اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ وَلَهُ الْحَمْدُ فِي الْاٰخِرَةِۜ وَهُوَ الْحَك۪يمُ الْخَب۪يرُ ١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | الْحَمْدُ | hamd |
|
| 2 | لِلَّهِ | Allah’a mahsustur |
|
| 3 | الَّذِي | öyle ki |
|
| 4 | لَهُ | onundur |
|
| 5 | مَا | ne varsa |
|
| 6 | فِي |
|
|
| 7 | السَّمَاوَاتِ | göklerde |
|
| 8 | وَمَا | ve ne varsa |
|
| 9 | فِي |
|
|
| 10 | الْأَرْضِ | yerde |
|
| 11 | وَلَهُ | ve O’na mahsustur |
|
| 12 | الْحَمْدُ | hamd |
|
| 13 | فِي |
|
|
| 14 | الْاخِرَةِ | ahirette |
|
| 15 | وَهُوَ | ve O |
|
| 16 | الْحَكِيمُ | hüküm ve hikmet sahibidir |
|
| 17 | الْخَبِيرُ | haber alandır |
|
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ وَلَهُ الْحَمْدُ فِي الْاٰخِرَةِۜ
İsim cümlesidir. اَلْحَمْدُ mübteda olup damme ile merfûdur. لِلّٰهِ car mecruru mahzuf habere mütealliktir. الَّذ۪ي müfred müzekker has ism-i mevsûl lafza-i celâlin sıfatı olarak mahallen mecrurdur.
لَهُ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَا müşterek ism-i mevsûl muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. فِي السَّمٰوَاتِ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. مَا فِي الْاَرْضِ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
لَهُ car mecruru atıf harfi وَ ile ilk لَهُ ’ye matuf olup, mahzuf habere mütealliktir. الْحَمْدُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. فِي الْاٰخِرَةِۜ car mecruru حَمْدُ ’e mütealliktir.
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)
وَهُوَ الْحَك۪يمُ الْخَب۪يرُ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. الْحَك۪يمُ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. الْخَب۪يرُ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
الْحَك۪يمُ - الْخَب۪يرُ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ
Surenin ilk ayeti, ibtidaiyye olarak fasılla gelmiştir.
Sure ٱلۡحَمۡدُ لِلَّهِ ile başlayan beş sureden biridir. Bu sureler Fatiha, Enam, Kehf, Sebe ve Fatır Sureleridir. Bu başlangıç Allah'a olan kulluğu, O’nun nimetlerini ve fazlını itiraf etmeyi, O’nu yüceltmeyi ve O’nun mükemmelliği ve azametini itiraf etmeyi içeren bir başlangıçtır. Surenin başı Allah'a hamd ve müminlere müjde, müşriklere uyarı içermektedir. Surenin etrafında döndüğü konu budur. (Awel Ahmade Geletu, İsra Ve Kehf Surelerinin Meânî İlmi Açısından Tahlili)
Kur'ân surelerinin ilk ayetleri surenin içeriğiyle olan anlam bağlantısı yönüyle berâat-i istihlâl sanatının en güzel örnekleridir.
İlk cümle, kasrla tekit edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. اَلْحَمْدُ müsnedün ileyhtir. Car-mecrur لِلّٰهِ , mahzuf habere mütealliktir.
Cümlenin her iki rüknünün de marife olmasıyla oluşan iki tekit hükmündeki kasr, mübteda ve haber arasındadır. اَلْحَمْدُ , maksur/mevsûf, لِلّٰهِ , maksurun aleyh/sıfat, olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
Has ism-i mevsûl , lafza-i celâl için sıfattır. Sıfatlar, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret ederek anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
الَّذ۪ي ‘nin sıla cümlesi لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.
لَهُ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَا , muahhar mübtedadır. فِي السَّمٰوَاتِ car-mecruru, mahzuf sılaya mütealliktir.
Birbirine tezâyüf nedeniyle atfedilmiş iki mevsûlün de sılasının hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Semavat yeryüzünü, gökyüzünü ve ikisi arasında olanları kapsadığı halde semavattan sonra الْاَرْضِ ‘ın zikredilmesi umumdan sonra hususun zikri babında ıtnâb sanatıdır.
السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
مَا فِي السَّمٰوَاتِ ve مَا فِي الْاَرْضِ ifadelerindeki ف۪ٓي harfinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan ف۪ٓي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü الْاَرْضِ ve السَّمٰوَاتِ , hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. Yeryüzü ve gökyüzü zarfa benzetilerek yeryüzü ve gökyüzündeki şeylerle aralarındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda كائِنٍ benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ifadesinin manası; bütün hamdleri Allah’tan başka kimsenin hak etmediğidir. Bu izafî kasrdır. Onlara lütuf ve zafer verdiğini, musibetleri hafiflettiğini vehmettikleri putları öven müşrikleri reddiyedir. Kemal manayı ifade ederek hakiki kasr olması da caizdir. Nimet verici olarak Allah’tan gayrını övmek hoşgörü nedeniyledir. Çünkü hakikatte Allah’ın nimetinin birisine ulaşması konusunda o kişi bir vasıtadır. Maksat yine Allah Teâlâ’dır. Müşriklere reddiyedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t -Tenvîr, En’am, 1)
Burada اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ cümlesi haber olup hamd cinsi yalnızca Allah Teâlâ’nın hakkı olduğundan lâm sahiplik manasında olabilir. İfadenin hamdi Allah’a tahsis ederek Allah’a sena niteliğinde olması da mümkündür. Bu durumda lâm tebyin lam-ı olur. Nitekim ifade mana olarak أحْمَدُ اللَّهَ olur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Kelama en güzel giriş şekillerinden biri de kelâmın konusuyla alakalı bir şeyle başlamaktır. Böylece kelamın maksadına işaret edilmiş olur. Buradaki berâat-i istihlâl celîdir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Yüce Allah'ın bu şekilde vasıflandırılması, hamdın bütün fertlerinin Yüce Allah'a mahsus olmasını beyan etmek içindir. Nitekim Fatiha Suresinin tefsirinde de belirtildiği gibi anılan vasıflandırma, her hamdın Yüce Allah'a mahsus olmasını gerektiren sıfatların yegâne Yüce Allah'a ait olduğunu ve Allah'tan başka bütün varlıkların ve ezcümle, insanın da O'nun hükümranlığı altında olduğunu bildirmektedir. Ve böyle olan varlıklar, başkaca sıfatlara sahip olma hakkı şöyle dursun, haddizatında ve bağımsız olarak var olma hakkı bile söz konusu değildir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
وَلَهُ الْحَمْدُ فِي الْاٰخِرَةِۜ
Atıf harfi وَ ‘la öncesine atfedilmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.
Cümlede, takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatı vardır. لَهُ car-mecruru, mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْحَمْدُ muahhar mübtedadır.
فِي الْاٰخِرَةِ car mecruru, الْحَمْدُ ‘nün mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
İki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksurdur. لَهُ , sıfat/maksurun aleyh, الْحَمْدُ mevsûf/maksur olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’s sıfattır.
Cümledeki takdim kasr ifade eder. Yani müsnedün takdim edilen bu müsnedün ileyhe has olduğunu ifade eder. Hamdin Allah’a mahsus olduğu, başkasına hamd edilmeyeceği anlamındadır. İşte bu mana; müsnedin sadece müsnedün ileyhe aid olmasıdır.
Her iki cümlede de müsnedün ileyh olan الْحَمْدُ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
الْحَمْدُ ve مَا ’ların tekrarında cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda كائِنٍ benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)
Şayet “Bu iki hamd arasındaki fark nedir?” dersen şöyle derim: Dünyadaki hamd vaciptir. Çünkü o, lütfedilen bir nimete mukabildir ve ahiret nimetini yani sevabı kazanmanın aracıdır. Ahiretteki hamd ise vâcip değildir. Zira o, kendisini hak edene verilmesi vâcip olan bir nimete karşı edilmektedir; müminlerin sevinçlerinin bir tamamlayıcısı, ferahlığının zirve yapmasından başka bir şey değildir. Müminler onunla, susamış birinin soğuk suyla mutlu olduğu gibi mutlu olurlar. O’dur ‘mutlak hikmet sahibi’, dünya ve ahiret işlerini en güzel şekilde yürüten ve hikmetiyle idare eden; olmakta olan her şeyden haberdar. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَهُوَ الْحَك۪يمُ الْخَب۪يرُ
Cümle, atıf harfi وَ ’la sılaya atfedilmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin الْ takısıyla marife gelmesi, haberin biliniyor olduğunu belirtmesi yanında, bu iki vasfın Allah Teâlâda kemâl derecede olduğunu da ifade eder.
Haber olan iki vasfın aralarında وَ olmadan gelmesi her ikisinin birden müsnedün ileyhte mevcut olduğuna işaret eder.
الْحَك۪يمُ - الْخَب۪يرُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır.
الْحَك۪يمُ - الْخَب۪يرُ kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbı olan, sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Mübalağalı ism-i fail kalıbı, bu vasıfların, müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, sıfatların, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Hikmet, fiilin kendisine bitiştiği ilim demektir. Çünkü, bir işi bilip de bildiğine göre onu yapmayan kimse hakkında حَك۪يمُ ifadesi kullanılmaz. O halde fiilini ilmine uygun olarak yapan kimse hakimdir. خَب۪يرُ , işlerin neticelerini ve iç yüzlerini bilen zat demektir. O halde ayetteki حَك۪يمُ kelimesinin manası, “Allah, başlangıçta olması gerektiği gibi yarattığı için hakimdir” şeklinde; خَب۪يرُ sözünün manası da neticede, herbirinin akıbetinin ne olacağına değil, mahlukattan neyin südur edip etmeyeceğini bilen demektir. O halde Allah, başlangıçta hakîm, neticede de habîrdir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)