ve  ر۪يحاً ’deki nekrelik nev, tazim ve kesret ifade eder. 

لَمْ تَرَوْهَا  cümlesi  جُنُوداً  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Lafza-i celâlin ve  جُنُوداً ’in tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ  [Nimetimi anın] ifadesinde lef,  فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ ر۪يحاً وَجُنُوداً لَمْ تَرَوْهَا  şeklinde nimetlerin görünmeyen ordular ve rüzgar olarak açıklanmasında neşir vardır.

Rüzgâr kelimesi, çoğul olarak kullanıldığı zaman çoğunlukla “hayır”, tekil olarak kullanıldığı zaman “şer” anlamına gelir. Bundan dolayı Hz. Peygamber bir duasında: “Allah’ım, Sen bunu rüzgârlar (riyâh) kıl, rüzgar (rîh) kılma” buyurmuşlardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir; https://www. Memleket. Com. tr/ rahmetin-mujdecisi-ruzgarlar-22863yy.htm )

“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” Ve “Ey İman Edenler” Hitaplarıyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese) 

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا : Bu nida üslubu Kur’an-ı Kerim’de iman edenlere önemli bir konunun bildirileceğini haber verir. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi arkadan gelecek olan şeylerin Allah katında bir mekanı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra  اَيُّ  harfi gelmiştir. Bu harf nida ile elif-lâmlı kelimeyi birbirine bağlar. Mübhem bir harftir, akabindeki kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyân gelir. Arkadan gelecek olan emri uyanık ve dikkatli bir şekilde almak için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan  هَا  gelir. Bunun arkasından da bu kişilerin en sevgili vasfı olan iman kelimesiyle nida edilir. (Min Esrâri't T'abîri'l Kur'ânî, Dirâsetu Tahlîliyye li Sûreti'l Ahzab, s. 43) 

وَكَانَ اللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يراًۚ

 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye  وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedün ileyhin bütün kemal sıfatlara şamil lafza-i celâlle marife olması ve zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek, mehabeti artırarak tehditte mübalağa içindir. Bu tekrarda tecrîd, ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. بِمَا تَعْمَلُونَ  car mecruru, konudaki önemine binaen amili olan  بَص۪يراً ’ye takdim edilmiştir.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا ‘nın sıla cümlesi olan  تَعْمَلُونَ , hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَان ’nin haberi olan  بَص۪يراً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

Cümlede ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görmektedir.] ifadesine, Allah Teâlânın, bütün amelleri gördüğü beyan edilirken, zalimlerin ceza, mazlumların mükafat göreceği anlamı idmâc edilmiştir. Tehdit ve ümit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.

كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124)

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Allah Teâlâ kendi vasıflarını  كَانَ  ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiç bir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezelî olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden  كَانَ  bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Onun vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Râgıb el-İsfahânî  كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda  söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ‘nin Fiili ve Kur’an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)

وَكَانَ اللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يراً  cümlesi,  نِعْمَةَ اللّٰهِ  tamlamasındaki lafza-i celâlden hal olarak gelmiştir. Burada Allah Teâlâ’nın; Müslümanların hendek kazarken ve evlerini terk ederek ordugâha giderken çektikleri zorluğu ve sabrı, onların dinleri uğruna gösterdikleri fedakarlıkları bildiğine ve bu sebeple onları düşmanlarına karşı muzaffer kıldığına işaret vardır. İşte bu yüzden de onları apaçık bir zaferle ödüllendirmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Ayetin bu son cümlesi, Kur'an’da başka surelerinde aynen veya ufak farklılıklarla tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S. 314)

Ahzâb Sûresi 10. Ayet

اِذْ جَٓاؤُ۫كُمْ مِنْ فَوْقِكُمْ وَمِنْ اَسْفَلَ مِنْكُمْ وَاِذْ زَاغَتِ الْاَبْصَارُ وَبَلَغَتِ الْقُلُوبُ الْحَنَاجِرَ وَتَظُنُّونَ بِاللّٰهِ الظُّنُونَا  ١٠


Hani onlar size hem üst tarafınızdan hem alt tarafınızdan gelmişlerdi. Hani gözler kaymış ve yürekler ağızlara gelmişti. Siz de Allah’a karşı çeşitli zanlarda bulunuyordunuz.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِذْ hani
2 جَاءُوكُمْ onlar gelmişlerdi ج ي ا
3 مِنْ -den
4 فَوْقِكُمْ üstünüz- ف و ق
5 وَمِنْ ve
6 أَسْفَلَ alt tarafınızdan س ف ل
7 مِنْكُمْ sizin
8 وَإِذْ ve hani
9 زَاغَتِ kaymıştı ز ي غ
10 الْأَبْصَارُ gözler ب ص ر
11 وَبَلَغَتِ ve dayanmıştı ب ل غ
12 الْقُلُوبُ yürekler ق ل ب
13 الْحَنَاجِرَ hançerelere ح ن ج ر
14 وَتَظُنُّونَ ve zanda bulunuyordunuz ظ ن ن
15 بِاللَّهِ Allah hakında
16 الظُّنُونَا türlü düşüncelerle ظ ن ن

  Hancera حنجر :   Kur'an-ı Kerim'de geçtiği ayetlerde حَناجِر kelimesi, حَنْجَرَ kavramının çoğuludur. Bu da gırtlak kapağı yani yutağın baş kısmının dıştan görünüşüdür. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de sadece 2 kere geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)

  Türkçede kullanılan şekilleri hançer ve hançeredir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

اِذْ جَٓاؤُ۫كُمْ مِنْ فَوْقِكُمْ وَمِنْ اَسْفَلَ مِنْكُمْ وَاِذْ زَاغَتِ الْاَبْصَارُ وَبَلَغَتِ الْقُلُوبُ الْحَنَاجِرَ وَتَظُنُّونَ بِاللّٰهِ الظُّنُونَا

 

Fiil cümlesidir. Zaman zarfı  اِذْ  önceki ayetteki  اِذْ ’den bedel olarak mahallen mansubdur. جَٓاؤُ۫كُمْ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

جَٓاؤُ۫  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

مِنْ فَوْقِ  car mecruru  جَٓاؤُ۫كُمْ ’deki failin mahzuf haline mütealliktir. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مِنْ اَسْفَلَ  car mecruru atıf harfi  وَ ’la makabline matuf olup, gayr-ı munsarıf olduğu için cer alameti fethadır. مِنْكُمْ  car mecruru  اَسْفَلَ ’ye mütealliktir. 

Zaman zarfı  اِذْ  atıf harfi  وَ ’la öncekine matuftur. زَاغَتِ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

زَاغَتِ  fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir. الْاَبْصَارُ  fail olup damme ile merfûdur. بَلَغَتِ  atıf harfi  وَ ’la زَاغَتِ  fiiline matuftur. 

بَلَغَتِ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. الْقُلُوبُ  fail olup damme ile merfûdur. الْحَنَاجِرَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. تَظُنُّونَ  atıf harfi  وَ ’la  بَلَغَتِ  fiiline matuftur. 

تَظُنُّونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

بِاللّٰهِ  car mecruru  تَظُنُّونَ  fiiline mütealliktir. الظُّنُونَا  mef’ûlü mutlak olup fetha ile mansubdur. الظُّنُونَا ’nin sonundaki elif zaiddir.

(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً  vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve îrab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin îrabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَسْفَلَ ; ism-i tafdil kalıbıdır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اِذْ جَٓاؤُ۫كُمْ مِنْ فَوْقِكُمْ وَمِنْ اَسْفَلَ مِنْكُمْ وَاِذْ زَاغَتِ الْاَبْصَارُ وَبَلَغَتِ الْقُلُوبُ الْحَنَاجِرَ وَتَظُنُّونَ بِاللّٰهِ الظُّنُونَا

 

Zaman zarfı  اِذْ , önceki ayetteki zaman zarfından bedeldir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.

Bedel, atıf harfi getirilmeksizin tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِذْ ‘in muzâfun ileyhi olan  جَٓاؤُ۫كُمْ مِنْ فَوْقِكُمْ وَمِنْ اَسْفَلَ مِنْكُمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107)  

Birbirine tezat nedeniyle atfedilmiş  مِنْ فَوْقِكُمْ  ve  مِنْ اَسْفَلَ  car mecrurları,  جَٓاؤُ۫كُمْ ‘daki failin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

مِنْكُمْ  car-mecruru ise ismi tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade eden  اَسْفَلَ ‘ye mütealliktir.

اَسْفَلَ - فَوْقِكُمْ  kelimeleri arasında tıbak-ı îcâb sanatı vardır.

Ayetteki ikinci zaman zarfı  اِذْ , birinciye atfedilmiştir.

اِذْ ‘in muzâfun ileyhi olan  زَاغَتِ الْاَبْصَارُ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Aynı üslupta gelen  وَبَلَغَتِ الْقُلُوبُ الْحَنَاجِرَ  cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle  زَاغَتِ الْاَبْصَارُ  cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

الْاَبْصَارُ - الْقُلُوبُ - الْحَنَاجِرَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

وَتَظُنُّونَ بِاللّٰهِ الظُّنُونَا  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la  زَاغَتِ الْاَبْصَارُ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mazi sıygadan muzari sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.

Hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden müspet muzari fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber inkârî kelamdır. Mef’ûlü mutlak ve zaid harfle tekit edilmiştir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Mef’ûlü mutlak  الظُّنُونَا  kelimesinin sonundaki elif Ahzab 66. ve 67. ayetteki  ٱلرَّسُولَا۠  ve  ٱلسَّبِیلَا۠ ’de olduğu gibi fasıla için gelmiş zaid harftir.

بِاللّٰهِ  kelimesindeki  بِ  harf-i ceri mülabese içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

 تَظُنُّونَ - الظُّنُونَا  kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Gözlerin kayması, yüreklerin ağızlara gelmesi ve Allah’a karşı çeşitli zanlarda bulunmak ifadeleri, çok korkmaktan kinayedir.  

Savaş sırasında müslümanların hallerinin sayılması taksim sanatıdır.

Zaman ismi olan  إذ ’ in masdara değil de fiil cümlesine muzâf olmasıyla bu vaktin tazimi anlaşılır. Fiil teceddüde ve şimdiki zamana delalet eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Hac/26)

وَاِذْ زَاغَتِ الْاَبْصَارُ  cümlesi, bedel cümlesine atfedilmiştir ve tafsil (teferruat) cümlesindendir.  الأبْصارُ القُلُوبُ , الحَناجِرَ  kelimelerinin marifeliği ise ahd içindir. Müslümanların gözleri, kalpleri ve boğazları demektir. Veya bu lam muzâfun ileyhlerden ivaz olarak gelmiştir. Bu durumda mana: “Gözleriniz yerlerinden kaydı ve yürekleriniz ağzınıza dayandı” olur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

تَظُنُّونَ  şeklinde gelmiş muzari siygada, nimetleri hatırlatarak kınama manasıyla birlikte zanlarına karşı şaşkınlık manası vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Burada fiilin muzari olarak getirilmesi işaret edilen zanların, sebeplerinin yenilenmesiyle kendilerinin de yenilendiğine işaret eder. Bu durum üzerlerindeki bu belanın müddetinin uzunluğundan kinayedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

الظُّنُونا  kelimesi adet bildiren mef’ûlü mutlaktır ve  ظَنٍّ  kelimesinin cemisidir. Elif lam ile marife olması cins içindir. Cemi gelmesi ise bulunabilecek zanların çeşitliliğine delalet etmesi içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

الظُّنُونَا  ve benzerlerindeki elif ayet sonlarını kafiyeye benzetmekten dolayı getirilmiştir. Nâfi', İbn Mir ve Ebu Bekir de buralarda vaslı vakıf yerine koymuşlardır (her ikisini de elifle okumuşlardır). Ebu Amr, Hamze ve Yakub ise hiçbir yerde elif ilave etmemişlerdir ki, kıyasa uygun olan da budur. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Ayette geçen  حَنَاجِرَ  lâfzı  حنجرة  kelimesinin çoğuludur.  حنجرة, boğazın uç noktası (gırtlak) demektir. (Celaleyn Tefsiri)

بَلَغَتِ الْقُلُوبُ الْحَنَاجِرَ  [Kalpler, hançerelere ulaştı] cümlesindeki tem­silde mübalağa vardır. Yüce Allah, kalpleri, titreme ve çarpıntı hususunda sanki gırtlaklara ulaşmış gibi tasvir etmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

زَاغَتِ الْاَبْصَارُ  ve  بُلُوغ الْقُلُوب إلى الْحَنَاجِر  ifadelerinde istiâre vardır. وَاِذْ زَاغَتِ الْاَبْصَارُ  [O vakit gözler kaymıştı] ifadesiyle kastedilen, korkunun geldiği yönlere doğru bakma, kılıç darbelerinden sakınma sâikiyle, bakışların istikametinden sapması ve başka cihetlere kaymasıdır. Yüzün [o yana bu yana] dönmesi, bu dönüşlerin artması ve bakışların [korkudan sağa sola] çevrilmesi, tehlike beklentisi hissine kapılan ve korkan kişinin hallerindendir. 

Yani gözler, hayret ve şaşkınlıktan, yerinden ve doğrultusundan kaymıştı. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)

بَلَغَتِ الْقُلُوبُ الْحَنَاجِرَ  [Yürekler boğaza dayanmıştı] ifadesine gelince bununla kastedilen, -Allah alem- korkudan ciğerlerinin şişmesidir. Nitekim korkan ve ürperen kimse hakkında söylenen  إنْتَفَحَ سُحْرُهُ  (ciğeri şişti) söylemi Arapların sözlerindendir. أ لسُحْرُ (akciğer ) demektir. Ayette göğüs boşluğunda birbirine komşu ve yakın organlar olmalarından dolayı kalp lafzı ile ciğerden ( ألرءة ) kinaye yapılmıştır. Yine kalpler boğazlara dayanmıştı ifadesinden, korkunun şiddeti ve aşırı üzüntü yüzünden kalplerin yerlerinden oynaması, yataklarından ayrılmasının anlaşılması da caizdir. Artık kalpler yerlerinden oynadığı zaman yükselmek isterler. Onun için kalpler boğazlara dayanmıştı buyurulması güzel düşmüştür. Yine burada kalplerin nefislerinden (ruhlar/canlar) kinaye olması caizdir. Buna göre canların boğazlara ulaşması da korkunun büyüklüğünden ve dehşetin şiddetinden dolayı bedenden çıkmaya yaklaşmaları anlamına gelir. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)    

Zira şiddetli korku halinde akciğer şişer ve onun yükselmesiyle yürek de gırtlağa kadar yukarı çıkar. Diğer bir görüşe göre ise hakikatte yürekler, gırtlağa çıkmaz; bu ifade, yürek acısı için bir temsildir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

وَتَظُنُّونَ بِاللّٰهِ الظُّنُونَا  [Ve siz, Allah hakkında türlü zanlarda bulunuyordunuz ]ifadesindeki elif-lâm, daha ileri bir mana ifade etsin diye, “istiğrak-şümûl” manasına olması mümkün olup “Sizler, türlü türlü zanlara başvurdunuz” demektir. Çünkü herkes, büyük bir musibet ve sıkıntı, büyük bir şey esnasında, her türlü zanda bulunabilir. Ayetin bu ifadesiyle onlardan malûm ve makûd olan zanlarının kastedilmiş olması da mümkündür. (Yani elif-lâm “akd” ifade eder). Çünkü müminden alışılagelen ve malum olan şey, Allah hakkında hayır ve güzel zanda bulunmasıdır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v), “Allah hakkında hüsnü zanda bulunun!” buyurmuştur. Kafirden beklenen ve vaki olan ise onun kötü zanda bulunuşudur. Nitekim Cenab-ı Hakk, “Bu, o küfredenlerin zannıdır.” (Sad Suresi, 27) ve “Onlar zandan başkasına tabi olmazlar.” (Necm Suresi, 28) buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Ahzâb Sûresi 11. Ayet

هُنَالِكَ ابْتُلِيَ الْمُؤْمِنُونَ وَزُلْزِلُوا زِلْزَالاً شَد۪يداً  ١١


İşte orada mü’minler denendiler ve şiddetli bir şekilde sarsıldılar.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 هُنَالِكَ işte orada
2 ابْتُلِيَ denenmişti ب ل و
3 الْمُؤْمِنُونَ mü’minler ا م ن
4 وَزُلْزِلُوا ve sarsılmışlardı ز ل ز ل
5 زِلْزَالًا bir sarsıntı ile ز ل ز ل
6 شَدِيدًا şiddetli ش د د

هُنَالِكَ ابْتُلِيَ الْمُؤْمِنُونَ وَزُلْزِلُوا زِلْزَالاً شَد۪يداً

 

Fiil cümlesidir. İşaret zamiri  هُنَالِكَ  mekân zarfı olarak  ابْتُلِيَ  fiiline müteallık, mahallen mansubdur.

ابْتُلِيَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. الْمُؤْمِنُونَ  naib-i fail olup, ref alameti و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

زُلْزِلُوا  damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. زِلْزَالاً  mef’ûlü mutlak olup fetha ile mansubdur. شَد۪يداً  kelimesi  زِلْزَالاً ’nin sıfatı olup fetha ile mansubdur.

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3 ’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak  فَعْلَةً  vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ابْتُلِيَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi بلو ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

زُلْزِلُوا  fiili asıl (kök) harfleri dört harfli olan rubâî mücerred (ilavesiz dörtlü) fiillerdendir. Rubâî mücerredin babı  دَخْرَجَ  babıdır. Bu babdan gelen fiillerin çoğu müteaddi bazıları da lazımdır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مُؤْمِنُونَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

شَد۪يداً ; sıfat-ı müşebbehe kalıbıdır. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

هُنَالِكَ ابْتُلِيَ الْمُؤْمِنُونَ وَزُلْزِلُوا زِلْزَالاً شَد۪يداً

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen ayetin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mekân zarfı  هُنَالِكَ , önemine binaen amili olan  ابْتُلِيَ  fiiline takdim edilmiştir. 

ابْتُلِيَ  fiili,  اِفتعال  babında meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur. 

Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)

الِابْتِلاءُ  kelimesi asıl olarak denemek manasındadır. Zorluk ve sıkıntının kişiye isabet etmesinden kinaye olarak kullanılır, çünkü denenmek, sabır ve sebat halini gerektiren bir durumdur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Öncesine matuf olan  وَزُلْزِلُوا زِلْزَالاً شَد۪يداً  cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Meçhul sıygadan malum sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Mef’ûlü mutlak  زِلْزَالاً , cümleyi tekid etmiştir. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107)

زُلْزِلُوا - زِلْزَالاً  kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

زِلْزَالاً  için sıfat olan  شَد۪يداً ,  mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

وَزُلْزِلُوا زِلْزَالاً شَد۪يداً  ifadesinde istiâre vardır. Savaş alanında müminlerin durumu yeryüzünün sarsılmasına benzetilmiştir. Müminlerin zelzelesinden kastedilen, düşman kuvvetlerinin sayıca fazla olmasından dolayı tedirginliklerinin ve paniklerinin şiddetidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

Ahzâb Sûresi 12. Ayet

وَاِذْ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ مَا وَعَدَنَا اللّٰهُ وَرَسُولُـهُٓ اِلَّا غُرُوراً  ١٢


Hani münafıklar ve kalplerinde hastalık olanlar, “Allah ve Resûlü bize, ancak aldatmak için vaadde bulunmuşlar” diyorlardı.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِذْ ve hani
2 يَقُولُ diyordu ق و ل
3 الْمُنَافِقُونَ münafıklar ن ف ق
4 وَالَّذِينَ ve bulunanlar
5 فِي
6 قُلُوبِهِمْ kalblerinde ق ل ب
7 مَرَضٌ hastalık م ر ض
8 مَا
9 وَعَدَنَا bize vaadde bulunmadı و ع د
10 اللَّهُ Allah
11 وَرَسُولُهُ ve Resulü ر س ل
12 إِلَّا dışında
13 غُرُورًا boş vaatler غ ر ر

Hendek kazılırken büyük bir kayaya rastlanmıştı, kayayı sökme­yi veya kırmayı başaramayan askerler Peygamberimiz’e başvurdular. O, üst giysisini çıkardı, kazmayı eline aldı ve üç vuruşta kayayı parçaladı. Her vuruşta “Allahü ekber” diyor ve “İran, Suriye, Yemen” gibi yerleri zikrederek ileride müslümanların gerçekleştirecekleri fetihleri bir bir müjdeliyordu. Bu müjdeyi işiten yahudiler ve münafıklar ise “Biz korkudan helâya gidemezken o bize İran ve Bizans’ın hazinelerini müjdeliyor, bu aldatmadan başka bir şey değil” demişlerdi (Nesâî, “Cihâd”, 42; Kurtubî, XIV, 130).

Bu gruptaki âyetlerde münafıkların ortak karakteri, sözlerinden ve davranışlarından örnekler verilerek açıklanmaktadır: Bunlar söz verirler ama yerine getirmezler; fitne fesat fırsatı çıkınca ev bark aile düşünmeden o fırsatı değerlendirmeye koşarlar; hizmet gerektiğinde ise türlü bahaneler ileri sürerek izin almak isterler; sûret-i haktan görünerek müslümanların moralini bozarlar; çoluk çocuklarını, evlerinin tehlikede olduğunu hatırlatarak savaş alanından çekilmeyi tavsiye ederler; korkunun ölüme faydası olmadığı halde inançsızlıkları sebebiyle savaşmaktan ve ölümden fazlaca korkarlar, korku ortamı geçip zafer kazanılınca da bu sonuçta kendilerinin de payı varmış gibi konuşmaya ve hak talep etmeye kalkışırlar.

وَاِذْ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ مَا وَعَدَنَا اللّٰهُ وَرَسُولُـهُٓ اِلَّا غُرُوراً

 

Fiil cümlesidir. Zaman zarfı  اِذْ  atıf harfi  وَ ’la önceki ayetteki  اِذْ ’e matuftur. يَقُولُ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

يَقُولُ  damme ile merfû muzari fiildir. الْمُنَافِقُونَ  fail olup, ref alameti  و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. İsm-i mevsûlun sılası  ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.  

ف۪ي قُلُوبِهِمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مَرَضٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Mekulü’l kavli,  مَا وَعَدَنَا اللّٰهُ ’dır. يَقُولُ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. وَعَدَنَا  fetha üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. رَسُولُـهُٓ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُٓ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اِلَّا  hasr edatıdır. غُرُوراً  amili  وَعَدَ ’nin ikinci mef’ûlün bihi olup fetha ile mansubdur.

(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُنَافِقُونَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan mufâ’ale babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاِذْ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ مَا وَعَدَنَا اللّٰهُ وَرَسُولُـهُٓ اِلَّا غُرُوراً

 

Bu ayetteki zaman zarfı, 10. ayetteki zaman zarfına matuftur. 

اِذْ ‘in muzâfun ileyhi olarak mahallen mecrur olan  يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ مَا وَعَدَنَا اللّٰهُ وَرَسُولُـهُٓ اِلَّا غُرُوراً  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiil hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder. 

Muzari fiilin tercih edilmesi olayın zihinde daha kolay canlandırılması için de olabilir. 

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يَقُولُ  fiilinin failine matuf, cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi olan  ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. 

ف۪ي قُلُوبِهِمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  مَرَضٌ , muahhar mübtedadır. 

Müsnedün ileyh olan  مَرَضٌ ’un nekreliği, nev, teksir ve tahkir ifade eder. 

Kalplerinde hastalık olanların ism-i mevsûlle ifade edilmeleri, onların bilinen kişiler olduğunu belirtmenin yanında tahkir içindir.

ف۪ي قُلُوبِهِمْ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla kalp, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü kalp hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak kalpteki nifakın derecesini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

Münafıklar hakkındaki bu ayet-i kerimede  مَرَضٌ  kelimesinde istiâre yapılmıştır.  مَرَضٌ  bedenî bir hastalıktır, kalbî bir hastalık olan nifak için müsteâr olmuştur. Aralarındaki benzerlik her ikisinin de yakaladıkları şeyi ifsad etmesidir.  مَرَضٌ  bedeni, nifak kalbi ifsad eder. Bu kelimenin hakiki manasında kullanılmayıp müsteâr olduğunun delili yani karine-i mânia ayet-i kerimenin küfürlerini gizleyip Müslüman olduklarını izhar eden münafıkları zem siyakında olmasıdır. Bedenî hastalıkları değil, kalbî fesadları zemmedilmektedir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Beyân İlmi)

يَقُولُ  fiilinin mekulü’l-kavl cümlesi olan  مَا وَعَدَنَا اللّٰهُ وَرَسُولُـهُٓ اِلَّا غُرُوراً , nefy harfi  مَا  ve istisnâ harfi  اِلَّٓا  ile oluşan kasrla tekid edilmiş, muzari fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber, kizbi inkârî kelamdır. İki tekid mesabesindeki kasır, fiil ve mef’ûlü arasındadır.   وَعَدَنَا  maksûr/sıfat, غُرُوراً  maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. 

Münafık ve kalplerinde hastalık olanların, sözlerini kasırla pekiştirerek söylemeleri inkârlarındaki kararlılığı gösterir. 

رَسُولُ  ve  اللّٰهُ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Mef’ûl olan  غُرُوراً ’daki nekrelik kesret ifade eder.

مرض  kelimesinin nekre gelişi tazim içindir. Onların kalplerindeki hastalığın tehlikesinin şiddetine ve kötü akıbetlerine ima veya insanların tanıdığı hastalıkların dışında bir hastalık çeşidine delalet etmek için nekre gelmiştir. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, s. 77)

Ahzâb Sûresi 13. Ayet

وَاِذْ قَالَتْ طَٓائِفَةٌ مِنْهُمْ يَٓا اَهْلَ يَثْرِبَ لَا مُقَامَ لَكُمْ فَارْجِعُواۚ وَيَسْتَأْذِنُ فَر۪يقٌ مِنْهُمُ النَّبِيَّ يَقُولُونَ اِنَّ بُيُوتَنَا عَوْرَةٌ وَمَا هِيَ بِعَوْرَةٍۜ اِنْ يُر۪يدُونَ اِلَّا فِرَاراً  ١٣


Hani onlardan bir grup, “Ey Yesrib (Medine) halkı! Sizin burada durmak imkânınız yok. Haydi geri dönün” demişti. Onlardan bir başka grup da, “Evlerimiz açık (korumasız)” diyerek Peygamberden izin istiyorlardı. Oysa evleri açık (korumasız) değildi. Onlar sadece kaçmak istiyorlardı.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِذْ ve hani
2 قَالَتْ demişti ki ق و ل
3 طَائِفَةٌ bir grup ط و ف
4 مِنْهُمْ onlardan
5 يَا أَهْلَ halkı ا ه ل
6 يَثْرِبَ Yesrib (Medine)
7 لَا artık yoktur
8 مُقَامَ duracak yer ق و م
9 لَكُمْ size
10 فَارْجِعُوا dönün ر ج ع
11 وَيَسْتَأْذِنُ ve izin istiyordu ا ذ ن
12 فَرِيقٌ bir topluluk ف ر ق
13 مِنْهُمُ onlardan
14 النَّبِيَّ peygamberden ن ب ا
15 يَقُولُونَ diyerek ق و ل
16 إِنَّ gerçekten
17 بُيُوتَنَا evlerimiz ب ي ت
18 عَوْرَةٌ (sağlam değil) açıktır ع و ر
19 وَمَا oysa değildi
20 هِيَ onlar(ın evleri)
21 بِعَوْرَةٍ açık ع و ر
22 إِنْ
23 يُرِيدُونَ istemiyorlardı ر و د
24 إِلَّا başka bir şey
25 فِرَارًا kaçmak(tan) ف ر ر

وَاِذْ قَالَتْ طَٓائِفَةٌ مِنْهُمْ يَٓا اَهْلَ يَثْرِبَ لَا مُقَامَ لَكُمْ فَارْجِعُواۚ 

 

Fiil cümlesidir. Zaman zarfı  اِذْ  atıf harfi  وَ ’la önceki ayetteki  اِذْ ’e matuftur. قَالَتْ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

قَالَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir. طَٓائِفَةٌ  fail olup damme ile merfûdur. مِنْهُمْ  car mecruru  طَٓائِفَةٌ ’nün mahzuf sıfatına mütealliktir. Mekulü’l kavli, يَٓا اَهْلَ يَثْرِبَ ’dır. قَالَتْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

يَٓا  nida harfidir. Münada olan  اَهْلَ  muzâf olup fetha ile mansubdur. يَثْرِبَ  muzâfun ileyh olup gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. Nidanın cevabı  لَا مُقَامَ لَكُمْ ’dır.  

لَا  cinsi nefyeden olumsuzluk harfidir.  اِنَّ  gibi ismini nasb, haberini ref eder. 

مُقَامَ  kelimesi  لَا ’nın ismi olup fetha üzere mebni, mahallen mansubdur.  لَكُمْ  car mecruru  لَا ’nın mahzuf haberine mütealliktir. 

فَ  sebebi müsebbebe bağlayan atıf harfidir. 

ارْجِعُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَيَسْتَأْذِنُ فَر۪يقٌ مِنْهُمُ النَّبِيَّ يَقُولُونَ اِنَّ بُيُوتَنَا عَوْرَةٌ وَمَا هِيَ بِعَوْرَةٍۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. يَسْتَأْذِنُ  damme ile merfû muzari fiildir. فَر۪يقٌ  fail olup damme ile merfûdur. مِنْهُمُ  car mecruru  فَر۪يقٌ ’nun mahzuf sıfatına mütealliktir. النَّبِيَّ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. يَقُولُونَ  cümlesi, فَر۪يقٌ ’un hali olarak mahallen mansubdur. 

يَقُولُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavli, اِنَّ بُيُوتَنَا عَوْرَةٌ ’dir. يَقُولُونَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.  

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

بُيُوتَنَا  kelimesi, اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. عَوْرَةٌ  kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. 

وَ  haliyyedir. مَا  olumsuzluk harfi olup  لَيْسَ  gibi amel eder. İsmini ref haberini nasb eder. 

هِيَ  munfasıl zamir  مَا ’nın ismi olarak mahallen merfûdur. بِ  harf-i ceri zaiddir. عَوْرَةٍ  lafzen mecrur, مَا ’nın haberi olarak mahallen mansubdur. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette ilki fiil ,ikincisi isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Burada  بِ  harfi manayı pekiştirmek için gelmiş olup zaiddir. Olumlu cümlelerde  ل  harfinin tekid ifade etmesi gibi olumsuz cümlelerde de  لَيْسَ  ve  مَا 'nın haberinin başında gelen  بِ  harfi tekid bildirir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, II, 142) 

يَسْتَأْذِنُ  fiili, sülâsi mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsisi, أذن ’dir. 

Bu bab fiile taleb,tahavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamlar katar.


اِنْ يُر۪يدُونَ اِلَّا فِرَاراً

 

Fiil cümlesidir. اِنْ  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُر۪يدُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اِلَّا  hasr edatıdır. فِرَاراً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

يُر۪يدُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  رود ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

 

وَاِذْ قَالَتْ طَٓائِفَةٌ مِنْهُمْ يَٓا اَهْلَ يَثْرِبَ لَا مُقَامَ لَكُمْ فَارْجِعُواۚ 

 

Zaman zarfı  اِذْ , önceki ayetteki  اِذْ ‘e matuftur. اِذْ ’in muzafun ileyhi olan  قَالَتْ طَٓائِفَةٌ مِنْهُمْ يَٓا اَهْلَ يَثْرِبَ لَا مُقَامَ لَكُمْ فَارْجِعُواۚ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. Fail olan  طَٓائِفَةٌ ’deki nekrelik, herhangi bir anlamında adet ve tahkir içindir.

قَالَتِ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  يَٓا اَهْلَ يَثْرِبَ , nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Nidanın cevap cümlesi olan  لَا مُقَامَ لَكُمْ , cinsini nefyeden  لَا ’nın dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. مُقَامَ , cinsini nefyeden  لَا ’nın ismidir. Haberi ise mahzuftur. Haberinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. لَكُمْ  car-mecruru, bu mahzuf habere mütealliktir.

فَارْجِعُواۚ  cümlesi, makabline hükümde ortaklık nedeniyle atfedilmiştir. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi, haber cümlesine atfedilmiştir. Matufun ve matufun aleyh arasındaki sebep müsebbep ilişkisi, inşâ cümlesinin haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber üslubundan inşâ üslubuna, geçişte iltifat sanatı vardır.

Emir üslubunda talebî inşâî isnad olan  cümledeki  فَ , sebebi müsebbebe bağlayan rabıtadır.

وَاِذْ قَالَتْ طَٓائِفَةٌ مِنْهُمْ  [O zaman içlerinden bir grup dedi]  sözünde Evs bin Kayzî ile arkasına düşenler kastediliyor: (Ey Yesrib / Medîne halkı)  اَهْلَ , halk demektir, Yesrib'in de bir yerin ismi olduğu ve Medîne'nin onun bir tarafına kurulduğu da söylenmiştir. لَا مُقَامَ  duracak yer yoktur demektir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Zaman ismi  إذ ’ in masdara değil de fiil cümlesine muzâf olmasıyla bu vaktin tazimi anlaşılır. Fiil teceddüde ve şimdiki zamana delalet eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Hac/26)

Ayet-i kerimede geçen  يَثْرِبَ  lafzı, alem olmasında rağmen fiil vezninde olmasından dolayı gayri munsariftir.

 

وَيَسْتَأْذِنُ فَر۪يقٌ مِنْهُمُ النَّبِيَّ يَقُولُونَ اِنَّ بُيُوتَنَا عَوْرَةٌ وَمَا هِيَ بِعَوْرَةٍۜ 

 

وَ , istînâfiyedir. 

İstînâfiye  وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Müspet muzari fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Fail olan  فَر۪يقٌ ’daki nekrelik, herhangi bir anlamında adet ve tahkir içindir.

 يَقُولُونَ اِنَّ بُيُوتَنَا عَوْرَةٌ وَمَا هِيَ بِعَوْرَةٍۜ  cümlesi, فَر۪يقٌ ’dan haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.

Müspet muzari fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Muzari fiiller hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يَقُولُونَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اِنَّ بُيُوتَنَا عَوْرَةٌ وَمَا هِيَ بِعَوْرَةٍۜ  cümlesi, اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Kizbî haberdir.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrar etmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Kadir Suresi, 1)

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

وَمَا هِيَ بِعَوْرَةٍ  cümlesi, haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.

Sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

مَٓا  nefy harfi  ليس  gibi amel etmiştir. Haberi olan  بِعَوْرَةٍ ’ye dahil olan  بِ , tekit ifade eden zaid harftir. 

اِنَّ بُيُوتَنَا عَوْرَةٌ  cümlesi ile  وَمَا هِيَ بِعَوْرَةٍ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

يَقُولُونَ - قَالَتْ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

عَوْرَةٌ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

طَٓائِفَةٌ - فَر۪يقٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Fiilin, يَسْتَأْذِنُ  [izin istiyor] şeklinde geniş zaman olarak getirilmesi, olayın şeklini zihinde canlandırmak içindir. Ayeti din­leyen, sanki o anda onları izin isterken görüyormuş gibi olur. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

عَوْرَةٍ  ifadesinde istiâre vardır. Burada açık ile ( ألعَورَة ) kastedilen, insanın  savaşta ve baskın halinde kendisinden sakınıp korunacağı yerdir. Nitekim  عَاوَرَ فَﻻنٌ لِعَدُوِّ (falanca düşmanına açık verdi) denir ki ona arkasında [hançerleme] imkanı verdi demektir. Yine Arapların رَجُلُ مُعْوِرٌ  sözü de bu anlamla ilgilidir. Bu ifade kusurunu arayana kusurları açık adam demektir. Bu söylemin aslı,  عَورا َتُ الانْسَان’dan alınmıştır. Bu da insanlara açılması çirkin sayılan yer demektir. Buna göre ayetin manası sanki şöyledir: Evlerimiz, düşmanın oralardan şehre girebileceği şekilde açık ve saldırıya maruz durumdadır. Böylece evler şehrin, saldırıya elverişli, riske açık bölümü gibi görülmüştür. Bu, tıpkı savaşta bir insanın beklemediği bir yerden görülerek açık ve gedik bir mevziden saldırıya uğramasına benzer. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)

اِنْ يُر۪يدُونَ اِلَّا فِرَاراً

 

İtiraziyye veya ta’liliye olarak fasılla gelen son cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Muzari fiil tecessüm ifade etmiştir.

Nefy harfi  اِنْ  ve istisna harfi  اِلَّا  ile kasır oluşmuştur. Kasr, fiille mef’ûl arasındadır.

يُر۪يدُونَ  maksur/sıfat,  فِرَاراً  maksurun aleyh/mevsûf olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. İstedikleri sadece firardır. Başka bir şey istemiyorlar anlamındadır. 

Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat olması da câizdir. Yani bu durumda fail, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Mef’ûl olan  فِرَاراً ’deki nekrelik, tahkir içindir. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.

Ahzâb Sûresi 14. Ayet

وَلَوْ دُخِلَتْ عَلَيْهِمْ مِنْ اَقْطَارِهَا ثُمَّ سُئِلُوا الْفِتْنَةَ لَاٰتَوْهَا وَمَا تَلَبَّثُوا بِهَٓا اِلَّا يَس۪يراً  ١٤


Eğer Medine’nin her tarafından üzerlerine gelinse ve orada karışıklık çıkarmaları istenseydi, onu mutlaka yaparlardı; o konuda fazla gecikmezlerdi.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَوْ ve eğer
2 دُخِلَتْ girilseydi د خ ل
3 عَلَيْهِمْ onların üzerine
4 مِنْ -dan
5 أَقْطَارِهَا her yan- ق ط ر
6 ثُمَّ sonra
7 سُئِلُوا istenseydi س ا ل
8 الْفِتْنَةَ baskı ve işkence yapmaları ف ت ن
9 لَاتَوْهَا elbette yaparlardı ا ت ي
10 وَمَا ve
11 تَلَبَّثُوا gecikmezlerdi ل ب ث
12 بِهَا bunda
13 إِلَّا dışında
14 يَسِيرًا azıcık ي س ر

وَلَوْ دُخِلَتْ عَلَيْهِمْ مِنْ اَقْطَارِهَا ثُمَّ سُئِلُوا الْفِتْنَةَ لَاٰتَوْهَا وَمَا تَلَبَّثُوا بِهَٓا اِلَّا يَس۪يراً

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَوْ  gayr-ı cazim şart harfidir. دُخِلَتْ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir. Naib-i faili müstetir olup takdiri  هى ’dir. عَلَيْهِمْ  car mecruru  دُخِلَتْ  fiiline mütealliktir. مِنْ اَقْطَارِ  car mecruru  دُخِلَتْ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. سُئِلُوا  damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. الْفِتْنَةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

لَ  harfi  لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır. 

اٰتَوْ  fiili mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

وَ  atıf harfidir. مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَلَبَّثُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

بِهَٓا  car mecruru تَلَبَّثُوا  fiiline mütealliktir. اِلَّا  hasr edatıdır. يَس۪يراً  mahzuf masdarın sıfatıdır. Takdiri, إلا تلبثا يسيرا (kısa bir süre dışında) şeklindedir. 

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ثُمَّ ; Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ  harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اٰتَوْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  أتي ’dır. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

تَلَبَّثُوا  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil  تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi لبث ’dir. 

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.

وَلَوْ دُخِلَتْ عَلَيْهِمْ مِنْ اَقْطَارِهَا ثُمَّ سُئِلُوا الْفِتْنَةَ لَاٰتَوْهَا 

 

Ayet, atıf harfi  وَ ’la …  يَسْتَأْذِنُ  fiiline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Inşâ cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber üslubundan inşâ üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.

Şart üslubunda gelen terkipte müspet mazi fiil sıygasında gelerek sebat temekkün ve istikrar ifade eden  دُخِلَتْ عَلَيْهِمْ مِنْ اَقْطَارِهَا  cümlesi şarttır. لَوْ , cezmetmeyen şart harfidir.

Aynı üslupta gelen  ثُمَّ سُئِلُوا الْفِتْنَةَ  cümlesi hükümde ortaklık nedeniyle makabline atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Şartın cevabı olan ve  لَ  karinesiyle gelen  لَاٰتَوْهَا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, faide-i haber ibtidâî kelamdır. Şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haberin şart üslubunda verilmesi daha beliğ ve etkilidir.

لَوْ  harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

دُخِلَتْ  ve  سُئِلُوا  fiilleri, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur. 

Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)

Ayetteki,  دُخِلَتْ  ifadesinin nâib-i faili  يَثْرِبَ  olabileceği gibi evlerimiz manasındaki  بُيُوتَنَا  kelimesi de olabilir. Yine ayetteki,  لَاٰتَوْهَا  ifadesindeki  هَا (bunu) zamiri ile fitnenin kastedilmiş olması muhtemeldir. Bu [O fitneyi yapma hususunda pek az beklerler (duraklarlar)] demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Burada sözü edilen fitne’nin ne olduğu hususunda iki görüş vardır. Birincisi, [Eğer kavmiyet asabiyeti ile savaşmaları istenmiş olsaydı, bu çağrıya çabucak cevap verip giderlerdi.] Bu açıklamayı Dahhak yapmıştır. İkincisine göre [Sonra onlardan şirk koşmaları istenseydi, çabucak bu isteği yerine getirirlerdi.] Bu açıklamayı da Hasen yapmıştır. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l- Kur’ân)

عَلَيْهِمْ  harfi ceri  دُخِلَتْ  fiiline mütealliktir. Çünkü  دُخِلَتْ  ifadesi mahzuf bir faili gerektiren, naib-i fail alan meçhul kalıpta bina edilmiştir. Bu yüzden kastedilen, Maide Suresinin 23. ayetindeki  ادْخُلُوا عَلَيْهِمُ البابَ  ifadesinde olduğu gibi Medine halkına dahil olanların girişidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

الأقْطارُ  kelimesi قُطْرٍ ’un çoğuludur ve belirli bir mekanın bir yönüne işaret eder.أقْطار ’ın izafet şeklinde gelişi, çoğul olduğu için umum ifade eder. Yani şehrin her bir tarafından manası vardır. Bu yüzden bu, Yüce Allah'ın Ahzab Suresi 10. ayetinde  إذْ جاءُوكم مِن فَوْقِكم ومِن أسْفَلَ مِنكُمْ  (onlar size üstünüzden ve altınızdan geldikleri zaman) buyurduğu gibi düşmanın bir şehir üzerine yapılabileceği en şiddetli saldırısıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

دُخِلَتْ  fiili şehre giren failin fethe çıkan bir kavim olduğunu göstermek için meçhul kalıp üzere bina edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

 وَمَا تَلَبَّثُوا بِهَٓا اِلَّا يَس۪يراً

 

Cümle, atıf harfi  وَ ‘la şartın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

يَس۪يراً  kelimesi mahzuf mef’ûlü mutlakın sıfatıdır. Takdiri,  إلا تلبثا يسيرا (kısa bir süre dışında) şeklindedir. 

Nefy harfi  مَا  ve istisna harfi  اِلَّا  ile kasır oluşmuştur. İki tekit hükmündeki kasr, fiille mahzuf mef’ûlü mutlak arasındadır.

تَلَبَّثُوا  maksur/sıfat,  تلبثا يسيرا  maksurun aleyh/mevsûf olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.

يَس۪يراً  mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

تَلَبَّثُوا بِها  sözündeki  بِ  harfi ceri tadiye(geçişlilik) içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

وما تَلَبَّثُوا بِها  cümlesi  لَأتَوْها  cümlesine matuftur.  التَّلَبُّثُ : kalmak yani bir yere yerleşmek demektir ve burada ( إبْطاءِ ) yavaşlıktan müsteardır. Yani fitne çıkarmaya çalışmakta gecikmediler ve evlerinin kendilerinden alınmasından (gasp edilmesinden) korkmadılar demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

إلّا يَسِيرًا  sözündeki istisna, onlarla istihza edildiğini gösterir. Bu yüzden bu istisnadan maksat, olumsuzluğu istisna şeklinde tekid etmektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Yani küfre saptıktan sonra Medine'de ancak az bir süre kalabilecekler ve sonradan helâk olacaklardı manasındadır. Bu açıklamayı Süddî, Kuteybî, Hasen ve Ferrâ yapmıştır. Müfessirlerin çoğunluğu ise şöyle demişlerdir: Şirk fitnesinden çok az bir süre dışında uzak kalmazlar ve hemen şirke yapılan daveti çabucak, hızlıca kabul ederlerdi. Buna sebep ise niyetlerinin zayıflığı, münafıklıklarının ileri derecede oluşudur. Eğer Ahzab aralarına girip birbirlerine karışacak olurlarsa hiç şüphesiz açıktan açığa küfürlerini izhar ederler. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Ahzâb Sûresi 15. Ayet

وَلَقَدْ كَانُوا عَاهَدُوا اللّٰهَ مِنْ قَبْلُ لَا يُوَلُّونَ الْاَدْبَارَۜ وَكَانَ عَهْدُ اللّٰهِ مَسْؤُ۫لاً  ١٥


Andolsun ki, onlar, daha önce geri dönüp kaçmayacaklarına dair Allah’a söz vermişlerdi. Allah’a verilen söz ise sorumluluğu gerektirir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَقَدْ oysa
2 كَانُوا idiler ك و ن
3 عَاهَدُوا söz vermişler ع ه د
4 اللَّهَ Allah’a
5 مِنْ
6 قَبْلُ daha önce ق ب ل
7 لَا
8 يُوَلُّونَ dön(üp kaç)mayacaklarına و ل ي
9 الْأَدْبَارَ arkalarına د ب ر
10 وَكَانَ ve idiler ك و ن
11 عَهْدُ verilen sözden ع ه د
12 اللَّهِ Allah’a
13 مَسْئُولًا sorumlu س ا ل

وَلَقَدْ كَانُوا عَاهَدُوا اللّٰهَ مِنْ قَبْلُ لَا يُوَلُّونَ الْاَدْبَارَۜ 

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.  

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. عَاهَدُوا اللّٰهَ cümlesi,  كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur. 

عَاهَدُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ  lafza-i celâl mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. مِنْ قَبْلُ  car mecruru  عَاهَدُوا  filine müteallik olup, cer mahallinde muzâftır. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يُوَلُّونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الْاَدْبَارَ  ikinci mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. 

عَاهَدُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi  عهد ’dir. 

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Musareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُوَلُّونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  ولي ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


 وَكَانَ عَهْدُ اللّٰهِ مَسْؤُ۫لاً

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

عَهْدُ  kelimesi,  كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مَسْؤُ۫لاً  kelimesi  كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.

مَسْؤُ۫لاً  sülâsi mücerredi  سأل  olan fiilin ism-i mef’ûlüdür.

وَلَقَدْ كَانُوا عَاهَدُوا اللّٰهَ مِنْ قَبْلُ 

 

Önceki ayetteki  لَوْ دُخِلَتْ عَلَيْهِمْ  cümlesine  وَ ‘la harfiyle atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Şart cümlesinden kasem cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattie, قَدْ  tahkik harfidir. Mahzuf kasem ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, gayrı talebî inşâî isnaddır.

Ayette kasem fiilinin mahzuf olması icaz-ı hazif sanatıdır.

Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda, vurgu kasemin cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazfedilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur’an'da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur’an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)

كَانَ ’nin dahil olduğu  كَانُوا عَاهَدُوا اللّٰهَ مِنْ قَبْلُ  cümlesi, mahzuf kasemin cevabıdır. Kasem ve tahkik harfiyle tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.  

عَاهَدُوا اللّٰهَ مِنْ قَبْلُ  cümlesi, nakıs fiil  كَانَ ’nin haberidir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَانَ ’nin haberinin mazi fiil sıygasında cümle olması, hükmü takviye hudûs, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

عَاهَدُوا  fiiline müteallik  قَبْلُۚ , cer mahallinde olup muzâftır. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır. Muzâfun ileyhin sözün gelişinden anlaşıldığı ve fazla sözden sakınmak için hazfedilmesi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Eğer  كَانَ ’nin haberi mazi fiil ise bu, olayın bir kez vuku bulduğunu gösterir. (Fâdıl Sâlih Samerrâî, Meani’n-Nahvi, c. 1, s. 211)

عَاهَدُوا  fiili  مفاعلة  babındandır. Sülâsîsi  عهد  ’dir. Bu bab fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi manalar katar. 

Burada, belirtilen iki toplulukta sözlerinden cayanların cezalandırılacağını ifade eden bir ikaz vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Burada kelam, müminlerden Allah yolunda sebat edecekleri hususundaki ahitlerinde tereddüt gösterenlere müvecceh olduğu için, hem kasem lamı ile, hem tahkik harfi ile, hem de  كانَ  fiili ile tekidli gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

 

 لَا يُوَلُّونَ الْاَدْبَارَۜ

 

Fasılla gelen cümle, عَاهَدُوا fiilinden anlaşılan mahzuf kasemin cevabıdır. Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Ayette münafıkların ne olursa olsun düşman karşısında geriye dönüp kaçmayacaklarına dair Allah’a kesin söz verdikleri ifade edilmektedir. 

لَا يُوَلُّونَ الْاَدْبَارَ [Sırtlarını çevirmeyecekler] cümlesi, savaştan kaç­maktan kinayedir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir ve Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

لا يُوَلُّونَ الأدْبارَ  cümlesi,  عاهَدُوا  cümlesi için beyan cümlesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)     


وَكَانَ عَهْدُ اللّٰهِ مَسْؤُ۫لاً

 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. كَانَ ’nin ismi  عَهْدُ اللّٰهِ, veciz ifade kastıyla izafet formunda gelmiştir.

Lafza-i celâlin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Burada da zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, mehabeti artırmak, kalplere Allah korkusunu sokmak, tehditte mübalağa ve azap vaidini ağırlaştırmak içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Veciz ifade kastına matuf  عَهْدُ اللّٰهِ  izafetinde  اللّٰهِ  ismine muzâf olması  عَهْدِ ’ye şan ve şeref kazandırmıştır.

Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin, hükmün illetini bildirmek, heybeti, ikazı ve tehdidi artırmak için tekrarlanmasında tecrîd, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

عَاهَدُوا - عَهْدُ  kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır. 

مَسْؤُ۫لاً  kelimesindeki zamir  عَهْدُ  kelimesine aiddir. Aslında isnad ahde değil, ahdin sahibine yani failine yapılmıştır. Burada ahde bağlı kalmanın zorunluluğu mübalağalı olarak ifade edilmek istendiği için, sorumlu olmak ahde isnad edildi. Ahd ile sahibi birbirine öylesine dolanmışlar/yapışmışlar ki artık ayrılmaları mümkün değilmiş gibi addedilerek (ki buna “mülâbeset” denir) ahdedene isnad edilecek olan kelime ahdin kendisine isnad edilmiş. Ayetin bu şekilde gelmesinde, ahde bağlı olmanın vücûbunu tekid manası vardır. Sorguya çekilen ahd değil, ahdin sahibidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

وكانَ عَهْدُ اللَّهِ مَسْئُولًا  cümlesi  ولَقَدْ كانُوا عاهَدُوا  cümlesi için tezyildir.  بِعَهْدِ اللَّهِ  ile kastedilen, kişinin Rabbi ile yaptığı her ahitleşmedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

المَسْئُول kelimesi Efendimizin (s.a.v)  وكُلُّكم مَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ (hepiniz bakmakta olduklarınızdan mesulsünüz) sözünde buyurduğu gibi kişiye kendisinden hesap sorulacaklardan kinayedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124)

Sayfadaki bütün ayetler, fethalı kelimelerle son bulmuştur. Bu kelimelerin oluşturduğu ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Fasılalar surenin okunuşuna apayrı bir musiki katmaktadır. Ayet sonlarındaki bu mükemmel uyum, seci sanatının en güzel örneklerindendir.

Günün Mesajı
Müminler Allah'a verdikleri ahitlerini eksiksiz yerine getirirler. Münafıklar ise kurtulacaklarını umdukları ve çabuk elde edebilecekleri bir fayda bekledikleri her bir fırsat gördükçe Allah'a olan ahitlerini de bozarlar.
Şanı yüce Allah her bir konumda münafıkların iç yüzlerini açığa çıkartıp onları rüsvay eder. Kötü işlerinden ötürü onları ileride ayrıca cezalandıracaktır.
Şanı yüce Allah, iman ve ihlâslı niyet temeli üzerinde yükselmeyen amellere sevap vermez.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Ey hastaları iyileştiren. Sıkılanları ferahlatan. Kaybolanları bulduran. İsteyenlere veren. İmtihanları kolaylaştıran. Hakikati hatırlatan. Kurtuluşa erdiren Allahım!

Bizi yapması gerekenleri, yapması gereken zamanlarda yapanlardan eyle. Nefsimizin dünyaya bağlanmış haline kanmaktan koru. Bizi hakikatin yanında olanlarla beraber kıl. Geçici menfaatlerin hevesine kapılıp batıldan yana hareket edenlerle olmaktan koru. 

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji