Sebe' Sûresi 24. Ayet

قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ قُلِ اللّٰهُۙ وَاِنَّٓا اَوْ اِيَّاكُمْ لَعَلٰى هُدًى اَوْ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ  ٢٤

De ki: “Size göklerden ve yerden kim rızık verir?” De ki: “Allah. O hâlde, ya biz hidayet veya apaçık bir sapıklık üzereyiz, ya da siz!”
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قُلْ de ki ق و ل
2 مَنْ kim?
3 يَرْزُقُكُمْ size rızık veriyor ر ز ق
4 مِنَ -den
5 السَّمَاوَاتِ gökler- س م و
6 وَالْأَرْضِ ve yerden ا ر ض
7 قُلِ de ki ق و ل
8 اللَّهُ Allah
9 وَإِنَّا o halde biz
10 أَوْ veya
11 إِيَّاكُمْ siz
12 لَعَلَىٰ üzerindeyiz
13 هُدًى doğru yol ه د ي
14 أَوْ veya
15 فِي içindeyiz
16 ضَلَالٍ bir sapıklık ض ل ل
17 مُبِينٍ açık ب ي ن
 

Önceki âyetlerde verilen örneklerden ve yapılan uyarılardan çıkarılması gereken sonuca geçilmekte ve şirkin her türünün yanlışlığı üzerinde durulmaktadır. 23. âyette canlandırılan sahne ve “sonunda kalplerinden korku giderilince” şeklinde tercüme edilen kısım ile ilgili olarak değişik yorumlar yapılmıştır. Bazı müfessirlere göre âyetin mânası şudur: Nihayet âhirette müşriklerin kalplerinden korku giderildiğinde melekler onlara sorar: “Dünyadayken rabbiniz size ne demişti?” Onlar: “Hak olanı buyurdu” derler ve ikrarın fayda sağlamadığı bir vakitte gerçeği ikrar ederler (Şevkânî, IV, 372). Bazılarına göre burada sözü edilen korku ölüm esnasındaki korkudur. Ölüm sırasında Allah kalplerden korkuyu giderir, herkes Allah’ın bildirdiklerinin hak olduğunu itiraf eder; bu, önceden aynı şeyi söylemekte olana fayda, aksini söylemekte olana ise zarar verir; her ikisinin ruhu önceki inanç ve ikrarına göre kabzedilir (Râzî, XXV, 255). İbn Atıyye bu ifadenin açıklamasıyla ilgili hadislerden hareketle burada meleklerin kastedildiğini savunur. Bu yoruma göre melekler Cebrâil’e vahiy verildiğini duyduklarında dehşete kapılırlar ve korkuları zâil olduğunda aralarında âyetteki konuşma cereyan eder (IV, 418). Birçok müfessir de şu açıklamayı yapmıştır: Âyetten, âhirette gerek başkalarına şefaatçi yapılma gerekse şefaate nail olma umudu taşıyanların bir endişe ve heyecan dönemi yaşayacaklarına ve uzun bir bekleyişten sonra iznin verileceğine işaret edildiği anlaşılmaktadır. İzin çıktığı belli olduğunda korkuları zâil olur, birbirlerini müjdelemeye başlarlar, “Rabbiniz ne buyurdu?” diye sorarlar... (Zemahşerî, III, 258). Değişik görüşleri nakleden Taberî’nin –konuyla ilgili rivayetler ışığında– yaptığı tercih şudur: Allah katında ancak O’nun şefaatine izin verdiklerinin şefaati fayda sağlar, Allah’ın kendisine bu yönde müsaade verdiğini duyan kişi büyük bir heyecan duyar, nihayet bu heyecan yatıştığında “Rabbiniz ne buyurdu?” diye meleklere sorar... (XXII, 89-93; diğer yorumlar için bk. Râzî, XXV, 255; Şevkânî, IV, 372; şefaat hakkında bilgi için bk. Bakara 2/48, 255).

24. âyette geçen ve “O halde biz veya siz, iki taraftan biri ya doğru yol­dadır yahut açık bir sapkınlık içindedir” şeklinde tercüme edilen cümleyle ilgili yorumlarda ağırlıklı olarak, üstün bir ifade biçimiyle ve münazara (cedel) kuralları içinde muhatapların iddialarının reddedildiği belirtilir (bk. Taberî, XXII, 94-95; Zemahşerî, III, 259; buradaki edebî sanatlar için bk. İbn Âşûr, XXII, 192-193). Râzî ise konuya farklı bir açıdan bakarak şu yorumu yapar: Yüce Allah resûlüne ve müminlere münazara âdâbı ve fikrî tartışmaların verimliliği açısından önemli bir metodu hatırlatıyor. Tartışan kişi karşı tarafın hatalı olduğunu peşinen ifade ederek başlarsa bu tartışmadan verim alınmaz; halbuki önce iki taraftan birinin hatalı olabileceğinin kabulü, taassubun atılmasına ve tarafların fikirlerini samimi olarak gözden geçirmelerine imkân sağlar (XXV, 257).

26. âyette geçen ve sözlükte “açar” anlamına gelen yeftehu fiili bu bağlamda “Hak üzere yargılar ve hüküm verir” demektir (İbn Atıyye, IV, 420; Şevkânî, IV, 372). Bu sebeple meâlde gerek bu fiile gerekse aynı kökten türeyen fettâh kelimesine buna uygun bir anlam verilmiştir.

 

قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ 

 

Fiil cümlesidir.  قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. Mekulü’l-kavli   مَنْ يَرْزُقُكُمْ ’dir.  قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. مَنْ  istifhâm ismi mübteda olarak mahallen merfûdur.  يَرْزُقُكُمْ  cümlesi mübteda  مَنْ ’in haberi olarak mahallen merfûdur. 

يَرْزُقُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنَ السَّمٰوَاتِ  car mecruru  يَرْزُقُكُمْ  fiiline mütealliktir. الْاَرْضِ  atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.                                   

  قُلِ اللّٰهُۙ

 

Fiil cümlesidir. قُلِ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. Mekulü’l-kavli  اللّٰهُ ’dur.  قُلِ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. Kelamın öncesinin delaletiyle haberi mahzuftur. Takdiri, الله رازقكم (Allah size rızık verendir) şeklindedir.


وَاِنَّٓا اَوْ اِيَّاكُمْ لَعَلٰى هُدًى اَوْ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

نَّٓا  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. 

اَوْ  atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. Munfasıl zamir  اِيَّاكُمْ  atıf harfi  اَوْ  ile makabline matuftur.

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. عَلٰى هُدًى  car mecruru  اِنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. 

اَوْ  atıf harfi tahyir/tercih ifade eder. ف۪ي ضَلَالٍ  car mecruru atıf harfi  اَوْ  ile makabline matuftur. مُب۪ينٍ  kelimesi  ضَلَالٍ ’in sıfatı olup kesra ile mecrurdur.

اَوْ ;Türkçedeki karşılığı “veya, yahut, yoksa” olan bu edat, iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُب۪ينٍ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ 

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. قُلْ  emrinin muhatabı Hz. Peygamberdir. 

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ  cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen kınama ve taaccüp amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca mütekellim Allah Teâlâ olduğu için ifadede tecâhül-i ârif sanatı vardır.

İstifham ismi  مَنْ  mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ  cümlesi haberdir. 

Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

وَالْاَرْضِ  car-mecruru,  يَرْزُقُكُمْ ‘a müteallik olan  السَّمٰوَاتِ ‘ye atfedilmiştir. Cihet-i camia tezattır.

السَّمٰوَاتِ ’tan sonra  الْاَرْضِ ’ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.

السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı icâb ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

مَنْ - مِنَ  kelimeleri arasında cinâs-ı nakıs ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

Bu cümle, kınama ve susturma ifade eder. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Bu ayette soru cümlesi, cevabı bilinmiyormuş gibi ihtimal içerikli bir ifadeyle gelmiştir. Rızkı verenin Allah olduğu ifade edildikten sonra ayet kâfirleri herhangi bir tartışma heyecanına itmeden soğukkanlı bir zihinle olayı düşünmeye davet eden, hasma karşı son derece insaflı bir üslup içinde kendi durumlarıyla başkasının durumunu kıyaslamayı teşvik etmek için, muhatabı davete karşı öfkelendirmeden, latif bir şekilde sanki şüphe varmış gibi bir soruyla devam etmiştir. Bu insaflı ve yumuşak tarz, onları aslında hakikat ortada demeye çağıran bir tarizdir. Bu sanatta bir soru ile ifadenin kazandığı nezaket, kibar üslup, subjektiflik, duygusallıktan uzaklık, insaf ve tarafsızlık ve kendini muhatabının yerine koyma söz konusudur. (Hasan Uçar, Kur'an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)

Bu ayetin tefsirinde, gönderme (tariz) ve kapalı söylemlerin (tevriye) fikrî mücadelelerdeki etkin rolüne değinilmiştir. Ayrıca, karar verme sürecinde olumsuz duyguların akıl ve mantığın önüne geçmemesi için uygun söylemlerin önemine atıf yapılmıştır. (İsmail Bayer, Keşşâf Tefsirinde Belâgat Uygulamaları)

Aslında bu emir Kur'anı Kerim'de pek çok kez geçmiş ve Resulullah'ın kendinden bir tek kelime bile söylemediğine işittiği her şeyin Allah'tan olduğuna kuvvetle delalet etmiştir. Resulullah’a  قُلْ  diyen emrin arkasında görkemli, muhteşem bir ses fark edilir. Kur'an-ı Kerim'in ne kadar saflıkla bize ulaştığını ve dokunulmazlığının önemini gösterir. Böyle yerlerde Resulullah'ın bize tebliğ eden sesinden önce kendisine bunu indiren Allah'ın ona kul dediğini işitiriz. Bunun etkisi çok kuvvetlidir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sûreleri Belâgi Tefsiri, Ahkaf Suresi 10, c. 7, s.111) 


 قُلِ اللّٰهُۙ 

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavl cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. Lafza-i celâlin mübteda olduğu cümlede, takdiri  رازقكم (Size rızık veren) olan müsned, mahzuftur. Bu takdire göre cümle, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

قُلِ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve  reddü’l- acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Cümlede ihtibâk sanatı vardır. “Gök ve yerden kim rızık verir” dedikten sonra sadece Allah lafzıyla yetinilmiş rızık verir kısmı hazf edilmiştir. Bu ihtibâk sanatı üslubudur.

İhtibâk: sözden düşürülmüş olan kelime veya ifadelerin, zikredilen kelime veya ifadeden hareketle tespit edilerek yerine konulmasıdır. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, c.II, 831)

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

قُلِ اللّٰهُ  [De ki Allah'tır] sözünde cümlenin akışından anlaşıldığı için, haber söylenmemiştir: ‘Kulları yaratan ve rızık veren Allah'tır de’ demektir. Ayetin akışı, bu söylenilmeyenleri ifade etmektedir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 


وَاِنَّٓا اَوْ اِيَّاكُمْ لَعَلٰى هُدًى اَوْ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ

 

Cümle atıf harfi  وَ ‘la makablindeki mekûlü’l-kavle atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı tekit ifade eden çok muhkem cümlelerdir. 

اَوْ  atıf harfidir.  اِيَّاكُمْ  muttasıl zamiri,  اِنَّ ’nin ismine matuftur. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. عَلٰى هُدًى , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ  car mecruru, هُدًى ’e matuftur.

عَلَى هُدًى  ifadesindeki istila manası taşıyan  عَلٰى  harfinde istiare sanatı vardır. Çünkü istila; mülazemet gerektirir. Hidayette olan insanlar, binek yerine konmuştur. Sanki hidayet, onların üzerine binmiş, kontrol onun elindedir. Mülazemet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

ف۪ي ضَلَالٍ  ifadesindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla dalalet, içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü dalalet hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Sapkınlıktaki yüksek dereceyi ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

هُدًى - ضَلَالٍ  ve  عَلٰى - ف۪ي  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. 

مُب۪ينٍ  kelimesi  ضَلَالٍ  kelimesinin sıfatıdır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

ضَلَالٍ  ve  هُدًى ’deki nekrelik, kesret, nev ve tahkir ifade eder.

هُدًى  ve  ضَلَالٍ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

ضَلَالٍ  için sıfat olan  مُب۪ينٍ  mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

İsm-i fail vezninde gelen  مُب۪ينٍ , açıklayan demektir. ضَلَالٍ ‘nin  مُب۪ينٍ  ile sıfatlanması, cansız bir şeyin şahsa benzetilmesi açısından istiaredir. Gayrı akil varlık, iradesi olan şahıs menziline konulmuştur. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

مُب۪ينٍ , bilindiği gibi  إبان ’den ism-i faildir. إبان  ise hem lâzım hem de müteaddi olur. Lâzım olunca  مُب۪ينٍۙ  “açık” demektir. Müteaddi olunca mübeyyin anlamına gelir, açıklayıcı, aydınlatıcı veya furkan anlamına ayırıcı demek olur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Hud/96)

Burada iki cer edatı olan (عَلٰى  ve  ف۪ي) arasında bir dönüşüm bulunmaktadır. (Müşerref Ulusu (Ülger), Arap Dili Ve Belâgatı İltifat Sanatı)

Şayet  هُدًى  ve  ضَلَالٍ  kelimelerinde harf-i cerler neden farklı dersen şöyle derim: Çünkü hak üzere olan, bir tür cins atın üzerindedir ve onu istediği yana koşturmaktadır; dalalet içinde olan ise karanlıklara dalmış, ona iyice bulaşmış da ne yana gideceğini bilmemektedir! (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Bu ayette müminlerin hidayet üzere olmalarından bahsedilirken isti’la ifade eden  عَلٰى  harf-i ceri tercih edilmiş aynı konuda müşrikler için cehaletleri sebebiyle değil, farkında olarak yaptıkları yanlışlıklarına ve içine daldıkları sapkınlığa uygun olarak  ف۪ي  ِharf-i ceri kullanılmıştır. (Hasan Uçar, Kur'an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)

Hak Teâlâ, dalaleti (sapıklığı) (apaçık)  مُب۪ينٍ  sıfatı ile tavsif etmiş, hidayeti ise vasıflamamıştır. Çünkü hidayet, hakka ulaştıran dosdoğru yolun ta kendisidir. Dalalet ise bunun aksidir. Fakat dosdoğru yol tektir. Onun dışındaki bütün yollar ise dalalettir. Dalalet yollarının bir kısmı bir kısmından farklıdır. İşte bundan dolayı Cenab-ı Hak, onların bir kısmını vasıflarla ayırdetmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Burada güzel bir incelik vardır ki leffin aslı tertipli olmasıdır ve bu üsluba mukabil iki halden birinin tercih edildiğine işaret edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Kimin hidayet ve kimin sapıklık içinde olduğunu tayin eden mezkûr izahtan sonra bu ifadenin kullanılması, bunları sarahatle belirtmekten çok daha anlamlı ve etkilidir. Zira en şedit hasmı bile susturan insaf üslubu kullanılmıştır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)