اِسْتِكْبَاراً فِي الْاَرْضِ وَمَكْرَ السَّيِّئِۜ وَلَا يَح۪يقُ الْمَكْرُ السَّيِّئُ اِلَّا بِاَهْلِه۪ۜ فَهَلْ يَنْظُرُونَ اِلَّا سُنَّتَ الْاَوَّل۪ينَۚ فَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّتِ اللّٰهِ تَبْد۪يلاًۚ وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّتِ اللّٰهِ تَحْو۪يلاً ٤٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | اسْتِكْبَارًا | büyüklük taslama(larını) |
|
| 2 | فِي |
|
|
| 3 | الْأَرْضِ | yeryüzünde |
|
| 4 | وَمَكْرَ | ve tuzak(lar) kurma(larını artırdı) |
|
| 5 | السَّيِّئِ | kötü |
|
| 6 | وَلَا | oysa |
|
| 7 | يَحِيقُ | dolanmaz |
|
| 8 | الْمَكْرُ | tuzak |
|
| 9 | السَّيِّئُ | kötü |
|
| 10 | إِلَّا | başkasına |
|
| 11 | بِأَهْلِهِ | sahibi(nden) |
|
| 12 | فَهَلْ | -mı? |
|
| 13 | يَنْظُرُونَ | bekliyorlar |
|
| 14 | إِلَّا | başkasını- |
|
| 15 | سُنَّتَ | yasasından |
|
| 16 | الْأَوَّلِينَ | öncekilerin |
|
| 17 | فَلَنْ | halbuki |
|
| 18 | تَجِدَ | bulamazsın |
|
| 19 | لِسُنَّتِ | yasasında |
|
| 20 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 21 | تَبْدِيلًا | bir değişme |
|
| 22 | وَلَنْ | ve |
|
| 23 | تَجِدَ | bulamazsın |
|
| 24 | لِسُنَّتِ | yasasında |
|
| 25 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 26 | تَحْوِيلًا | bir sapma |
|
Kur’an’ın ilk muhatapları olan Mekke müşrikleri, peygamberleri yalanlamadıklarını söyleyip şayet kendilerine gerçek bir peygamber gönderilmiş olsa, eski ümmetlerin yaptığını yapmayacaklarına, yani peygamberi asla inkâr etmeyeceklerine ve onun getireceği mesaja, geçmiş ümmetlere nazaran çok daha fazla sahip çıkacaklarına yemin ediyorlardı. Ama Hz. Muhammed peygamber olarak gönderildiğini açıklayınca ondan sür’atle uzaklaştılar (Taberî, XXII, 145; Râzî, onların yahudileri ve hıristiyanları kınayarak bu tarzda yemin ettikleri görüşünü tarihî verilere uygun bulmaz, bk. XXVI, 33-34). Resûlullah’a ve müslümanlara karşı cephe almalarının sebebi ise –bazı âyetlerde ifade edildiği ve siyer kaynaklarındaki olaylardan anlaşıldığı üzere– açıktı: Resûl-i Ekrem onların beklentilerine göre bir peygamber değildi ve getirdiği mesaj çıkarlarına alet edebilecekleri bir içerik taşımıyordu. Âyetin “herhangi bir ümmetten daha fazla doğru yolu tutacaklarına dair” şeklinde çevrilen kısmı “bulundukları durumdan çok daha iyi bir yol tutacaklarına dair” ve “geçmiş ümmetlerin hepsinden daha iyi olacaklarına dair” şeklinde de anlaşılmıştır (Zemahşerî, III, 278; Râzî, XXVI, 34. “Allah’ın yasaları” diye çevirdiğimiz sünnetullah kavramının Kur’an’daki kullanımları hakkında bilgi için bk. Âl-i İmrân 3/137).
45. âyetin son cümlesi daha çok “Vadeleri dolduğunda ise Allah kime nasıl muamele edeceğini takdir eder veya gereken cezayı verir, çünkü O kullarını hakkıyla görmektedir” tarzında açıklanmıştır (Allah’ın insanları hemen cezalandırmayışının hikmeti ve “canlı” diye tercüme edilen dâbbe kelimesi hakkında bilgi için bk. Nahl 16/61).
اِسْتِكْبَاراً فِي الْاَرْضِ وَمَكْرَ السَّيِّئِۜ
اِسْتِكْبَاراً , önceki ayetin mef’ûlün lieclihi veya hal olup fetha ile mansubdur. فِي الْاَرْضِ car mecruru اِسْتِكْبَاراً ‘e mütealliktir. مَكْرَ atıf harfi وَ ‘la اِسْتِكْبَاراً ‘e veya نُفُوراًۙ ‘e mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. السَّيِّئِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Fiilin oluş sebebini bildiren mef’ûldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubdur. Fiile, “neden, niçin?” soruları sorularak bulunur.
Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَا يَح۪يقُ الْمَكْرُ السَّيِّئُ اِلَّا بِاَهْلِه۪ۜ
Fiil cümlesidir. وَ haliyyedir. İtiraziyye olması da caizdir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.
يَح۪يقُ damme ile merfû muzari fiildir. الْمَكْرُ fail olup damme ile merfûdur. السَّيِّئُ kelimesi الْمَكْرُ ‘nün sıfatı olup damme ile merfûdur. اِلَّا hasr edatıdır. بِاَهْلِه car mecruru يَح۪يقُ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَهَلْ يَنْظُرُونَ اِلَّا سُنَّتَ الْاَوَّل۪ينَۚ
Fiil cümlesidir. Atıf harfi فَ ile, şart ve cevap cümlesine matuftur.
هَلْ istifham harfidir. يَنْظُرُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اِلَّا hasr edatıdır.
سُنَّتَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْاَوَّل۪ينَ muzâfun ileyh olup, cer alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
فَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّتِ اللّٰهِ تَبْد۪يلاًۚ وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّتِ اللّٰهِ تَحْو۪يلاً
Fiil cümlesidir. فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, مهما تفعل فلن تجد (Ne yaparsan yap bulamayacaksın) şeklindedir.
لَنْ muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.
تَجِدَ fetha ile mansub muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. لِسُنَّتِ car mecruru تَجِدَ fiilinin mahzuf ikinci mef’ûlün bihine mütealliktir. تَبْد۪يلاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. لَنْ تَجِدَ لِسُنَّتِ اللّٰهِ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur.
لَنْ muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.
تَجِدَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. لِسُنَّتِ car mecruru تَجِدَ fiilinin mahzuf ikinci mef’ûlün bihine mütealliktir. تَحْو۪يلاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِسْتِكْبَاراً فِي الْاَرْضِ وَمَكْرَ السَّيِّئِۜ
Önceki ayetin devamı olan bu ayette اِسْتِكْبَاراً , önceki ayetteki نُفُوراًۙ ‘dan bedeldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِسْتِكْبَاراً ’a veya نُفُوراً ’a tezayüf nedeniyle atfedilen مَكْرَ السَّيِّئِ izafetinde mevsuf sıfatına muzâf olmuş, manayı mübalağalı bir şekilde ifade etmiştir. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.
اِسْتِكْبَاراً ‘daki nekrelik, kesret ve tahkir ifade eder. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
مَكْرَ- السَّيِّئِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
اِسْتِكْبَاراً önceki ayetteki نُفُوراً ’den bedel-i iştimâl veya mef’ûlün lieclihtir. Çünkü النُّفُورَ fiil manasındadır ve bu nedenle mef’ûlun lehte amel etmesi doğrudur. Takdiri; نَفَرُوا لِأجْلِ الِاسْتِكْبارِ في الأرْضِ (yeryüzünde böbürlenerek büyüklüğe kapıldıkları için haktan bu derece uzaklaştılar) şeklindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
الِاسْتِكْبارُ : büyüklenmedeki şiddeti ifade eder. Sin(س) ve (ت) ta harfleri de, اسْتَجابَ fiilinde olduğu gibi mübalağa içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِسْتِكْبَاراً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
Malum olduğu üzere masdarla vasıflanmak mübalağa ifâde eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî Beyanî Tefsir Yolu c. 4, s.112)
فِي الْاَرْضِ car mecruru, اِسْتِكْبَاراً ’a mütealliktir.
فِي الْاَرْضِ ifadesinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan ف۪ٓي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü yeryüzü hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. Yeryüzü ile dünyada bulunan şeyler arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Dünya, adeta bir şeyi, içinde muhafaza eden kap mesabesindedir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
الأرْضِ kelimesindeki marifelik, ahd manası içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayet-i kerîme’de geçen اِسْتِكْبَاراً lafzı, mef'ûlün lehdir. Ayrıca الْمَكْرُ السَّيِّئُ lâfzında, الْمَكْرُ ’nun السَّيِّئُ ile sıfatlanması asli bir istimaldir. Yukarıda bu kelimenin السَّيِّئُ ’ye izafe edilmesi ise ayrı bir istimaldir. Burada, mevsûfun sıfatına izafesini önlemek amacıyla bir muzâf (ya da muzâfun ileyh) takdir edilmiştir. (Celâleyn Tefsiri)
Bu ibarenin aslı وإن مكروا المكر السيء şeklindedir. Mevsûf olan المكر hazf edildi, çünkü sıfatı ona gerek bırakmamıştır. Sonra اَنْ , fiille beraber mastara çevrildi (مكر ), sonra da muzaf oldu. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
مَكْرٍ kelimesinin السَّيِّئِ kelimesiyle izafeti, عِشاءِ الآخِرَةِ tamlaması gibi mevsufun sıfata olan izafetidir. Aslı ولا يَحِيقُ المَكْرُ السَّيِّئُ إلّا بِأهْلِهِ (Fatır, 43) ayetinin karine teşkil ettiği gibi, أنْ يَمْكُرُوا المَكْرَ السَّيِّئَ şeklindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَلَا يَح۪يقُ الْمَكْرُ السَّيِّئُ اِلَّا بِاَهْلِه۪ۜ
وَ , haliyyedir. Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
لَا nafiyedir. Cümle menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber, inkârî kelamdır.
Nefy harfi مَا ve istisna harfi اِلَّا ile oluşan kasr, cümleyi tekid etmiş, olumlu ve olumsuz olmak üzere iki mana kazandırmıştır
İki tekid hükmündeki kasr, fiille car mecrur arasındadır. يَح۪يقُ maksûr/sıfat, بِاَهْلِه۪ۜ maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Yani fail tarafından gerçekleştirilen fiil, başkasına değil müteallika tahsis edilmiştir.
Kasr cümlesinde çoğunlukla olumlu mana açıkça ifade edilirken olumsuz mana zımnen ifade edilir. Bu üslupta îcâz ve mübalağa vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
بِاَهْلِه car mecruru, يَح۪يقُ fiiline mütealliktir. Bu izafet hem muzaf hem muzafun ileyhe tahkir ifade eder.
الْمَكْرُ السَّيِّئُ ibaresinin tekrarı önemine binaendir. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
المَكْرِ kelimesindeki marifelik cins içindir. أهْلِهِ ile kastedilen, bütün tuzak kuranlar (hile yapanlar)’dır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
المَكْر 'deki marifeliğe ahd için olan marifelik dediğimiz zaman mana, ولا يَحِيقُ هَذا المَكْرُ إلّا بِأهْلِهِ (kurulan o kötü tuzaklar ancak sahiplerini kuşatır.) şeklinde olur. Yani kendilerine uyarıcının geldiği kimselerin durumu, onların sadece nefretlerini ve haktan uzaklaşmalarını arttırmasıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Meydânî, aşağıdaki gerekçelere dayanarak bu ayet-i kerimede îcâz olduğunu savunur. Müellif, يَح۪يقُ kelimesinin aslen kuşatmak anlamında olmasının yanısıra, tefsircilerin tevil yaparak bu kelimeye insanın başına kötü bir şeyin gelmesi anlamında isabet ve nüzûl gibi ek anlamları da verdiğini iddia eder. Ona göre kuşatmak anlamının yanısıra düşünsel çıkarımlar sonucu ulaşılan bu anlamla birlikte ayetin وَلَا يَح۪يقُ الْمَكْرُ السَّيِّئُ kısmı îcâzla ilgilidir. Çünkü bu fiil birden çok anlama gelmektedir.
Diğer taraftan yazar, ayetteki بِاَهْلِه ibaresinin ya komplo kuranlar ya da cezayı hak edenler anlamına geldiğini ifade ederek her iki şekilde ayetin اِلَّا بِاَهْلِه kısmının îcâz-ı kısar (Az sözcükle birçok anlamın anlatıldığı bir îcâz türü) konusuna misal olabileceğini savunur. (İbrahim Kara, Abdurrahman Hasan Habenneke El-Meydânî Ve Belâgat İlmine Katkıları)
ولا يَحِيقُ المَكْرُ السَّيِّئُ إلّا بِأهْلِهِ cümlesi, tezyîl veyahut bir öğüt niteliğindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Tezyîl hükmündeki bu cümle, önceki cümleyi tekid için gelmiş ıtnâb sanatıdır.
Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekit etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekit etmektedir. (Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz (I) -Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Denemear. Gör. Ömer Kara)
فَهَلْ يَنْظُرُونَ اِلَّا سُنَّتَ الْاَوَّل۪ينَۚ
Cümle, atıf harfi فَ ile …فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada haber cümlesi inşâ cümlesine atfedilmiştir. Matufun aleyhin haberî manada olması, haber cümlesinin inşâ cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Inşâ üslubundan haber üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.
Cümle muzari fiil sıygasında faide-i haber, inkârî kelamdır. İnkârî istifham harfi هَلۡ , nefy manasındadır.
Nefy harfi ve istisna edatı اِلَّا ile oluşan kasr cümleyi tekid etmiş, olumlu ve olumsuz olmak üzere iki mana kazandırmıştır
İki tekid hükmündeki kasr fiille mef’ûl arasındadır. يَنْظُرُونَ maksûr/sıfat, سُنَّتَ الْاَوَّل۪ينَۚ maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Yani fail tarafından gerçekleştirilen fiil, başkasına değil bu mef’ûle tahsis edilmiştir. Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat olması da caizdir. Bu durumda fail, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiş olur.
سُنَّتَ الْاَوَّل۪ينَۚ [öncekilerin başına gelen uygulamalar] ifadesinden maksat; peygamberlerini yalanlayan önceki ümmetlere azap indirilmesidir. Karşılaşacakları azabı onların bir beklentisiymiş gibi değerlendirmiş ve (resullerini yalanlayanları mutlaka cezalandırma) adetini değiştirmeyeceğini, bunun, Allah tarafından mutlaka yapılacak, kaçınılmaz bir âdet olduğunu beyan etmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
فَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّتِ اللّٰهِ تَبْد۪يلاًۚ وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّتِ اللّٰهِ تَحْو۪يلاً
Fasılla gelen şart üslubundaki terkipte فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olan rabıta harfidir. Takdiri …مهما تفعل (ne yaparsan yap…) olan şartın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Cevap cümlesi olan فَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّتِ اللّٰهِ تَبْد۪يلاً , menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiili nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren nefy harfi لَنْ , cümleyi tekid etmiştir.
Mukadder şart ve mezkûr cevabından müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber, talebî kelamdır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Veciz ifade kastına matuf لِسُنَّتِ اللّٰهِ izafetinde سُنَّتِ kelimesinin Allah ismine muzâf olması sünnete tazim ve teşrif ifade eder.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. لِسُنَّتِ اللّٰهِ car mecruru, ihtimam ve konudaki önemine binaen amili olan تَبْد۪يلاً ’e takdim edilmiştir.
وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّتِ اللّٰهِ تَحْو۪يلاً cümlesi, matufun aleyhle aynı üslupla gelerek makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Nefy harfinin tekrarlanması olumsuzluğu tekid içindir.
سُنَّتِ اللّٰهِ ibaresinin tekrarı önemine binaendir. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek, telezzüz ve teberrük için tekrarlanmasında iltifat, tecrîd, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Önceki cümleyle, son kelime hariç aynı olan bu cümle arasında mukabele ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Iki cümlede mef’ûl olan تَبْد۪يلاً ve تَحْو۪يلاً kelimeleri, bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
تَبْد۪يلاً ve تَحْو۪يلاً ‘deki nekrelik, kıllet ve umum ifade eder. Nefiy siyakında nekra selbin umum ve şumûlüne delalet eder. Yani herhangi bir değişiklik bile..., en ufak bir değişiklik dahi anlamına gelir. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır.
Ayetteki muzari fiiller, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Burada zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek içindir. Çünkü Allah kelimesinin masdarı olan ulûhiyet, Allah Teâlâ’nın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm, Nisa/17)
Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)