اَشِحَّةً عَلَيْكُمْۚ فَاِذَا جَٓاءَ الْخَوْفُ رَاَيْتَهُمْ يَنْظُرُونَ اِلَيْكَ تَدُورُ اَعْيُنُهُمْ كَالَّذ۪ي يُغْشٰى عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِۚ فَاِذَا ذَهَبَ الْخَوْفُ سَلَقُوكُمْ بِاَلْسِنَةٍ حِدَادٍ اَشِحَّةً عَلَى الْخَيْرِۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَمْ يُؤْمِنُوا فَاَحْبَطَ اللّٰهُ اَعْمَالَهُمْۜ وَكَانَ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَس۪يراً ١٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَشِحَّةً | cimriler olarak |
|
| 2 | عَلَيْكُمْ | size karşı |
|
| 3 | فَإِذَا | ne zaman ki |
|
| 4 | جَاءَ | gelince |
|
| 5 | الْخَوْفُ | korku |
|
| 6 | رَأَيْتَهُمْ | görürsün |
|
| 7 | يَنْظُرُونَ | baktıklarını |
|
| 8 | إِلَيْكَ | sana |
|
| 9 | تَدُورُ | dönerek |
|
| 10 | أَعْيُنُهُمْ | gözleri |
|
| 11 | كَالَّذِي | gibi |
|
| 12 | يُغْشَىٰ | baygınlığı |
|
| 13 | عَلَيْهِ | onların üstüne |
|
| 14 | مِنَ |
|
|
| 15 | الْمَوْتِ | ölüm |
|
| 16 | فَإِذَا | ne zaman ki |
|
| 17 | ذَهَبَ | gidince |
|
| 18 | الْخَوْفُ | korku |
|
| 19 | سَلَقُوكُمْ | sizi incitirler |
|
| 20 | بِأَلْسِنَةٍ | dillerle |
|
| 21 | حِدَادٍ | sivri |
|
| 22 | أَشِحَّةً | düşkünlük göstererek |
|
| 23 | عَلَى | karşı |
|
| 24 | الْخَيْرِ | hayra |
|
| 25 | أُولَٰئِكَ | onlar |
|
| 26 | لَمْ |
|
|
| 27 | يُؤْمِنُوا | inanmamışlar |
|
| 28 | فَأَحْبَطَ | bu yüzden boşa çıkarmıştır |
|
| 29 | اللَّهُ | Allah |
|
| 30 | أَعْمَالَهُمْ | onların işlerini |
|
| 31 | وَكَانَ | ve |
|
| 32 | ذَٰلِكَ | bu |
|
| 33 | عَلَى | göre |
|
| 34 | اللَّهِ | Allah’a |
|
| 35 | يَسِيرًا | kolaydır |
|
Hendek kazılırken büyük bir kayaya rastlanmıştı, kayayı sökmeyi veya kırmayı başaramayan askerler Peygamberimiz’e başvurdular. O, üst giysisini çıkardı, kazmayı eline aldı ve üç vuruşta kayayı parçaladı. Her vuruşta “Allahü ekber” diyor ve “İran, Suriye, Yemen” gibi yerleri zikrederek ileride müslümanların gerçekleştirecekleri fetihleri bir bir müjdeliyordu. Bu müjdeyi işiten yahudiler ve münafıklar ise “Biz korkudan helâya gidemezken o bize İran ve Bizans’ın hazinelerini müjdeliyor, bu aldatmadan başka bir şey değil” demişlerdi (Nesâî, “Cihâd”, 42; Kurtubî, XIV, 130).
Bu gruptaki âyetlerde münafıkların ortak karakteri, sözlerinden ve davranışlarından örnekler verilerek açıklanmaktadır: Bunlar söz verirler ama yerine getirmezler; fitne fesat fırsatı çıkınca ev bark aile düşünmeden o fırsatı değerlendirmeye koşarlar; hizmet gerektiğinde ise türlü bahaneler ileri sürerek izin almak isterler; sûret-i haktan görünerek müslümanların moralini bozarlar; çoluk çocuklarını, evlerinin tehlikede olduğunu hatırlatarak savaş alanından çekilmeyi tavsiye ederler; korkunun ölüme faydası olmadığı halde inançsızlıkları sebebiyle savaşmaktan ve ölümden fazlaca korkarlar, korku ortamı geçip zafer kazanılınca da bu sonuçta kendilerinin de payı varmış gibi konuşmaya ve hak talep etmeye kalkışırlar.
اَشِحَّةً عَلَيْكُمْۚ
اَشِحَّةً önceki ayetteki يَأْتُونَ ’deki failin hali olup fetha ile mansubdur. عَلَيْكُمْ car mecruru اَشِحَّةً ’e mütealliktir.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim). Ayette müfred şeklindedir.şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَشِحَّةً ; sıfat-ı müşebbehe kalıbıdır. “Benzeyen sıfat” demektir. İsm-i faile benzediği için bu adı almıştır. İsm-i failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde sıfat-ı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsm-i fail değişen ve yenilenen vasfa delalet eder. Sıfat-ı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاِذَا جَٓاءَ الْخَوْفُ رَاَيْتَهُمْ يَنْظُرُونَ اِلَيْكَ تَدُورُ اَعْيُنُهُمْ كَالَّذ۪ي يُغْشٰى عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِۚ
Fiil cümlesidir. ف atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. جَٓاءَ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
جَٓاءَ fetha üzere mebni mazi fiildir. الْخَوْفُ fail olup damme ile merfûdur. Şartın cevabı رَاَيْتَهُمْ ‘dür.
رَاَيْتَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. يَنْظُرُونَ cümlesi, رَاَيْتَهُمْ ’deki gaib zamirinin hali olarak mahallen mansubdur.
يَنْظُرُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اِلَيْكَ car mecruru يَنْظُرُونَ fiiline mütealliktir. تَدُورُ اَعْيُنُهُمْ cümlesi, يَنْظُرُونَ ’deki failinin hali olarak mahallen mansubdur.
تَدُورُ damme ile merfû muzari fiildir. اَعْيُنُهُمْ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.
Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
الَّذ۪ي müfred müzekker has ism-i mevsûl كَ teşbîh harfiyle amili يَنْظُرُونَ veya تَدُورُ ‘nun mahzuf mef’ûlu mutlakına mütealliktir. Muzâf mahzuftur. Takdiri, كنظر الذي أو كدوران عين الذي şeklindedir. İsm-i mevsûlun sılası يُغْشٰى عَلَيْهِ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يُغْشٰى elif üzere mukadder damme ile merfû meçhul muzari fiildir. عَلَيْهِ car mecruru يُغْشٰى fiilinin naib-i failidir. مِنَ sebebiyyedir. مِنَ الْمَوْتِۚ car mecruru يُغْشٰى fiiline mütealliktir.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a)(إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاِذَا ذَهَبَ الْخَوْفُ سَلَقُوكُمْ بِاَلْسِنَةٍ حِدَادٍ اَشِحَّةً عَلَى الْخَيْرِۜ
فَ atıf harfidir. اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. ذَهَبَ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
ذَهَبَ fetha üzere mebni mazi fiildir. الْخَوْفُ fail olup damme ile merfûdur. Şartın cevabı سَلَقُوكُمْ ‘dür.
سَلَقُو damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِاَلْسِنَةٍ car mecruru سَلَقُوكُمْ fiiline mütealliktir. حِدَادٍ kelimesi اَلْسِنَةٍ ’nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
اَشِحَّةً kelimesi سَلَقُوكُمْ ’deki failin hali olup fetha ile mansubdur. عَلَى الْخَيْرِ car mecruru اَشِحَّةً ‘ e mütealliktir.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُو۬لٰٓئِكَ لَمْ يُؤْمِنُوا فَاَحْبَطَ اللّٰهُ اَعْمَالَهُمْۜ
İsim cümlesidir. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. لَمْ يُؤْمِنُوا cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يُؤْمِنُوا fiili نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. فَ atıf harfidir. اَحْبَطَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. اَعْمَالَهُم mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يُؤْمِنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
اَحْبَطَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi حبط ‘dır.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَكَانَ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَس۪يراً
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
ذٰلِكَ işaret ismi كَانَ ’nin ismi olarak mahallen merfûdur. ل harfi buud, yani uzaklık bildiren harf, ك muhatap zamiridir. عَلَى اللّٰهِ car mecruru يَس۪يرًا ’e mütealliktir. يَس۪يرًا kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.
يَس۪يرًا ; sıfat-ı müşebbehe kalıbıdır. “Benzeyen sıfat” demektir. İsm-i faile benzediği için bu adı almıştır. İsm-i failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde sıfat-ı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsm-i fail değişen ve yenilenen vasfa delalet eder. Sıfat-ı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَشِحَّةً عَلَيْكُمْۚ
اَشِحَّةً kelimesi, önceki ayetteki يَأْتُونَ fiilinin failinden haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
عَلَيْكُمْ car-mecruru, اَشِحَّةً ’e mütealliktir.
اَشِحَّةً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Yani size yardım etmekte yahut Allah yolunda harcamak da yahut zafer ve ganimette size karşı gayet cimri davranırlar. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
الشُّحُّ kelimesi başkasının iyiliği için elinde bulunan şeyde cimrilik etmek demektir. Aslı; malını harcamamaktır. Mecazi olarak gücü yeten kişinin yardım etmemesi manasında kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu kelimenin عَلى harfiyle kullanılması الشُّحُّ kelimesinde bulunan ihlal manası dolayısıyladır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَاِذَا جَٓاءَ الْخَوْفُ رَاَيْتَهُمْ يَنْظُرُونَ اِلَيْكَ تَدُورُ اَعْيُنُهُمْ كَالَّذ۪ي يُغْشٰى عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِۚ
Cümle, atıf harfi فَ ile önceki ayetteki …وَلَا يَأْتُونَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Inşâ cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber üslubundan inşâ üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.
اِذَا , müstakbel şart manalı, cümleye muzaf olan, gayrı cazim zaman zarfıdır. Müteallakı, şartın cevap cümlesidir. Şart cümlesi olan جَٓاءَ الْخَوْفُ , aynı zamanda اِذَا ’nın muzafun ileyhidir. Müspet mazi fiil sıygasında gelerek sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
جَٓاءَ الْخَوْفُ ifadesinde korkunun gelmek fiiline isnadı, mecaz-ı aklî veya istiardir.
İradesi olan canlılara mahsus olan gelme fiili, korkuya isnad edilerek, korku bir şahıs yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
فَ karinesi olmadan gelen رَاَيْتَهُمْ يَنْظُرُونَ اِلَيْكَ تَدُورُ اَعْيُنُهُمْ كَالَّذ۪ي يُغْشٰى عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِۚ cümlesi, şartın cevabıdır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s.106.)
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
يَنْظُرُونَ اِلَيْكَ cümlesi, رَاَيْتَهُمْ fiilindeki mef’ûl zamirden, تَدُورُ اَعْيُنُهُمْ كَالَّذ۪ي يُغْشٰى عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِۚ cümlesi ise يَنْظُرُونَ fiilinin failinden haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
Her ikisi de müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Teşbih harfinin dahil olduğu müfret müzekker has ism-i mevsûl كَالَّذ۪ي , amili يَنْظُرُونَ fiili olan mahzuf mef'ûlu mutlaka veya تَدُورُ fiiline mütealliktir. Sıla cümlesi olan يُغْشٰى عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِۚ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiiller, hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayetteki teşbih, vech-i şebenin hazfi nedeniyle mücmeldir. اَعْيُنُهُمْ müşebbeh, الَّذ۪ي يُغْشٰى عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِۚ müşebbehu bih, كَ teşbih edatıdır. Mahzuf olan vech-i şebeh, korku dolu bakıştır.
عَلَيْهِ car-mecruru, meçhul bina edilen يُغْشٰى ‘ya mütealliktir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.
Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)
يُغْشٰى ’ya müteallık olan car-mecrur مِنَ الْمَوْت deki مِنَ , sebebiyyedir.
يُغْشٰى عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْت cümlesinde istiare vardır. Ölüm, saran kaplayan maddi bir şeye benzetilerek müstear olmuştur. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
رَاَيْتَهُمْ - يَنْظُرُونَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Bu cümlede teşbîh-i temsilî vardır. Çünkü vech-i şebeh, birkaç şeyden alınmıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Cimrilikle korkaklık birbirinin kardeşidir. Binaenaleyh Allah Teâlâ cimrilikten bahsedince, bunun sebebi olan korkaklıktan da bahsetmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
فَاِذَا ذَهَبَ الْخَوْفُ سَلَقُوكُمْ بِاَلْسِنَةٍ حِدَادٍ اَشِحَّةً عَلَى الْخَيْرِۜ
Cümle, atıf harfi فَ ile …فَاِذَا جَٓاءَ الْخَوْفُ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.
اِذَا , müstakbel şart manalı, cümleye muzaf olan, gayrı cazim zaman zarfıdır. Müteallakı, şartın cevap cümlesidir. Şart cümlesi olan ذَهَبَ الْخَوْفُ , aynı zamanda اِذَا ’nın muzafun ileyhidir. Müspet mazi fiil sıygasında gelerek sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
ذَهَبَ الْخَوْفُ ifadesinde istiâre sanatı vardır. İradesi olan canlılara mahsus olan gitme fiili, korkuya isnad edilerek, korku bir şahıs yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. Korkunun gitmek fiiline isnadı, başka bir açıdan düşünülürse mecaz-ı aklîdir.
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi سَلَقُوكُمْ بِاَلْسِنَةٍ حِدَادٍ اَشِحَّةً عَلَى الْخَيْرِ , müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Mübalağa sıygasında gelerek mübalağa ifade eden حِدَادٍ kelimesi, سَلَقُوكُمْ fiiline müteallik بِاَلْسِنَةٍ car-mecruru için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
بِاَلْسِنَةٍ ’deki nekrelik, nev, kesret ve tahkir ifade eder.
سَلَقُوكُمْ بِاَلْسِنَةٍ حِدَادٍ [Sizi, keskin dilleriyle incitirler] cümlesinde istiare-i mekniyye vardır. İstiare-i mekniyye yoluyla, dil, keskin kılıca benzetilmiş, müşebbehun bih söylenmemiş ve müşebbehun bihin levazımından bir şey ile yani vurmak anlamına gelen سلق ile ona işaret edilmiştir. حِدَادٍ [keskin] kelimesinin söylenmesi ise bunun istiare-i müreşşeha olduğunu gösterir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir; Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Beyân İlmi)
ذَهَبَ - جَٓاءَ kelimeleri arasında tıbak-ı icâb vardır.
اَشِحَّةً عَلَى الْخَيْرِۜ ibaresi, سَلَقُوكُمْ fiilinin failinden haldir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
Ganimetten kinaye olan عَلَى الْخَيْرِ car-mecruru, اَشِحَّةً ’ne mütealliktir.
اَشِحَّةً ve الْخَيْرِ mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Ayetteki الْخَوْفُ ve اَشِحَّةً kelimelerinin tekrarı, konudaki önemine binaendir. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
السَّلْقُ kelimesi sesin ve bağırmanın gücünü, kuvvetini ifade eder. Düşman tarafından büyük bir tehlikeye maruz kalındığında Müslümanların müşriklerle barışma tavsiyelerine kulak asmaması durumunda seslerini yükselttiler demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Buradaki, “Hayra karşı cimri” tabirindeki “hayır”ın mal manasına geldiği ileri sürülmüştür. Fakat bu ifadenin, “Onlar her iki halde de hayırları az, her iki vakitte de şerleri çok olan kimselerdir. Hem birincisi, hem ikincisi hususunda cimri davranırlar” manasında olması mümkündür. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اَشِحَّةً kelimesi hal olduğu için veya zem ifade etmek üzere mansūb olmuştur. ة harfi merfû olarak اَشِحَّةٌ şeklinde de okunmuştur. سَلَقُوكُمْ kelimesi de صَلَقُوكُمْ şeklinde okunmuştur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
اُو۬لٰٓئِكَ لَمْ يُؤْمِنُوا فَاَحْبَطَ اللّٰهُ اَعْمَالَهُمْۜ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ ’nin müsnedün ileyh olarak marife olması, durumun kötülüğüne dikkat çekmek içindir ve tahkir ifade eder.
İşaret ismiyle gelmesi; onları daha önce zikredilen kınanacak özellikleri dolayısıyla tam olarak belirli kılmak ve işaret isminden sonra gelen hükme layık olduklarını ifade etmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Müsned olan لَمْ يُؤْمِنُوا cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlesinde, müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
فَاَحْبَطَ اللّٰهُ اَعْمَالَهُمْ cümlesi, اُو۬لٰٓئِكَ ’nin haberine matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Menfî muzari sıygadan müspet mazi sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması mehabet ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
إِحْبَاطٌ (Amelleri boşa çıkarma), yok etme, heder etme, boşa çıkarmadır.
Ameller, gözle görülen şeyler değildir. Eğer bunlardan birşey kalmışsa, onun hükmü ve eserleri itibarı ile kalmıştır. Binaenaleyh bunların bir faydası ve değeri olmadığına göre bunlar hem gerçekte, hem hükmen yok demektir. Amellere itibar edilmediğinde, cismin hilâfına, o gerçekte yok demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
الإحْباطُ bir şeyi hüsrana uğratmak demektir. Başındaki hemze gidermek manasındadır. Aslında fayda ve ıslah beklenen bir şeyin bozulması manasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَكَانَ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَس۪يراً
Ayetin son cümlesi itiraziyyedir. Nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyh, işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna ve mertebesinin yüksekliğine delalet ederek tazim ifade eder.
İşaret isminde istiare sanatı vardır. Uzağı işaret etmekte kullanılan ذٰلِكَ ile duruma işaret edilmiştir. ذٰلِكَ ile Allah'ın hükmü, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Aklî olan hissî olana benzetilmiştir. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır. Câmi’, vücudun tahakkukudur.
Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin, cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car-mecrur عَلَى اللّٰهِ, ihtimam için, amili olan يَس۪يراً ’e takdim edilmiştir. Çünkü kolaylık Allah’a isnad edilmiştir. Aslında Allah Teâlâ’ya her şey kolaydır. Bu cümle Allah’ın sonsuz kudretinden kinayedir.
Zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek, mehabeti artırmak, tehditte mübalağa ve azap vaidini ağırlaştırmak için yapılan tecrîd, iltifat ve ıtnâb sanatdır.
يَس۪يراً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bütün işler, Allah'a göre kolay olduğu halde özellikle bunun zikre tahsis edilmesi, onların amellerinin, bâtıl olduğunun açığa çıkarılmaya müstahak olduğunu beyan etmek içindir. Zira bunun, pek kuvvetli sebepleri vardır ve hiçbir mani hal de mevcut değildir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)