Sebe' Sûresi 43. Ayet

وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالُوا مَا هٰذَٓا اِلَّا رَجُلٌ يُر۪يدُ اَنْ يَصُدَّكُمْ عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬كُمْۚ وَقَالُوا مَا هٰذَٓا اِلَّٓا اِفْكٌ مُفْتَرًىۜ وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِلْحَقِّ لَمَّا جَٓاءَهُمْۙ اِنْ هٰذَٓا اِلَّا سِحْرٌ مُب۪ينٌ  ٤٣

Âyetlerimiz apaçık bir şekilde onlara okunduğunda, “Bu sadece, atalarınızın tapmakta olduğu şeylerden sizi alıkoymak isteyen bir adamdır” dediler. Bir de, “Bu (Kur’an), uydurulmuş bir yalandır” dediler. Yine hak kendilerine geldiğinde onu inkâr edenler, “Bu, ancak apaçık bir büyüdür” dediler.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِذَا ve zaman
2 تُتْلَىٰ okunduğu ت ل و
3 عَلَيْهِمْ onlara
4 ايَاتُنَا ayetlerimiz ا ي ي
5 بَيِّنَاتٍ açık açık ب ي ن
6 قَالُوا dediler ki ق و ل
7 مَا değildir
8 هَٰذَا bu
9 إِلَّا başka bir şey
10 رَجُلٌ bir adamdan ر ج ل
11 يُرِيدُ isteyen ر و د
12 أَنْ
13 يَصُدَّكُمْ sizi çevirmek ص د د
14 عَمَّا -dan
15 كَانَ olduğu(tanrılar)- ك و ن
16 يَعْبُدُ tapıyor ع ب د
17 ابَاؤُكُمْ babalarınızın ا ب و
18 وَقَالُوا ve dediler ki ق و ل
19 مَا değildir
20 هَٰذَا bu
21 إِلَّا başka bir şey
22 إِفْكٌ bir yalandan ا ف ك
23 مُفْتَرًى uydurulmuş ف ر ي
24 وَقَالَ ve dediler ق و ل
25 الَّذِينَ kimseler
26 كَفَرُوا inkar eden(ler) ك ف ر
27 لِلْحَقِّ hakkı ح ق ق
28 لَمَّا
29 جَاءَهُمْ kendilerine gelen ج ي ا
30 إِنْ değildir
31 هَٰذَا bu
32 إِلَّا başkası
33 سِحْرٌ bir büyüden س ح ر
34 مُبِينٌ apaçık ب ي ن
 

وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالُوا مَا هٰذَٓا اِلَّا رَجُلٌ يُر۪يدُ اَنْ يَصُدَّكُمْ عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬كُمْۚ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. تُتْلٰى  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

تُتْلٰى  elif üzere mukadder damme ile merfû meçhul muzari fiildir.  عَلَيْهِمْ  car mecruru تُتْلٰى  fiiline mütealliktir.  اٰيَاتُنَا  naib-i fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

بَيِّنَاتٍ  kelimesi  اٰيَاتُنَا ’nın hali olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanır. Şartın cevabı  قَالُوا مَا هٰذَٓا اِلَّا رَجُلٌ  ‘dür.

قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l- kavli, مَا هٰذَٓا اِلَّا رَجُلٌ ’dir.  قَالُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. İşaret zamiri  هٰذَٓا  mübteda olarak mahallen merfûdur. 

اِلَّا  hasr edatıdır.  رَجُلٌ  haberi olup damme ile merfûdur.  يُر۪يدُ اَنْ يَصُدَّكُمْ  cümlesi  رَجُلٌ ’nün sıfatı olarak mahallen merfûdur. 

يُر۪يدُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.  اَنْ  ve masdar-ı müevvel mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.  

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يَصُدَّ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَّا  müşterek ism-i mevsûl  عنْ harf-i ceriyle  يَصُدَّكُمْ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  كَانَ يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬كُمْۚ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir.  يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬كُمْۚ  cümlesi,  كَانَ ’nin haberi olarak mahallen mansubdur. 

يَعْبُدُ  damme ile merfû muzari fiildir.  اٰبَٓاؤُ۬كُمْۚ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.

Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.  (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: 

a)(إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “Nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde  iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُر۪يدُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  رود ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.  

وَقَالُوا مَا هٰذَٓا اِلَّٓا اِفْكٌ مُفْتَرًىۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l- kavli  مَا هٰذَٓا اِلَّٓا اِفْكٌ مُفْتَرًىۜ ’dir.  قَالُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. İşaret zamiri  هٰذَٓا  mübteda olarak mahallen merfûdur.  اِلَّا  hasr edatıdır.  اِفْكٌ  mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.  مُفْتَرًىۜ  kelimesi  اِفْكٌ ’nün sıfatı olup elif üzere mukadder damme ile merfûdur.

مُفْتَرًى , sülâsi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i mef’ûlüdür.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. Maksur isimlerin nekre halinde sonundaki elif-i maksure kelimenin kök harflerinden biriyse bütün irab halleri takdiren olur ve tenvinli fetha ile yazılır ve okunur. Eğer ki kök harflerinden biri değilse bütün irab halleri yine takdiren olur, ancak tek fetha ile yazılır ve okunur. Çünkü sondaki illet harfi ilave olunca kelime gayr-ı munsarif olup cer ve tenvini kabul etmez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِلْحَقِّ لَمَّا جَٓاءَهُمْۙ اِنْ هٰذَٓا اِلَّا سِحْرٌ مُب۪ينٌ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur. Mekulü’l-kavli  اِنْ هٰذَٓا اِلَّا سِحْرٌ مُب۪ينٌ ’dir.  قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

كَفَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. لِلْحَقِّ  car mecruru  كَفَرُوا  fiiline mütealliktir. 

لَمَّا  kelimesi  حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. جَٓاءَهُمْۙ  ile başlayan fiili cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

جَٓاءَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Şartın cevabı mahzuftur. Takdiri,  لمّا جاء الحقّ قال الذين كفروا (Hak geldiği zaman küfredenler dediler ki…) şeklindedir.

اِنْ  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. İşaret zamiri  هٰذَٓا  mübteda olarak mahallen merfûdur. اِلَّا  hasr edatıdır. سِحْرٌ  mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.  مُب۪ينٌ  kelimesi  سِحْرٌ ’nün sıfatı olup damme ile merfûdur. 

(لَمَّا) edatı; a) (لَمَّا) muzari fiilden önce gelirse, muzari fiili cezm eden harf olur.  b) (لَمَّا)’ya aynı zamanda cezmetmeyen şart edatı da denir. c) Bazen mana bakımından cevap olan cümleden sonra da gelebilir. d) Sükun üzere mebnidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

مُب۪ينٌ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالُوا مَا هٰذَٓا اِلَّا رَجُلٌ يُر۪يدُ اَنْ يَصُدَّكُمْ عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬كُمْۚ 


وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye  وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Şart üslubunda gelen terkipte  اِذَا , cümleye muzâf olan şart ve mazi manalı zaman zarfıdır. Müteallakı cevap cümlesidir. 

اِذَا ’nın muzâfun ileyhi konumunda olan şart cümlesi  تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. تُتْلٰى  fiiline müteallik  عَلَيْهِمْ  car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için naib-i faile takdim edilmiştir.

تُتْلٰى  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kimin okuduğu bellidir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) okumaktadır. Ama kötü bir olaydan bahsedildiği için burada kendisinin ismi zikredilmemiştir.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Veciz anlatım kastıyla gelen  اٰيَاتُنَا  izafetinde azamet zamirine muzâf olan ayetler tazim edilmiş, ayetlerin bütün kemâl vasıflara sahip olduğu ve her türlü noksanlıktan uzak olduğu manasını kazanmıştır.

بَيِّنَاتٍ , naib-i fail olan  اٰيَاتُنَا ’dan haldir. Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildirmek için kullanılan lafızlardır. 

Ayetin sonunda müştakı zikredilen  بَيِّنَاتٍ  kelimesinde irsâd sanatı vardır.  فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  قَالُوا مَا هٰذَٓا اِلَّا رَجُلٌ يُر۪يدُ اَنْ يَصُدَّكُمْ عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬كُمْۚ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.  

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  مَا هٰذَٓا اِلَّا رَجُلٌ يُر۪يدُ اَنْ يَصُدَّكُمْ عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬كُمْ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.  هٰذَٓا  mübteda,  رَجُلٌ  haberdir. Cümle kasr üslubuyla tekit edilmiştir. 

Nefy harfi  مَا  ve  istisna harfi  اِلَّا  ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr, mübteda ve haber arasındadır. هٰذَٓا  maksur/mevsûf, رَجُلٌ  maksurun aleyh/sıfat, olmak üzere, kasr-ı mevsuf ale’s-sıfattır. Kâfirler sözlerinde müsnedi  هٰذَٓا  ile işaret ederek tahkir etmişlerdir.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يُر۪يدُ اَنْ يَصُدَّكُمْ عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬كُمْ  cümlesi  رَجُلٌ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يَصُدَّكُمْ عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬كُمْ  cümlesi, masdar teviliyle  يُر۪يدُ  fiilinin mef’ûlü konumundadır. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا , harf-i cerle birlikte  يَصُدَّكُمْ  fiiline mütealliktir. Sıla cümlesi olan  كَانَ يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬كُمْ , nakıs fiil  كَان ’nin dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬كُمْ  cümlesi, كَانَ ’nin haberidir. 

İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye etmiştir. 

Ayetteki muzari fiiller, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كَانَ ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)

Ayet-i kerimedeki  اٰبَٓاؤُ۬كُمْۚ (babalar) kelimesinin kendilerine değil de muhataplara “babalarınız” şeklinde söylenmesi, onlardaki ırkçılığı tahrik ederek şirkte karar kılmalarını sağlamaya ve tek Allah inancından nefret ettirmeye yöneliktir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

Burada  اِنْ  değil,  اِذَا  buyurulmuştur. Çünkü bahsedilen olay gerçekleşmiştir ya da kesinlikle gerçekleşecektir. Çünkü  اِذَا  harfi, sık karşılaşılan durumlarda veya kesinlik bulacak olaylarda kullanılır.  اِنْ  harfi ise varsayım ifade eder. Bu hadise vuku bulur ya da vuku bulmaz. Dolayısıyla ayet onlara ayetlerin okunduğunu ve onların büyüklenerek yüz çevirdiklerini ifade eder.  تُتْلٰى  fiili, muzari olarak gelerek, bu okumanın tekrarlandığına delalet etmiştir. Okumanın tekrarlanması üzerinde düşünmeyi gerektirir. Ama onlar kibirlenerek yüz çevirmişlerdir.

اٰيَاتُنَا  ibaresinde, ayetleri yüceltmek ve onların fiilinin ne kadar çirkin olduğunu ifade etmek için Allah'a ait zamire izafe edilmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 397)

وَقَالُوا مَا هٰذَٓا اِلَّٓا اِفْكٌ مُفْتَرًىۜ 

 

Cümle atıf harfi  وَ ‘la, şartın cevabı olan … قَالُوا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  مَا هٰذَٓا اِلَّٓا اِفْكٌ مُفْتَرًى , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. هٰذَٓا  mübteda,  اِفْكٌ مُفْتَرًى  haberdir. Cümle kasr üslubuyla tekit edilmiştir. 

Nefy harfi  مَا  ve istisna edatı  اِلَّا  ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır.  هٰذَٓا  mevsûf/maksûr,  اِفْكٌ  sıfat/maksûrun aleyh  olmak üzere kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir.  

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, kasırla tekit edilen isim cümleleri çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

Kâfirlerin, sözlerinde müsnedün ileyh için işaret ismini kullanmaları, amaçlarının, tahkir olduğunu gösterir. İsm-i işaret, müsnedün ileyhi net bir şekilde gösterip onu göz önüne koymuştur. 

İşaret isminde istiare sanatı vardır. Kâfirler, sözlerinde  هٰذَٓا  ile okunanı yanı Kuran’ı işaret etmişlerdir. Böylece okunan, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

مُفْتَرًى  kelimesi  اِفْكٌ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.  

اِفْكٌ - مُفْتَرًى  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)


 وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِلْحَقِّ لَمَّا جَٓاءَهُمْۙ اِنْ هٰذَٓا اِلَّا سِحْرٌ مُب۪ينٌ

 

Bu cümle atıf harfi  وَ ‘la önceki … قَالُوا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107) 

Müsnedün ileyh konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ nin sıla cümlesi olan  كَفَرُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, bilinen kişiler olduklarını belirtmesi yanında, bahsi geçenleri tahkir amacına matuftur.

Zamir makamında bahsi geçenlerin ism-imevsûlle ve kafirler olarak zahiren zikredilmesi, o kimselerin küfürlerinin kuvvetini vurgulamıştır. Bu ifadede iltifat, ıtnâb ve reddü'l acüz ale’s sadr sanatları vardır.

قَالَ  fiiline müteallik  لِلْحَقِّ  car-mecruru, bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

İtiraziyye olarak fasılla gelen  لَمَّا جَٓاءَهُمْۙ , terkibi, şart üslubundadır.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan şart cümlesi  جَٓاءَهُمْ , cevap cümlesine müteallık olan  لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir. 

Şartın cevabının, öncesinin delaletiyle hazf edilmesi îcâz-ı hazif sanatıdır. Kur'an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur. 

Mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

قَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِلْحَقِّ لَمَّا جَٓاءَهُمْۙ  [Hak kendilerine geldiğinde dediler ki … ] cümlesinde istiâre sanatı vardır. İradesi olan canlılara mahsus olan gelmek özelliği, لِلْحَقِّ  ‘ya nispet  edilerek hak, iradesi olan bir şahıs yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.   

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur'an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları,Doktora Tezi)

Haynûne manasındaki  لَمَّا , aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, s. 424)

لَمَّا ; maziden önce ‘vakta ki,...dığı zaman’ manalarına gelen, cezmetmeyen, şart manalı zaman zarfıdır. Şart fiili de, cevap fiili de mazi veya mazi manalı olmalıdır. (Meral Çörtü, Cümle Kuruluşu ve Tercüme Tekniği)

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اِنْ هٰذَٓا اِلَّا سِحْرٌ مُب۪ينٌ  cümlesi, kasrla tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Nefy harfi  اِنْ  ve istisna edatı  اِلَّا  ile oluşan kasr mübteda ve haber arasındadır.  هٰذَٓا  mevsûf/maksûr,  سِحْرٌ مُب۪ينٌ  sıfat/maksûrun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir. Bunun, kesinlikle sihirden başka birşey olmadığını düşündükleri anlaşılır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, kasırla tekit edilen isim cümleleri çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

Müsnedün ileyhin işaret ismi ile gelmesi mütekellimin işaret edilene olan tahkir amacına matuftur. İsm-i işaret, müsnedün ileyhi net bir şekilde gösterip onu göz önüne koymuştur. 

İşaret isminde istiare sanatı vardır. هٰذَٓا  ile vahye işaret edilmiştir. Böylece vahiy, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

سِحْرٌ  için sıfat olan مُب۪ينٌ , sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.  

لِلْحَقِّ -  اِفْكٌ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.    

قَالَ  - قَالُوا  ve  بَيِّنَاتٍ - مُب۪ينٌ  gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

قَالُوا - مَا - هٰذَٓا - اِلَّٓا  kelimelerinin tekrarında reddü’l- acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اِفْكٌ - سِحْرٌ  kelimeleri arasında muvazene sanatı vardır.

مُب۪ينٌ  kelimesi  أبانَ  fiilinden ism-i fail kalıbındadır ve  بانَ  fiilinin manasını mübalağalı olarak ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Yasin/60) 

سِحْرٌ : İmsak vaktinden önceki birinci aydınlıkla, imsak vaktinde ortaya çıkan ikinci aydınlık arasındaki vakit için kullanılan “seher” kelimesinden alınmıştır. Seher aslında ışıkla karanlığın birbirine karışmasıdır. Söz konusu seher vakti sabah aydınlığının karışmasıyla gece değil; göze güneş ışığı gelmediğinden dolayı da gündüz değildir. Aynı şekilde sihirbazların yaptığı şey yok sayılacak derecede batıl değil; çünkü göz tereddüt edilmeyen bir şeyi fark etmektedir. O, gerçekten hak olan bir şey de değil ki bizzat var olduğu ortaya çıksın. Kısacası sihir, gözün gördüğü ve görenin sandığı gibi bir şey değildir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

İlk işaret Hz. Peygambere, ikinci işaret Kur'an’a, üçüncü ise hakka aittir. Hak, bütünüyle nübüvvet meselesi ve İslam’ın kendisidir.  وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا [demişlerdi nankörce inkâr edenler] ifadesinde -yani  قَالُوا  denmemesinde-;  لِلْحَقِّ لَمَّا جَٓاءَهُمْۙ l [gerçek kendilerine geldiğinde] buyrulmasında ve  الَّذ۪ينَ  ve لِلْحَقِّ  kelimelerindeki iki  لَ ’da; ve  لَمَّا ’daki mübâdehede yani gerçek kendilerine gelir gelmez, -önünü ardını düşünmeden- inkâr ediverdiklerinin belirtilmesinde bu ilâhi sözün, büyük bir yadırgamadan, şiddetli bir öfkeden ve durumlarının ne kadar hayret verici olduğunu gösterme isteğinden kaynaklandığına dair bir delil vardır. Adeta şöyle buyurmaktadır: Bu inatçı nankör kâfirler, böylesine parlak bir hakikat hakkında, daha onu tatmadan, Allah’a karşı büyük bir cüretle “Bu, basbayağı bir büyüdür!” demişlerdi! Önce Kur'an’ın büyü olduğuna, sonra da bunun [güya] ‘apaçık’ olduğuna yani düşünen her akıl sahibinin ona büyü diyeceğine kesin bir şekilde hükmetmişlerdi!(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Ayetin ifade tarzında ve kâfirlerin sarih olarak zikredilmelerinde, o kâfirlerin iddialarına pek büyük bir inkâr ve taaccüp anlamı vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِلْحَقِّ  [Hakkı inkâr edenler dediler ki…] ayetinde, onların inkâr suçunu işlediklerini belgelendirmek için zamir yerine açık isim getirilmiştir. Bunun aslı  وَقَالُوا  (dediler ki…) şeklindedir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)