Fâtır Sûresi 28. Ayet

وَمِنَ النَّاسِ وَالدَّوَٓابِّ وَالْاَنْعَامِ مُخْتَلِفٌ اَلْوَانُهُ كَذٰلِكَۜ اِنَّمَا يَخْشَى اللّٰهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمٰٓؤُ۬اۜ اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ غَفُورٌ  ٢٨

İnsanlardan, (yeryüzünde) hareket eden (diğer) canlılardan ve hayvanlardan yine böyle çeşitli renklerde olanlar vardır. Allah’a karşı ancak; kulları içinden âlim olanlar derin saygı duyarlar. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمِنَ -dan vardır
2 النَّاسِ insanlar- ن و س
3 وَالدَّوَابِّ ve hayvanlardan د ب ب
4 وَالْأَنْعَامِ ve davarlardan ن ع م
5 مُخْتَلِفٌ türlü خ ل ف
6 أَلْوَانُهُ renkte olanlar ل و ن
7 كَذَٰلِكَ böyle
8 إِنَّمَا ancak
9 يَخْشَى (gereğince) korkar خ ش ي
10 اللَّهَ Allah’tan
11 مِنْ içinden
12 عِبَادِهِ kulları ع ب د
13 الْعُلَمَاءُ bilginler ع ل م
14 إِنَّ şüphesiz
15 اللَّهَ Allah
16 عَزِيزٌ daima üstündür ع ز ز
17 غَفُورٌ çok bağışlayandır غ ف ر
 

Dikkatlerimizi bir yandan tabiatın ihtişamına diğer yandan da bu muhteşem görünümü meydana getiren farklılıkların tek kaynaktan neşet ettiğine ve bunu sağlayan yüce kudrete çeken bu âyetlerde renk ve tür faktörüne ağırlık verildiği görülmektedir. 27. âyetin (dağlar hakkındaki) “farklı renklerde” şeklinde çevrilen kısmıyla her bir rengin farklı tonlarına işaret edildiği ve siyahın en koyu tonunu belirtmek üzere “simsiyah” anlamına gelen nitelemenin cümlenin sonuna bırakıldığı da düşünülebilir (Râzî, XXVI, 21). Çıplak gözle gözlemleyebildiğimiz âlemde ilk bakışta farklılıkları ayırt etme hususunda renklerin etkisi son derece açık olduğundan bu özellik ön plana çıkarılmıştır. Fakat bunlar üzerinde inceleme yapmaya ve düşünmeye başlayanlar hemen göreceklerdir ki, bu türleri ayırt ettiren yegâne ayıraç renkler değildir. İnsanlar, dağlar, bitkiler, hayvanlar renk renk olduğu gibi daha pek çok özellik ve yetenek farklarıyla da birbirlerinden ayırt edilirler. İster ilk nazarda göze çarpan ister daha dikkatli bir incelemeyle tesbit edilen bu farklılıkların hepsi son tahlilde biçimseldir; özü itibariyle bunların tamamı tek bir şeye işaret etmektedir ki o da böylesine bir âhenk içerisinde bu çeşitliliği sağlayan irade ve güçtür. Bunu anlamamızı kolaylaştırmak üzere türlü renkler taşıyan bitkisel ürünlerin varlığını bir kaynağa yani suya borçlu bulunduğu, onu da indirenin yüce Allah olduğu belirtilmiştir. 

28. âyette haşyet kökünden gelen ve “büyüklüğü karşısında heyecan duyarlar” diye çevirdiğimiz kelime burada, “büyüklük karşısında duyulan heyecan ve korku, zarar görmekten değil, hakkını verememekten kaynaklanan endişe” mânasına gelmektedir. Muhataplarını doğadaki muhteşem görünümlerden hareketle akıllara durgunluk verecek incelikleri keşfetmeye yönlendiren Kur’an’ın, bu bağlamda bilmenin değerine vurgu yapması oldukça ilginçtir. Fakat burada kullanılan ve “bilenler”şeklinde çevrilen ulemâ kelimesinin kök anlamları arasında, bir şeyi derinlemesine tanıyıp mahiyetini idrak etme, bir konuda kesin bilgiye ulaşma, bir işin hakikatine nüfuz etme mânalarının bulunduğu göz önüne alınırsa, kendilerine gönderme yapılan ve Allah’a saygı duyma hususunda ön plana çıkarılan kişilerin, meslek olarak bilimsel faaliyet icra edenler veya birtakım bilgileri öğrenip belleklerine yerleştirmiş olanlar değil, zihnî çabalarını Allah’ın evrendeki kudret delillerinden sonuçlar çıkarabilme düzeyine yükseltebilmiş kişiler olduğu anlaşılır. Zaten sahâbe ve tâbiîn büyüklerinin birçoğundan yapılan rivayetlerde ne kadar bilgili olurlarsa olsunlar Allah’a saygı yolunda mesafe alamamış kimselerin âlim olarak nitelenemeyecekleri belirtilmiştir (meselâ bk. Zemahşerî, III, 274; Şevkânî, IV, 398). Gerek insanı ve toplumları gerekse evrendeki diğer varlıkları inceleyen değişik bilim dallarına mensup bilim adamlarından pek çoğunun –başlangıçta ateist veya Allah inancı konusunda mütereddit olsalar bile– bu araştırmalar sonucunda kâinattaki şaşmaz dengeyi, akılları zorlayan ince hesapları ve hayranlık uyandıran âhengi müşahede ederek ya doğrudan ilâhî kudret ve azamete atıf yapan veya bu güç karşısındaki aczin itirafı anlamına gelen ifadeler kullanmaları, bu âyetlerde ilme yapılan göndermenin anlaşılmasını daha kolaylaştırmaktadır. Yine, sosyal çevrenin etkisiyle dine karşı kayıtsız kalmış ve metafizik konularıyla ilgilenme fırsatı bulamamış birçok insanın az önce sözü edilen araştırmaların sonuçlarını izleyince düşünce dünyalarında önemli değişikliklerin hatta sarsılmaların meydana gelmesi, varlıklar âlemindeki bu düzenin bir tesadüfün eseri olamayacağı üzerinde düşünmeye başlamaları, bu sayede kendilerini sorgulama ve hayatı anlamlandırma çabası içine girmeleri de, Kur’an’a gönül vermiş kişilere önemli bir görevi yani ilim yolunda öncülük etmenin de Müslümanlığın gereklerinden olduğunu hatırlatmış olmaktadır. 

Râzî’nin açıklaması esas alınarak, 28. âyette geçen ve “hayvanlar” anlamına gelen devvâb ve en‘âm kelimelerinden birincisine meâlde “binek hayvanları” ikincisine “eti yenen hayvanlar” mânası verilmiştir (bk. XXVI, 21).

 


Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 465-466
 

وَمِنَ النَّاسِ وَالدَّوَٓابِّ وَالْاَنْعَامِ مُخْتَلِفٌ اَلْوَانُهُ كَذٰلِكَۜ 

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مِنَ النَّاسِ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الدَّوَٓابِّ - الْاَنْعَامِ  atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur. مُخْتَلِفٌ  mübteda muahhar olup damme ile merfûdur.

اَلْوَانُهَا  ism-i fail  مُخْتَلِفٌ ‘un faili olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. ,

كَ  harf-i cerdir.  كَذٰلِكَ  car mecruru amili  مُخْتَلِفٌ  ‘nun mahzuf mef’ûlu mutlakına mütealliktir. 

ذا  işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur.  ل  harfi buud yani uzaklık belirten harf,  ك  muhatap zamiridir.

İsm-i failin fiil gibi amel şartları şunlardır: 1. Harfi tarifli (ال) olmalıdır.  2. Haber olmalıdır.  3. Sıfat olmalıdır.  4. Hal olmalıdır.  5. Kendisinden önce nefy (olumsuzluk) edatı bulunmalıdır.  6. Kendisinden önce istifham (soru) edatı bulunmalıdır. Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir. Bu amel şartlarından birini taşıyan ism-i fail kendisinden sonra fail ve mef’ûl alabilir. Bu fail veya mef’ûl bazen ism-i failin muzâfun ileyhi konumunda da gelebilir. İsm-i fail tercüme edilirken umumiyetle muzari manası verir. Nadiren mazi manası da olabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُخْتَلِفٌ ; sülâsi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


اِنَّمَا يَخْشَى اللّٰهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمٰٓؤُ۬اۜ 

 

Fiil cümlesidir.  اِنَّمَا , kâffe ve mekfufedir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki ma-i kâffeden kasıt ise  اِنَّ  harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan  مَا  demektir.

يَخْشَى   elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir.  اللّٰهَ  lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنْ عِبَادِهِ  car mecruru  الْعُلَمٰٓؤُ۬اۜ ‘nın mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  الْعُلَمٰٓؤُ۬ا  muahhar fail olup damme ile merfûdur.

اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan  مَٓا  harfi, اِنَّ  ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü  اِنَّ  ispat,  مَٓا  nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/ Cumhura göre  إنما  hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https:// islamansiklopedisi.org    

  اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ غَفُورٌ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنّ ‘nin ismi olup damme ile mansubdur. عَز۪يزٌ kelimesi  اِنَّ ‘nin haberi olup damme ile merfûdur.  حَك۪يمٌ  ikinci haberi olup damme ile merfûdur.

عَز۪يزٌ -  غَفُورٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَمِنَ النَّاسِ وَالدَّوَٓابِّ وَالْاَنْعَامِ مُخْتَلِفٌ اَلْوَانُهُ كَذٰلِكَۜ

 

Ayet atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki istînâfa yani  اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءًۚ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada haber cümlesi inşâ cümlesine atfedilmiştir. Matufun aleyhin haberî manada olması, haber cümlesinin inşâ cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Inşâ üslubundan haber üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. مِنَ النَّاسِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  مُخْتَلِفٌ , muahhar mübtedadır. 

وَالدَّوَٓابِّ  ve  الْاَنْعَامِ  car-mecrurları,  مِنَ النَّاسِ ‘ya matuftur. Cihet-i câmia, temâsüldür.

مُخْتَلِفٌ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اَلْوَانُهَا , ism-i fail vezninde gelen  مُخْتَلِفاً ’in failidir.

مُخْتَلِفٌ ’un takdiri  صنف  (Sınıf) olan mevsûfu mahzuftur.

Car mecrur  كَذٰلِكَۜ , amili  مُخْتَلِفٌ  olan mahzuf mef’ûlü mutlaka mütealliktir. Yani ; مختلف اختلافًا مثل ذلك الاختلاف في الثمرات (Tıpkı meyvelerdeki çeşitlilik gibi, aralarında farklılık bulunan) şeklindedir.

Teşbih harfi  كَ ‘nin dahil olduğu işaret ismi  ذلك  ile yaratılış özelliklerine işaret edilmiştir. 

İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna ve mertebesinin yüksekliğine delalet ederek tazim ifade eder.

Ayetteki teşbih, vech-i şebenin zikredilmesi nedeniyle mufassaldır. Bu ayetteki insan, hayvan ve canlıların renklerinin (müşebbeh), 27. ayetteki gökten inen suyla yetişen meyvelerin ve dağların çeşitli renkte olması (müşebbehe bih) gibidir. Vech-i şebeh muhtelif renklerdir. İlahî kudretin tecellisindeki çeşitliliğin ve sanatın benzerliğini ifade eder.   

النَّاسِ - الدَّوَٓابِّ - الْاَنْعَامِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı,  النَّاسِ - الْاَنْعَامِ  kelimeleri arasında ise tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.

Bu ayet, Allah Tealâ'nın kudret ve iradesine getirilen bir başka delildir. Binaenaleyh Cenab-ı Hak sanki, içinde bulunduğumuz bu alemdeki, yani terkibler (bileşikler) alemindeki mahlukatta bulunan delilleri ikiye ayırmıştır: Canlılarda olan, cansızlarda olan... Cansızlar da, ya bitkiler, ya madenlerdir. Bitkiler, cansızların (hareketsizlerin) en kıymetlisi olup, Hak Teâlâ buna, "O (yağmurla) çeşit çeşit meyveler çıkardı" buyurarak işaret etmiştir. Daha sonra madenlerden de, "Dağlardan da..." ifadesiyle bahsetmiş, bunun peşi sıra da canlılardan bahsederek, işe onların en şereflisi olan insanla başlayıp, "insanlardan..." demiş, sonra hayvanları zikretmiştir. Çünkü hayvanların insana faydası, bu hayvanların canlı olmaları haline bağlıdır. Davarların faydası ise, onlardan yeme ile ilgilidir. Yahut şöyle de diyebiliriz: "dâbbe" denilince örfen at akla gelir. At ise, insanlardan sonra canlıların en kıymetlisidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

 اِنَّمَا يَخْشَى اللّٰهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمٰٓؤُ۬اۜ 

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّمَا  kasr edatıyla tekid edilmiş müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)İki tekid hükmündeki kasr, fiille fail arasındadır. يَخْشَى  maksûr/sıfat,  الْعُلَمٰٓؤُ۬اۜ  maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Allah’tan korkmak sıfatı, alimlere tahsis edilmiştir.

اِنَّمَا  kasr edatı, muhatabın cahili olmadığı konularda tekid için gelir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  مِنْ عِبَادِهِ  car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için fail olan  الْعُلَمٰٓؤُ۬ا ’ya takdim edilmiştir.

Veciz anlatım kastıyla gelen  عِبَادِهِ  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  عِبَادِ , şan ve şeref kazanmıştır.

Allah’tan başkaları da korkar; hatta belki de onlar arasında Allah’tan alimlerden daha fazla korkan da vardır ama, onların korkusu alimlerinkine benzemez. Bu ayet; mübalağa maksadıyla, Allah’tan alimlerden başkasının korkmadığını zımnen ifade etmiştir. Ayetin siyakında alimlerin şanının önemi ve yüce menzilleri vardır ve bu da insanları düşünmeye ve tefekküre teşvik eder. Ayet-i kerîme başkalarının korkusunun alimlerin korkusu gibi olmadığını ifade etmiştir. Bu kasr, hakiki iddiâî kasrdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi; Zuhaylî, C. XI, s. 598, Zemahşerî, C. V, s. 154, Muhammed Ebû Mûsâ, Delâlâtü’t-terâkîb, S. 47-48)

Kasr, izafîdir. Yani ‘cahiller ondan korkmaz’ demektir ki onlar da şirk ehlidir. Onların en hususi vasıfları kendilerinin cahiliye halkı olmasıdır. Zira o gün müminler Allah’ı bilenlerin (الْعُلَمٰٓؤُ۬اۜ) ta kendileridir. Müşrikler ise cahiller olup Allah’tan korkmak onlardan nefyedilmiştir. Sonra alimler de Allah’tan korkma konusunda çok farklı derecelere ayrılırlar. يخشى  fiilinin mef’ûlü, failine takdim edilmiştir. Zira kendilerine Allah korkusu/saygısı hasr edilenler alimlerdir. Dolayısıyla mahsurun fîh üzerine tehir edilmesi adeti üzere gerekmiştir. Alimlerden maksat da Allah’ı ve şeriatını bilenlerdir. İlimlerinin miktarına göre bunların haşyetleri de kuvvetlenir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Bu ayette lafza-i celâlin öne alınması, Allah’tan kimlerin korktuğunu haber vermek ve bunların sadece âlimler olduğunu bildirmek içindir. Şayet burada  اللّٰهَ  lafzı ile  الْعُلَمٰٓؤُ۬اۜ  lafzı takdim-tehir yoluyla yer değiştirmiş olsa ve  اِنَّمَا يَخْشَى الْعُلَمٰٓؤُ۬اۜ اللّٰهَ (Alimler sadece Allah’tan korkarlar.) denilse anlam tersine döner ve korkulanın kim olduğuna vurgu yapılmış olur. Dolayısıyla vurgu âlimlerde değil lafza-i celâlde olurdu. (Sinan Yıldız, Vehbe Ez- Zuhaylî’nin Et-Tefsîru’l-Münîr adlı Tefsirinde Belâgat İlmi Uygulamaları)

Çekinme ve saygı, saygı duyulan varlığın tanınmasına - bilinmesine göredir. Âlim olan, Allah'ı bilir ve O'ndan hem korkar, hem de O'na ümit bağlar. Bu, alimin derece bakımından, âbid'den daha üstün oluşunun delilidir. Çünkü Hak Teâlâ, (Sizin Allah katında en şerefliniz, en müttakî olanınız, (Allah'tan en çok korkanınızdır))(Hucurat, 13) buyurarak şerefin ve kıymetin, takvaya göre; takvanın da İlme göre olacağını beyan etmiştir. O halde, Allah katında şeref ve kıymet amele göre değil ilme göredir. Evet alim, ameli bıraktığında (ilmiyle amel etmediğinde) bu onun ilmini zedeler. Çünkü onu gören kimse, "Eğer bilseydi gereğini yapardı" der. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) 

اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ غَفُورٌ

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır. 

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması ve zamir makamında  lafza-ı celalin zahiren tekrarlanmasında, kalplerde haşyet duygularını artırmak ve hükmün illetini bildirmek için yapılan iltifat, tecrîd, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

عَز۪يزٌ  kelimesi  اِنَّ ’nin birinci,  غَفُورٌ  ikinci haberidir.

Allah'ın  عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ  sıfatlarının tenvinli gelişi, bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğu, bu sıfatların bir benzerinin olmadığı anlamına gelir. Aralarında  وَ  olmaması, Allah Teâlâ’da ikisinin de birlikte mevcudiyetini gösterir.

Ayrıca bu sıfatlarla ayetin anlamı arasındaki mükemmel uyum, teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Aralarında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, sıfatın onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

عَز۪يزٌ [Aziz] çok ihtiyaç duyulur, zor ulaşılır, alternatifi yok demektir. (İmam Gazali).

Ayetin son cümlesi, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Böyle tekrarlanan kelimeler, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murat sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, c. 7, s. 314)

غَفُورٌ - عَز۪يزٌ  kelimeleri ziyadelik ifade eder.  فعول  ve  فعيل  vezinleri ziyadelik ifade eden kalıplardandır. Bunların hepsi bu sıfatların ziyadeliğini ifade eder. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Bu kelam, Allah'tan korkmanın neden zorunlu olduğunu beyan etmektedir. Zira bu kelam, Allah'ın, azgınlıkta ısrar edenler için cezalandırıcı olduğunu ve günahlarından tövbe edenler için ise çok bağışlayıcı olduğunu bildirmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)