يَا نِسَٓاءَ النَّبِيِّ لَسْتُنَّ كَاَحَدٍ مِنَ النِّسَٓاءِ اِنِ اتَّقَيْتُنَّ فَلَا تَخْضَعْنَ بِالْقَوْلِ فَيَطْمَعَ الَّذ۪ي ف۪ي قَلْبِه۪ مَرَضٌ وَقُلْنَ قَوْلاً مَعْرُوفاًۚ ٣٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا نِسَاءَ | kadınları |
|
| 2 | النَّبِيِّ | peygamber |
|
| 3 | لَسْتُنَّ | siz değilsiniz |
|
| 4 | كَأَحَدٍ | herhangi biri gibi |
|
| 5 | مِنَ | -dan |
|
| 6 | النِّسَاءِ | kadınlar- |
|
| 7 | إِنِ | eğer |
|
| 8 | اتَّقَيْتُنَّ | (Allah’tan) sakınıyorsanız |
|
| 9 | فَلَا |
|
|
| 10 | تَخْضَعْنَ | yumuşak bir eda yapmayın |
|
| 11 | بِالْقَوْلِ | sözlerinizde |
|
| 12 | فَيَطْمَعَ | böylece tamah etmesin |
|
| 13 | الَّذِي | bulunan |
|
| 14 | فِي |
|
|
| 15 | قَلْبِهِ | kalbinde |
|
| 16 | مَرَضٌ | hastalık |
|
| 17 | وَقُلْنَ | ve söyleyin |
|
| 18 | قَوْلًا | bir söz |
|
| 19 | مَعْرُوفًا | güzel |
|
Peygamber hanımlarının taşıdıkları müstesna şeref ve nâil olacakları mükâfat, Allah’ın lutfu yanında kendilerinin de önemli bir katkısına bağlanmıştır. Bu katkı ittikadır, yani kendilerine yakışmayan her türlü kötülük, çirkinlik ve günahtan sakınmalarıdır. Takvanın bir uzantısı olarak başkalarıyla konuşurken takınacakları tavra ve seslerinin tonuna, seçecekleri kelimelerin etkisine, gerektiren bir durum olmadıkça evlerinden dışarı çıkmamaya varıncaya kadar buna riayet etmelidirler ki, kimse kendilerine dil uzatmaya, haklarında kötü fikirler kurmaya cesaret edemesin. Onların sorumlulukları yalnızca kötü olanı yapmamak, yani kötü ve zararlı olmamak değil, ayrıca iyi, erdemli ve itaatli olmaktır; namazı kılmak, zekâtı vermek, Allah ve resulünün rızâları doğrultusunda bir hayat sürmektir.
Bir zorunluluk bulunmadıkça evde oturmak, evden dışarı çıkmamak bu âyetle Peygamber hanımlarına farz kılınmıştır. Şu var ki, âyetin nüzûlünü takiben meydana gelen bazı olaylardan ve Resûlullah’ın konuya ilişkin açıklamalarından (meselâ bk. Buhârî, “Nikâh”, 115) bu emrin (farz) sınırlarının ve istisnalarının bulunduğu anlaşılmaktadır. Hz. Âişe’nin, meşhur Cemel Vak‘ası’nda, anlaşmazlığa düşen iki müslüman grubun arasını bulmak maksadıyla evinden çıkıp Basra’ya gitmesine sahâbeden itiraz edenler olmuş; genellikle Hz. Ali taraftarı olanlar da bunu, Hz. Âişe’nin aleyhinde olmak üzere kullanmışlardır. Onunla beraber hareket eden Talha ve Zübeyr gibi ashap ile onların çizgisinde olan Sünnî âlimler şu görüşü savunurlar: Peygamber hanımları nasıl hac etmek üzere çıkabiliyorlarsa, ilâhî emir uyarınca (Hucurât 49/9), çatışmak üzere olan iki müslüman grubun arasını düzeltmek için de çıkabilirler. Hz. Âişe ve yanındakiler ictihad etmişler, bunun fayda vereceğini, bu bakımdan çıkmayı câiz kılan sebeplerden birinin gerçekleştiğini düşünmüşler, buna göre hareket etmişlerdir.
33. âyetin “daha önce Câhiliye dönemi” diye tercüme edilen kısmını, İslâm’dan önceki dönem olarak anlıyoruz. Hz. Âdem sonrasından başlayarak başka dönemler olarak yorumlayanlar da olmuştur (Câhiliye kavramının anlamı için bk. Mâide 5/50 ve Furkan 25/63-66’nın tefsiri).
Allah’ın bereketli ve temiz kıldığı, Hz. Peygamber sebebiyle özel bir saygınlık kazanmış bulunan, her salavat okuduğumuzda kendilerine de gönderme yaptığımız Peygamber ailesi (Ehl-i beyt) kimlerden oluşmaktadır? En azından buradaki Ehl-i beyt’e Hz. Peygamber’in eşlerinin de dahil bulunduğunda şüphe yoktur, hatta daha da ileri giderek burada yalnız eşlerinin kastedildiğini söylemek de mümkündür. Başka münasebetlerle Peygamber aleyhisselâm, Ehl-i beyt’ini zikrederken Hz. Fâtıma, Ali, Hasan ve Hüseyin’in isimlerini anmış, hatta bir defasında bunları abasının altına alarak (âl-i abâ) onlar için hayır duada bulunmuştur (fazla bilgi için bk. Mustafa Öz, “Ehl-i Beyt”, DİA, X, 498-501).
34. âyetin “... Dilinizden düşürmeyiniz” şeklinde tercüme edilen kısmı Peygamber eşlerinin Kur’an âyetlerini, Hz. Peygamber’in bu âyetleri açıklama mahiyetindeki konuşmalarını ve davranışlarını devamlı göz önünde tutmaları, hayatlarını buna göre düzenlemeleri mânasına geldiği gibi, “başkalarına söyleyiniz, ulaştırınız” anlamını da içermektedir. Bu ikinci mânadan hareket eden yorumcular dürüst tek râvinin, kadın olsun erkek olsun rivayetinin kabul edilmesi gerektiği sonucuna varmışlardır (Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, III, 1538).
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 381-382يَا نِسَٓاءَ النَّبِيِّ لَسْتُنَّ كَاَحَدٍ مِنَ النِّسَٓاءِ
يَا nida harfidir. Münada olan نِسَٓاءَ muzâf olup fetha ile mansubdur. النَّبِيِّ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Nidanın cevabı لَسْتُنَّ كَاَحَدٍ مِنَ النِّسَٓاءِ ’dır.
İsim cümlesidir. لَيْسَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
لَسْتُنَّ nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُنَّ muttasıl zamiri لَيْسَ ’nin ismi olarak mahallen merfûdur. كَاَحَدٍ car mecruru لَيْسَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. مِنَ النِّسَٓاءِ car mecruru اَحَدٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَيْس isim cümlesini olumsuz yapar. Sadece mazisi çekildiği için camid bir fiildir. Mazi kipinde tüm şahıs zamirlerine çekimi yapılabilmektedir. Türkçeye “değildir, yoktur, hayır” vb. şeklinde tercüme edilir. Bazen لَيْسَ ’nin haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harfi ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنِ اتَّقَيْتُنَّ فَلَا تَخْضَعْنَ بِالْقَوْلِ فَيَطْمَعَ الَّذ۪ي ف۪ي قَلْبِه۪ مَرَضٌ
Fiil cümlesidir. اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Sart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اتَّقَيْتُنَّ şart fiili olup sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir تُنَّ fail olarak mahallen merfûdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَخْضَعْنَ fiili (نَ) nûnu’n-nisvenin bitişmesiyle sükun üzere mebni muzari fiildir. Mahallen meczumdur. Faili nûnu’n-nisve olup mahallen merfûdur. بِالْقَوْلِ car mecruru تَخْضَعْنَ fiiline mütealliktir.
فَ sebebiyyedir. Muzariyi gizli اَنْ ’le nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. Fâ-i sebebiyyeden önce nefy taleb bulunması gerekir. اَنْ ve masdar-ı müevvel öncesinden anlaşılan nehiyden kaynaklanan masdara matuftur.
يَطْمَعَ fetha ile mansub muzari fiildir. الَّذ۪ي müfred müzekker has ism-i mevsûl fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası ف۪ي قَلْبِه۪ مَرَضٌ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
İsim cümlesidir. ف۪ي قَلْبِه۪ car mecruru mahzuf mukaddem mübtedanın haberine mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مَرَضٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette sebep fe (فَ)’sinden sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اتَّقَيْتُنَّ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi وقى ’dir. İftial babının fael fiili و ي ث olursa fael fiili ت harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي olmuş, sonra و harfi ت 'ye dönüşmüş إتّقي olmuştur.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
وَقُلْنَ قَوْلاً مَعْرُوفاًۚ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُلْنَ fiili, (نَ) nûnu’n-nisvenin bitişmesiyle sükun üzere mebni emir fiildir. Faili nûnu’n-nisve olup mahallen merfûdur. قَوْلاً mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. مَعْرُوفاً kelimesi قَوْلاً ’in sıfat olup fetha ile mansubdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَعْرُوفاً ; sülâsi mücerredi عرف olan fiilin ism-i mef’ûludur.
يَا نِسَٓاءَ النَّبِيِّ لَسْتُنَّ كَاَحَدٍ مِنَ النِّسَٓاءِ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Münada olan نِسَٓاءَ النَّبِيِّ , veciz ifade ve bu hanımları tazim kastıyla izafet formunda gelmiştir.
Nidanın cevabı olan لَسْتُنَّ كَاَحَدٍ مِنَ النِّسَٓاءِ , nakıs fiil لَيْسَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. كَاَحَدٍ car mecruru لَيْسَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
اَحَدٍ ’deki nekrelik, herhangi bir anlamında cins ifade eder.
Ayetteki teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vech-u şebeh hazfedildiği için mücmeldir.
مِنَ النِّسَٓاءِ car-mecruru, كَاَحَدٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
نِسَٓاءَ ’nin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اَحَدٍ kelimesinin aslı أحد olup واحد [bir] anlamındadır. Kelime, daha sonra müzekker, müennes ve diğer bütün formlarda aynı şekilde genel olumsuzluk anlamında kullanılır olmuştur. Siz herhangi bir kadın gibi değilsiniz demek, herhangi bir kadın grubu gibi değilsiniz yani kadın taifesi grup grup araştırıldığında, değer ve öncelik bakımından size denk bir grup bulunamaz demektir. Bunun benzeri, وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪ وَلَمْ يُفَرِّقُوا بَيْنَ اَحَدٍ مِنْهُمْ [Allah’a ve peygamberlerine iman eden ve onlardan hiçbirini diğerinden ayırmayanlar…(Nisa Suresi, 152)] ayeti olup بَيْنَ اَحَدٍ derken peygamberlerin aynı apaçık hakikat üzere olduklarını kabul etme bağlamında بين جماعة واحدة منهم [onlardan hiçbirini] anlamı murat edilmektedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Allah Teâlâ, peygamber hanımlarının cezasının, başka mümin hanımların cezasının iki katı, mükâfaatlarının da diğer kadınların ücretlerinin iki katı olacağını beyan buyurunca onlar tıpkı cariyeye nisbetle hür kadınlar gibi olmuş olurlar. İşte Hak Teâlâ'nın, “Siz diğer kadınlardan biri gibi değilsiniz” ifadesi de aynen böyle olup “Sizlerde diğer kadınlarda bulunmayan özellikler var. Mesela siz, bütün müminlerin annelerisiniz ve peygamberlerin en hayırlısının hanımlarısınız” demektir. Hz. Peygamberin (s.a.vv), “Ben sizden biriniz gibi değilim” buyurarak ifade ettiği gibi Hz. Peygamberin (s.a.) herhangi bir mümin gibi olmayışı şeklinde, tıpkı onunla şeref bulan akrabaları da başkaları gibi değildir. Bu çiftler arasında, bir tür denklik (kefâet) söz konusudur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اِنِ اتَّقَيْتُنَّ فَلَا تَخْضَعْنَ بِالْقَوْلِ فَيَطْمَعَ الَّذ۪ي ف۪ي قَلْبِه۪ مَرَضٌ
Ayetin ikinci cümlesi beyanî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Şart üslubunda gelen terkipte müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan اتَّقَيْتُنَّ cümlesi, şarttır.
اِنْ şart harfi, asıl şart edatlarındandır. Çoğu zaman şartın vukuunda şek ifade eder.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107)
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi olan فَلَا تَخْضَعْنَ بِالْقَوْلِ فَيَطْمَعَ الَّذ۪ي ف۪ي قَلْبِه۪ مَرَضٌ , nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
الخُضُوعُ kelimesi aslında tezellül yani aşağılama manasındadır. Burada tezellüle benzediği için rikkat (hassas davranmak, şefkat) manasında kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Fa-i sebebiyye’nin gizli أن ‘le masdar yaptığı فَيَطْمَعَ الَّذ۪ي ف۪ي قَلْبِه۪ مَرَضٌ cümlesi, öncesinden anlaşılan nehiyden kaynaklanan masdara matuftur. Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
فَيَطْمَعَ fiilinin faili konumundaki müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي ’nin sıla cümlesi olan ف۪ي قَلْبِه۪ مَرَضٌ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidâî kelamdır.
Cümlede, takdim tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. Car mecrur olan ف۪ي قَلْبِه۪ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَرَضٌ muahhar mübtedadır.
Müsnedün ileyh olan مَرَضٌ ‘daki nekrelik nev ve tahkir içindir.
ف۪ي قَلْبِه۪ ifadesinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan ف۪ٓي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü kalp hakiki manada içine bir şey konulmaya müsait değildir. Kalp, burada zarfa benzetilir. Kalple hastalık arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Bu ayet-i kerimede مَرَضٌ kelimesinde istiâre yapılmıştır. Maraz bedenî bir hastalıktır, kalbî bir hastalık olan fısk için müstear olmuştur. Aralarındaki benzerlik her ikisinin de yakaladıkları şeyi ifsad etmesidir. Maraz bedeni, fısk kalbi ifsad eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
يَطْمَعَ kelimesi, kadınların edalı-işveli konuşmaktan, kalbi hasta olanların da kötü düşüncelere kapılmaktan men edildiği düşüncesiyle nehiy filinin mahalline atıfla meczum olarak da okunmuştur. Adeta, siz edalı-işveli konuşmayın ki onlar da yanlış düşüncelere kapılmasınlar buyrulmaktadır. İbn Muhaysın’ın فَيَطْمَعَ kelimesini ya merfû‘, mim kesreli olarak, fiili de kavle isnat eden bir takdirle, فيُطمِع القول المريب [bu iç gıcıklayıcı söz tamah uyandırır] takdiriyle okuduğu rivayet edilmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَقُلْنَ قَوْلاً مَعْرُوفاًۚ
Ayetin son cümlesi atıf harfi وَ ‘la, فَلَا تَخْضَعْنَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Menfî sıygadan müspet sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.
مَعْرُوفًا kelimesi قَوْلًا için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Mef’ûl olan قَوْلاً ’deki nekrelik, nev ifade eder.
قُلْنَ - قَوْلاً - بِالْقَوْلِ kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Bu cümle tezyildir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
المَعْرُوفُ genel örf ve adete göre insanların aşina oldukları şeydir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Yüce Allah, “yumuşak (işveli-cilveli) konuşmayın” buyurunca bundan sonra “maruf veçhile söyleyin” buyurmuştur ki bu, bunun bir kısım eziyet ve münker olmayıp makul söz söyleme emridir. Çünkü İhtiyaç halinde söylenmesi matlub da sadece budur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)