Ahzâb Sûresi 5. Ayet

اُدْعُوهُمْ لِاٰبَٓائِهِمْ هُوَ اَقْسَطُ عِنْدَ اللّٰهِۚ فَاِنْ لَمْ تَعْلَمُٓوا اٰبَٓاءَهُمْ فَاِخْوَانُكُمْ فِي الدّ۪ينِ وَمَوَال۪يكُمْۜ وَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ ف۪يمَٓا اَخْطَأْتُمْ بِه۪ۙ وَلٰكِنْ مَا تَعَمَّدَتْ قُلُوبُكُمْۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً  ٥

Onları babalarına nispet ederek çağırın. Bu, Allah katında daha (doğru ve) adaletlidir. Eğer babalarını bilmiyorsanız, onlar sizin din kardeşleriniz ve dostlarınızdır. Hata ile yaptığınız bir işte size hiçbir günah yoktur. Fakat kasten yaptığınız şeylerde size günah vardır. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 ادْعُوهُمْ onları çağırın د ع و
2 لِابَائِهِمْ babalarına nisbetle ا ب و
3 هُوَ bu
4 أَقْسَطُ daha adaletlidir ق س ط
5 عِنْدَ yanında ع ن د
6 اللَّهِ Allah
7 فَإِنْ eğer
8 لَمْ
9 تَعْلَمُوا bilmiyorsanız ع ل م
10 ابَاءَهُمْ babalarını ا ب و
11 فَإِخْوَانُكُمْ onlar sizin kardeşlerinizdir ا خ و
12 فِي
13 الدِّينِ dinde د ي ن
14 وَمَوَالِيكُمْ ve dostlarınızdır و ل ي
15 وَلَيْسَ ve yoktur ل ي س
16 عَلَيْكُمْ size
17 جُنَاحٌ bir günah ج ن ح
18 فِيمَا yaptığınızda
19 أَخْطَأْتُمْ yanılarak خ ط ا
20 بِهِ bu konuda
21 وَلَٰكِنْ fakat vardır
22 مَا
23 تَعَمَّدَتْ bile bile yaptığında ع م د
24 قُلُوبُكُمْ kalblerinizin ق ل ب
25 وَكَانَ ve ك و ن
26 اللَّهُ Allah
27 غَفُورًا çok bağışlayandır غ ف ر
28 رَحِيمًا çok esirgeyendir ر ح م
 

Kalp, mecazi olarak duygu ve düşünce merkezi anlamında da kul­lanılmaktadır. Gelecek âyetlerde bazı Câhiliye âdetleriyle münafıklardan söz edileceği, bu âdetlerin fıtrata ve gerçekliğe ters düştüğü, bir kimsenin iki tanrısı ve iki dini olamayacağı ifade edileceği için bunlara bir giriş ve dayanak olmak üzere vecize değerindeki şu cümleye yer verilmiştir: “Allah bir kişinin göğüs boşluğunda iki kalp yaratmamıştır.” Evet Allah insanda tek kişilik, tek vicdan ve tek akıl yaratmıştır. İdrak, duygu, karar ve iman bu yeteneklerle elde edilmektedir. İki yüzlüler, inanmış görünen ama içten inanmayanlar, gizli olarak farklı din taşıyanlar iki dinli değillerdir, onların da bir dini vardır, bu din İslâm’a aykırı olduğundan münafıklar da inkârcıdır; üstelik bu durumlarını menfaatleri sebebiyle gizledikleri için müslüman olmayanların en aşağı mertebesinde bulunmaktadırlar (Nisâ 4/145). Kezâ bir insanın karısı ile anasına, başkalarının çocukları ile kendi çocuklarına karşı duyguları farklıdır. Karının aynı zamanda ana, başkalarından olma çocukların öz evlât olabilmesi için insanın iki kalbi, iki kişiliği olması gerekir. Bu da olmadığına göre karısını anasına benzeten, –eski Arap geleneğine göre– “anam olsun, anamdır, bana haramdır” diyerek yemin eden kimsenin eşi onun anası ve dolayısıyla kendisine haram olmaz. İslâm’dan önce Araplar eşlerine, “Sen bana anamın sırtı gibisin” derler ve bu söz ile onları bosamış olur, mağdur ederlerdi. Zıhâr denilen bu boşama âdetini İslâm kınamış, kadınların zarar görmelerini engelleyecek hükümler getirmiştir (bilgi için bk. Mücadele 58/1-4). 

Bir başka Câhiliye uygulaması da babası belli olan veya olmayan çocukları evlât edinmek, onların gerçek soylarıyla ilişkilerini keserek kendi soylarına eklemek şeklinde oluyordu. Bir göğüste iki kalbin olmaması nasıl bir tabiat kanunu ise A’nın çocuğunun evlât edinme yoluyla B’nin çocuğu olamayacağı da bir fıtrat ve tabiat kanunudur. Ayrıca İslâm’ın koyduğu örtünme vecibesi, evlenme imkânı veya yasağı, çocuk-ebeveyn ilişkisi, karşılıklı haklar ve ödevler, miras gibi konulara dair kurallar da, çocuklarla gerçek ana babalarının soy bağlarının kesilip değiştirilmesine, başkalarına ait çocukların –yakın akraba olmayan ailelerde– ailenin bir ferdi gibi kalıp yaşamasına ters düşüyordu. Yapılmakta olan sosyal ve ahlâkî ıslahat içinde sıra bu âdetin kaldırılmasına gelmiş, “...babalarının soy adları ile anın” emri ile bu uygulamaya son verilmiştir. Tefsir kitaplarında bu münasebetle Hz. Peygamber’in evlâtlığı Zeyd b. Hârise’den söz edilir ve âyetin inişine onun bu durumunun sebep olduğu söylenir. Zeyd çocuk iken kendi kabilesinden zorla alınmış, köleleştirilerek satılmış, elden ele dolaşarak Hz. Hatice’ye gelmişti. Hatice Hz. Peygamber ile evlenince Zeyd’i de ona vermişti. Peygamberimiz onu âzat etti ve evlât edindi. Zeyd’in ailesi, Mekke’ye gelip çocuklarını bulmuşlardı. Peygamberimiz kendisini seçimde serbest bıraktığı halde Zeyd Allah’ın resulünü tercih etti, ailesi ile memleketine dönmedi. Bu âyet gelinceye kadar kendisine Muhammed oğlu Zeyd derlerdi, âyet gelince kendi babasına nisbet ederek Hârise oğlu Zeyd dediler. Artık o, Peygamber ailesinin bir ferdi değil, müslümanların din kardeşi, Hz. Peygamber’in sâdık bir bağlısı idi (İbn Kesîr, VI, 377; Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, III, 1504 vd.).

İslâm’a göre himayeye muhtaç çocuklara bakmak, onları beslemek, büyütmek sevaptır ve şerefli bir insanlık ödevidir. Sevgili Peygamberimiz “Kimsesiz çocukları koruması altına alan kimse ile ben, cennette yan yana iki parmak gibi beraber olacağım” buyurmuştur (Müslim, “Zühd”, 42). Ancak bunu yapmak için çocuğun kendi soy kütüğü ile ilişkisini kesmek, öz ana babasını unutturmak kimsenin hakkı olmadığı gibi kanunî mirasçıların arasına katmak, aile içinde mahremiyet bakımından öz evlât gibi davranmak da doğru ve gerekli değildir. Bunun yerine İslâm’ın tavsiyesi, koruma altına almak, bakmak, büyütmek, ihtiyaçlarını karşılamak; hukuk ve helâl-haram kuralları bakımından ona öz çocuk gibi değil, bir din kardeşi gibi muamele etmektir (ayrıca bk. Şûrâ 42/49-50).

 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 365-366

 

اُدْعُوهُمْ لِاٰبَٓائِهِمْ هُوَ اَقْسَطُ عِنْدَ اللّٰهِۚ 

 

Fiil cümlesidir. اُدْعُو  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. لِاٰبَٓائِهِمْ  car mecruru اُدْعُو  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. اَقْسَطُ  mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. عِنْدَ  zaman zarfı  اَقْسَطُ ’ya mütealliktir. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

اَقْسَطُ ; ism-i tafdil kalıbıdır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

   فَاِنْ لَمْ تَعْلَمُٓوا اٰبَٓاءَهُمْ فَاِخْوَانُكُمْ فِي الدّ۪ينِ وَمَوَال۪يكُمْۜ 

 

 

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. 

تَعْلَمُٓوا  şart fiili olup,  نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اٰبَٓاءَهُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.

اِخْوَانُكُمْ  mahzuf mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. Takdiri,  هُمْ (onlar) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

فِي الدّ۪ينِ  car mecruru  اِخْوَانُكُمْ ’e mütealliktir. Çünkü müştak olarak  موافقوكم في الدين (Din konusundaki duruşunuz) anlamındadır. مَوَال۪يكُمْ  atıf harfi وَ ’la  اِخْوَانُكُمْ ‘e matuf olup, ي  üzere mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

   وَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ ف۪يمَٓا اَخْطَأْتُمْ بِه۪ۙ 

 

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَيْسَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

عَلَيْكُمْ  car mecruru  لَيْسَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. جُنَاحٌ  kelimesi  لَيْسَ ’nin muahhar ismi olup damme ile merfûdur. مَٓا  müşterek ism-i mevsûl  ف۪ي  harf-i ceriyle  جُنَاحٌ ’a mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  اَخْطَأْتُمْ ’dür. Îrabtan mahalli yoktur. 

اَخْطَأْتُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur.  بِه۪  car mecruru  اَخْطَأْتُمْ  fiiline mütealliktir. 

لَيْسَ  isim cümlesini olumsuz yapar. Sadece mazisi çekildiği için camid bir fiildir. Mazi kipinde tüm şahıs zamirlerine çekimi yapılabilmektedir. Türkçeye “değildir, yoktur, hayır” vb. şeklinde tercüme edilir. Bazen  لَيْسَ ’nin haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harfi ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَخْطَأْتُمْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  خطأ ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

وَلٰكِنْ مَا تَعَمَّدَتْ قُلُوبُكُمْۜ 

 

İsim cümlesidir. لٰكِنْ  istidrak harfidir,  لٰكِنّ ’den muhaffefedir. مَا  müşterek ism-i mevsûl önceki cümledeki  ف۪يمَٓا ’ya matuf olup, mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  تَعَمَّدَتْ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

تَعَمَّدَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir. قُلُوبُكُم  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

İstidrak ;düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir.Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

تَعَمَّدَتْ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil  تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi  عمد ’dir. 

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.

وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

اللّٰهُ  lafza-i celâl  كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. غَفُوراً  kelimesi  كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.  رَح۪يماً  ikinci haberi olup fetha ile mansubdur. 

غَفُوراً - رَح۪يماً , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

اُدْعُوهُمْ لِاٰبَٓائِهِمْ هُوَ اَقْسَطُ عِنْدَ اللّٰهِۚ 

 

 

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.  

Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Ta’liliye olarak fasılla gelen  هُوَ اَقْسَطُ عِنْدَ اللّٰهِ  cümlesinin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Ta’lil cümleleri kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Veciz ifade kastıyla gelen  عِنْدَ اللّٰهِ izafeti  اَقْسَطُ ’ya mütealliktir. İzafet,  عِنْدَ’nin şanı içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müsned konumundaki  اَقْسَطُ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. 

هُوَ  zamiri  اُدْعُوهُمْ  fiilinden anlaşılan mastara râcidir. Yani  الدُّعاءَ لِلْآباءِ (babalarının adıyla) demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi) 

 

  فَاِنْ لَمْ تَعْلَمُٓوا اٰبَٓاءَهُمْ فَاِخْوَانُكُمْ فِي الدّ۪ينِ وَمَوَال۪يكُمْۜ 

 

 

Şart üslubundaki terkip, atıf harfi  فَ  ile  اُدْعُوهُمْ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler lafzen ve manen mutabıktır.

اِنْ , cezm eden şart harfidir. Cezm ve nefy harfi  لَمْ , muzari fiili cezm ederek manasını olumsuz maziye çevirmiştir. 

فَاِنْ لَمْ تَعْلَمُٓوا اٰبَٓاءَهُمْ  şart cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında gelerek, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir.

فَ  karinesiyle gelen  فَاِخْوَانُكُمْ فِي الدّ۪ينِ وَمَوَال۪يكُمْ  cevap cümlesi sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  فَاِخْوَانُكُمْ , takdiri  هُمْ (onlar) olan mahzuf mübtedanın haberidir.

Birbirine atfedilmiş  فِي الدّ۪ينِ  ve  مَوَال۪يكُمْۜ  car mecrurları  اِخْوَانُكُمْ ’a mütealliktir.  اِخْوَانُكُمْ ’un, müştakı  موافقوكم  manasında olması, bu taalluku mümkün kılmıştır. (https://tafsir.app/aljadwal/33/5

فِي الدّ۪ينِ  ifadesindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  din, içi olan bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü din, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak durumu tekit etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

مَوَال۪يكُمْۜ - اِخْوَانُكُمْ - اٰبَٓاءَهُمْ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

Bu ayet-i kerime Arapların uyguladıkları evlat edinmeyi nesh etmektedir. Bu da sünnetin Kur'ân ile nesh edilmesine bir örnektir. Bu ayet ile çağırdıkları kimseyi bilinen babasına nisbetle çağırmalarını emretmektedir. Eğer o kişinin bilinen bir babası yok ise, bu sefer onun mevlasına (onu azad edene) nispet ile çağırsınlar. Şayet bilinen bir mevlası yoksa o takdirde ona -dinde- kardeşim, demek gerekir. Çünkü yüce Allah: “Müminler ancak kardeştirler.” (Hucurat Suresi, 10) diye buyurmaktadır. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

 

وَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ ف۪يمَٓا اَخْطَأْتُمْ بِه۪ۙ وَلٰكِنْ مَا تَعَمَّدَتْ قُلُوبُكُمْۜ

 
وَ , istînâfiyedir. Cümlenin,  لَمْ تَعْلَمُٓوا اٰبَٓاءَهُمْ  cümlesine atıf olduğu da söylenmiştir.

 

Nakıs fiil  لَيْسَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. عَلَيْكُمْ  car-mecruru  لَيْسَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.  جُنَاحٌ , muahhar mübtedadır. 

جُنَاحٌ ‘daki nekrelik, “hiçbir” manasında kıllet ifade eder. Olumsuz siyakta nekre, selbin umumuna işarettir.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَٓا , harfi-cerle birlikte  جُنَاحٌ ’un mahzuf haberine mütealliktir. Sılası olan  اَخْطَأْتُمْ بِه۪  cümlesi, hudus, sebat, temekkün ve istikrar ifade eden müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

بِه۪  car-mecruru, اَخْطَأْتُمْ ’a mütealliktir.

لٰكِنّ ’den tahfif edilmiş istidrak harfinin dahil olduğu  وَلٰكِنْ مَا تَعَمَّدَتْ قُلُوبُكُمْ  cümlesi,  وَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.

İsm-i mevsûl  مَا , önceki cümledeki  ف۪يمَٓا ’ya matuf olduğu için cer mahallindedir. İsm-i mevsûlün, takdiri  مسئولون عنه [...ondan mesülsünüz] olan mahzuf haber için mübteda olması da caizdir. 

Sılası  تَعَمَّدَتْ قُلُوبُكُمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

تَعَمَّدَتْ قُلُوبُكُمْ  cümlesinde istiâre sanatı vardır. İradesi olan canlılara mahsus olan kasıtlı olmak özelliği, kalbe isnad  edilerek, kalp bir şahıs yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

Ya da kalp sözcüğünde cüz kül alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Kalp zikredilerek şahsın zatı kastedilmiştir. Çünkü kalp, insanın en önemli organıdır.

Ayette ihtibak sanatı vardır. Birinci cümleden anlaşılan  فِيهِ الجُنَاحُ  ibaresi, ikinci cümleden düşürülmüştür.

İhtibak, sözden düşürülmüş olan kelime veya ifadelerin, zikredilen kelime veya ifadeden hareketle tespit edilerek yerine konulmasıdır. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l Kur’an, II, 831)  

وَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ ف۪يمَٓا اَخْطَأْتُمْ بِه۪ۙ  cümlesiyle,  وَلٰكِنْ مَا تَعَمَّدَتْ قُلُوبُكُمْ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

تَعَمَّدَتْ - اَخْطَأْتُمْ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.

لٰكِنْ  kendisinden sonra gelen cümleye, önceki cümlenin hükmüne muhalif bir hüküm kazandırır. Bu yüzden kendisinden önce, sonradan gelecek cümleye muhalif veya mütenakız bir sözün geçmesi lazımdır. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, c. 2, s. 474)

مَا تَعَمَّدَتْ  ibaresi, مَٓا اَخْطَأْتُمْ  ibaresine atıfla mahallen mecrûrdur. Kendisi mübteda, haberi de mahzuf olup  وَلٰكِنْ مَا تَعَمَّدَتْ قُلُوبُكُمْۜ فِيهِ الجُنَاحُ  [Fakat kalbinizin bilerek-isteyerek yaptıklarında günah vardır.] şeklinde mukadder olarak merfû da olabilir ki buna göre mana [Yasak gelmeden önce, hata ile ve bilmeden yaptığınız bu fiilleriniz sebebiyle size günah yoktur; ancak yasaktan sonra bile bile yaptığınızda günah vardır.] veya (Başkasının çocuğuna yanlışlık ve alışkanlıkla, dil sürçmesiyle evlâdım dediğinizde günah işlemiş olmazsınız; ancak bunu kasten söylerseniz günah işlemiş olursunuz!) şeklinde olur. Ayrıca, buradaki afla bir genelleme mahiyetinde, kasten değil de hataen işlenen yanlışın affedilmesi de murat edilmiş olabilir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl; Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

 

وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً

 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَانَ ’nin isminin bütün kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi ve zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek, içindir. Bu tekrarda tecrîd, ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Müsned olan  غَفُوراً  ve  رَح۪يماً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, sıfatın onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

كَانَ ’nin haberi olan iki vasfın arasında  و  olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. Ayrıca bu sıfatlarla ayetin anlamı arasındaki mükemmel uyum, teşâbüh-i etrâf sanatıdır.

غَفُوراً  ve  رَح۪يماً  arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ayetin bu son cümlesi, aynen veya ufak değişikliklerle birçok ayette tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murat sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf Suresi 28, c, 7, s. 314)

كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)

كَان  fiili, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurgular ve ona dikkat çeker. (Rağıb el-İsfehani, Müfredât)

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Allah Teâlâ kendi vasıflarını  كَانَ  ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezeli olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden  كَانَ  bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Yani  Allah ezelde  غَفُوراً  ve  رَح۪يماً  olduğu gibi gelecekte de Gafûr ve Rahîm’dir. Onun bu vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Ragıb el-İsfehani  كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ  ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)

Burada zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek içindir. Çünkü (Allah kelimesinin masdarı olan) ulûhiyet, Allah Teâlâ'nın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm, Nisa/17)