6 Ekim 2025
Ahzâb Sûresi 31-35 (421. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Ahzâb Sûresi 31. Ayet

وَمَنْ يَقْنُتْ مِنْكُنَّ لِلّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَتَعْمَلْ صَالِحاً نُؤْتِهَٓا اَجْرَهَا مَرَّتَيْنِۙ وَاَعْتَدْنَا لَهَا رِزْقاً كَر۪يماً  ٣١


İçinizden kim Allah’a ve Resûlüne itaat eder ve salih bir amel işlerse, ona mükâfatını iki kat veririz. Biz, ona bereketli bir rızık hazırlamışızdır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَنْ fakat kim
2 يَقْنُتْ ita’ate devam ederse ق ن ت
3 مِنْكُنَّ sizden
4 لِلَّهِ Allah’a
5 وَرَسُولِهِ ve Resulüne ر س ل
6 وَتَعْمَلْ ve yaparsa ع م ل
7 صَالِحًا yararlı iş ص ل ح
8 نُؤْتِهَا ona veririz ا ت ي
9 أَجْرَهَا mükafatını ا ج ر
10 مَرَّتَيْنِ iki kez م ر ر
11 وَأَعْتَدْنَا ve hazırlamışızdır ع ت د
12 لَهَا onun için
13 رِزْقًا bir rızık ر ز ق
14 كَرِيمًا bol ك ر م

وَمَنْ يَقْنُتْ مِنْكُنَّ لِلّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَتَعْمَلْ صَالِحاً نُؤْتِهَٓا اَجْرَهَا مَرَّتَيْنِۙ 

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

يَقْنُتْ  şart fiili olup sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. مِنْكُنَّ  car mecruru  يَقْنُتْ ‘daki failin mahzuf haline mütealliktir. لِلّٰهِ  car mecruru  يَقْنُتْ  fiiline mütealliktir. رَسُولِه۪  atıf harfi و ’la makabline matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَ  atıf harfidir. تَعْمَلْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هى ’dir. صَالِحاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Veya masdarın sıfatı olarak mef'ûlü mutlaktan naibdir. Takdiri, عمل عاملا صالحاّ  şeklindedir.

فَ  karinesi olmadan gelen  نُؤْتِهَٓا اَجْرَهَا مَرَّتَيْنِ  cümlesi şartın cevabıdır.  

نُؤْتِ  illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. Muttasıl zamir  هَٓا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  

اَجْرَهَا  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مَرَّتَيْنِ  masdardan naib mef’ûlun mutlak olup müsenna olduğu için nasb alameti يْ ’dir.

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

صَالِحاً ; sülâsî mücerredi  صلح  olan fiilin ism-i failidir. 

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَاَعْتَدْنَا لَهَا رِزْقاً كَر۪يماً

 

Fiil cümlesdir. وَ  atıf harfidir. اَعْتَدْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. لَهَا  car mecruru  اَعْتَدْنَا  fiiline mütealliktir. رِزْقاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. كَر۪يماً  kelimesi  رِزْقاً ’nin sıfatı olup fetha ile mansubdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَعْتَدْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  عتد ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

وَمَنْ يَقْنُتْ مِنْكُنَّ لِلّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَتَعْمَلْ صَالِحاً نُؤْتِهَٓا اَجْرَهَا مَرَّتَيْنِۙ وَاَعْتَدْنَا لَهَا رِزْقاً كَر۪يماً

 

Ayet, atıf harfi  وَ ’la önceki ayetteki …مَنْ يَأْتِ مِنْكُنَّ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Şart üslubunda gelen terkipte, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi  مَنْ يَقْنُتْ مِنْكُنَّ لِلّٰهِ وَرَسُولِه۪  cümlesi, şarttır. مَنْ  şart ismi mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَقْنُتْ مِنْكُنَّ لِلّٰهِ وَرَسُولِه۪  cümlesi, haberdir.

Cümlede müsnedin muzari fiil  cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Tezayüf nedeniyle lafza-ı celâle atfedilen  رَسُولِه۪  izafetinde Allah’a ait zamire muzaf olması Resul için tazim ve teşrif ifade eder.

Aynı üslupta gelen  وَتَعْمَلْ صَالِحاً  cümlesi, haber olan … يَقْنُتْ مِنْكُنَّ لِلّٰهِ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

صَالِحاً  kelimesi, تَعْمَلْ  fiili için mef'ûldür. Veya masdarın sıfatı olarak mef'ûlü mutlaktan naibdir. 

تَعْمَلْ صَالِحاً  ibaresinin aslı  تَعْمَلْ عملا صَالِحاً  şeklindedir. Mevsuf hazf edilmiş, sıfat söylenmiştir. Bu da onların (ve amellerinin) bu sıfatla ne kadar özdeşleştiklerini, kuvvetle vasıflandıklarını gösterir. Îcâz-ı hazif sanatıdır. 

فَ  karinesi olmadan gelen  نُؤْتِهَٓا اَجْرَهَا مَرَّتَيْنِۙ  cümlesi şartın cevabıdır. مَرَّتَيْنِ  takdiri  عدد  olan mahzuf mef’ûlü mutlaktan naibdir. Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber talebî kelam olan cümleler şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haberin şart üslubunda verilmesi daha beliğ ve etkilidir.

Ayetin başındaki  lafza-ı celâlden bu cümlede söyleneceklerin önemine dikkat çekmek gayesiyle azamet zamirine iltifat edilmiştir.

اَجْرَهَا ‘da istiare sanatı vardır. Salih amel yapanların mükafatı, işçiye verilen ücrete benzetilmiştir. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

وَاَعْتَدْنَا لَهَا رِزْقاً كَر۪يماً  cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle cevap cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اَعْتَدْنَا  fiiline müteallik  لَهَا  car mecruru, durumun onunla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.

Mef’ûl olan  رِزْقاً ’daki nekrelik, kesret ve tazim içindir. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

اَعْتَدْنَا ve نُؤْتِهَٓا  fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir. 

كَر۪يماً , mef’ûl olan  رِزْقاً  için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Önceki ayetteki  مَنْ يَأْتِ مِنْكُنَّ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍ يُضَاعَفْ لَهَا الْعَذَابُ ضِعْفَيْنِ  cümlesiyle bu ayetteki  وَمَنْ يَقْنُتْ مِنْكُنَّ لِلّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَتَعْمَلْ صَالِحاً نُؤْتِهَٓا اَجْرَهَا مَرَّتَيْنِۙ  cümleleri arasında mukabele sanatı vardır.

الرِّزْقُ الكَرِيمُ  ifadesi cennet rızkıdır. Kerim sıfatı ile vasıflanması da en efdali olduğu içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Bu ifade, onların cezalarının kat kat olması gibi mükâfatlarının da kat kat olacağını açıklamaktadır. O halde ayetteki,  نُؤْتِهَٓا اَجْرَهَا مَرَّتَيْنِۙ   “Ona da mükâfaatını iki kere veririz.” cümlesi, şöyle bir inceliğin yanı sıra “Onun azabı iki kat artırılır.” cümlesinin mukabilidir: Allah Teâlâ, mükâfaat vermekten bahsederken o ödülü verecek olanı da zikretmiştir ki o, kendisidir. Azaptan bahsederken ise azap edecek olanı açıkça ifade etmemiş ve tıpkı canlı bir cömert zatın, faydalı olduğu zaman, kendini ve işini açıkça ifade edip zarar verdiğinde ise kendisinden hiç bahsetmeyişi gibi rahmet ve kereminin mükemmel oluşuna bir işaret olsun diye, “İki kat artırılır” buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

القُنُوتُ  taat demektir. القُنُوتُ لِلرَّسُولِ  ise Allah’a taate devam ve rızasını celbetmek demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Allah Teâlâ,  وَاَعْتَدْنَا لَهَا رِزْقاً كَر۪يماً  [Hem de onun için çok şerefli bir rızık hazırladık] buyurarak şöyle bir ince manaya işaret olsun diye, aslında “kerîm (şerefli)” ifadesi, ancak o rızkı verenin sıfatı olduğu halde ahiret rızkını “kerim (şerefli)” diye vasfetmiştir: Dünyadaki rızıklar, insanların çalışıp çabalamalarına göre verilir. Mesela tacir, pazarlardan ve alışveriş yapanlardan rızkını elde etmeye çalışır. İşçiler iş verenlerden, sanatkârlar sipariş edenlerden rızıklarını elde etmeye çalışırlar. Binaenaleyh dünyada rızık kendiliğinden gelmez. Bu, başkasının elindedir. İsterse o rızkı tutar, isterse salar. Ahirette ise görünürde o rızkın ne bir tutanı, ne salanı olmayıp kendiliğinden gelir. İşte bundan ötürü dünyada ancak gerçek rezzâk olan Allah Teâlâ, “kerim” diye nitelenmiştir. Ahirette ise rızkın kendisi böyle nitelenmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

  Ay

Ahzâb Sûresi 32. Ayet

يَا نِسَٓاءَ النَّبِيِّ لَسْتُنَّ كَاَحَدٍ مِنَ النِّسَٓاءِ اِنِ اتَّقَيْتُنَّ فَلَا تَخْضَعْنَ بِالْقَوْلِ فَيَطْمَعَ الَّذ۪ي ف۪ي قَلْبِه۪ مَرَضٌ وَقُلْنَ قَوْلاً مَعْرُوفاًۚ  ٣٢


Ey Peygamber’in hanımları! Siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer Allah’a karşı gelmekten sakınıyorsanız (erkeklerle konuşurken) sözü yumuşak bir eda ile söylemeyin ki kalbinde hastalık (kötü niyet) olan kimse ümide kapılmasın. Güzel (ve doğru) söz söyleyin.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَا نِسَاءَ kadınları ن س و
2 النَّبِيِّ peygamber ن ب ا
3 لَسْتُنَّ siz değilsiniz ل ي س
4 كَأَحَدٍ herhangi biri gibi ا ح د
5 مِنَ -dan
6 النِّسَاءِ kadınlar- ن س و
7 إِنِ eğer
8 اتَّقَيْتُنَّ (Allah’tan) sakınıyorsanız و ق ي
9 فَلَا
10 تَخْضَعْنَ yumuşak bir eda yapmayın خ ض ع
11 بِالْقَوْلِ sözlerinizde ق و ل
12 فَيَطْمَعَ böylece tamah etmesin ط م ع
13 الَّذِي bulunan
14 فِي
15 قَلْبِهِ kalbinde ق ل ب
16 مَرَضٌ hastalık م ر ض
17 وَقُلْنَ ve söyleyin ق و ل
18 قَوْلًا bir söz ق و ل
19 مَعْرُوفًا güzel ع ر ف

Peygamber hanımlarının taşıdıkları müstesna şeref ve nâil olacakları mükâfat, Allah’ın lutfu yanında kendilerinin de önemli bir katkısına bağlanmıştır. Bu katkı ittikadır, yani kendilerine yakışmayan her türlü kötülük, çirkinlik ve günahtan sakınmalarıdır. Takvanın bir uzantısı olarak başkalarıyla konuşurken takınacakları tavra ve seslerinin tonuna, seçecekleri kelimelerin etkisine, gerektiren bir durum olmadıkça evlerinden dışarı çıkmamaya varıncaya kadar buna riayet etmelidirler ki, kimse kendilerine dil uzatmaya, haklarında kötü fikirler kurmaya cesaret edemesin. Onların sorumlulukları yalnızca kötü olanı yapmamak, yani kötü ve zararlı olmamak değil, ayrıca iyi, erdemli ve itaatli olmaktır; namazı kılmak, zekâtı vermek, Allah ve resulünün rızâları doğrultusunda bir hayat sürmektir. 

Bir zorunluluk bulunmadıkça evde oturmak, evden dışarı çıkmamak bu âyetle Peygamber hanımlarına farz kılınmıştır. Şu var ki, âyetin nüzûlünü takiben meydana gelen bazı olaylardan ve Resûlullah’ın konuya ilişkin açıklamalarından (meselâ bk. Buhârî, “Nikâh”, 115) bu emrin (farz) sınırlarının ve istisnalarının bulunduğu anlaşılmaktadır. Hz. Âişe’nin, meşhur Cemel Vak‘ası’nda, anlaşmazlığa düşen iki müslüman grubun arasını bulmak maksadıyla evinden çıkıp Basra’ya gitmesine sahâbeden itiraz edenler olmuş; genellikle Hz. Ali taraftarı olanlar da bunu, Hz. Âişe’nin aleyhinde olmak üzere kullanmışlardır. Onunla beraber hareket eden Talha ve Zübeyr gibi ashap ile onların çizgisinde olan Sünnî âlimler şu görüşü savunurlar: Peygamber hanımları nasıl hac etmek üzere çıkabiliyorlarsa, ilâhî emir uyarınca (Hucurât 49/9), çatışmak üzere olan iki müslüman grubun arasını düzeltmek için de çıkabilirler. Hz. Âişe ve yanındakiler ictihad etmişler, bunun fayda vereceğini, bu bakımdan çıkmayı câiz kılan sebeplerden birinin gerçekleştiğini düşünmüşler, buna göre hareket etmişlerdir.

33. âyetin “daha önce Câhiliye dönemi” diye tercüme edilen kısmını, İslâm’dan önceki dönem olarak anlıyoruz. Hz. Âdem sonrasından başlayarak başka dönemler olarak yorumlayanlar da olmuştur (Câhiliye kavramının anlamı için bk. Mâide 5/50 ve Furkan 25/63-66’nın tefsiri).

Allah’ın bereketli ve temiz kıldığı, Hz. Peygamber sebebiyle özel bir saygınlık kazanmış bulunan, her salavat okuduğumuzda kendilerine de gönderme yaptığımız Peygamber ailesi (Ehl-i beyt) kimlerden oluşmaktadır? En azından buradaki Ehl-i beyt’e Hz. Peygamber’in eşlerinin de dahil bulunduğunda şüphe yoktur, hatta daha da ileri giderek burada yalnız eşlerinin kastedildiğini söylemek de mümkündür. Başka münasebetlerle Peygamber aleyhisselâm, Ehl-i beyt’ini zikrederken Hz. Fâtıma, Ali, Hasan ve Hüseyin’in isimlerini anmış, hatta bir defasında bunları abasının altına alarak (âl-i abâ) onlar için hayır duada bulunmuştur (fazla bilgi için bk. Mustafa Öz, “Ehl-i Beyt”, DİA, X, 498-501). 

34. âyetin “... Dilinizden düşürmeyiniz” şeklinde tercüme edilen kısmı Peygamber eşlerinin Kur’an âyetlerini, Hz. Peygamber’in bu âyetleri açıklama mahiyetindeki konuşmalarını ve davranışlarını devamlı göz önünde tutmaları, hayatlarını buna göre düzenlemeleri mânasına geldiği gibi, “başkalarına söyleyiniz, ulaştırınız” anlamını da içermektedir. Bu ikinci mânadan hareket eden yorumcular dürüst tek râvinin, kadın olsun erkek olsun rivayetinin kabul edilmesi gerektiği sonucuna varmışlardır (Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, III, 1538).

Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 381-382

يَا نِسَٓاءَ النَّبِيِّ لَسْتُنَّ كَاَحَدٍ مِنَ النِّسَٓاءِ

 

يَا  nida harfidir. Münada olan  نِسَٓاءَ  muzâf olup fetha ile mansubdur. النَّبِيِّ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Nidanın cevabı  لَسْتُنَّ كَاَحَدٍ مِنَ النِّسَٓاءِ ’dır. 

İsim cümlesidir. لَيْسَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

لَسْتُنَّ  nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُنَّ  muttasıl zamiri  لَيْسَ ’nin ismi olarak mahallen merfûdur.  كَاَحَدٍ  car mecruru  لَيْسَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. مِنَ النِّسَٓاءِ  car mecruru  اَحَدٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَيْس  isim cümlesini olumsuz yapar. Sadece mazisi çekildiği için camid bir fiildir. Mazi kipinde tüm şahıs zamirlerine çekimi yapılabilmektedir. Türkçeye “değildir, yoktur, hayır” vb. şeklinde tercüme edilir. Bazen  لَيْسَ ’nin haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harfi ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


 اِنِ اتَّقَيْتُنَّ فَلَا تَخْضَعْنَ بِالْقَوْلِ فَيَطْمَعَ الَّذ۪ي ف۪ي قَلْبِه۪ مَرَضٌ 

 

Fiil cümlesidir. اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Sart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)   

اتَّقَيْتُنَّ  şart fiili olup sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir  تُنَّ  fail olarak mahallen merfûdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَخْضَعْنَ  fiili (نَ) nûnu’n-nisvenin bitişmesiyle sükun üzere mebni muzari fiildir. Mahallen meczumdur. Faili nûnu’n-nisve olup mahallen merfûdur. بِالْقَوْلِ  car mecruru  تَخْضَعْنَ  fiiline mütealliktir. 

فَ  sebebiyyedir. Muzariyi gizli  اَنْ ’le nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. Fâ-i sebebiyyeden önce nefy taleb bulunması gerekir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel öncesinden anlaşılan nehiyden kaynaklanan masdara matuftur. 

يَطْمَعَ  fetha ile mansub muzari fiildir. الَّذ۪ي  müfred müzekker has ism-i mevsûl fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  ف۪ي قَلْبِه۪ مَرَضٌ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.  

İsim cümlesidir. ف۪ي قَلْبِه۪  car mecruru mahzuf mukaddem mübtedanın haberine mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مَرَضٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. 

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette sebep fe (فَ)’sinden sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اتَّقَيْتُنَّ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  وقى ’dir. İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي  olmuştur. 

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.


وَقُلْنَ قَوْلاً مَعْرُوفاًۚ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

قُلْنَ  fiili, (نَ) nûnu’n-nisvenin bitişmesiyle sükun üzere mebni emir fiildir. Faili nûnu’n-nisve olup mahallen merfûdur. قَوْلاً  mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. مَعْرُوفاً  kelimesi  قَوْلاً ’in sıfat olup fetha ile mansubdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)   

مَعْرُوفاً ; sülâsi mücerredi   عرف  olan fiilin ism-i mef’ûludur.

يَا نِسَٓاءَ النَّبِيِّ لَسْتُنَّ كَاَحَدٍ مِنَ النِّسَٓاءِ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Münada olan  نِسَٓاءَ النَّبِيِّ , veciz ifade ve bu hanımları tazim kastıyla  izafet formunda gelmiştir.

Nidanın cevabı olan  لَسْتُنَّ كَاَحَدٍ مِنَ النِّسَٓاءِ , nakıs fiil  لَيْسَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  كَاَحَدٍ  car mecruru  لَيْسَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. 

اَحَدٍ ’deki nekrelik, herhangi bir anlamında cins ifade eder.

Ayetteki teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vech-u şebeh hazfedildiği için mücmeldir.

مِنَ النِّسَٓاءِ  car-mecruru, كَاَحَدٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

نِسَٓاءَ ’nin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اَحَدٍ  kelimesinin aslı  أحد  olup واحد [bir] anlamındadır. Kelime, daha sonra müzekker, müennes ve diğer bütün formlarda aynı şekilde genel olumsuzluk anlamında kullanılır olmuştur. Siz herhangi bir kadın gibi değilsiniz demek, herhangi bir kadın grubu gibi değilsiniz yani kadın taifesi grup grup araştırıldığında, değer ve öncelik bakımından size denk bir grup bulunamaz demektir. Bunun benzeri,  وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪ وَلَمْ يُفَرِّقُوا بَيْنَ اَحَدٍ مِنْهُمْ  [Allah’a ve peygamberlerine iman eden ve onlardan hiçbirini diğerinden ayırmayanlar…(Nisa Suresi, 152)] ayeti olup  بَيْنَ اَحَدٍ  derken peygamberlerin aynı apaçık hakikat üzere olduklarını kabul etme bağlamında  بين جماعة واحدة منهم  [onlardan hiçbirini] anlamı murat edilmektedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Allah Teâlâ, peygamber hanımlarının cezasının, başka mümin hanımların cezasının iki katı, mükâfaatlarının da diğer kadınların ücretlerinin iki katı olacağını beyan buyurunca onlar tıpkı cariyeye nisbetle hür kadınlar gibi olmuş olurlar. İşte Hak Teâlâ'nın, “Siz diğer kadınlardan biri gibi değilsiniz” ifadesi de aynen böyle olup “Sizlerde diğer kadınlarda bulunmayan özellikler var. Mesela siz, bütün müminlerin annelerisiniz ve peygamberlerin en hayırlısının hanımlarısınız” demektir. Hz. Peygamberin (s.a.vv), “Ben sizden biriniz gibi değilim” buyurarak ifade ettiği gibi Hz. Peygamberin (s.a.) herhangi bir mümin gibi olmayışı şeklinde, tıpkı onunla şeref bulan akrabaları da başkaları gibi değildir. Bu çiftler arasında, bir tür denklik (kefâet) söz konusudur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 اِنِ اتَّقَيْتُنَّ فَلَا تَخْضَعْنَ بِالْقَوْلِ فَيَطْمَعَ الَّذ۪ي ف۪ي قَلْبِه۪ مَرَضٌ

 

Ayetin ikinci cümlesi beyanî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Şart üslubunda gelen terkipte müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  اتَّقَيْتُنَّ  cümlesi, şarttır. 

اِنْ  şart harfi, asıl şart edatlarındandır. Çoğu zaman şartın vukuunda şek ifade eder.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107)

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi olan  فَلَا تَخْضَعْنَ بِالْقَوْلِ فَيَطْمَعَ الَّذ۪ي ف۪ي قَلْبِه۪ مَرَضٌ , nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

الخُضُوعُ  kelimesi aslında tezellül yani aşağılama manasındadır. Burada tezellüle benzediği için rikkat (hassas davranmak, şefkat) manasında kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Fa-i sebebiyye’nin gizli  أن ‘le masdar yaptığı  فَيَطْمَعَ الَّذ۪ي ف۪ي قَلْبِه۪ مَرَضٌ  cümlesi, öncesinden anlaşılan nehiyden kaynaklanan masdara matuftur. Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.

فَيَطْمَعَ  fiilinin faili konumundaki müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي ’nin sıla cümlesi olan  ف۪ي قَلْبِه۪ مَرَضٌ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidâî kelamdır. 

Cümlede, takdim tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. Car mecrur olan  ف۪ي قَلْبِه۪ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  مَرَضٌ  muahhar mübtedadır.

Müsnedün ileyh olan  مَرَضٌ ‘daki nekrelik nev ve tahkir içindir.

ف۪ي قَلْبِه۪  ifadesinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan  ف۪ٓي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü kalp hakiki manada içine bir şey konulmaya müsait değildir. Kalp, burada zarfa benzetilir. Kalple hastalık arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

Bu ayet-i kerimede  مَرَضٌ  kelimesinde istiâre yapılmıştır. Maraz bedenî bir hastalıktır, kalbî bir hastalık olan fısk için müstear olmuştur. Aralarındaki benzerlik her ikisinin de yakaladıkları şeyi ifsad etmesidir. Maraz bedeni, fısk kalbi ifsad eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

يَطْمَعَ  kelimesi, kadınların edalı-işveli konuşmaktan, kalbi hasta olanların da kötü düşüncelere kapılmaktan men edildiği düşüncesiyle nehiy filinin mahalline atıfla meczum olarak da okunmuştur. Adeta, siz edalı-işveli konuşmayın ki onlar da yanlış düşüncelere kapılmasınlar buyrulmaktadır. İbn Muhaysın’ın  فَيَطْمَعَ  kelimesini ya merfû‘, mim kesreli olarak, fiili de kavle isnat eden bir takdirle,  فيُطمِع القول المريب  [bu iç gıcıklayıcı söz tamah uyandırır] takdiriyle okuduğu rivayet edilmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

 

وَقُلْنَ قَوْلاً مَعْرُوفاًۚ

 

Ayetin son cümlesi atıf harfi  وَ ‘la,  فَلَا تَخْضَعْنَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Menfî sıygadan müspet sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.

مَعْرُوفًا  kelimesi  قَوْلًا  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Mef’ûl olan  قَوْلاً ’deki nekrelik, nev ifade eder. 

قُلْنَ -  قَوْلاً - بِالْقَوْلِ   kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Bu cümle tezyildir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

المَعْرُوفُ  genel örf ve adete göre insanların aşina oldukları şeydir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Yüce Allah, “yumuşak (işveli-cilveli) konuşmayın” buyurunca bundan sonra “maruf veçhile söyleyin” buyurmuştur ki bu, bunun bir kısım eziyet ve münker olmayıp makul söz söyleme emridir. Çünkü İhtiyaç halinde söylenmesi matlub da sadece budur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Ahzâb Sûresi 33. Ayet

وَقَرْنَ ف۪ي بُيُوتِكُنَّ وَلَا تَبَرَّجْنَ تَبَرُّجَ الْجَاهِلِيَّةِ الْاُو۫لٰى وَاَقِمْنَ الصَّلٰوةَ وَاٰت۪ينَ الزَّكٰوةَ وَاَطِعْنَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُۜ اِنَّمَا يُر۪يدُ اللّٰهُ لِيُذْهِبَ عَنْكُمُ الرِّجْسَ اَهْلَ الْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْه۪يراًۚ  ٣٣


Evlerinizde oturun. Önceki cahiliye dönemi kadınlarının açılıp saçıldığı gibi siz de açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekâtı verin. Allah’a ve Resûlüne itaat edin. Ey Peygamberin ev halkı! Allah, sizden ancak günah kirini gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَقَرْنَ ve vakarla oturun ق ر ر
2 فِي
3 بُيُوتِكُنَّ evlerinizde ب ي ت
4 وَلَا asla
5 تَبَرَّجْنَ açılıp kırıtmayın ب ر ج
6 تَبَرُّجَ açılıp kırıtması gibi ب ر ج
7 الْجَاهِلِيَّةِ cahiliyenin ج ه ل
8 الْأُولَىٰ ilk ا و ل
9 وَأَقِمْنَ ve kılın ق و م
10 الصَّلَاةَ namazı ص ل و
11 وَاتِينَ ve verin ا ت ي
12 الزَّكَاةَ zekatı ز ك و
13 وَأَطِعْنَ ve ita’at edin ط و ع
14 اللَّهَ Allah’a
15 وَرَسُولَهُ ve Resulüne ر س ل
16 إِنَّمَا şüphesiz
17 يُرِيدُ istiyor ر و د
18 اللَّهُ Allah
19 لِيُذْهِبَ gidermek ذ ه ب
20 عَنْكُمُ sizden
21 الرِّجْسَ kiri ر ج س
22 أَهْلَ (ey) Ehl-i ا ه ل
23 الْبَيْتِ Beyt ب ي ت
24 وَيُطَهِّرَكُمْ ve sizi temizlemek ط ه ر
25 تَطْهِيرًا tertemiz ط ه ر
Riyazus Salihin, 347 Nolu Hadis
Yezîd İbni Hayyân şöyle dedi:
Birgün Husayn İbni Sebre ve Amr İbni Müslim ile beraber Zeyd İbni Erkam’ın evine gittik. Yanına oturduğumuzda Husayn İbni Sebre dedi ki:
- Zeyd! Sen pek çok lutfa nâil olmuş bir kimsesin. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i gördün, sözünü dinledin, onunla birlikte savaşlara katıldın ve arkasında namaz kıldın. Doğrusu büyük saâdete erdin, Zeyd! Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den duyduklarını bize de anlat!
Bunun üzerine Zeyd şunları söyledi:
- Yiğenim! Vallahi çok yaşlandım. Aradan çok zaman geçti. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den duyup öğrendiklerimin bir kısmını unuttum. Bu sebeple size anlattıklarımı öğrenin. Anlatmadıklarım hususunda da beni zorlamayın.
Zeyd sözlerine devamla dedi ki:
Birgün Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Mekke ile Medine arasındaki Hum suyu başında ayağa kalkarak bize bir konuşma yaptı. Allah’a hamd ü senâdan sonra bize öğüt verdi. Sonra da şöyle buyurdu:
- “Ey insanlar! Ben de bir insanım. Yakında Rabbimin elçisi bana da gelecek ve ben onun dâvetine uyup gideceğim. Size iki önemli şey bırakıyorum. Biri, insanı doğruya götüren bir rehber ve nur olan Allah’ın Kitâbı Kur’an’dır. Ona yapışın ve sımsıkı sarılın!”
Peygamber aleyhisselâm Kur’an’a sarılma ve ona bağlanma konusunda tavsiyelerde bulundu. Sonra sözüne şöyle devam etti:
“Size bir de Ehl-i beyt’imi bırakıyorum. Allah’dan korkun da Ehl-i beyt’ime saygılı davranın! Allah’dan korkun ve Ehl-i beyt’ime saygılı davranın!.”
Husayn İbni Sebre:
- Zeyd! Peygamber’in Ehl-i beyt’i kimdir? Hanımları da Ehl-i beyt’inden değil midir? diye sorunca Zeyd dedi ki:
- Hanımları da Ehl-i beyt’indendir. Fakat onun asıl Ehl-i beyt’i, kendisinden sonra da sadaka almaları haram olanlardır.
Husayn:
- Sadaka almaları haram olanlar kimlerdir? diye sordu.
Zeyd:
- Ali’nin ailesi, Akîl’in ailesi, Ca`fer’in ailesi ve Abbas’ın ailesidir, dedi.
Husayn:
- Bunların hepsine sadaka almak haram mıdır? diye sorunca Zeyd İbni Erkam:
- Evet, cevabını verdi. 
(Müslim, Fezâilü’s-sahâbe 36)

Bir başka rivayete göre Resûl-i Ekrem şöyle buyurdu:
- “Size iki önemli şey bırakıyorum. Bunlardan biri Allah’ın Kitâb’ıdır. O Allah’ın ipidir. Ona yapışan doğru yolu bulur. Onu bırakan da yolunu sapıtır.” 
(Müslim, Fezâilü’s-sahâbe 37)

وَقَرْنَ ف۪ي بُيُوتِكُنَّ وَلَا تَبَرَّجْنَ تَبَرُّجَ الْجَاهِلِيَّةِ الْاُو۫لٰى وَاَقِمْنَ الصَّلٰوةَ وَاٰت۪ينَ الزَّكٰوةَ وَاَطِعْنَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

قَرْنَ  fiili, (نَ) nûnu’n-nisvenin bitişmesiyle sükun üzere mebni emir fiildir. Faili nûnu’n-nisve olup mahallen merfûdur. ف۪ي بُيُوتِكُنَّ  car mecruru  قَرْنَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُنَّ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لَا تَبَرَّجْنَ  atıf harfi و ’la  لَا تَخْضَعْنَ  fiiline matuftur.

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَبَرَّجْنَ  fiili, (نَ) nûnu’n-nisvenin bitişmesiyle sükun üzere mebni muzari fiildir. Faili nûnu’n-nisve olup mahallen merfûdur. 

تَبَرُّجَ  mef’ûlun mutlak olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْجَاهِلِيَّةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الْاُو۫لٰى  kelimesi  الْجَاهِلِيَّةِ ‘nin sıfat olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdurlar. Maksur isimdir.

وَ  atıf harfidir. اَقِمْنَ  fiili, (نَ) nûnu’n-nisvenin bitişmesiyle sükun üzere mebni emir fiildir. Faili nûnu’n-nisve olup mahallen merfûdur. الصَّلٰوةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اٰت۪ينَ الزَّكٰوةَ cümlesi, atıf harfi و ’la makabline matuftur

اٰت۪ينَ  fiili, (نَ) nûnu’n-nisvenin bitişmesiyle sükun üzere mebni emir fiildir. Faili nûnu’n-nisve olup mahallen merfûdur. الزَّكٰوةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اَطِعْنَ اللّٰهَ  cümlesi, atıf harfi و ’la makabline matuftur.

اَطِعْنَ  fiili, (نَ) nûnu’n-nisvenin bitişmesiyle sükun üzere mebni emir fiildir. Faili nûnu’n-nisve olup mahallen merfûdur. اللّٰهَ  lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. رَسُولَهُ  atıf harfi و ’la makabline matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَبَرَّجْنَ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil  تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi برج ’dir. Aslı  تَتَبرَّجنَ  şeklindedir.  تَ  harflerinden biri hazf edilmiştir. 

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.

اَقِمْنَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  قوم ’dir.

اٰت۪ينَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  أتي ’dir.

اَطِعْنَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  طوع ’dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.  

 

 

 

اِنَّمَا يُر۪يدُ اللّٰهُ لِيُذْهِبَ عَنْكُمُ الرِّجْسَ اَهْلَ الْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْه۪يراًۚ

 

Fiil cümlesidir. اِنَّمَا  kâffe ve mekfufedir. Kâffe; “men eden, alıkoyan” anlamında olup buradaki ma-i kâffeden kasıt ise  اِنَّ  harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan  مَا  harfidir.

يُر۪يدُ  damme ile merfû muzari fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.

لِ  harfi,  يُعَذِّبَ  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَن  ve masdar-ı müevvel,  لِ  harfi ile  يُر۪يدُ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

يُذْهِبَ  fetha ile mansub muzari fiilidir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَنْكُمُ  car mecruru  يُعَذِّبَهُمْ  fiiline mütealliktir. الرِّجْسَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

Nida harfi mahzuftur. Münada olan  اَهْلَ  muzâf olup fetha ile mansubdur. الْبَيْتِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. يُطَهِّرَكُمْ  cümlesi, atıf harfi وَ  ile  يُذْهِبَ  fiiline matuftur. 

يُطَهِّرَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. تَطْه۪يراً  mef’ûlun mutlak olup fetha ile mansubdur. 

اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan  مَٓا  harfi, اِنَّ  ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü  اِنَّ  ispat,  مَٓا  nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/ Cumhura göre  إنما  hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https:// islamansiklopedisi.org

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُذْهِبَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  ذهب ’dir.

يُطَهِّرَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  طهر ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

وَقَرْنَ ف۪ي بُيُوتِكُنَّ وَلَا تَبَرَّجْنَ تَبَرُّجَ الْجَاهِلِيَّةِ الْاُو۫لٰى

 

Ayet, atıf harfi  وَ ’la önceki ayetteki …لَا تَخْضَعْنَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Menfî sıygadan müspet sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.

Ayetteki ...قَرْنَ.. kelimesi, القرار  “karar” masdarından olup muzaaf harflerinden biri düşürülmüştür. Bu kelimenin الوقار  “vakar” masdarından olduğu da ileri sürülmüştür. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

وَلَا تَبَرَّجْنَ تَبَرُّجَ الْجَاهِلِيَّةِ الْاُو۫لٰى  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la  لَا تَخْضَعْنَ  cümlesine atfedilmiştir. Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.

تَبَرُّجَ  cümleyi nev ifade eden mef'ûlü mutlaktır.

الْاُو۫لٰى  kelimesi  الْجَاهِلِيَّةِ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

تَبَرَّجْنَ - تَبَرُّجَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

لَا تَبَرَّجْنَ - تَبَرُّجَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır. 

وَلَا تَبَرَّجْنَ تَبَرُّجَ الْجَاهِلِيَّةِ [Cahiliyye yürüyüşü gibi yürümeyin] cümlesin­de teşbih-i belîğ vardır. Burada teşbîh edatı ile vech-i şebeh söylenmemiş, böylece teşbih-i beliğ olmuştur. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

الْجَاهِلِيَّةِ  denmesi, Allah’ı ve şeriatı bilmemeleri dolayısıyladır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Allah Teâlâ  لَا تَبَرَّجْنَ تَبَرُّجَ الْجَاهِلِيَّةِ الْاُو۫لٰى  “Evvelki cahiliye yürüyüşü gibi yürümeyin” buyurmuştur. Bunun, “Kırıla döküle, kırıtarak yürümeyin” manasına olduğu söylenmiştir. Yine bundan muradın, “Süslerinizi ortaya koymayın, göstermeyin” manası olması da muhtemeldir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bu ayet bu emir ve yasak ile Resulüllah'ın hanımlarına yalnız “tesettür”ü değil, özellikle “hıdr”i yani yabancı erkeğe hiç görünmemek demek olan “muhaddere”liği dahi vacip kılmıştır. Diğer İslam kadınları için ileride geleceği ve Nûr Suresinde geçtiği üzere tesettür vacip ise de “hıdr” vacip değil müstehaptır. Bütün İslam kadınlarının da Peygamberin hanımlarının hayat tarzını ve ahlakını örnek edinmeleri elbette bir hakları ve şerefleridir. Fakat hepsine muhaddere olmaları farz olsaydı, bunda güçlük olurdu. Onun için ilerde “Ey peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle: Bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman örtülerini üstlerine alsınlar, vücutlarını örtsünler!” (Ahzab Suresi, 59) ayetinde tesettür emri bütün müminlerin hanımlarına genelleştirilmiş olduğu halde burada “Evlerinizde oturun.” (Ahzab Suresi, 33) emri ile “Sizler herhangi bir kadın gibi değilsiniz.” (Ahzab Suresi, 32) diye nitelenen Peygamberin hanımlarına hitaben gelmiştir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

Ayetteki, “evvelki cahiliye”nin manası; Nûh (a.s) zamanında olanlar, sonraki cahiliye ile de ondan sonrakiler kastedilmiştir. Ayrıca diğer bir manası da; bir diğerinin olmasını gerektiren bir “evvel”lik değildir. Aksine bunun manası tıpkı bir kimsenin, “Nerede o ilk (evvelki) zorba kisrâlar?” demesi gibi “Evvelki (eski) cahiliyye yürüyüşü gibi yürümeyin” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)

 

وَاَقِمْنَ الصَّلٰوةَ وَاٰت۪ينَ الزَّكٰوةَ وَاَطِعْنَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُۜ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ‘la …لَا تَخْضَعْنَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Menfî sıygadan müspet sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.

Aynı üslupta gelen birbirine atfedilmiş müteakip  وَاٰت۪ينَ الزَّكٰوةَ  ve  وَاَطِعْنَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ  cümleleri,  وَاَقِمْنَ الصَّلٰوةَ  cümlesine atfedilmişlerdir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

اَقِمْنَ الصَّلٰوةَ  ifadesinde istiare sanatı vardır. Namaz çadıra benzetilerek dinin direği gibi ifade edilmiştir. Çadır nasıl direk sayesinde ayakta durursa ve direk olmayınca çadır da olmazsa din için de namaz öyledir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

وَاَطِعْنَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ  cümlesinin makabline atfı, husustan sonra umumun zikri babında ıtnâb sanatıdır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

وَرَسُولُهُ ,  lafza-ı celâle matuftur. Cihet-i camiâ, tezayüftür. 

Veciz anlatım kastıyla gelen  رَسُولُهُ  izafetinde Allah Teâlâ’ya aid zamire muzaf olan  رَسُولُ  şan ve şeref kazanmıştır.

الزَّكٰوةَ - الصَّلٰوةَ  ve  اللّٰهَ - وَرَسُولَهُۜ  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Peygamber hanımlarına yönelik emirler, tağlib sanatı yoluyla bütün müslüman kadınları da kapsar. Bu emirlerin sayılmasında taksim sanatı vardır.

وَاَقِمْنَ الصَّلٰوةَ وَاٰت۪ينَ الزَّكٰوةَ  (Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin) cümlesinin, وَاَطِعْنَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ  [Allah'a ve Resulüne itaat edin)cümlesi üzerine atfedil­mesi, umûmun husus üzerine atfıdır. Çünkü Allah ve Resulüne itaat, daha önce geçen bütün emir ve yasakları kapsar. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Peygamberimizin zevcelerine, bütün ibadetler içinden özellikle namaz ile zekâtın emredilmesi, diğer ibadetlerden üstün olmaları ve bunların, bedenî ve malî ibadetlerin temeli olmalarından dolayıdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


اِنَّمَا يُر۪يدُ اللّٰهُ لِيُذْهِبَ عَنْكُمُ الرِّجْسَ اَهْلَ الْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْه۪يراًۚ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

اِنَّمَا  kasr edatıyla tekid edilmiş müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olmuştur. Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek, hükmün illetini bildirmek ve ikazı artırmak için tekrarlanmasında, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

İki tekid hükmündeki kasr, faille mef’ûlü arasındadır.  يُر۪يدُ  maksûr/sıfat,  لِيُذْهِبَ عَنْكُمُ الرِّجْسَ  maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l mevsûftur.

Sebep bildiren harf-i cer  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِيُذْهِبَ عَنْكُمُ الرِّجْسَ اَهْلَ الْبَيْتِ  cümlesi, masdar tevilinde, يُر۪يدُ  fiilinin mef’ûlü konumundadır. 

Masdar-ı müevvel cümlesi, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur  عَنْكُمُ, ihtimam için mef’ûl olan  الرِّجْسَ ’ye takdim edilmiştir.

Veciz ifade kastıyla izafet formunda gelen  اَهْلَ الْبَيْتِ , nida harfi mahzuf münadadır. 

الْبَيْتِ teki marifelik, ahd içindir. Resulüllah’ın evi kastedilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Muhatabın bildiği ve itiraz etmediği konularda kasr  اِنَّمَا  ile yapılır. Ancak bunun aksi durumlarda da  اِنَّمَا  ile kasrın yapıldığı görülmektedir. Yani muhatabın inkâr ettiği durumlarda, inkâr etmiyormuş menzilesine konarak  اِنَّمَا  ile kasr yapılır. Böylece tariz yoluyla başka bir maksat için gelmiş olur.  اِنَّمَا  edatı; siyakında açıkça veya zımnen bir sorunun olduğu ayetlerde cevap olarak gelir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْه۪يراً  cümlesi atıf harfi وَ ‘la … لِيُذْهِبَ عَنْكُمُ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Masdar tevilindeki cümle, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

تَطْه۪يراً , cümleyi tekid eden mef'ûlü mutlaktır.

تَطْه۪يراًۚ - وَيُطَهِّرَكُمْ  ve  بُيُوتِكُنَّ - الْبَيْتِ  gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

تَطْه۪يراًۚ - الرِّجْسَ   kelimeleri arasında tıbâk-ı icab sanatı vardır.

Bu ayette istiâre vardır. Burada Yüce Allah günahlar için  الرِّجْسَ (kir)i, takva için يُطَهِّرَ (temizlik) kelimesini müsteâr ola­rak kullanmıştır. Çünkü günahları işleyen kimsenin manevî varlığı kirlenir. İtaatla beraber ise temiz elbise gibi kirlerden korunmuş ve paktır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Allah Teâlâ, “Ey Ehl-i Beyt, Allah sizden ancak kiri gidermek ve sizi tertemiz yapmak diler” yani “Size verilen mükellefiyetlerden istifade edecek olan Allah değildir. Allah yaptıklarınızdan faydalanmaz. Bunun faydası size aittir. Allah'ın bu şeyleri size emretmesi, sizin menfaatiniz içindir” buyurmuştur. Bu ifadede şöyle bir incelik vardır: Bazan kirin-pisliğin bizzat kendisi ortadan kalkar, giderilir ama o yer tam temizlenmiş olmaz. O halde “Allah sizden ancak kiri gidermek ... diler” ifadesi, “Günahlarınızı silip giderir” manasına; “Sizi tertemiz yapmak diler” ifadesi de “Size keramet (şeref) elbiselerini giydirir” manasınadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Söz, Peygamberin hanımlarına seslenmekte olduğu için “ehli beyt” kelimesinden ilk akla gelen mana “onlar” olur. Fakat maksadın yalnız onlar olmadıklarını anlatmak için müzekker zamir (Arapçada erkek isimlerin yerine geçen zamir) olan “siz” diye seslenilmiştir. Çünkü usul ilminde bilindiği üzere, müennes çoğul kipi (dişi çoğul kipi) yalnız dişilere özel olduğu halde müzekker çoğul kipi karışık olarak erkeğe ve kadına, “tağliben” yani kadınları da kapsayacak biçimde kullanılır. Demek ki “ehli beyt” denilince Peygamberin hanımları ile birlikte çocuklarını, erkek ve kadın kendine özel aile fertlerini dahi kapsadığı anlatılmak üzere “Ey Peygamberin ev halkı! Şüphesiz Allah sizden pisliği giderip sizi tertemiz yapmak ister.” buyrulmuştur. Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.a) çocuklardan olduğu gibi Hz. Ali dahi Hz. Peygamberin evinde yetişmiş ve Hz. Fatıma ile birlikte yaşaması dolayısıyla özel bir mensubiyeti elde etmiş bulunduğundan o da ehli beyttendir. Fakat bunların ehli beytten olması Hz.Peygamberin diğer kızlarının ve onlardan olan çocuklarının da ehli beytten olmasına engel değildir, aksine olmalarını gerektirir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

اَهْلَ الْبَيْتِ [hane halkı] ifadesi nida veya medih olarak mansūbdur. Bu ifade Hz. Peygamberin hanımlarının da Ehl-i Beyt’e dahil olduklarına delalet etmektedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Ahzâb Sûresi 34. Ayet

وَاذْكُرْنَ مَا يُتْلٰى ف۪ي بُيُوتِكُنَّ مِنْ اٰيَاتِ اللّٰهِ وَالْحِكْمَةِۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ لَط۪يفاً خَب۪يراً۟  ٣٤


Siz evlerinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah en gizli şeyi bilendir, hakkıyla haberdardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَاذْكُرْنَ ve hatırlayın ذ ك ر
2 مَا
3 يُتْلَىٰ okunanı ت ل و
4 فِي
5 بُيُوتِكُنَّ evlerinizde ب ي ت
6 مِنْ -nden
7 ايَاتِ ayetleri- ا ي ي
8 اللَّهِ Allah’ın
9 وَالْحِكْمَةِ ve hikmeti ح ك م
10 إِنَّ şüphesiz
11 اللَّهَ Allah
12 كَانَ ك و ن
13 لَطِيفًا latiftir ل ط ف
14 خَبِيرًا haber alandır خ ب ر

وَاذْكُرْنَ مَا يُتْلٰى ف۪ي بُيُوتِكُنَّ مِنْ اٰيَاتِ اللّٰهِ وَالْحِكْمَةِۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اذْكُرْنَ  fiili, (نَ) nûnu’n-nisvenin bitişmesiyle sükun üzere mebni emir fiildir. Faili nûnu’n-nisve olup mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يُتْلٰى ’dır. İrabtan mahalli yoktur.

يُتْلٰى  elif üzere mukadder damme ile ile merfû meçhul muzari fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ’dir. ف۪ي بُيُوتِكُنَّ  car mecruru يُتْلٰى  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُنَّ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

مِنْ اٰيَاتِ  car mecruru naib-i failin mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الْحِكْمَةِ  atıf harfi و ’la makabline matuftur. 

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 اِنَّ اللّٰهَ كَانَ لَط۪يفاً خَب۪يراً۟

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder. 

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. كَانَ ‘nin dahil olduğu cümle  اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

كَانَ ’nin ismi müstetir takdiri هو ’dir.  لَط۪يفاً  kelimesi  كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.  خَب۪يراً۟ ikinci haberi olup fetha ile mansubdur. 

لَط۪يفاً -  خَب۪يراً۟ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاذْكُرْنَ مَا يُتْلٰى ف۪ي بُيُوتِكُنَّ مِنْ اٰيَاتِ اللّٰهِ وَالْحِكْمَةِۜ 

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la  وَاَطِعْنَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ  cümlesine atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen ittifak vardır.

اذْكُرْنَ  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ’nın sıla cümlesi olan  يُتْلٰى ف۪ي بُيُوتِكُنَّ مِنْ اٰيَاتِ اللّٰهِ وَالْحِكْمَةِ , hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يُتْلٰى  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur. 

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)

Veciz anlatım kastıyla gelen  اٰيَاتِ اللّٰهِ  izafetinde, Allah Teâlâ’ya aid zamire muzaf olan  اٰيَاتِ  şan ve şeref kazanmıştır. Ayetlerin Allah'a izafe edilmesi bu ayetlerin bütün kemal vasıflara sahip olduğu ve her türlü noksanlıktan uzak olduğu manasını kazandırır.

ف۪ي بُيُوتِكُنَّ  car-mecruru  يُتْلٰى  fiiline,  مِنْ اٰيَاتِ اللّٰهِ  car-mecruru ise naib-i failin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek, telezzüz, teberrük ve ikazı artırmak için tekrarlanmasında, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

 وَالْحِكْمَةِ ‘nin, مِنْ اٰيَاتِ اللّٰهِ ‘ye atfedilmesi, hususun umuma atfı (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

babında ıtnâb sanatıdır. Cihet-i camiâ tezayüftür.

Ayetlerin nüzulü de evlerde gerçekleştiği halde ve vahyin nüzul hâdisesine daha münasip düştüğü halde “evlerinizde nazil olan…” denilmeyip “evlerinizde... okunan…” denilmesi, bu ifadenin, bütün ayetleri kapsaması ve bütün evlerde gerçekleşmesi ve onlara, hatırlamak ile hatırlatmak imkânını veren tekerrürün ve devamın lüzumunu bildirmek içindir. Nüzul ifadesi ise bunları bildirmez. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bu ayette, Allah, Peygamberimizin hanımlarına ihsan ettiği nimetleri hatırlatmaktadır. Şöyle ki Allah, onları, Peygamberin ev halkı, vahyin nazil olduğu mekânın sakinleri kılmış ve onlar, vahyin nüzulü sırasında, imanlarının kuvvetlenmesini ve ibadet isteklerinin artmasını gerektiren zorluklar müşahede etmektedirler. Bütün bunlar da kendilerine yasak edilen hususlardan sakınmalarını ve emirlere uymalarını teşvik etmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ayetleri okuyanın tayin edilmemesi, Hz. Cebrail’in tilavetini de Peygamberimizin tilavetini de Peygamberimizin hanımlarının okumasını ve diğerlerinin de öğrenmek ve öğretmek için okumalarını da kapsaması içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Buradaki “Allah'ın ayetleri ile “Kur'an”, “hikmet” ile de Hz. Peygamberin (s.a.v) sözleri (hadisleri) kastedilmiştir. Bu da mükellefiyetlerin sadece namaz ve zekâta münhasır olmadığına bir işarettir. Allah Teâlâ, bu ayette de yine mükellefiyetlerden bahsederek, “Okunup duran ayetleri hatırlayın” buyurmuştur ki bu, “Bütün farzları ve vâcibleri öğrenip hepsini hakkıyla yerine getirin; bütün haramları öğrenip onlardan da sakının” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) 

 

اِنَّ اللّٰهَ كَانَ لَط۪يفاً خَب۪يراً۟

 

 

Beyanî istînâf veya ta’liliye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek, mehabeti artırarak tehditte mübalağa içindir. Bu tekrarda, ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Müsned olan كَانَ لَط۪يفاً خَب۪يراً۟  cümlesi, nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَانَ ’nin haberi olan  لَط۪يفاً , خَب۪يراً۟  kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır. 

Allah Teâlâ’ya ait  لَط۪يفاً - خَب۪يراً۟  sıfatlarının arasında  و۬  olmaması bu sıfatların Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetine işaret eder. Bu kelimelerin ayetin konusuyla olan anlam bütünlüğü teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Aralarında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

Mesel tarikinde tezyîl olan bu cümle ıtnâb babındandır. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekit etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekit etmektedir. (Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz (I) -Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Denemear. Gör. Ömer Kara)

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir.  İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s. 124) 

Allah Teâlâ kendi vasıflarını  كَانَ  ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezelî olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden  كَانَ   bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Onun vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Râgıb el-İsfahânî  كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda  söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ ‘nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)

كَانَ  fiili, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda  söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurgular ve ona dikkat çeker. (Rağıb el-İsfehani, Müfredât)

Allah Teâlâ'nın, “Şüphesiz ki Allah latiftir; habirdir” ifadesi de Cenab-ı Hakk'ın içleri (bâtınları) bilen bir habîr ve bir latîf olduğuna işarettir. Binaenaleyh O'nun ilmi herşeye ulaşır. Dar deliklerden giren ve tıkanmış yollardan çıkabilen manasına olan “latîf”, bu manaya gelir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) 

Ahzâb Sûresi 35. Ayet

اِنَّ الْمُسْلِم۪ينَ وَالْمُسْلِمَاتِ وَالْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَالْقَانِت۪ينَ وَالْقَانِتَاتِ وَالصَّادِق۪ينَ وَالصَّادِقَاتِ وَالصَّابِر۪ينَ وَالصَّابِرَاتِ وَالْخَاشِع۪ينَ وَالْخَاشِعَاتِ وَالْمُتَصَدِّق۪ينَ وَالْمُتَصَدِّقَاتِ وَالصَّٓائِم۪ينَ وَالصَّٓائِمَاتِ وَالْحَافِظ۪ينَ فُرُوجَهُمْ وَالْحَافِظَاتِ وَالذَّاكِر۪ينَ اللّٰهَ كَث۪يراً وَالذَّاكِرَاتِ اَعَدَّ اللّٰهُ لَهُمْ مَغْفِرَةً وَاَجْراً عَظ۪يماً  ٣٥


Şüphesiz müslüman erkeklerle müslüman kadınlar, mü’min erkeklerle mü’min kadınlar, itaatkâr erkeklerle itaatkâr kadınlar, doğru erkeklerle doğru kadınlar, sabreden erkeklerle sabreden kadınlar, Allah’a derinden saygı duyan erkekler, Allah’a derinden saygı duyan kadınlar, sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar, namuslarını koruyan erkeklerle namuslarını koruyan kadınlar, Allah’ı çokça anan erkeklerle çokça anan kadınlar var ya, işte onlar için Allah bağışlanma ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ şüphesiz
2 الْمُسْلِمِينَ müslüman erkekler س ل م
3 وَالْمُسْلِمَاتِ ve müslüman kadınlar س ل م
4 وَالْمُؤْمِنِينَ mü’min erkekler ا م ن
5 وَالْمُؤْمِنَاتِ ve mü’min kadınlar ا م ن
6 وَالْقَانِتِينَ ta’ate devam eden erkekler ق ن ت
7 وَالْقَانِتَاتِ ve ta’ate devam eden kadınlar ق ن ت
8 وَالصَّادِقِينَ doğru erkekler ص د ق
9 وَالصَّادِقَاتِ ve doğru kadınlar ص د ق
10 وَالصَّابِرِينَ sabreden erkekler ص ب ر
11 وَالصَّابِرَاتِ ve sabreden kadınlar ص ب ر
12 وَالْخَاشِعِينَ saygılı erkekler خ ش ع
13 وَالْخَاشِعَاتِ ve saygılı kadınlar خ ش ع
14 وَالْمُتَصَدِّقِينَ sadaka veren erkekler ص د ق
15 وَالْمُتَصَدِّقَاتِ ve sadaka veren kadınlar ص د ق
16 وَالصَّائِمِينَ oruç tutan erkekler ص و م
17 وَالصَّائِمَاتِ ve oruç tutan kadınlar ص و م
18 وَالْحَافِظِينَ koruyan erkekler ح ف ظ
19 فُرُوجَهُمْ ırzlarını ف ر ج
20 وَالْحَافِظَاتِ ve koruyan kadınlar ح ف ظ
21 وَالذَّاكِرِينَ zikreden erkekler ذ ك ر
22 اللَّهَ Allah’ı
23 كَثِيرًا çok ك ث ر
24 وَالذَّاكِرَاتِ ve zikreden kadınlar ذ ك ر
25 أَعَدَّ hazırlamıştır ع د د
26 اللَّهُ Allah
27 لَهُمْ bunlar için
28 مَغْفِرَةً bağışlanma غ ف ر
29 وَأَجْرًا ve bir mükafat ا ج ر
30 عَظِيمًا büyük ع ظ م

Bu âyette iki nokta dikkat çekicidir: 1. İbadet, iyilik ve erdem sahibi olmak, bunlar sayesinde kulluk imtihanını kazanmak, yüksek mânevî dereceler ve ödüller elde etmek, hâsılı kâmil insan olmak bakımından kadınla erkek arasında fark yoktur; her iki cins, dindarlık ve ahlâkta kemale ermek için fırsat eşitliğine sahiptirler. 2. Allah’ın ve resulünün rızâsına ermek, âhirette eşi benzeri görülmemiş nimetler elde etmek için Peygamber eşi veya Ehl-i beyt olmak şart değildir. Onların özel bir yerleri bulunmakla beraber bütün müminlerin önünde ilâhî lutuf ve nimet kapıları açıktır; yeter ki insanlar, 35. âyette sıralanan iman, ibadet ve ahlâk kemaline sahip olmak için gayret etsinler.

Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 383-384

   Saveme صوم :

  Bu صَوْمٌ kelimesinin asıl anlamı yemek yeme, konuşma ya da yürüme türünden bir fiili yapmaktan kendini tutma/geri durmaktır.

  Şer'i dilde صَوْمٌ kavramı ise mükellefin beyaz iplikten siyah ipliğe (fecirden güneşin batımına) kadar niyet ederek yemekten, içmekten, cinsi münasebet ve kusmaktan kendini tutmasıdır. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de farklı formlarda 14 kere geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)

  Türkçede kullanılan şekilleri Sâim ve Sâime'dir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

 

 

Hafeza حفظ :

  حِفْظٌ sözcüğü; 1- Bazen anlama neticesinde ulaşılan bir şeyin zihinde sabitleşip kalıcı olmasını sağlayan nefsin (aklın ya da zihnin), bir kuvvesi anlamında, 2- Bazen bir şeyin nefiste (akılda veya zihinde) tutulması/ezberlenmesi anlamında kullanılır. Bunun zıddı unutmaktır. 3- Bazen de bu kuvvenin kullanılması hakkında kullanılır. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de türevleriyle 44 kere geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)

  Türkçede kullanılan şekilleri hafıza, hafız, hıfzetmek, mahfuz, muhafaza, hafaza(nallah), muhafız ve muhafazakardır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

اِنَّ الْمُسْلِم۪ينَ وَالْمُسْلِمَاتِ وَالْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَالْقَانِت۪ينَ وَالْقَانِتَاتِ وَالصَّادِق۪ينَ وَالصَّادِقَاتِ وَالصَّابِر۪ينَ وَالصَّابِرَاتِ وَالْخَاشِع۪ينَ وَالْخَاشِعَاتِ وَالْمُتَصَدِّق۪ينَ وَالْمُتَصَدِّقَاتِ وَالصَّٓائِم۪ينَ وَالصَّٓائِمَاتِ وَالْحَافِظ۪ينَ فُرُوجَهُمْ وَالْحَافِظَاتِ وَالذَّاكِر۪ينَ اللّٰهَ كَث۪يراً وَالذَّاكِرَاتِ اَعَدَّ اللّٰهُ لَهُمْ مَغْفِرَةً وَاَجْراً عَظ۪يماً

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder. 

الْمُسْلِم۪ينَ  kelimesi  اِنَّ ’nin ismi olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. الْمُسْلِمَاتِ  atıf harfi و ’la makabline matuf olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. 

وَالْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَالْقَانِت۪ينَ وَالْقَانِتَاتِ وَالصَّادِق۪ينَ وَالصَّادِقَاتِ وَالصَّابِر۪ينَ وَالصَّابِرَاتِ وَالْخَاشِع۪ينَ وَالْخَاشِعَاتِ وَالْمُتَصَدِّق۪ينَ وَالْمُتَصَدِّقَاتِ وَالصَّٓائِم۪ينَ وَالصَّٓائِمَاتِ  kelimeleri, atıf harfi و ’la makabline matuftur. 

الْحَافِظ۪ينَ  atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur. فُرُوجَهُمْ  ism-i fail  الْحَافِظ۪ينَ ’nin mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. الْحَافِظَاتِ  atıf harfi  وَ  ile  الْحَافِظ۪ينَ ‘e matuftur. Mef’ûlun bihi mahzuftur.

الذَّاكِر۪ينَ  atıf harfi وَ  ile makabline matuftur. اللّٰهَ  ism-i fail  الذَّاكِر۪ينَ ‘nin mef’ûlu bihi olup fetha ile mansubdur. كَث۪يراً  masdardan naib mef’ûlun mutlak olup fetha ile mansubdur. الذَّاكِرَاتِ  atıf harfi وَ  ile  الذَّاكِر۪ينَ ‘e matuftur. الذَّاكِرَاتِ ‘ın mef’ûlun bihi öncesinin delaletiyle mahzuftur. 

اَعَدَّ اللّٰهُ لَهُمْ مَغْفِرَةً وَاَجْراً عَظ۪يماً  cümlesi,  اِنَّ ’nin haber olarak mahallen merfûdur. 

Fiil cümlesidir. اَعَدَّ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olarak mahallen merfûdur.

لَهُمْ  car mecruru  اَعَدَّ  fiiline mütealliktir. مَغْفِرَةً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اَجْراً  atıf harfi و ’la makabline matuftur. عَظ۪يماً  kelimesi  اَجْراً ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.  

İsmi failin fiil gibi amel şartları şunlardır:  1. Harfi tarifli (ال) olmalıdır.  2. Haber olmalıdır.  3. Sıfat olmalıdır.  4. Hal olmalıdır. 5. Kendisinden önce nefy (olumsuzluk) edatı bulunmalıdır. 6. Kendisinden önce istifham (soru) edatı bulunmalıdır.

Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir. Bu amel şartlarından birini taşıyan ismi fail kendisinden sonra fail ve meful alabilir. Bu fail veya meful bazen ismi failin muzafun ileyhi konumunda da gelebilir. İsmi fail tercüme edilirken umumiyetle muzari manası verir. Nadiren mazi manası da olabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَعَدَّ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  عدد ’dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.

الصَّادِق۪ينَ  - الصَّادِقَاتِ ; sülâsî mücerredi  صدق  olan fiilin ism-i failidir.

الْقَانِت۪ينَ - الْقَانِتَاتِ ; sülâsî mücerredi  قنت  olan fiilin ism-i failidir.

الصَّابِر۪ينَ - الصَّابِرَاتِ ; sülâsî mücerredi صبر  olan fiilin ism-i failidir.

الْخَاشِع۪ينَ - الْخَاشِع۪ينَ ; sülâsî mücerredi  خشع  olan fiilin ism-i failidir.

الْحَافِظ۪ينَ - الْحَافِظَاتِ ; sülâsî mücerredi  حفظ  olan fiilin ism-i failidir.

الصَّٓائِم۪ينَ - الصَّٓائِمَاتِ ; sülâsî mücerredi  صوم  olan fiilin ism-i failidir.

الذَّاكِر۪ينَ - الذَّاكِرَاتِ ; sülâsî mücerredi ذكر  olan fiilin ism-i failidir.

اَلْمُؤْمِن۪ينَ - الْمُؤْمِنَاتِ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir. الْمُسْلِم۪ينَ - الْمُسْلِمَاتِ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir. 

الْمُتَصَدِّق۪ينَ - الْمُتَصَدِّقَاتِ ; sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan  تَفَعَّلَ babının ism-i failidir. 

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّ الْمُسْلِم۪ينَ وَالْمُسْلِمَاتِ وَالْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَالْقَانِت۪ينَ وَالْقَانِتَاتِ وَالصَّادِق۪ينَ وَالصَّادِقَاتِ وَالصَّابِر۪ينَ وَالصَّابِرَاتِ وَالْخَاشِع۪ينَ وَالْخَاشِعَاتِ وَالْمُتَصَدِّق۪ينَ وَالْمُتَصَدِّقَاتِ وَالصَّٓائِم۪ينَ وَالصَّٓائِمَاتِ وَالْحَافِظ۪ينَ فُرُوجَهُمْ وَالْحَافِظَاتِ وَالذَّاكِر۪ينَ اللّٰهَ كَث۪يراً وَالذَّاكِرَاتِ اَعَدَّ اللّٰهُ لَهُمْ مَغْفِرَةً وَاَجْراً عَظ۪يماً

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ  , isim cümlesi ve isnadın tekrar etmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili Kadr/1.)

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

وَالْمُسْلِمَاتِ وَالْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَالْقَانِت۪ينَ وَالْقَانِتَاتِ وَالصَّادِق۪ينَ وَالصَّادِقَاتِ وَالصَّابِر۪ينَ وَالصَّابِرَاتِ وَالْخَاشِع۪ينَ وَالْخَاشِعَاتِ وَالْمُتَصَدِّق۪ينَ وَالْمُتَصَدِّقَاتِ وَالصَّٓائِم۪ينَ وَالصَّٓائِمَاتِ وَالْحَافِظ۪ينَ وَالْحَافِظَاتِ وَالذَّاكِر۪ينَ وَالذَّاكِرَاتِ  isimleri, اِنَّ ’nin ismi olan  الْمُسْلِم۪ينَ ’ye atfedilmiştir. Hepsi de ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

وَالْحَافِظ۪ينَ فُرُوجَهُمْ  ibaresinde, فُرُوجَهُمْ  izafeti, ism-i fail vezninde gelerek fiil gibi amel eden  وَالْحَافِظ۪ينَ ’nin mef’ûlüdür.

وَالذَّاكِر۪ينَ اللّٰهَ كَث۪يراً  terkibinde  كَث۪يراً , mahzuf mef’ûlü mutlakın sıfatıdır.

وَالذَّاكِرَاتِ ’nin mef’ûlü, önceki terkibin delaletiyle hazfedilmiştir. Buna ihtibak sanatı denir.

اَعَدَّ اللّٰهُ لَهُمْ مَغْفِرَةً وَاَجْراً عَظ۪يماً  cümlesi, اِنَّ ’nin haberidir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur  لَهُمْ, ihtimam için, mef’ûl  olan  مَغْفِرَةً ’e takdim edilmiştir.

Birbirine temasül nedeniyle atfedilmiş  اَجْراً  ve  مَغْفِرَةً ’ deki nekrelik, kesret ve tazim içindir.

مَغْفِرَةً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

عَظ۪يمًا  kelimesi  اَجْرًا  için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

الصَّادِق۪ينَ  - الْمُتَصَدِّقَاتِ  ile  الْمُسْلِم۪ينَ - الْمُسْلِمَات  ve  الْمُؤْمِن۪ينَ - الْمُؤْمِنَاتِ  ve  الْقَانِت۪ينَ - الْقَانِتَاتِ  ve  الصَّادِق۪ينَ - الصَّادِقَاتِ  ve  الصَّابِر۪ين الصَّابِرَاتِ  ve  الْخَاشِع۪ينَ - الْخَاشِعَاتِ ve  الْمُتَصَدِّق۪ينَ - الْمُتَصَدِّقَاتِ  ve  الصَّٓائِمَاتِ  - الصَّٓائِم۪ينَ   ve  الْحَافِظ۪ينَ - الْحَافِظَاتِ  gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

الْقَانِتَاتِ - الصَّادِقَاتِ - الصَّابِرَاتِ - الْخَاشِعَاتِ - الصَّٓائِمَاتِ - الْحَافِظَاتِ  ve  الْمُسْلِم۪ينَ - الْمُؤْمِن۪ينَ  ve  الْمُسْلِمَات - الْمُؤْمِنَاتِ  gruplarındaki kelimeler arasında muvazene ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.                             

كَث۪يراً - عَظ۪يماً  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Allah Teâlâ’nın mağfiret edeceği ve azim bir ecirle mükâfatlandıracağı kimseleri teker teker sayması cem mea taksim sanatıdır.

الْحَافِظ۪ينَ [Koruyanlar] ifadesinde hazif yoluyla îcâz vardır. Önceki ifadeden anlaşıldığı için mef'ûl hazfedilmiştir. الخافظات فروجهن  [Avret yerle­rini koruyan kadınlar] demektir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

اَعَدَّ اللّٰهُ لَهُمْ [Allah, onlar için hazırladı] ayetinde tağlîb sanatı vardır. Yüce Allah erkekleri çoğunluk saydı, kadınları onlarla bir araya getirdi. Sonra hepsini aynı zamirde birleştirdi. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Allah Teâlâ onlara emirler verip, yasaklar koyup, onlar için gerekli şeyleri beyan edince, o kadınlar için şu on mertebeyi zikretmiştir: Birincisi, Müslüman olmak ve Allah'ın emrine boyun eğmek; İkincisi, sayesinde Allah'ın emirlerinin geldiği (öğrenildiği) şeye yani Kur'an'a imandır. Çünkü mükellef önce, “O'nun dediği her şeyi kabul ediyorum” der. İşte bu İslâm'dır. Binaenaleyh Cenab-ı Hak birşey söyleyip mükellef de onu kabul ettiğinde, Allah'ın o sözünü tasdik etmiş ve inancının doğruluğunu ortaya koymuştur. Bu da imandır. Sonra onun bu inancı, kendisini güzel işler yapmaya ve amel-i sâlihe sevk eder. Böylece de o itaatkar olur ve ibadet eder. İşte bu, ayetteki “itaatkâr erkeklerle itaatkâr kadınlar (kânitîn-kânitât)” ifadesi ile belirtilen üçüncü mertebedir. Daha sonra mükellef iman edip salih amelde bulunduğu zaman kendisi kâmil (olgun) olmuş olur ve başkalarını kemâle erdirmeye çalışır, emri marûfta bulunup kardeşlerine nasihat eder. Böylece de nasihati hususunda tasdik edilmiş (doğrulanmış) olur ki ayetteki, “Doğru erkeklerle doğru kadınlar (sâdıkîn-sâdikat)” tabiriyle kastedilen budur. Daha sonra bu kimse, iyiliği emredip kötülükten nehyederken karşısına birtakım sıkıntılar çıkar. O da buna sabreder. İşte Cenab-ı Hak bunu da “sabreden erkeklerle sabreden kadınlar” tabiri ile belirtmiştir. Sonra bu mükellef kemâle erip, başkalarını kemâle erdirdiğinde, kendini beğenmeye ve yaptığı ibadetlerden dolayı “ucb”e başlar. Cenab-ı Hakk onu bu halinden, “mütevazı erkeklerle mütevazı olan kadınlar” (haşiîn-hâşiât)” ifadesiyle men etmiştir. Yahut şöyle de diyebiliriz: Cenab-ı Hakk, bu güzel ve iyi sıfatlardan bahsedince bunlara manî hallere de işaret etmiştir. Bu da ya gözle görülecek şeylerden olan makam ve mal sevgisidir yahut da gözle görülemeyen şeylerden olan şehvettir. Gazap da bu iki hususa dahildir. Çünkü gazap (öfke), ya makam noksanlığı yahut bir mal elde edememe yahut da arzu edilen bir şeyden engellenme gibi sebeplerden dolayı ortaya çıkar. O halde ayetteki, “hâşiîn ve haşiat” ifadesi, “makam ve mensupların kendilerini ibadetten alıkoyamadığı mütevazı kimseler” manasınadır. Daha sonra Cenab-ı Hakk, “sadaka veren erkeklerle, sadaka veren kadınlar” buyurmuştur. Bu da “çok sevdikleri için mal biriktirme özelliğinde olmayıp mallarını infak edenler” demektir. Allah Teâlâ daha sonra bâtınî arzu ve isteklerin, kendilerini Allah'a ibadetten alıkoyamadığı kimselere işaret olarak da “oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar.. .(sâimîn-sâimât)” buyurmuştur. Hakk Teâlâ, “namuslarını koruyan erkeklerle kadınlar…” buyurmuştur. Bu da “cinsî arzuların kendilerini Allah'a İbadetten alıkoyamadığı kimseler” demektir. Daha sonra Hakk Teâlâ, “Allah'ı çok zikreden erkeklerle kadınlar” buyurmuştur. Yani “Onlar bütün hallerinde, her halükârda, her zaman Allah'ı anarlar (hatırlarlar). Müslümanlıkları, imanları, taatları, sadakatleri, sabırları, tevazuları, sadakaları ve oruçları, hâlis bir niyyetle Allah için olur.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Ayetin metninde kadınların, erkeklere atfedilmesi, cinsiyetleri değişik olduğu içindir. Bu atıf zorunludur. Çiftlerin (çift, çift zikredilenlerin) birbirlerine atfedilmesi ise iki vasfın farklı olmasından dolayıdır. Bu itibarla bu atıf, zorunlu değildir. Nitekim Tahrim Suresinin 5. ayetinde bu kelimeler arasında atıf yoktur. Burada bu atfın faydası, onlara hazırlanan nimetlerin sebebi, bu güzel vasıfları bir araya getirmeleri olduğunu bildirmektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Şayet iki atıf arasında yani müenneslerin müzekkerlere ve eşlerin eşlere atfı arasında ne fark var? dersen şöyle derim: Birinci atıf,  ثَیِّبَـٰت  ve  أَبۡكَارا [dul ve bekâr olarak] [Tahrim Suresi, 5]) ayetinde olduğu gibi iki farklı cinsin aynı hükümde müşterek olmaları halinde aralarına bir atıf harfinin girmesi şeklindedir. İkinci atıf ise bir sıfatın bir başka sıfatla cem‘i için olan bir atıfla atfedilmesi türündendir. Ve mana; [Bütün bu taatleri cem eden erkek ve kadınlar, işte Allah onlar için …] hazırlamıştır.” şeklindedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Allah Teâlâ, bir çok ayette “zikir”den bahsettiği zaman onunla birlikte “çok”luk vasfını da getirmiştir. Mesela, daha sonra gelecek olan, “Ey iman edenler Allah'ı çokça zikredin” (Ahzab Suresi, 40) ayetinde ve bundan önce geçmiş olan, “Allah'ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için” (Ahzab Suresi, 21) ayetinde böyledir. Çünkü bedenle yapılan fiilleri (amelleri) çok yapmak, ya mümkün değildir ya zordur. Mesela, insan yerken, içerken ve yiyeceğini-içeceğini elde etmeye çalışırken, bütün bunlar onun devamlı namaz kılmasına manidirler. Fakat insanın yerken, içerken, yürürken, alırken, satarken, Allah'ı zikretmesine bir mâni yoktur. İşte bu hususa Hakk Teâlâ, “Ayakta iken, otururken ve yanları üstü (yatarken) Allah'ı zikredenler…” (Âl-i İmran Suresi, 191) ifadesiyle işaret etmiştir. Bir de bütün amellerin sıhhati, Allah'ı zikir (anma) ile olur. İşte bu da niyettir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Sayfadaki ,bütün ayetler, fethalı kelimelerle son bulmuştur. Bu kelimelerin oluşturduğu ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Fasılalar surenin okunuşuna apayrı bir musiki katmaktadır. Ayet sonlarındaki bu mükemmel uyum, seci sanatının en güzel örneklerindendir.

Günün Mesajı
Kadının kocası ya da mahremleri dışında bir erkekle konuşması halinde yumuşaklıktan, müstehcenlikten, kaş göz işaretlerinden uzak bir tarzda konuşması gerekir ki bu şekilde konuşarak erkeğin arzusunu tahrik etmesin, o da ona kötülük yapmaya yahut şerefine dil uzatmaya kalkışmasın.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Ey Allahım! Kalplerimizdeki kirliliği, hallerimizdeki kusurları ve zihnimizdeki yanlışları gider. 

Kalbi çürüklerin şerrinden, dünyanın sıkıntılarından, her türlü hastalıktan ve nefsimizin vesveselerinden Sana sığınırız. 

Bizi; Sana tam anlamıyla teslim olmuşlardan ve iman etmişlerden, ibadet ve itaat edenlerden, özü sözü doğrulardan ve adil davrananlardan, sabredenlerden ve şükredenlerden, gönlünü ibadete vermişlerden ve yüzünü Sana dönmüşlerden, infak edenlerden ve yardıma koşanlardan, namaz kılanlardan ve oruç tutanlardan, iffetlerini koruyanlardan ve mağfiretine mazhar olanlardan, Seni çokça ananlardan ve Kur’an-ı Kerim’i devamlı okuyanlardan, rızanı kazananlardan ve mükafatlarına kavuşanlardan eyle. 

Amin.

***

“Her günümün bütün işlerimin toplandığı asıl amacım Allah’a daha iyi bir kul olmaktır.”

Cümlesini hazırladığı yapılacaklar listesinin altına büyük harflerle yazarken aklından şu düşünceler geçiyordu:

Bir müslüman, iç ve dış dünyasına, Allah’ın emirlerine itaat ederek çekidüzen vermelidir. Ne imanını, ne de amellerini başıboş bırakmamalıdır. İkisinin arasındaki ilişkiyi korumamanın sonu tehlikelidir. İmansızın ameli boşa gider (Mâide: 5), amelsizin imanının sahibi üzerindeki etkisi zayıf olduğu için kurtuluşunun garantisi yoktur. 

Allah’ın sınırlarında dolanıp ısrarla şüpheli işlerle meşgul olanların ya da iman ve amel bütünlüğünü korumak yerine tedbirleri gevşetenlerin ya da kendisini ve etrafındakileri keyfi bir umursamazlık ile tehlikeye atanların kimisi şuna benzer ifadeler geveleyerek kendince temize çıkar: “Niyetim öyle değildir.”

Huzurda kabul görmeyecek nefsani bahanelere sığınmamak için kul, kendisini gören ve işiten rabbini hatırlamalıdır. Bu bilinç ile nefsini sorguya çekmelidir. Allah’ın emirlerine itaat etmesine mani olan halini düzeltmelidir. İman ve amel dünyası arasındaki kopukluğunun nedenlerini araştırarak gerekeni yapmak için yola çıkmalıdır.

Zira kişi kendisini ne kadar kandırırsa kandırsın; aldığı kararların, yaptığı seçimlerin, bulunduğu ortamların, takıldığı insanların ve meşgul olduğu işlerin hepsinin düşünce akışında ve duygu değişiminde etkisi vardır. Belki de şöyle düşünmelidir: çalışmadığı sınavı kazanacağının, korumadığı hakikatin sağlığının garantisi yoktur.

Ey Allahım! Dünyalık hedeflerin arasında asıl hedefimizi şaşırmaktan ya da unutmaktan muhafaza buyur. Senin emirlerine (anladığımız ve anlamadığımız nice hikmetler olduğu konusunda) Sana güvenerek itaat edenlerden ve şüpheli durumlardan uzaklaşanlardan eyle. İki cihanda da amellerimizin boşa gitmesinden muhafaza buyur. İmanımızla amellerimizin arasındaki ilişkiyi sağlam tutanlardan eyle. Öyle ki ikisi de devamlı birbirini besleyerek bizi Sana ve Senin rahmetin ile Senin rızana ve cennet bahçelerin ile cennet komşularına kavuştursun. 

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji