7 Ekim 2025
Ahzâb Sûresi 36-43 (422. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Ahzâb Sûresi 36. Ayet

وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ اِذَا قَضَى اللّٰهُ وَرَسُولُهُٓ اَمْراً اَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ اَمْرِهِمْۜ وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالاً مُب۪يناً  ٣٦


Allah ve Resûlü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadın için kendi işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur. Kim Allah’a ve Resûlüne karşı gelirse, şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَا artık yoktur
2 كَانَ ك و ن
3 لِمُؤْمِنٍ inanmış bir erkek için ا م ن
4 وَلَا ve
5 مُؤْمِنَةٍ inanmış kadın (için) ا م ن
6 إِذَا zaman
7 قَضَى hüküm verdiği ق ض ي
8 اللَّهُ Allah
9 وَرَسُولُهُ ve Resulü ر س ل
10 أَمْرًا bir işte ا م ر
11 أَنْ
12 يَكُونَ olması ك و ن
13 لَهُمُ onlar için
14 الْخِيَرَةُ seçme hakkı خ ي ر
15 مِنْ
16 أَمْرِهِمْ o işi ا م ر
17 وَمَنْ ve kim
18 يَعْصِ karşı gelirse ع ص ي
19 اللَّهَ Allah’a
20 وَرَسُولَهُ ve Resulüne ر س ل
21 فَقَدْ elbette
22 ضَلَّ sapıklığa düşer ض ل ل
23 ضَلَالًا bir sapkınlıkla ض ل ل
24 مُبِينًا apaçık ب ي ن

Tefsirciler bu âyetin iniş sebebi olarak Hz. Peygamber’in, Zeyd b. Hârise ile Zeyneb bint Cahş’ı evlendirmesini zikretmektedirler. İslâm’ın getirdiği yenilikler içinde kölelik, soyluluk ve evlâtlıkla ilgili olanlar da vardı. O çağlarda kölelik yaygındı, köleye mal gibi muamele ediliyordu, kurtuluş imkânı da sınırlı idi. Araplar soy bağına önem veriyorlar, insanları şahsî mârifet ve erdemlerinden ziyade, geldiği soya göre sınıflandırıp değerlendiriyorlardı. Evlâtlık edindikleri çocukları da kendi çocukları gibi tutuyorlardı. Allah Teâlâ bu üç âdeti ve uygulamayı fiilî örneklerle de pekiştirerek ortadan kaldırmayı murat etti. Önce Hz. Peygamber, halasının kızı olan Zeyneb ile âzatlı kölesi Zeyd’i evlendirdi. Zeyd Zeyneb’i boşadıktan sonra da Allah Teâlâ Hz. Peygamber’in Zeyneb ile evlenmesini istedi. Birinci evlilik, bir âzatlı köle ile bir soylu kadının evlenmesi idi, ikinci evlilik ise bir evlâtlığın boşadığı kadın ile boşayanın babalığının evlenmesiydi. Böylece insanın değerinin ve evlenmede denkliğin soya sopa göre değil, kişilerin şahsî faziletlerine göre olması gerektiği, Câhiliye’deki şekli ve mahiyeti ile evlâtlık uygulamasının kaldırıldığı, hukuk ve mahremiyet bakımından evlâtlığın, öz evlât gibi olamayacağı, Peygamber ve yakınlarının da içinde bulunduğu uygulama örnekleriyle tescil edilmiş oluyordu.

Allah ve resulü bir şeyi emrettiklerinde, başka bir ifade ile Kur’an’dan ve Sünnet’ten, bir şeyi yapmanın veya yapmamanın gerekli olduğu hükmü anlaşıldıktan sonra artık müminlerin önündeki tek seçenek hükme uymaktır; bunu bırakıp başka bir emri, isteği, arzuyu yerine getiremezler. Nitekim Hz. Peygamber âzatlı köle Zeyd için Zeyneb’e dünür gittiğinde, önce Zeyneb ve onun erkek kardeşi kendi soyluluklarını ve Zeyd’in daha dün bir köle olduğunu ileri sürerek buna razı olmadılar. Fakat açıklamakta olduğumuz âyet gelince “Dilediğini yap” diyerek Hz. Peygamber’in emrine boyun eğdiler (Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, III, 1539; İbn Kesîr, VI, 417-418).

وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ اِذَا قَضَى اللّٰهُ وَرَسُولُهُٓ اَمْراً اَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ اَمْرِهِمْۜ 

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

لِمُؤْمِنٍ  car mecruru  كَانَ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. لَا  zaid harftir. لَا  nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir.  مُؤْمِنَةٍ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. 

اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. قَضَى اللّٰهُ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

قَضَى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. رَسُولُهُٓ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُٓ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَمْراً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. 

اَنْ  ve masdar-ı müevvel  كَانَ ’nin muahhar ismi olarak mahallen merfûdur.  

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يَكُونَ  nakıs, fetha ile mansub muzari fiildir. لَهُمُ  car mecruru  يَكُونَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. الْخِيَرَةُ  kelimesi, يَكُونَ ’nin muahhar ismi olup damme ile merfûdur. مِنْ اَمْرِ  car mecruru  الْخِيَرَةُ ’e mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.  (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: 

a)(إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُؤْمِنٍ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالاً مُب۪يناً

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

Fiil cümlesidir. يَعْصِ  şart fiili olup illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’dir. اللّٰهَ  lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. رَسُولَهُ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُٓ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder. 

ضَلَّ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو’dir. ضَلَالاً  mef’ûlü mutlak olup fetha ile mansubdur. مُب۪يناً  kelimesi   ضَلَالاً ’nin sıfatı olup fetha ile mansubdur.

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مُب۪يناً - مُؤْمِنَةٍ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ اِذَا قَضَى اللّٰهُ وَرَسُولُهُٓ اَمْراً اَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ اَمْرِهِمْۜ 

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayete atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.

Menfi nakıs fiil  كانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî  kelamdır.

مَا كَانَ ’li olumsuz sıygalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, 3/79) 

Cümlede takdim-tehir ve îcaz-ı hazif sanatları vardır. لِمُؤْمِنٍ  car mecruru ve  اِذَا  zaman zarfı, كَانَ  ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. 

كَانَ ’nin haberine atfedilen  لَا مُؤْمِنَةٍ ’deki  لَا , olumsuzluğu tekid için gelen zaid harftir.

لِمُؤْمِنٍ  ve  مُؤْمِنَةٍ  kelimelerindeki nekrelik, herhangi bir manasında cins ve umum ifade eder. Nefiy siyakında nekra selbin umum ve şumûlüne delalettir. Zaid harf, olumsuzluğu tekit ederek kelimeye ‘hiçbir’ anlamı katmıştır.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  قَضَى اللّٰهُ وَرَسُولُهُٓ اَمْراً  cümlesi, mahzuf habere müteallik  اِذَا ‘nın muzafun ileyhidir.

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

وَرَسُولُهُ , lafza-ı celâle matuftur. Cihet-i camiâ, tezayüftür. 

Veciz anlatım kastıyla gelen  رَسُولُهُ  izafetinde Allah Teâlâ’ya aid zamire muzaf olan  رَسُولُ  şan ve şeref kazanmıştır. 

Mef’ûl olan  اَمْراً ’deki nekrelik, herhangi bir manası ve tazim ifade eder.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  اَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ اَمْرِهِمْۜ  cümlesi, masdar teviliyle  كَانَ ’nin muahhar ismidir. Nakıs fiil  كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Masdar-ı müevvel cümlesinde îcâz-ı hazif ve takdim tehir sanatları vardır. Car mecrur  لَهُمُ , nakıs fiil  كاَنَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.  الْخِيَرَةُ , nakıs fiil  كَانَ ’nin muahhar ismidir.

مِنْ اَمْرِهِمْۜ  car-mecruru, الْخِيَرَةُ ‘nun, mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

اَمْرِ ‘nin tekrarında ıtnâb ve reddü’l- acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

كَانَ - يَكُونَ  ve  لِمُؤْمِنٍ - مُؤْمِنَةٍ  gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr vardır.

Burada Allah'ın zikredilmesi, Resulüllah'ın emrini tazim içindir. Yahut Resulüllah'ın hükmünün, Allah'ın hükmü olduğunu bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

مِنْ اَمْرِهِمْ [işlerinde] ifadesinde çoğul zamirinin kullanılması, mümin erkek ve mümine kadının genel olmasından dolayıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

مِنْ اَمْرِهِمْ ’deki مِنْ  teb’ıziyyedir. اَمْرِهِمْۜ  onların hali anlamında cins ifade eder. Yani onların işleri demektir. Mana şöyle olur: “Onların bazı işlerinde kendilerine ait olan bir seçme hakları yoktur. Bilakis onlar doğrudan Allah ve Resulünün hükmüne ittiba ederler.” (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ  [Hiçbir mümin erkek ve kadın için seçme hakkı yoktur] terkibinde, مُؤْمِنٍ  ve  مُؤْمِنَةٍ  kelimeleri umum ifade etmek için nekra getirilmiştir. Çünkü olumsuz ifadeden sonra gelen nekra umum ifade eder. Yani onlardan hiçbir kimsenin, Allah ve Resulünün isteğinden başkasını isteme hakkı yoktur demektir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Şayet  لَهُمُ  kelimesindeki çoğul zamirin, مَا جَاءَني مِنْ رَجُلٍ لأمْرَءَةٍ إلاَّ كَانَ مِنْ شأْنِهِ كَذاَ  sözünde olduğu gibi tekil olması gerekmiyor muydu? dersen şöyle derim: Evet, ancak ilgili kelimeler nefy olarak zikredilmiş ve kadın - erkek bütün müminlere şamil olmuş, dolayısıyla zamir lafza değil,manaya göre getirilmiştir. اَنْ يَكُونَ  fiili  تِ  ile de  يَ  ile de okunmuştur. الْخِيَرَةُ  muhayyer olma demektir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

 وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالاً مُب۪يناً

 

Ayetin son cümlesi, … وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ اِذَا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada  inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Inşâ cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber üslubundan inşâ üslubuna, menfî sıygadan müspet sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.

Şart üslubundaki terkipte sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi  مَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ , şarttır.

مَنْ  mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ  cümlesi haberdir.  

Şart isimleri, ism-i mevsûller gibi umum ifade eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)

İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesinde tecrîd sanatı vardır. 

Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin zikredilmesi, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek, mehabeti artırarak tehditte mübalağa içindir. Bu tekrarda, ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi olan  فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالاً مُب۪يناً , tahkik harfi  قَدْ  ve mef’ûlü mutlak  ضَلَالاً  ile tekid edilmiş ile müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

İsm-i fail vezninde gelen ve ضَلَالاً  için sıfat olan  مُب۪يناً , açıklayan demektir. ضَلَالاً ‘nin  مُب۪يناً  ile sıfatlanması cansız bir şeyin şahsa benzetilmesi açısından istiaredir. Gayrı akil varlık, iradesi olan şahıs menziline konulmuştur. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

مُب۪ينٌ  kelimesi  أبانَ  fiilinden ism-i fail kalıbındadır ve  بانَ  fiilinin manasını mübalağalı olarak ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Yasin/60) 

ضَلَّ  -  ضَلَالاً  kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

اللّٰهَ  ve  رَسُولَهُ  ibaresinin tekrarı konudaki önemini vurgulamak ve muhatabın zihninde yer etmesini sağlamak için yapılan ıtnâbtır. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

رَسُولَهُ  izafetinde Allah’a ait zamire muzaf olması Resul için tazim ve teşrif ifade eder.

وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالاً مُب۪يناً  cümlesi, Resulüllah’ın emrine muhalefet etmekten sakındırmak için gelen, genelleştirici bir tezyil cümlesidir. Bu muhalefet ister muhayyer bırakıldıkları bir işte olsun isterse de kasıtlı olarak hevalarına uydukları bir muhalefet olsun, bir farkı yoktur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Ahzâb Sûresi 37. Ayet

وَاِذْ تَقُولُ لِلَّـذ۪ٓي اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِ وَاَنْعَمْتَ عَلَيْهِ اَمْسِكْ عَلَيْكَ زَوْجَكَ وَاتَّقِ اللّٰهَ وَتُخْف۪ي ف۪ي نَفْسِكَ مَا اللّٰهُ مُبْد۪يهِ وَتَخْشَى النَّاسَۚ وَاللّٰهُ اَحَقُّ اَنْ تَخْشٰيهُۜ فَلَمَّا قَضٰى زَيْدٌ مِنْهَا وَطَراً زَوَّجْنَاكَهَا لِكَيْ لَا يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ حَرَجٌ ف۪ٓي اَزْوَاجِ اَدْعِيَٓائِهِمْ اِذَا قَضَوْا مِنْهُنَّ وَطَراًۜ وَكَانَ اَمْرُ اللّٰهِ مَفْعُولاً  ٣٧


Hani sen Allah’ın kendisine nimet verdiği, senin de (azat etmek suretiyle) iyilikte bulunduğun kimseye, “Eşini nikâhında tut (onu boşama) ve Allah’tan sakın” diyordun. İçinde, Allah’ın ortaya çıkaracağı bir şeyi gizliyor ve insanlardan çekiniyordun. Oysa kendisinden çekinmene Allah daha lâyıktı. Zeyd, eşinden yana isteğini yerine getirince (eşini boşayınca), onu seninle evlendirdik ki, eşlerinden yana isteklerini yerine getirdiklerinde (onları boşadıklarında), evlatlıklarının eşleriyle evlenmeleri konusunda mü’minlere bir zorluk olmasın. Allah’ın emri mutlaka yerine getirilmiştir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِذْ ve hani
2 تَقُولُ diyordun ق و ل
3 لِلَّذِي kimseye
4 أَنْعَمَ ni’met verdiği ن ع م
5 اللَّهُ Allah’ın
6 عَلَيْهِ ona
7 وَأَنْعَمْتَ ve senin ni’met verdiğin ن ع م
8 عَلَيْهِ kendisine
9 أَمْسِكْ tut م س ك
10 عَلَيْكَ yanında
11 زَوْجَكَ eşini ز و ج
12 وَاتَّقِ ve kork و ق ي
13 اللَّهَ Allah’tan
14 وَتُخْفِي fakat gizliyordun خ ف ي
15 فِي
16 نَفْسِكَ içinde ن ف س
17 مَا şeyi
18 اللَّهُ Allah’ın
19 مُبْدِيهِ açığa vuracağı ب د و
20 وَتَخْشَى ve çekiniyordun خ ش ي
21 النَّاسَ insanlardan ن و س
22 وَاللَّهُ Allah’tır
23 أَحَقُّ layık olan ح ق ق
24 أَنْ
25 تَخْشَاهُ çekinmene خ ش ي
26 فَلَمَّا ne zaman ki
27 قَضَىٰ kesince ق ض ي
28 زَيْدٌ Zeyd
29 مِنْهَا o kadından
30 وَطَرًا ilişiğini و ط ر
31 زَوَّجْنَاكَهَا biz onu sana nikahladık ز و ج
32 لِكَيْ için
33 لَا
34 يَكُونَ olmaması ك و ن
35 عَلَى üzerine
36 الْمُؤْمِنِينَ mü’minler ا م ن
37 حَرَجٌ bir güçlük ح ر ج
38 فِي hususunda
39 أَزْوَاجِ evlenmek ز و ج
40 أَدْعِيَائِهِمْ evlatlıkları د ع و
41 إِذَا zaman
42 قَضَوْا kestikleri ق ض ي
43 مِنْهُنَّ kadınlarıyle
44 وَطَرًا ilişkilerini و ط ر
45 وَكَانَ ve ك و ن
46 أَمْرُ buyruğu ا م ر
47 اللَّهِ Allah’ın
48 مَفْعُولًا yerine getirilmiştir ف ع ل

Bazı tefsir kitaplarında Hz. Peygamber’in Zeyneb’le evlenmesi konusunda akla hayale gelmedik rivayetler nakledilmiştir. (bk. Zemahşerî, III, 427). İbn Kesîr ve İbnü’l-Arabî bu rivayetleri hatırlattıktan sonra çok önemli tenkitler yapmışlar, sened ve metin yönlerinden bu rivayetlerin sahih olmasının mümkün olmadığını belirtmişler, günümüz ilim yolcuları için de geçerli bulunan uyarılarda bulunmuşlardır (İbn Kesîr, VI, 420; İbnü’l-Arabî, III, 1542 vd.). Kur’an metnine, sahih rivayetlere ve genel ilkelere göre tesbit edildiğinde olayın gerçek öyküsü şöyledir: Zeyneb Hz. Peygamber’le evlenmeyi arzu ediyordu, mehir bile istemeksizin onun eşi olmayı teklif etmişti. Yakın akraba oldukları için örtünme emri gelmeden önce Peygamberimiz Zeyneb’i sık sık görüyor ve onu yakından tanıyordu, çekici bir kadın olmasına rağmen bu teklifi kabul etmedi. Aradan zaman geçmiş, yukarıda sözü edilen sosyal değişimin perçinlenmesine sıra gelmişti. Bu uygulama için uygun bir örnek olarak Zeyneb, pek de istekli olmamakla beraber, Resûlullah’ın tebliğ ettiği emre uydu, köle olarak Hz. Peygamber’e verildiği halde onun ve Allah’ın müstesna lutuflarına mazhar olan Zeyd ile evlendi. Bu evlilik bir yıldan biraz fazla sürdü. Sosyal değerler ve örfe dayalı duygular kısa zamanda değişmediği için Zeyneb kocasını küçük görüyor, ona karşı sert ve kırıcı davranıyordu. Zeyd’in de aklından onu boşamak geçiyor, fakat kendilerini Peygamber evlendirdiği için bunu yapamıyordu. Çok geçmeden Zeyd, boşama niyetini açmak üzere Hz. Peygamber’e geldi, Zeyneb’den şikâyette bulundu, boşamak istediğini açıkladı. Hz. Peygamber, âyette işaret edilen şahsî duygusuna göre değil, genel, objektif hukuk ve ahlâk kurallarına göre davranarak, bu arada halkın, özellikle münafıkların, “evlâtlığın boşadığı eş ile evlenme” konusunu kötüye kullanıp dedikodu yapmalarından da çekinerek Zeyd’e, eşini boşamamasını tavsiye etti. Buna rağmen Zeyd eşini boşadı. Dul kalan Zeyneb, önemli bir inkılâbın yerleşmesinde fedakârca rol aldığı için ödüllendirilmeyi hak etmişti. Allah ona dünyada bu ödülü, peygamber eşi olma şerefine nâil kılarak vermeyi murat etti. Muradını Peygamber’ine bildirdi, o da isteneni yerine getirdi.

Âyetteki “Allah’ın ileride açıklayacağı bir şeyi gizliyordun” cümlesi bir kınama değil vâkıanın ifadesidir. “Kendisinden çekinme hususunda Allah’ın önceliği bulunduğu halde sen halktan çekiniyordun” cümlesi de iki mânaya gelebilir: 1. “Sen Allah’tan çok halktan çekiniyorsun”; 2. “Kendisinden çekinilecek olan Allah’tır; O evlenmeni emrettiğine göre halk istediğini söylesin, onlardan çekinmene gerek yoktur.” Birinci mâna Hz. Peygamber için söz konusu olamaz; çünkü o bütün yapıp ettikleriyle yalnız Allah’tan korktuğunu ve O’na itaat ettiğini ispat etmiştir. İslâm’a inansın inanmasın hiçbir kimse onun, halkı memnun etmek için Hakk’ın emrine aykırı davrandığını söyleyemez. Geriye muteber ve tutarlı mâna olarak ikincisi kalmaktadır. Zaten sûrenin başında, hem Hz. Peygamber hem de müminler, münafıkların yapacakları dedikodular ve çevirecekleri dolaplar karşısında uyarılmışlar, bunlara hazırlanmışlardı. Yukarıdaki cümle de aynı mahiyette bir uyarı hatta teselliden ibarettir.

Muteber kaynaklarda geçen bir rivayete göre Hz. Peygamber’in hayatında onun en yakınında olmuş kimseler (Hz. Aişe, Enes b. Mâlik), konumuz olan 37. âyeti kastederek, “Resûlullah (s.a.v.) Kur’an’dan bir şeyi (insanlardan) saklasa, gizleseydi bu âyeti gizlerdi” demişlerdir (Buhârî, “Tevhid”, 22; Müslim, “İman” 288; Müsned, VI, 241, 266). Çünkü âyet, Resûl-i Ekrem’in âyetin gelişine kadar içinde sakladığı doğal ve insanî bir duygusunu açığa vuruyordu. Buna rağmen o, peygamber olmasının gereği olarak, bütün âyetler gibi bu âyeti de insanlara açıklamakta en küçük bir tereddüt göstermemiştir.

Zeyd, Peygamberimizin azad ederek evlâtlık edindiği kölesiydi. Peygamberimiz daha sonra onu halasının kızı Hz. Zeyneb ile evlendirmişti. Böylelikle, Peygamberimiz azad edilmiş kölelerin hoşlandığı bir toplumda eşitlik fikrini fiilen yerleştirmeyi amaçlıyordu. Fakat Zeyd ile Zeyneb arasında denklik bulunmadığından, bu evlilik uzun sürmedi. Zeyd bu işin yürümeyeceğini anlayıp da Peygamberimize durumu açtığı zaman, Resûl-i Ekrem ona evliliği devam ettirme tavsiyesinde bulundu. Ancak daha sonra Zeyd eşini boşayıp o da iddettini doldurduğunda, Allah, Peygamberimize Zeyneb ile evlenmesini emretti. Böylece, evlât edinmekle bir neseb bağının doğmadığını bildiren ve bu konudaki Cahiliye anlayışını ortadan kaldıran İslam dininin uygulamasıda,21. âyetteki “ Allah’ın elçisinde sizin için güzel bir örnek vardır “ beyanı uyarınca, Peygamberimizin şahsında ortaya konmuş oldu. Hz. Âişe, “ Eğer Allah’ın Resulü Kur’an’dan bir şey gizleyecek olsaydı, bu âyeti gizlerdi” demiştir. 
( Buhâri, Tevhid 22; Tirmizi, Tefsir 33/9-16)

   Haşeye خشي :  خَشْيَةٌ bir tâzim, saygı, hürmetle karışık sevginin yoğurduğu bir korku halidir. Bu da çoğu zaman kendisinden haşyet duyulan şeyle ilgili bilinçli bir korku duyulduğunda olur. Bu sebeple özellikle âlimlerin gönül dünyalarının tanımlamada kullanılır. Allah-u Teâla'da Fâtır/28 de bununla ilgili kullanmıştır. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de bir fiil ve bir isim formunda olmak üzere 48 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)

  Türkçede kullanılan şekli haşyet (muhatabın azametiyle)tir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

وَاِذْ تَقُولُ لِلَّـذ۪ٓي اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِ وَاَنْعَمْتَ عَلَيْهِ اَمْسِكْ عَلَيْكَ زَوْجَكَ وَاتَّقِ اللّٰهَ وَتُخْف۪ي ف۪ي نَفْسِكَ مَا اللّٰهُ مُبْد۪يهِ وَتَخْشَى النَّاسَۚ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. Zaman zarfı  اِذْ, takdiri أذكر  olan mahzuf fiile mütealliktir. تَقُولُ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

تَقُولُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. لِلَّـذ۪ٓي  müfred müzekker has ism-i mevsûl لِ  harf-i ceriyle  تَقُولُ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  اَنْعَمَ اللّٰهُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

اَنْعَمَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. عَلَيْهِ  car mecruru  اَنْعَمَ  fiiline mütealliktir. اَنْعَمْت  atıf harfi وَ ’la sıla cümlesine matuftur. 

اَنْعَمْتَ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تَ  fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْهِ  car mecruru  اَنْعَمْتَ  fiiline mütealliktir. Mekulü’l kavli,  اَمْسِكْ عَلَيْكَ ’dir. تَقُولُ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

اَمْسِكْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. عَلَيْكَ  car mecruru  اَمْسِكْ  fiiline mütealliktir. زَوْجَكَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اتَّقِ  atıf harfi وَ ’la  اَمْسِكْ  fiiline matuftur. 

اتَّقِ  illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. اللّٰهَ  lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. تُخْف۪ي  atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. 

تُخْف۪ي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. ف۪ي نَفْسِكَ  car mecruru تُخْف۪ي  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مَا  müşterek ism-i mevsûl mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اللّٰهُ مُبْد۪يهِ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.  

İsim cümlesidir. اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. مُبْد۪ي  haber olup  ي  üzere mukadder damme ile merfûdur. İzafetten dolayı  نَ  hazfedilmiştir. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. تَخْشَى  atıf harfi وَ ’la  تُخْف۪ي  fiiline mütealliktir. 

تَخْشَى  elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. النَّاسَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْعَمَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  نعم ’dir. 

تُخْف۪ي  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi خفي ’dır.

اَمْسِكْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  مسك ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

اتَّقِ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi وقي ’dir. İftial babının fael fiili  و ي ث  harflerinden biri olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي  olmuştur. 

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

مُبْد۪ي ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

  وَاللّٰهُ اَحَقُّ اَنْ تَخْشٰيهُۜ

 

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. اَحَقُّ  mübtedanın haberi olup dammme ile merfûdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel mahzuf  ب  harf-i ceriyle  اَحَقُّ ’ya mütealliktir. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

تَخْشٰي  elif üzere mukadder fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَحَقُّ ; ism-i tafdil kalıbıdır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 فَلَمَّا قَضٰى زَيْدٌ مِنْهَا وَطَراً زَوَّجْنَاكَهَا لِكَيْ لَا يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ حَرَجٌ ف۪ٓي اَزْوَاجِ اَدْعِيَٓائِهِمْ اِذَا قَضَوْا مِنْهُنَّ وَطَراًۜ 

 

Fiil cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَمَّٓا  kelimesi  حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfı olup cümleye muzâf olur. قَضٰى  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

قَضٰى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. زَيْدٌ  fail olup damme ile merfûdur. Gayri munsariftir. مِنْهَا  car mecruru  قَضٰى  fiiline mütealliktir. وَطَراً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  

زَوَّجْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Muttasıl zamir  هَا  ikinci mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

لِ  harfi, يَكُونَ  fiilini  كَيْ  ile nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. كَيْ  masdar harfidir. Muzariyi nasb ederek manasını masdara çevirir. كَيْ  ve masdar-ı müevvel,  لِ  harf-i ceriyle  زَوَّجْنَا  fiiline mütealliktir. 

İsim cümlesidir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَكُونَ  nakıs, fetha ile mansub muzari fiildir. عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ  car mecruru  يَكُونَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. حَرَجٌ  kelimesi  يَكُونَ ’nin muahhar ismi olup damme ile merfûdur. 

ف۪ٓي اَزْوَاجِ  car mecruru  حَرَجٌ ’nun mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اَدْعِيَٓائِهِمْ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اِذَا  şart manalı ,cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. قَضَوْا  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

قَضَوْا  iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْهُنَّ  car mecruru  قَضَوْا  fiiline mütealliktir. وَطَراًۜ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur.

(لَمَّا) edatı; a) (لَمَّا) muzari fiilden önce gelirse, muzari fiili cezm eden harf olur.  b) (لَمَّا)’ya aynı zamanda cezmetmeyen şart edatı da denir. c) Bazen mana bakımından cevap olan cümleden sonra da gelebilir. d) Sükun üzere mebnidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.  (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: 

a)(إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

زَوَّجْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  زوج ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

مُؤْمِن۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَكَانَ اَمْرُ اللّٰهِ مَفْعُولاً

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

اَمْرُ  kelimesi  كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مَفْعُولاً  kelimesi  كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. 

مَفْعُولاً ; sülâsi mücerredi  فعل  olan fiilin ism-i mef'ûlüdür.

وَاِذْ تَقُولُ لِلَّـذ۪ٓي اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِ وَاَنْعَمْتَ عَلَيْهِ اَمْسِكْ عَلَيْكَ زَوْجَكَ وَاتَّقِ اللّٰهَ

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

اِذْ  zaman zarfı, takdiri  اذكر (Hatırla, an) olan mahzuf fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam  تَقُولُ لِلَّـذ۪ٓي اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِ  cümlesi,  اِذْ ’in muzâfun ileyhidir.

Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  harfi-cerle  تَقُولُ  fiiline mütealliktir. Sıla cümlesi olan  اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِ , müspet mazi fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması tazim ve haşyet duyguları uyandırmak içindir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

اَنْعَمْتَ عَلَيْهِ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Birbirine matuf iki cümledeki istila manası taşıyan  عَلٰى  harfinde istiare sanatı vardır. Çünkü istila; mülazemet gerektirir. Nimetlendirilenler, binek yerine konmuştur. Sanki nimet, onların üzerine binmiş, kontrol onun elindedir. Mülazemet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

تَقُولُ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اَمْسِكْ عَلَيْكَ زَوْجَكَ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اَمْسِكْ  fiiline müteallik  عَلَيْكَ  car mecruru, konudaki önemine binaen mef’ûle takdim edilmiştir.

Aynı üslupta gelen  وَاتَّقِ اللّٰهَ  cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle, mekulü’l kavl cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

اَنْعَمْتَ - اَنْعَمَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayette geçen  اِذْ  lâfzı, mahzuf bir أذكر  fiili ile mansûbdur. Bu ayette olduğu gibi muzari fiilden önce  اِذْ  kelimesi bulunduğunda geçmiş zaman ifade etmektedir. (Hasan Duran, Kur’an-ı Kerim’de Teceddüt ve Sübût Manasi İçin Yapilan Udûl Çeşitleri)

Şayet “Hz. Peygamber Allah’tan kork! sözüyle neyi murat etmiştir?” dersen şöyle derim: Hz. Peygamber bu sözüyle Allah’tan kork ve onu boşama demek istemiş; bununla haram değil, tenzih ifade eden bir nehiy murat etmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l- Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)


وَتُخْف۪ي ف۪ي نَفْسِكَ مَا اللّٰهُ مُبْد۪يهِ وَتَخْشَى النَّاسَۚ 

 

Cümle, atıf harfi  وَ ’la … تَقُولُ  cümlesine atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. تُخْف۪ي  fiiline müteallik   ف۪ي نَفْسِكَ  car mecruru, konudaki önemine binaen mef’ûle takdim edilmiştir.

ف۪ي نَفْسِكَ  ifadesinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan  ف۪ٓي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü nefis hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. Nefis, burada zarfa benzetilmiştir. Nefis ile insanın kimseyle paylaşmadığı şeyler arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

Veciz ifade kastına matuf  نَفْسِكَ  izafeti, Hz. Peygambere ait  zamire muzaf olan  نَفْسِ ‘ye, tazim içindir.

تُخْف۪ي  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ’nın sıla cümlesi olan  اللّٰهُ مُبْد۪يهِ , mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsned olan  مُبْد۪يهِ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatı, üçüncü kez tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Fiilin  تُخْف۪ي  şeklinde muzari olarak gelişi, bu gizli tutmanın tekerrürüne ve açıkça zikredilmemesine delalet etmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

وَتَخْشَى النَّاسَ  cümlesi  تُخْف۪ي  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Müspet muzari fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

النَّاسَ ’deki marifelik ahd içindir. Yani münafıklar kastedilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

تُخْف۪ي - مُبْد۪يهِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. 

وَتُخْف۪ي ف۪ي نَفْسِكَ - وَتَخْشَى النَّاسَۚ - وَاللّٰهُ اَحَقُّ  ifadelerindeki  وَ ’lar ne vav’ıdır?” dersen şöyle derim: Hal  وَ ’dır yani Sen Zeyd’e içinde onu elinde tutmaması duygusunu gizlediğin halde eşini elinde tut diyordun. İnsanların dedikodu etmesinden korkarak bu durumu gizliyor, bu hususta Allah’tan korkman gerekirken insanlardan korkuyordun. Bunlar atıf  وَ ’ı da olabilirler. Adeta “Hani bir yandan eşini elinde tut diyor; öte yandan içinde bunun aksini taşıyor ve insanlardan korkuyordun. Oysa Allah senin kendisinden çekinmeni daha çok hak etmektedir ki böyle bir şey yapmayasın!” denilmektedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t- Te’vîl)


 وَاللّٰهُ اَحَقُّ اَنْ تَخْشٰيهُۜ 

 

Cümle hal وَ ’ıyla gelmiştir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.

Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir. Ayrıca zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin, hükmün illetini bildirmek, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek, telezzüz ve teberrük için tekrarlanmasında tecrîd, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Müsned olan  اَحَقُّ , ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  تَخْشٰيهُ  cümlesi, masdar tevilinde, takdir edilen  ب  harf-i ceriyle  اَحَقُّ ’ya mütealliktir.

Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

تَخْشٰيهُۜ - تَخْشَى  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayetteki muzari fiiller, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

وَاللّٰهُ اَحَقُّ اَنْ تَخْشٰيهُ  ifadesi, öncesinde insanlardan haşyet etmenin zikredilmesi münasebetiyle mu’tarıza cümlesidir. وَ  ise hal vav’ı olmayıp yine itiraziyyedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  


 فَلَمَّا قَضٰى زَيْدٌ مِنْهَا وَطَراً زَوَّجْنَاكَهَا لِكَيْ لَا يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ حَرَجٌ ف۪ٓي اَزْوَاجِ اَدْعِيَٓائِهِمْ

 

Şart üslubunda gelen terkip, atıf harfi  فَ  ile … تَقُولُ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada  inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Inşâ cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber üslubundan inşâ üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.

Şart manalı zaman zarfı  لَمَّا ’nın muzâfun ileyhi olan  قَضٰى زَيْدٌ مِنْهَا وَطَراً  cümlesi, şarttır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. قَضٰى  fiiline müteallik  مِنْهَا  car mecruru, durumun onlarla ilgili onunla vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.

Mef’ûl olan  وَطَراً ‘daki nekrelik nev ifade eder.

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi  زَوَّجْنَاكَهَا لِكَيْ لَا يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ حَرَجٌ ف۪ٓي اَزْوَاجِ اَدْعِيَٓائِهِمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

زَوَّجْنَاكَهَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

Ayetin başındaki lafza-i celâlden  زَوَّجْنَاكَهَا  fiilindeki azamet zamirine iltifat edilmiştir.

Masdar harfi  كَيْ  ve masdar tevilindeki  لَا يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ حَرَجٌ ف۪ٓي اَزْوَاجِ اَدْعِيَٓائِهِمْ cümlesi, başındaki harf-i cerle birlikte  زَوَّجْنَاكَهَا  fiiline mütealliktir.

Masdar-ı müevvel, menfî nakıs fiil  كاَنَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur  عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ, nakıs fiil  كاَنَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.  حَرَجٌ  kelimesi,  يَكُونَ ’nin muahhar ismidir. 

ف۪ٓي اَزْوَاجِ اَدْعِيَٓائِهِمْ  car-mecruru, حَرَجٌ ‘un mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

لْ  ve  كَيْ  harflerinin bir arada gelişi ta’lili tekid içindir. Sanki o şöyle demektedir: “Bundan başka bir sebep yoktur.” Ayet, Ahkam-ı Şeriyye’de asıl olanın hususiliğe delalet etmedikçe ister Resulullah için olsun isterse de ümmeti için olsun aynı olduğunu göstermektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

 

اِذَا قَضَوْا مِنْهُنَّ وَطَراًۜ 

 

İstinafiye olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkipte, şart cümlesi olan  قَضَوْا مِنْهُنَّ وَطَراً , müstakbel şart manalı mahzuf cevap cümlesine müteallik zaman zarfı  إِذَا ’nın muzâfun ileyhi konumundadır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şartın, takdiri  فليس عليهم حرج  (Onlara zorluk yoktur) olan cevabının, öncesinin delaletiyle hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Mahzuf cevap ve mezkur şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

وَطَراًۜ - تَخْشَى - اللّٰهُ - عَلَيْهِ  kelimelerin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

زَوَّجْنَاكَهَا - اَزْوَاجِ - زَوْجَكَ  ve  قَضٰى - قَضَوْا  gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi) 

Peygamberimizin Hz. Zeyneb ile evlenmesi, bir cahiliye geleneği olan, boşanmalarından sonra da evlatlıkların eşleriyle evlenmenin haram olduğu geleneğini kaldırmak içindir. Zira Müslümanlar için en güzel örnek Rasulullah' tır. Bu ayet delalet ediyor ki başka delil ile yapılan tahsisler dışında bu hususta, Resulullah ile ümmetin hükmü aynıdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

 وَكَانَ اَمْرُ اللّٰهِ مَفْعُولاً

 

وَ , istînâfiyyedir. 

Nakıs fiil  كَانُ  ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyh izafet şeklinde gelerek az sözle çok anlam ifade etmiştir. 

اَمْرُ اللّٰهِ  izafetinde lafza-i celâle muzâf olması, اَمْر ’ya şan ve şeref kazandırmıştır.

Cümlede mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

كَان ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s. 124) 

كَانَ  Allah katında zamanın olmadığını ifade eder. Oldu, olacak, oluyor denen her şey O'nun için aynı andadır. Zamansızlık konusu bizim için anlaşılması zor bir meseledir.

كَانَ -  يَكُونَ  kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Allah’ın kudret ve celâlini hissettirmek, hükmün illetini bildirmek için zamir makamında Allah lafzının tekrarlanmasında, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Bu cümle önceki cümleyi pekiştirmek, daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla ona benzer manada gelmiş, tezyîl yoluyla yapılan ıtnâb sanatıdır.

Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekit etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekit etmektedir. (Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz (I) -Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Denemear. Gör. Ömer Kara)

Burada zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesi, hükmün, illetini bildirmek içindir. Çünkü Allah kelimesinin masdarı olan ulûhiyet, Allah Teâlâ’nın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm, Nisa/17)

Allah’ın emri mutlaka yerine getirilir. Bu bir ara cümledir yani Allah’ın olmasını istediği bir şey mutlaka olur. Bu ifade, Allah Teâlâ’nın murat ettiği şey yani Zeyneb’i Peygambere eş kılacağını ve müminlerin evlatlıklarının eşlerini, aralarındaki karı koca bağlarının tamamen bitmesinden sonra öz-evlatlarının eşleri gibi mahrem görmemeleri gerektiğini anlatan bir meseldir. Allah’ın emri ile mükevven [var] da kastedilmiş olabilir; çünkü var olan bir şey  كُنْ  [ol] emri ile var olmaktadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Bu ayetteki  وَكَانَ اَمْرُ اللّٰهِ مَفْعُولاً  cümlesi evlatlıkları, eşleriyle ilişkilerini kestiklerinde müminlerin o kadınlarla evlenmelerin mübahlığı konusunda güçlüğü kaldırmanın sebebine delalet eden birinci cümle olan  لِكَيْ لَا يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ حَرَجٌ ف۪ٓي اَزْوَاجِ اَدْعِيَٓائِهِمْ اِذَا قَضَوْا مِنْهُنَّ وَطَراً  cümlesi ile bu cümlenin içeriğini tekit eden yani Peygamberimizin (s.a.v) evlenmesinden de güçlüğü kaldıran 38. ayetteki ikinci cümle olan  مَا كَانَ عَلَى النَّبِيِّ مِنْ حَرَجٍ ف۪يمَا فَرَضَ اللّٰهُ لَهُ  cümlesi arasına i’tirâziyye cümlesi olarak gelmiştir. (Kanatbek Orozobekov, Arap Dilinde Cümle-i Mu’terize ve Kur’an-ı Kerim’den Seçme Örnekler; Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Allah Teâlâ kendi vasıflarını  كَانَ  ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezelî olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden  كَانَ  bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Onun vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Râgıb el-İsfahânî  كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda  söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)

Ahzâb Sûresi 38. Ayet

مَا كَانَ عَلَى النَّبِيِّ مِنْ حَرَجٍ ف۪يمَا فَرَضَ اللّٰهُ لَهُۜ سُنَّةَ اللّٰهِ فِي الَّذ۪ينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلُۜ وَكَانَ اَمْرُ اللّٰهِ قَدَراً مَقْدُوراًۙ  ٣٨


Allah’ın, kendisine farz kıldığı şeyleri yerine getirmesi konusunda peygambere bir darlık yoktur. Daha önce gelip geçen peygamberler hakkında da Allah’ın kanunu böyledir. Allah’ın emri, kesinleşmiş bir hükümdür.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 مَا yoktur
2 كَانَ ك و ن
3 عَلَى üzerine
4 النَّبِيِّ Peygamber ن ب ا
5 مِنْ herhangi
6 حَرَجٍ bir güçlük ح ر ج
7 فِيمَا bir şeyde
8 فَرَضَ takdir ettiği ف ر ض
9 اللَّهُ Allah’ın
10 لَهُ kendisine
11 سُنَّةَ yasasıdır س ن ن
12 اللَّهِ Allah’ın
13 فِي arasında
14 الَّذِينَ
15 خَلَوْا geçenler خ ل و
16 مِنْ
17 قَبْلُ sizden önce ق ب ل
18 وَكَانَ ve ك و ن
19 أَمْرُ emri ا م ر
20 اللَّهِ Allah’ın
21 قَدَرًا bir kaderdir ق د ر
22 مَقْدُورًا takdir edilmiş ق د ر

مَا كَانَ عَلَى النَّبِيِّ مِنْ حَرَجٍ ف۪يمَا فَرَضَ اللّٰهُ لَهُۜ 

 

 

İsim cümlesidir. مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

عَلَى النَّبِيِّ  car mecruru  كَانَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. مِنْ  harf-i ceri zaiddir. حَرَجٍ  lafzen mecrur, كَانَ ’nin muahhar ismi olarak mahallen mansubdur. 

مَا  müşterek ism-i mevsûl  ف۪ي  harf-i ceriyle  حَرَجٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  فَرَضَ اللّٰهُ ’dır. Îrabtan mahalli yoktur. 

فَرَضَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. لَهُ  car mecruru فَرَضَ  fiiline mütealliktir. 

مِنْ  nefy, nehîy ve istifham ifadelerinden sonra gelen fail, mef’ûl ve mübtedaya dahil olduğunda zaid olur ve tekid bildirir. (M.Meral Çörtü Nahiv s.341)

  سُنَّةَ اللّٰهِ فِي الَّذ۪ينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلُۜ 

 

 

Fiil cümlesidir. سُنَّةَ  mahzuf fiilin mef’ûlü mutlakı olup fetha ile mansubdur. Takdiri, سَنَّ (kanun koydu) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  فِي  harf-i ceriyle  سُنَّةَ اللّٰهِ ’ın mahzuf haline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  خَلَوْا ’dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

خَلَوْا  iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ قَبْلُ  car mecruru  خَلَوْا  fiiline müteallik olup cer mahallinde muzâftır. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır.

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَكَانَ اَمْرُ اللّٰهِ قَدَراً مَقْدُوراًۙ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

اَمْرُ  kelimesi  كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. قَدَراً  kelimesi  كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. مَقْدُوراً  kelimesi  قَدَراً ’nin sıfatı olup fetha ile mansubdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَقْدُوراً , sülâsî mücerredi  قَدَر  olan fiilin ism-i mef’ûlüdür.

مَا كَانَ عَلَى النَّبِيِّ مِنْ حَرَجٍ ف۪يمَا فَرَضَ اللّٰهُ لَهُۜ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Menfi nakıs fiil  كانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi  faide-i haber inkârî kelamdır.

مَا كَانَ ’li olumsuz sıygalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, 3/79) 

Cümlede takdim-tehir ve îcaz-ı hazif sanatları vardır.  عَلَى النَّبِيِّ  car mecruru  كَانَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.

مِنْ حَرَجٍ ’deki  مِنْ  zaiddir.  حَرَجٍ  lafzen mecrur mahallen merfû olarak  كَانَ ’nin muahhar ismidir. 

كَانَ  ’nin muahhar ismi olan  حَرَجٍ ’deki nekrelik, kıllet ve nev ifade eder. Zaid  مِنْ  harfi kelimeye “hiçbir” anlamı katmıştır. Bilindiği gibi menfi siyakta nekre, selbin umumuna işaret eder.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا , harfi-cerle  حَرَجٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Sıla cümlesi olan  فَرَضَ اللّٰهُ لَهُ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107)

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

فَرَضَ  fiilinin lam ile müteaddi olmasıyla ortaya çıkan mana, Ahzap Suresi 50.  قَدْ عَلِمْنا ما فَرَضْنا عَلَيْهِمْ في أزْواجِهِمْ  ayetinde olduğu gibi  عَلَى  ile müteaddi olmasıyla ortaya çıkan mananın hilafına  قَدَّرَهُ (takdir etti) anlamındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

 

  سُنَّةَ اللّٰهِ فِي الَّذ۪ينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلُۜ 

 

Beyanî istînâf veya itiraziyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  سُنَّةَ اللّٰهِ , mahzuf bir fiilin mef’ûlü mutlakıdır. Takdiri, سنّ [kanun koydu]’dir. Mef’ûlü mutlakın amilinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Bu takdire göre cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. 

Veciz anlatım kastıyla gelen  سُنَّةَ اللّٰهِ  izafetinde Allah Teâlâ'ya aid zamire muzaf olan  سُنَّةَ  şan ve şeref kazanmıştır. 

Ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

Müsnedin, yani verilen haberin kesinliğini ifade etmek üzere zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesinde, ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ , harfi-cerle birlikte  سُنَّةَ اللّٰهِ ’nin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Sılası olan  خَلَوْا مِنْ قَبْلُ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

خَلَوْا  fiiline müteallik  مِنْ قَبْلُ  car-mecrurundaki  قَبْلُ , cer mahallinde olup mahzufa muzâftır. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır. Muzâfun ileyhin, sözün gelişinden anlaşıldığı ve fazla sözden sakınmak için hazfedilmesi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

 وَكَانَ اَمْرُ اللّٰهِ قَدَراً مَقْدُوراًۙ

 

Ayetin son cümlesi, istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Menfî sıygadan müspet sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.

Nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَان ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s. 124) 

مَقْدُوراً  kelimesi, قَدَراً ’i tekid için gelmiş sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin, onun kudret ve celâlini hissettirmek, zihne yerleştirmek, hükmün illetini bildirmek için tekrarlanmasında, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Veciz ifade kastıyla gelen اَمْرُ اللّٰهِ  izafeti, lafza-i celâle muzaf olan  اَمْرُ  için tazim ve teşrif ifade eder.

Tekrarlanan  اللّٰهِ  ve  كَانَ  kelimelerinde ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

قَدَراً - مَقْدُوراً  kelimeleri arasında cinâs-ı iştikâk ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Cümle mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

Allah Teâlâ kendi vasıflarını  كَانَ  ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezelî olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden  كَانَ  bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır.. Onun vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Râgıb el-İsfahânî  كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda  söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41) 

Ahzâb Sûresi 39. Ayet

اَلَّذ۪ينَ يُبَلِّغُونَ رِسَالَاتِ اللّٰهِ وَيَخْشَوْنَهُ وَلَا يَخْشَوْنَ اَحَداً اِلَّا اللّٰهَۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ حَس۪يباً  ٣٩


Daha önce gelip geçen o peygamberler, Allah’ın vahiylerini tebliğ eden, Allah’tan korkan, başka hiç kimseden korkmayan kimselerdir. Allah, hesap görücü olarak yeter.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 الَّذِينَ onlar ki
2 يُبَلِّغُونَ duyururlar ب ل غ
3 رِسَالَاتِ elçiliğini ر س ل
4 اللَّهِ Allah’ın
5 وَيَخْشَوْنَهُ ve O’ndan korkarlar خ ش ي
6 وَلَا ve
7 يَخْشَوْنَ korkmazlar خ ش ي
8 أَحَدًا kimseden ا ح د
9 إِلَّا başka
10 اللَّهَ Allah’dan
11 وَكَفَىٰ ve yeter ك ف ي
12 بِاللَّهِ Allah
13 حَسِيبًا hesap görücü olarak ح س ب

اَلَّذ۪ينَ يُبَلِّغُونَ رِسَالَاتِ اللّٰهِ وَيَخْشَوْنَهُ وَلَا يَخْشَوْنَ اَحَداً اِلَّا اللّٰهَۜ 

 

Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ, önceki ayetteki ism-i mevsûlden bedel olup mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası يُبَلِّغُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

Fiil cümlesidir. يُبَلِّغُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. رِسَالَاتِ  mef’ûlün bih olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanır. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. يَخْشَوْنَهُ  atıf harfi وَ ’la  يُبَلِّغُونَ  fiiline matuftur.

يَخْشَوْنَ  fiili  نَ ’un sübutuyla mahzuf elif üzere merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. لَا يَخْشَوْنَ  fiili atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. 

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَخْشَوْنَ  fiili  نَ ’un sübutuyla mahzuf elif üzere merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَحَداً  mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur.

اِلَّا  istisna edatı olup, istisna-i munkatıa ’dır. اللّٰهَ  lafza-i celâl müstesnâ olup fetha ile mansubdur.

İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır. İstisnanın 3 unsuru vardır:

1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.

2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.

3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.

İstisnanın kısımları 3’e ayrılır: 1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُبَلِّغُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  بلغ ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

 وَكَفٰى بِاللّٰهِ حَس۪يباً

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. كَفٰى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. بِ  harf-i ceri zaiddir. اللّٰهِ  lafza-i celâl lafzen mecrur, fail olarak mahallen merfûdur. حَس۪يباً  hal olup fetha ile mansubdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim). Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَلَّذ۪ينَ يُبَلِّغُونَ رِسَالَاتِ اللّٰهِ وَيَخْشَوْنَهُ   وَلَا يَخْشَوْنَ اَحَداً اِلَّا اللّٰهَۜ

 

Cemi müzekker has ism-i mevsûl, önceki ayetteki  الَّذ۪ينَ خَلَوْا ’den bedel veya onun sıfattır.

Mevsûlün sıla cümlesi olan  يُبَلِّغُونَ رِسَالَاتِ اللّٰهِ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Bahsi geçenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmesi, tazim ve sonraki haberin önemi sebebiyledir. 

Veciz ifade kastına matuf  رِسَالَاتِ اللّٰهِ  izafetinde  اللّٰهِ  lafzına muzaf olması  رِسَالَاتِ  için tazim ve teşrif ifade eder. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

Aynı üslupta gelen  وَيَخْشَوْنَهُ  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.  

اَلَّذ۪ينَ يُبَلِّغُونَ [Allah’ın mesajlarını iletenler] ifadesinde üç i‘rab da muhtemeldir; peygamberlerin sıfatı olarak mecrûr, onlar tebliğ ederler anlamında merfû ve tebliğ edenleri kastediyorum anlamında fethalı olabilir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t- Te’vîl)

Yukarıda  وَتُخْف۪ي ف۪ي نَفْسِكَ مَا اللّٰهُ مُبْد۪يهِ وَتَخْشَى النَّاسَۚ  [ve Allah'ın açığa vuracağı şeyi, insanlardan çekinerek içinde gizliyordun] ifadesiyle, Peygamberimizin, insanların yadırgamasından çekindiği sarahatle belirtildikten sonra bu ayette de eski peygamberlerin yalnız Allah'tan korktuklarının belirtilmesi, Peygamberimizin, halkın yadırgamasından çekindiğine bir tarizdir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s - Selîm) 

 وَلَا يَخْشَوْنَ اَحَداً اِلَّا اللّٰهَۜ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Kasr üslubuyla tekid edilmiş cümle, muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Ayetteki uslubdan umum anlaşılmaktadır. Mef’ûl konumundaki  اَحَداً  kelimesi, nefy siyakında nekra olarak gelmiştir. Bilindiği gibi olumsuz siyakta gelen nekra, umuma dalalet eder. 

Lafza-ı celâl, mef’ûlden bedeldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Nefiy harfi  لَا ve istisna edatı  اِلَّٓا  ile oluşan iki tekid hükmündeki kasır, fiil ve bedel arasındadır. يَخْشَوْنَ  maksur/sıfat,  اللّٰهَ  maksurun aleyh/mevsuf olmak üzere kasr-ı sıfat, ale’l-mevsûftur. Fail tarafından gerçekleştirilen fiil, lafz-ı celâle tahsis edilmiştir. 

Zamir makamında ism-i celâlin, kalplerde haşyet duygularını artırmak için zahir olarak zikredilmesiyle yapılan tekrarda tecrîd, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

وَيَخْشَوْنَهُ  [Ondan korkarlar] وَلَا يَخْشَوْنَ اَحَداً  [Ondan başkasından kork­mazlar] cümleleri arasında mukabele sanatı vardır

لَا يَخْشَوْنَ - يَخْشَوْنَهُ  fiilleri arasında tıbâk-ı selb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayetteki muzari fiiller, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. Muzari fiil sayesinde yapılan amellerin zihinde canlanması sağlanmıştır.

Bahsi geçenlerin özelliklerinin Allah’ın vahiylerini tebliğ eden, Allah’tan korkan, başka hiç kimseden korkmayan kimseler olarak açıklanması taksim sanatıdır. 

 وَكَفٰى بِاللّٰهِ حَس۪يباً

 

 

 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ’ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları ve “Vâv”ın Kullanımı)

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107) 

بِاللّٰهِ ’deki  ب  harfi zaiddir. Tekid ifade eder.  اللّٰهِ , lafzen mecrur mahallen merfû konumda müsnedün ileyhtir.

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette lafzı celal üç kez geçmektedir. Çünkü makam; Hz. Peygamberi Allah’tan başkasından korkmaması için uyarma makamıdır. İsm-i celâl, peygambere yol göstermek, yardım etmek ve sabretmesini sağlamak için zamir makamında zahir olarak tekrar edilmiştir.

Bu tekrarda iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması dolayısıyla  اللّٰهِ  isminde tecrîd sanatı vardır.

حَس۪يباً  temyizdir. Temyiz anlamı kuvvetlendiren ıtnâb sanatıdır.

حَس۪يباً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

وَكَفٰى بِاللّٰهِ  ve  وَكَفٰى بِرب  ifadelerindeki  بِ  harf-i ceri, Kur’an’ın her yerinde zaiddir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb;Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Nisa Suresi/171)

Ahzâb Sûresi 40. Ayet

مَا كَانَ مُحَمَّدٌ اَبَٓا اَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ وَلٰكِنْ رَسُولَ اللّٰهِ وَخَاتَمَ النَّبِيّ۪نَۜ وَكَانَ اللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يماً۟  ٤٠


Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah’ın Resûlü ve nebîlerin sonuncusudur. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 مَا değildir
2 كَانَ ك و ن
3 مُحَمَّدٌ Muhammed
4 أَبَا babası ا ب و
5 أَحَدٍ birinin ا ح د
6 مِنْ -den
7 رِجَالِكُمْ sizin erkekleriniz- ر ج ل
8 وَلَٰكِنْ fakat
9 رَسُولَ Elçisidir ر س ل
10 اللَّهِ Allah’ın
11 وَخَاتَمَ ve sonuncusudur خ ت م
12 النَّبِيِّينَ peygamberlerin ن ب ا
13 وَكَانَ ve ك و ن
14 اللَّهُ Allah
15 بِكُلِّ her ك ل ل
16 شَيْءٍ şeyi ش ي ا
17 عَلِيمًا bilendir ع ل م
“Bir kimseyi evlât edinmekle onun babası olunmaz” kuralı yerleştirildikten ve eski evlâtlığının boşadığı kadınla Peygamber’in evlenmesi de sağlandıktan sonra bu kural, Hz. Peygamber’in adı anılarak bir daha hatırlatılmakta; münafıkların, Câhiliye âdet ve duygularını canlandırma teşebbüslerine set çekilmektedir.
"Benimle benden önceki diğer peygamberlerin durumu mükemmel ve güzel bir ev yapan fakat sadece köşelerinin birinde bir kerpiçlik yeri boş bırakan bir adama benzer. Halk, evi hayran hayran dolaşmaya başlar ve o eksikliği görüp  'Bu boşluğa bir kerpiç konulmayacak mı?' der. İşte ben bu kerpiçim, ben peygamberlerin sonuncusuyum."
(Buhârî, Menakıb 18)

“Benden evvel hiç kimseye verilmeyen beş şey (hep birden) bana ihsân edildi:
1-Bir aylık yola kadar (düşmanlarımın kalbine) korku salmakla yardım edildim.
2-Yeryüzü bana namazgâh ve temizlik vâsıtası kılındı. Onun için ümmetimden birine namaz vakti nerede gelirse hemen oracıkta namazını kılıversin!
3-Ganimetler bana helâl kılındı. Hâlbuki benden evvel kimseye helâl edilmemiştir.
4-Bana şefâat verildi.
5-Benden evvel her Nebî, husûsî olarak kendi kavmine gönderilirken ben umûmî olarak bütün insanlığa gönderildim.”
 (Buhârî, Teyemmüm, 1)

مَا كَانَ مُحَمَّدٌ اَبَٓا اَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ 

 

İsim cümlesidir. مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

مُحَمَّدٌ  kelimesi  كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. اَبَٓا  harfle îrab olan beş isimden biri olup,  كَانَ ’nin haberi olarak nasb alameti eliftir. Aynı zamanda muzâftır. اَحَدٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

مِنْ رِجَالِ  car mecruru  اَحَدٍ ’nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

 وَلٰكِنْ رَسُولَ اللّٰهِ وَخَاتَمَ النَّبِيّ۪نَۜ 

 

 

لٰكِنْ  istidrak harfidir. Amel etmemiştir.  رَسُولَ  atıf harfi وَ  ile  اَبَٓا ’ya matuftur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  

خَاتَمَ  atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. Aynı zamanda muzâftır. النَّبِيّ۪نَ  muzâfun ileyh olup, cer alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

İstidrak; düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir. Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 وَكَانَ اللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يماً۟

 

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

اللّٰهُ  lafza-i celâl  كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. بِكُلِّ  car mecruru  عَل۪يماً۟ ’e mütealliktir. شَيْءٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  عَل۪يماً۟  kelimesi  كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.

عَل۪يماً , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَا كَانَ مُحَمَّدٌ اَبَٓا اَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ وَلٰكِنْ رَسُولَ اللّٰهِ وَخَاتَمَ النَّبِيّ۪نَۜ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Menfi nakıs fiil  كانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi  faide-i haber inkârî kelamdır.

مَا كَانَ ’li olumsuz sıygalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, 3/79) 

اَبَٓا اَحَدٍ  izafeti, كَانَ ’nin haberidir.  اَبَٓا  beş isimden biri olduğu için elif’le nasb olmuştur.

اَحَدٍ ’deki nekrelik, herhangi bir anlamında umum ifade eder. Nefiy siyakında nekre, selbin umum ve şumûlüne işarettir. Ayetteki üsluptan umum anlaşılmaktadır.

مِنْ رِجَالِكُمْ  car-mecruru,  اَحَدٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

رِجَالِ  ifadesinin muhatab zamirine izafeti ve elif-lam ile marife yapılmasından kaçınılması, sözü hata ve kabalığa vardıran bir biçime getirecek şekilde Zeynep annemizin evliliği olayına dalanlara hitabı yöneltme kastıyladır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

İstidrak harfinin dahil olduğu  وَلٰكِنْ رَسُولَ اللّٰهِ  ve ona atfedilen  وَخَاتَمَ النَّبِيّ۪نَ  izafetleri, atıf harfi  وَ ’la, اَبَٓا ’ya atfedilmiştir. Cihet-i camiâ, tezayüftür.

لٰكِنْ  kendisinden sonra gelen cümleye, önceki cümlenin hükmüne muhalif bir hüküm kazandırır. Bu yüzden kendisinden önce, sonradan gelecek cümleye muhalif veya mütenakız bir sözün geçmesi lazımdır. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, c. 2, s. 474)

Veciz ifade kastına matuf  رَسُولَ اللّٰهِ  izafetinde lafza-i celâle muzâf olması Resulün şanı ve tazim içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

رَسُولَ - النَّبِيّ۪نَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

رَسُولَ اللّٰهِ , merfû olarak  رَسُولُ اللّٰهِ  şeklinde de okunmuştur ki bu durumda mahzûf mübtedanın haberi olur.  لٰكِنْ ’de şedde ile okunmuştur ki haberi hazf edilmiş olur. Yani  لَكِنَّ رَسُولَ اللّٰهِ مَنْ عَرَفْتُمْ  şeklinde olup ancak Allah'ın Resulü bildiğiniz kimsedir ve bildiğiniz gibi erkek evladı yaşamamıştır demektir. (Peygamberlerin sonuncusudur, onları mühürlemiştir). (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Görüldüğü gibi bu ayet-i kerimede gelen izâfetler daha fazla mana ifade eder. İlk izafet olan  اَبَٓا اَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ  ibaresinde tahsis manası varken, ikinci cümledeki izafetler  رَسُولَ اللّٰهِ وَخَاتَمَ النَّبِيّ۪نَ  tazim ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

وَخَاتَمَ النَّبِيّ۪نَ  [Ve peygamberlerin sonuncusudur.] İsa’nın (a.s) Hz. Peygamberden sonra inmesi, onun peygamberlerin sonuncusu olmasına ters düşmez. Çünkü Hz. Peygamberin peygamberlerin sonuncusu olmasının anlamı, kendisinden sonra hiç kimsenin peygamber olmamasıdır. Halbuki İsa (a.s), O’ndan önce peygamber olanlardan biridir. İndiği zaman ise Resulüm Muhammed’in (s.a.v) şeriatına bağlı, tıpkı O’nun ümmetinden biri gibi kıblesine yönelip namaz kılan bir kimliğe sahip olarak iner. Ona ne vahiy gelir ne de hüküm verilir. Doğrusu o, Resulüllah'ın temsilcisi olur. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân; Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

لٰكِنْ  kelimesinden önce gelen vav zaiddir ve لٰكِنْ  atıftır. لٰكِنْ , El-Muradi'nin El-Teshil tefsirinde belirttiği gibi, vav’la gelmediği sürece klasik Arapçada bağlaç olarak görünmez. لٰكِنْ  edatı (zıtlık veya nitelendirme) istidrak ifade eder.

خَاتَمَ النَّبِيّ۪نَ  sıfatının  رَسُولَ اللّٰهِ  sıfatına atfedilmesi, O’nun makamının kemalatına ve yüksekliğine atıf içindir. Burada O’nun Allah’ın takdir ettiği bir hikmet olarak erkeklerden hiçbirinin babası olmamasına bir işaret vardır ve bu takdirden murad edilen, kendisinin en az önceki Resuller kadar faziletli veya onların en faziletlisi olduğudur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  


 وَكَانَ اللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يماً۟

 

Ayetin son cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la  …مَا كَانَ مُحَمَّدٌ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında lafzen ve manen mutabakat mevcuttur. Menfî sıygadan müspet sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.

Nakıs fiil  كان ‘nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak,onun kudretine dikkat çekmek ve hükmün illetini bildirmek içindir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  بِكُلِّ شَيْءٍ  car-mecruru, ihtimam için amili olan  عَل۪يماً۟ ’e takdim edilmiştir. 

كَانَ ’nin haberi olan  عَل۪يماً۟ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

Cümlede car mecrurun amiline takdimi hiçbir şeyin istisna olmadığına tenbih içindir.

Allah isminin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Burada zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek içindir. Çünkü Allah kelimesinin masdarı olan ulûhiyet, Allah Teâlâ’nın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm, Nisa/17) 

Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîl olabilir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. 

Tezyîl cümlesi önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

Allah Teâlâ kendi vasıflarını  كَانَ  ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezelî olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden  كَانَ  bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Onun vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Râgıb el-İsfahânî  كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda  söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ ‘nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)

Ayetin son cümlesi ufak değişikliklerle başka surelerde de mevcuttur. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Böyle tekrarlanan kelimeler, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 7, s. 314)

Ahzâb Sûresi 41. Ayet

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اذْكُرُوا اللّٰهَ ذِكْراً كَث۪يراًۙ  ٤١


Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَا أَيُّهَا ey
2 الَّذِينَ kimseler
3 امَنُوا inanan(lar) ا م ن
4 اذْكُرُوا anın ذ ك ر
5 اللَّهَ Allah’ı
6 ذِكْرًا anışla ذ ك ر
7 كَثِيرًا çok ك ث ر

Öncelikle “anma”nın konusu ve şekli sınırlanmadan çok olması teşvik edilmiş, sonra, muhtemelen namazlar kastedilerek tenzih şeklindeki anmaya yönlendirme yapılmıştır. Allah’ı dil ve gönülle anmak, O’nu düşünmek ve bilincinde tutmak kulluğun vazgeçilmez enerjisini, hayat damarını teşkil etmektedir.

 


 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 389
Riyazus Salihin, 1444 Nolu Hadis
Ebü’d-Derdâ radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ashâbına:
- “Size en hayırlı, Allah katında en değerli, derecenizi en fazla yükseltecek, sizin için sadaka olarak altın ve gümüş dağıtmaktan daha kazançlı,  düşmanla karşılaşıp da sizin onların boynunu vurmanızdan, onların da sizi öldürmesinden daha çok sevap getirecek amelin ne olduğunu haber vereyim mi? diye sordu. Onlar da:
- Evet, söyle dediler. Resûl-i Ekrem de:
- “Allah Teâlâ’yı zikretmektir” buyurdu.
(Tirmizî, Daavât 6.)


Resûl-i Ekrem Efendimiz Allah Teâlâ’nın şöyle buyurduğunu haber vermiştir:
“ Kulum Beni andığı, dudakları Benim adımı söyleyerek kıpırdadığı zaman Ben kulumla beraber olurum.  “
( İbni Mace, Edeb 53; Ahmed b Hanbel, Müsned, II ,540)

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اذْكُرُوا اللّٰهَ ذِكْراً كَث۪يراًۙ


يَٓا  nida harfidir.  اَيُّ  münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا  tenbih harfidir. الَّذ۪ينَ  münadadan bedel veya atf-ı beyan olup mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Nidanın cevabı  اذْكُرُوا اللّٰهَ ذِكْراً كَث۪يراً ’dur.  

اذْكُرُوا  damme üzere mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ  lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. ذِكْراً  mef’ûlü mutlak olup fetha ile mansubdur. كَث۪يراً  kelimesi  ذِكْراً ’nın sıfatı olup fetha ile mansubdur. 

Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde  اَيُّهَا, müennes isimlerde   اَيَّتُهَا  getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve îrab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin îrabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰمَنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

كَث۪يراًۙ ; sıfat-ı müşebbehe kalıbıdır. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اذْكُرُوا اللّٰهَ ذِكْراً كَث۪يراًۙ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.

يَٓا  nida edatı,  اَيُّ  münadadır. هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.

الَّذ۪ينَ  münadadan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası  اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107) 

İsm-i mevsûller muhakkak herkesin bildiği bir grup varsa kullanılır. Burada bu iman edenler Peygamber Efendimiz ve sahabe tarafından bilinen insanlardı. Böyle bir grup yoksa ism-i mevsûl gelmez.

Nidanın cevabı olan  اذْكُرُوا اللّٰهَ ذِكْراً كَث۪يراً  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

كَث۪يراً  kelimesi, mef’ûlü mutlak olan  ذِكْراً  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

كَث۪يراً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. 

اذْكُرُوا - ذِكْراً  kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” ve “Ey İman Edenler” Hitaplarıyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese) 

Kur’an’da bu tip  يَٓا اَيُّهَا  formunda nida çoktur. İçinde tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra  اَيُّ  harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan emri uyanık ve dikkatli bir şekilde almak için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan  هَا  gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri't T'abîri'l Kur'ânî, Dirâsetu Tahlîliyye li Sûreti'l Ahzâb, s. 43)

Bazı salihler Allah Teâlâ’nın, ايَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  [Ey iman edenler]  sözünü işitince sanki Allah’ın nidasını işitmiş gibi لبيك وسعديك  “Emret Allah'ım, emrine amadeyim.” der. Böyle söylemek Kur’an’ın edebidir.

Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  hitabıyla Kur'an'ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. Ey iman edenler ifadesi hep Medeni surelerde geçmiştir. Bu hitap bir teşriftir. Mekkî surelerde “Ey insanlar” ifadesi vardır. Medine’de emir ve yasaklar fazlalaşmıştır. Mekke'de fazla emir ve yasak yoktur.

Muhataplara "Ey müminler!" diye seslenilmesi, onlara, bu iman sahibinin, Allah'ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü't Tefasir) 

Bu ayette ise  ذِكْراً  mastarı gelerek mecaz anlamını ortadan kaldırmış ve ifadeyi pekiştirmiştir. (Ömer Özbek, Arap Dili Ve Belâğatı İtnâb Üslubu)

ذِكْراً : Bir şeyi zihinden geçirmek ya da dille ifade etmektir. Bu unutmaktan dolayı olan bir hatırlamadır ki avamın durumu böyledir. Yahut zikir; sürekli zihninde olmak ve bellemektir. Bu hal, has kullara aittir. Nitekim o kullar için unutma, asla söz konusu değildir. Gerçekten onlar, kendilerini daima zikrettikleri varlığın yani Allah'ın yanında hissederler. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

Ahzâb Sûresi 42. Ayet

وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَاَص۪يلاً  ٤٢


O’nu sabah akşam tespih edin.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَسَبِّحُوهُ ve O’nu tesbih edin س ب ح
2 بُكْرَةً sabah ب ك ر
3 وَأَصِيلًا akşam ا ص ل

وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَاَص۪يلاً

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

سَبِّحُو  damme üzere mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بُكْرَةً  zaman zarfı سَبِّحُو  fiiline mütealliktir. اَص۪يلاً  atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.

سَبِّحُو  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  سبح ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَاَص۪يلاً

 

Ayet, atıf harfi  وَ ’la makabline atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Bütün zamanlardan kinaye olan  بُكْرَةً  ve اَص۪يلاً  zaman zarfları, سَبِّحُوهُ  fiiline mütealliktir. 

بُكْرَةً - اَص۪يلاً  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. 

Yani dillerinizi hallerinizin çoğunda tesbih, tehlîl, tahmîd ve tekbîr ile meşgul ediniz. Mücahid dedi ki: Bu sözleri abdestli, abdestsiz ve cünüp olan herkes söyleyebilir. Bunun, O'na dua edin, anlamında olduğu da söylenmiştir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَاَص۪يلاً  [Ve O'nu sabah-akşam tesbîh edin.] Yani Allah'ı, günün başında da sonunda da kendisine layık olmayan vasıflardan tenzih edin. Burada sabah-akşam vakitlerinin zikre tahsis edilmesi, tesbihi bu vakitlere hasredip diğer vakitlerde yapmamak anlamında değil, fakat bu iki vaktin diğer vakitlerden daha faziletli, olduklarını belirtmek içindir. Çünkü bu iki vaktin zikir ve tesbihleri meleklerce şahitlidir. Nitekim tesbih de zikir kapsamına dahil olduğu halde ayrıca zikredilmesi de zikirler içinde umde sayılmasından dolayıdır. Diğer bir görüşe göre ise her iki fiil, zikretmek ile tesbih etmek de anılan iki vakte müteveccihtir. Bir diğer görüşe göre ise tesbihten murat, namazdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ahzâb Sûresi 43. Ayet

هُوَ الَّذ۪ي يُصَلّ۪ي عَلَيْكُمْ وَمَلٰٓئِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِۜ وَكَانَ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَح۪يماً  ٤٣


O, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size merhamet eden; melekleri de sizin için bağışlanma dileyendir. Allah, mü’minlere çok merhamet edendir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 هُوَ O
2 الَّذِي (Allah) ki
3 يُصَلِّي rahmet eder ص ل و
4 عَلَيْكُمْ üzerinize
5 وَمَلَائِكَتُهُ ve melekleri م ل ك
6 لِيُخْرِجَكُمْ sizi çıkarmak için خ ر ج
7 مِنَ -dan
8 الظُّلُمَاتِ karanlıklar- ظ ل م
9 إِلَى
10 النُّورِ aydınlığa ن و ر
11 وَكَانَ ve ك و ن
12 بِالْمُؤْمِنِينَ inananlara karşı ا م ن
13 رَحِيمًا çok esirgeyendir ر ح م

llah kullarına inanmama ve günah işleme özgürlüğü vermiş olmakla beraber hoşnut olduğu davranış imandır ve sâlih ameldir. Kullar kendi kabiliyetleriyle O’nun hoşnut olduğu hayat tarzını gerçekleştirmekte zorluğa düşmesinler diye peygamberler göndermiş, vahiy yoluyla bilgiler vermiş, doğru yola ışık tutmuştur. İman ve sâlih amel ışıktır, nurdur; inançsızlık ve ibadetsizlik ise karanlıktır, bunalımdır.

 


 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 389
Riyazus Salihin, 419 Nolu Hadis
Ömer İbnü’l-Hattâb radıyallahu anh şöyle dedi:
“(Bir keresinde) Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e (ayrı düştüğü) çocuğuna duyduğu özlemden dolayı rastladığı her çocuğu kucaklayan, göğsüne bastırıp emziren bir kadının da aralarında bulunduğu bir esir grubunu getirdiler. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem çevresindekilere (o kadını işaretle):
- “Bu kadının çocuğunu ateşe atacağına ihtimal verir misiniz?”diye sordu.
- Aslâ, atmaz! dedik.
Bunun üzerine Hz. Peygamber:
- “İşte Allah Teâlâ kullarına, bu kadının yavrusuna olan şefkatinden daha merhametlidir” buyurdu.
(Buhârî, Edeb 18; Müslim,Tevbe 22. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Cenâiz 1; İbni Mâce, Zühd 35)

هُوَ الَّذ۪ي يُصَلّ۪ي عَلَيْكُمْ وَمَلٰٓئِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِۜ 

 

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. الَّذ۪ي  müfred müzekker has ism-i mevsûl mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası يُصَلّ۪ي ’dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

يُصَلّ۪ي  fiili ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. عَلَيْكُمْ car mecruru  يُصَلّ۪ي  fiiline mütealliktir.

مَلٰٓئِكَتُهُ  atıf harfi وَ ’la  يُصَلّ۪ي ’deki müstetir zamire matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

لِ  harfi , يُخْرِجَ  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  لِ  harf-i ceriyle  يُصَلّ۪ي  fiiline mütealliktir. 

يُخْرِجَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنَ الظُّلُمَاتِ  car mecruru  يُخْرِجَكُمْ  fiiline mütealliktir.  اِلَى النُّورِۜ  car mecruru  يُخْرِجَكُمْ  fiiline mütealliktir.

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُخْرِجَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  خرج ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

يُصَلّ۪ي  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  صلو ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


وَكَانَ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَح۪يماً

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانَ ’nin ismi müstetir olup takdiri هُو ’dir. بِالْمُؤْمِن۪ينَ  car mecruru  رَح۪يماً ’e mütealliktir. رَح۪يماً  kelimesi  كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. 

مُؤْمِن۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

رَح۪يماً , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

هُوَ الَّذ۪ي يُصَلّ۪ي عَلَيْكُمْ وَمَلٰٓئِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِۜ

 

Beyanî istînâf veya ta’liliye olarak fasılla gelen ayetin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi) 

Müsnedin, ismi mevsûlle marife olması, ism-i mevsûlden sonra gelecek sıla cümlesini merakla beklemeye sevk eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayrıca müsnedin ism-i mevsûlle marife gelmesi haberin muhatapları tarafından bilindiğine işaret eder. 

يُصَلّ۪ي عَلَيْكُمْ  ifadesindeki istila manası taşıyan  عَلٰى  harfinde istiare sanatı vardır. Çünkü istila; mülazemet gerektirir. İnsanlar, binek yerine konmuştur. Sanki salat, onların üzerine binmiş, kontrol onun elindedir. Mülazemet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

Müsned olan müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي ’nin sıla cümlesi olan  يُصَلّ۪ي عَلَيْكُمْ وَمَلٰٓئِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Sebep bildiren harf-i cer  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  يُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ  cümlesi, masdar tevilinde, يُصَلّ۪ي  fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

الظُّلُمَاتِ - النُّورِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

Ayetteki muzari fiiller hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil, tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu ayet-i kerimede iki tane istiâre vardır. Müsteâr lafızlar;  الظُّلُمَاتِ  ve النُّورِ  kelimeleridir. الظُّلُمَاتِ  kelimesi müsteardır. Bu kelime aynı zamanda müstearun minh yani müşebbehu bih (benzetilen)’dir. Müstearun leh yani müşebbeh (benzeyen şey), küfürdür. Bilindiği üzere mecaz için bir lafız ve iki mana gereklidir. Bu  iki manadan biri hakîkî manadır ve burada o hakîkî mana müsteârun minh olmuştur. Mecâzî mana da müstearun leh olmuştur. Küfürle karanlık arasındaki ortak yön yani cihet-i câmia her ikisinin de insana zarar vermesidir. Karîne; ayetin başındaki يُصَلّ۪ي  kelimesidir. Bu kelimenin karanlık, aydınlık kelimeleriyle bir alakası yoktur. O halde bu kelimelerin mecâzî manada kullanıldığı anlaşılır. النُّورِ  kelimesi de müsteardır. Aynı zamanda müstearun minhdir. Müstearun leh, imandır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Beyân İlmi)

Allah'ın kula salat getirmesi, ona rahmet buyurması ve ona bereketler vermesidir. Meleklerin salatı ise müminlere dua etmeleri, onlar için Allah'tan mağfiret dilemeleridir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân; İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

Namaz kılan [salat sahibi] kişi rükû ve secdede eğildiği için [salatın ism-i fâ‘ili olan] مصلي  kelimesi; -merhametinden dolayı hasta ziyaretinde bulunan ve evladına şefkat gösteren kadın gibi- şefkat ve merhametinden dolayı birinin üzerine eğilen [yani onun üzerinde titreyen] biri için istiâre olarak kullanılmıştır. Salat daha sonra genişleyerek merhamet ve şefkat anlamında kullanılmıştır.  صلٌَ الله عليك  ifadesi de buradan gelmektedir ki “Allah sana rahmet ve şefkatiyle muamele etsin!” demektir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

هُوَ الَّذ۪ي يُصَلّ۪ي عَلَيْكُمْ  cümlesinde müsnedün ileyhin haber olan fiil cümlesine takdimi, mevcut hükmü takviye ve tahkik içindir. Maksat, يُصَلّ۪ي  fiilinin  لِيُخْرِجَكم مِنَ الظُّلُماتِ إلى النُّورِ  ifadesiyle olan bağını tasdiktir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

 وَكَانَ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَح۪يماً

 

وَ , atıf harfidir. Cümle, يُصَلّ۪ي عَلَيْكُمْ وَمَلٰٓئِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

Nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. كَانَ ’nin haberine müteallık olan  بِالْمُؤْمِن۪ينَ  car-mecruru, ihtimam için amili  رَح۪يماً ‘e takdim edilmiştir. 

Müsned olan  رَح۪يماً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır. 

كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124)

Allah Teâlâ kendi vasıflarını  كَانَ  ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezelî olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden  كَانَ  bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Onun vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Râgıb el-İsfahânî  كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda  söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ ‘nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)

Allah Teâlâ’nın müminlere rahmeti, salat etmesinden daha umumidir. Çünkü söz, amel ve ihsan ile onlara fayda ve hayır vermeyi de kapsar. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Sayfadaki bütün ayetler, fethalı kelimelerle son bulmuştur. Bu kelimelerin oluşturduğu ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Fasılalar surenin okunuşuna apayrı bir musiki katmaktadır. Ayet sonlarındaki bu mükemmel uyum, seci sanatının en güzel örneklerindendir. 

Günün Mesajı
Mümin, İslâm'ın hükmüne itirazsız ve gönül hoşnutluğuyla boyun eğen insandır. İslâm hukuku, ana kaynak olarak Kur'ân'a ve Rasülüllah'ın sünnetine dayandığı için, onun önünde herkes eşittir ve hiç kimse, ne kendisi hakkında ne de başkaları hakkında başka bir hüküm koyma hakkına sahip değildir. Dolayısıyla İslâm, sadece Allah'a teslimiyetle insana tam hürriyet ve insanlar arasında tam eşitlik getirmiştir. İslâm'da O kimse, başka bir kimse üzerinde hakimiyet iddia edemez. İnsanları yaratan ve dolayısıyla onların yegâne sahibi, mâliki Allah'tır. Bizzat insanın kendisi de kendi üzerinde sahiplik ve hakimiyet iddia edemez, çünkü kendisini yaratan, yaşatan ve rızıklandıran kendisi değildir. Allah'a kulluk ve teslimiyet, insanın daima kötülüğü emreden ve onu bizzat aleyhinde olmak üzere kötülüğe çağıran nefsi de dahil olmak üzere başka bütün: varlıklara kulluk ve kölelikten kurtulup, tam hürriyeti elde etmesi demektir.
Sayfadan Gönüle Düşenler
İnsan, kolay olanı ve huzur getireni ister. Allah’ın rahmeti sonsuzdur ve istemesi de bedavadır. Ancak kolayın ve huzurun peşinden koşmak tehlikelidir. Zira, dünyaya olan bağlılığın göstergelerinden biridir. Ona bağlanmanın zararı da çoktur.

Dünyalık huzur tatlıdır ve bağımlılık yapar. Onun peşinden koşan insan, hakiki huzurdan uzaklaşır ve derin bir kısır döngünün içine düşer. Allah’ın emirlerine, başka hiçbir tercih hakkı arayışına girmeden, itaat edecek halden de çıkar. 

İnsan, imtihan dünyasında yaşadığını ve her şeyin geçici olduğunu bilir. Ancak zorluktan hoşlanmayan nefsi, ona bunu sık sık unutturur. Bu yüzden de, devamlı hatırlatılmaya ihtiyacı vardır. Salih amellerle ve kullarla ömrünü süslemelidir.

Ey Allahım! Nefsimizin dünyaya bağlılığından, hakkı bilen ve kabul eden kalbimizin hafızası zayıflamış gibi zorluklar karşısında dengemizin şaşmasından ve nefsani korkulardan Sana sığınırız. Yol göstericilerin ve hatırlatıcıların en hayırlısı Sensin. Bizi; hakikati hatırlattıklarından ve Sana tam anlamıyla tevekkül etmeyi öğrettiğin kullarından eyle. Bizi; Seni dili ve gönlü ile ananlardan, devamlı Seni düşünenlerden ve Senin kulun olduğumuz fikrini bilincinde tutanlardan eyle. İki cihanda da Senden afiyeti ve huzuru isteriz ve dünyalıklara bağlanma tehlikesinden de Senin affına sığınırız.

Amin.
Zeynep Poyraz  @zeynokoloji