Fâtır Sûresi 44. Ayet

اَوَلَمْ يَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَكَانُٓوا اَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةًۜ وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُعْجِزَهُ مِنْ شَيْءٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِۜ اِنَّهُ كَانَ عَل۪يماً قَد۪يراً  ٤٤

Yeryüzünde dolaşıp kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğuna bakmadılar mı? Oysa onlar kendilerinden daha da kuvvetli idiler. Göklerdeki ve yerdeki hiçbir şey, Allah’ı âciz bırakacak değildir. Şüphesiz O, hakkıyla bilendir, hakkıyla kudret sahibidir.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَوَلَمْ
2 يَسِيرُوا hiç gez(ip dolaş)madılar mı? س ي ر
3 فِي
4 الْأَرْضِ yeryüzünde ا ر ض
5 فَيَنْظُرُوا görsünler ن ظ ر
6 كَيْفَ nasıl ك ي ف
7 كَانَ olduğunu ك و ن
8 عَاقِبَةُ sonunun ع ق ب
9 الَّذِينَ kimselerin
10 مِنْ
11 قَبْلِهِمْ kendilerinden önceki ق ب ل
12 وَكَانُوا onlar idiler ك و ن
13 أَشَدَّ daha güçlü ش د د
14 مِنْهُمْ bunlardan
15 قُوَّةً kuvvet bakımından ق و ي
16 وَمَا ve yoktur
17 كَانَ ك و ن
18 اللَّهُ Allah’ı
19 لِيُعْجِزَهُ engelleyecek ع ج ز
20 مِنْ hiçbir
21 شَيْءٍ şey ش ي ا
22 فِي
23 السَّمَاوَاتِ göklerde س م و
24 وَلَا ve yoktur
25 فِي
26 الْأَرْضِ yerde ا ر ض
27 إِنَّهُ şüphesiz O
28 كَانَ ك و ن
29 عَلِيمًا bilendir ع ل م
30 قَدِيرًا güçlüdür ق د ر
 

Kur’an’ın ilk muhatapları olan Mekke müşrikleri, peygamberleri yalanlamadıklarını söyleyip şayet kendilerine gerçek bir peygamber gönderilmiş olsa, eski ümmetlerin yaptığını yapmayacaklarına, yani peygamberi asla inkâr etmeyeceklerine ve onun getireceği mesaja, geçmiş ümmetlere nazaran çok daha fazla sahip çıkacaklarına yemin ediyorlardı. Ama Hz. Muhammed peygamber olarak gönderildiğini açıklayınca ondan sür’atle uzaklaştılar (Taberî, XXII, 145; Râzî, onların yahudileri ve hıristiyanları kınayarak bu tarzda yemin ettikleri görüşünü tarihî verilere uygun bulmaz, bk. XXVI, 33-34). Resûlullah’a ve müslümanlara karşı cephe almalarının sebebi ise –bazı âyetlerde ifade edildiği ve siyer kaynaklarındaki olaylardan anlaşıldığı üzere– açıktı: Resûl-i Ekrem onların beklentilerine göre bir peygamber değildi ve getirdiği mesaj çıkarlarına alet edebilecekleri bir içerik taşımıyordu. Âyetin “herhangi bir ümmetten daha fazla doğru yolu tutacaklarına dair” şeklinde çevrilen kısmı “bulundukları durumdan çok daha iyi bir yol tutacaklarına dair” ve “geçmiş ümmetlerin hepsinden daha iyi olacaklarına dair” şeklinde de anlaşılmıştır (Zemahşerî, III, 278; Râzî, XXVI, 34. “Allah’ın yasaları” diye çevirdiğimiz sünnetullah kavramının Kur’an’daki kullanımları hakkında bilgi için bk. Âl-i İmrân 3/137).

45. âyetin son cümlesi daha çok “Vadeleri dolduğunda ise Allah kime nasıl muamele edeceğini takdir eder veya gereken cezayı verir, çünkü O kullarını hakkıyla görmektedir” tarzında açıklanmıştır (Allah’ın insanları hemen cezalandırmayışının hikmeti ve “canlı” diye tercüme edilen dâbbe kelimesi hakkında bilgi için bk. Nahl 16/61).

 

اَوَلَمْ يَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَكَانُٓوا اَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةًۜ 

 

Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. Atıf harfi  وَ ‘la mukadder söze matuftur. Takdiri;  أقعدوا في مساكنهم ولم يسيروا  (Evlerinde oturdular ve yürümediler mi?) şeklindedir.

لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. 

يَس۪يرُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  فِي الْاَرْضِ  car mecruru  يَس۪يرُوا  fiiline mütealliktir.

فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَنْظُرُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  كَانَ عَاقِبَةُ  cümlesi, amil  يَنْظُرُوا  ‘nun mef’ûlu bihi olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.  

كَانُٓوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَيْفَ  istifham ismi,  كَانُٓوا ‘nun mukaddem haberi olarak mahallen mansubdur. عَاقِبَةُ  kelimesi, كَانُٓوا ‘nun muahhar ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

مِنْ قَبْلِهِمْ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. كَانُٓوا اَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً  cümlesi,  قَدْ  takdiriyle hal olup mahallen mansubdur.  

وَ  haliyyedir. كَانُٓوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir.  كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan  و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. اَشَدَّ  kelimesi, كَانُوا  ’nun haberi olup fetha ile mansubdur.  مِنْهُمْ  car mecruru  اَشَدَّ ‘ye mütealliktir.  قُوَّةً  temyiz olup fetha ile mansubdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin îrabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan?” soruları sorulur.Temyiz ikiye ayrılır:

1. Melfûz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.

2. Melhûz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez. Ayette melhuz mümeyyez şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَشَدَّ ; ism-i tafdil kalıbıdır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. 

خَيْرٌ  ve  شَرٌّ  kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları  اَخْيَرُ  ve  اَشْرَرُ  veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


 وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُعْجِزَهُ مِنْ شَيْءٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِۜ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.  

اللّٰهُ  lafza-i celâl  كَانَ ‘nin ismi olup damme ile merfûdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel, لِ  harf-i ceriyle  كَانَ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir.

لِيُعْجِزَ  fiiline dahil olan  لِ , lam-ı cuhûddur. Muzariyi gizli  أن ’le nasb ederek masdara çevirmiştir. 

يُعْجِزَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْ  harf-i ceri zaiddir.  شَيْءٍ  lafzen mecrur, fail olarak mahallen merfûdur. 

فِي السَّمٰوَاتِ  car mecruru  يُعْجِزَ  fiiline mütealliktir.  لَا  zaid harftir.  لَا  nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir.  فِي الْاَرْضِۜ  car mecruru atıf harfi  وَ ‘la makabline matuftur. 

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamul cuhuddan sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُعْجِزَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  عجز ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

 

 اِنَّهُ كَانَ عَل۪يماً قَد۪يراً

 

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

هُ  muttasıl zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. كَانَ ‘nin dahil olduğu cümle  اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.  

كَانَ  ’nin ismi, müstetir olup takdiri  هُو  ’dir.  عَل۪يماً  kelimesi, كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.  قَد۪يراً , ikinci haberi olup fetha ile mansubdur. 

عَل۪يماً  -  قَد۪يراً , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

اَوَلَمْ يَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la mukadder istinaf cümlesine atfedilmiştir. Takdiri;  أقعدوا في مساكنهم (Mekanlarında oturup kaldılar mı?) şeklindedir. 

Hemze inkarî istifham harfi,  لَمْ  muzarinin önüne gelerek manasını olumsuz maziye çeviren cezm harfidir.

İlk cümle istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Menfî muzari sıygada gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen, inkâr ve tahkir amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca mütekellim Allah Teâlâ olduğu için ifadede tecâhül-i ârif sanatı vardır.

“Yeryüzünde gezmediler mi?” zahirindeki cümle “gezmemiş olmaları mümkün değildir” anlamındadır. Muhataba ikrar ettirmek amaçlıdır. 

Cümlenin emir veya haber üslubu yerine istifham üslubunda gelmesi, muhatabın dikkatini çekmek ve düşünmeye teşvik içindir. 

فِي الْاَرْضِ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi  فِی  harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen  الْاَرْضِ , mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf,  عَلَيْ  yerine kullanılmıştır. Çünkü dünya zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Yeryüzünde bulunan varlıklar, bir kabın içinde muhafaza edilmesine benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

İnkârî istifham üslubu; onların cahillik ve gaflet içinde olduklarını haber üslubundan daha etkili bir şekilde  ifade etmiştir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 1, s. 127) 

Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça başvurulan bir üslup olarak karşımıza çıkan istifhâmı inkârî ile kabul edilmeyen/edilmemesi gereken bir olgunun neden hala farkına varılmadığı sorgulanmaktadır. ( Avnullah Enes Ateş, İstifhâm Üslûbunun Mecâzi Kullanımları ve Meallere Yansıması)


 فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَكَانُٓوا اَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةًۜ 

 

Makabline  فَ  ile atfedilen  فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ  cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Meczum muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden cümle, menfî istifhama dahildir.

كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ  cümlesi, tefekkür manasındaki  فَيَنْظُرُوا  fiilinin mef’ûlu konumundadır. كَانَ ’nin dahil olduğu bu isim cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. كَيْفَ  istifham ismi, كَانَ ’nin mukaddem haberidir. Takdim, istifham isimlerinin sadaret hakkı nedeniyledir.

كَانَ ’nin haberi soru ismi veya haber ifade eden  كَمْ  gibi başta gelmesi zorunlu isimlerden olursa bu durumda  كَانَ ‘nin haberinden ve isminden önce gelir.   

كَانَ ’nin muahhar ismi olan  عَاقِبَةُ ‘nun muzâfun ileyhi konumundaki has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sılası mahzuftur.  مِنْ قَبْلِهِمْ  bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Bahsi geçen kişilerin ism-i mevsûlle ifade edilmeleri bilinen kişiler olduğunu belirtmesi yanında, tahkir kastına matuftur.

Ayetin başındaki istifham ile mef’ûl konumundaki sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, istifham üslubunda geldiği halde soru kastı taşımayıp tevbih ve tehdit manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca cümlelerde tecâhül-i ârif sanatı vardır.

قَبْلِ - عَاقِبَةُ  kelimelerinde tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

كَيْفَ  ve hemze arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Akıbet için müzekker fiil kullanılmıştır.  كَانَتْ  buyurulmamıştır. Çünkü buradaki akıbet ‘azap’ manasındadır. Eğer müennes geldiyse cennet manasındadır. Müenneslik ve müzekkerliğin manaya göre gelmesi makamı gözetmenin hoş misallerindendir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Murâatü’l Maqâm, S. 106)

وَكَانُٓوا اَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً  cümlesine dahil olan  وَ  haliyedir. Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.

Nakıs fiil  كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

مِنْهُمْ  car mecruru, ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade eden  اَشَدَّ ’ye mütealliktir.  

اَشَدَّ  haber,  قُوَّةً  temyizdir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren ıtnâbdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.

Arapçada temyizli ifadeler tekid bildirir. Müsnedün ileyhin muhtevasında kapalı olarak bulunan birim temyizle açıkça belirtildiğinden tekrar dolayısıyla tekid ifade eder. (TDV Tekid)

كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan)

Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

"Onlar yeryüzüne gezip de, kendilerinden öncekilerin sonları nice olmuştur, görmediler mi?" : Bu kelam, makablinin kanıtı mahiyetindedir ki, Allah'ın, tekzipçileri azaba uğratma adeti her zaman gerçekleşmiştir. Nitekim bu müşrikler de, Şam, Yemen ve Irak'a yaptıkları seferlerde eski azgın ümmetlerin yok olmaları eserlerini bizzat görmektedirler. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  


وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُعْجِزَهُ مِنْ شَيْءٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِۜ

وَ  istînafiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Menfî nakıs fiil  كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

مَا كَانَ ’li olumsuz sıygalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, 3/79) 

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. كَانَ ‘nin haberi mahzuftur.   

Sebep bildiren lam-ı cuhudun gizli  أنْ ‘le masdar yaptığı  لِيُعْجِزَهُ مِنْ شَيْءٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِۜ  cümlesi, zaid harflerle tekit edilmiş müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Masdar-ı müevvel, mecrur mahalde  كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.

مِنْ شَيْءٍ ’deki  مِنْ  harfi ve  لَا فِي الْاَرْضِ ’deki  لَا , tekid ifade eden zaid harflerdir.

يُعْجِزَهُ  fiilinin faili olan  شَيْءٍ ‘deki nekrelik nev ve umum ifade eder. Nefiy siyakında nekre, selbin umum ve şumûlüne işarettir. Zaid harf, olumsuzluğu tekit ederek kelimeye ‘hiçbir’ anlamı katmıştır.

فِي الْاَرْضِ  ve  فِي السَّمٰوَاتِ  car-mecrurlarındaki  ف۪ٓي  harfinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan  ف۪ٓي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü yeryüzü ve gökyüzü hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. Yeryüzü ve gökyüzü  ile dünyada ve semada bulunan şeyler arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Dünya ve sema, adeta bir şeyi, içinde muhafaza eden kap mesabesindedir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

Tezayüf nedeniyle  فِي السَّمٰوَاتِ  ‘ye atfedilen  فِي الْاَرْضِۜ , umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.

الْاَرْضِۜ - سَّمٰوَاتِ  ve  قَد۪يراً - لِيُعْجِزَهُ  gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı îcab,  كَانَ - مَا كَانَ  kelimeleri arasında ise tıbâk-ı selb sanatları vardır.

الْاَرْضِۜ - السَّمٰوَاتِ  ve  قُوَّةًۜ - اَشَدَّ  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ayetteki muzari fiiller, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُعْجِزَهُ مِنْ شَيْءٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِ  [Bütün göklerde de yerde de Allah'ı aciz bırakacak hiçbir güç yoktur.] Bu kelam, bundan önce belirtilen, eski ümmetlerin tamamen yok edildikleri gerçeğini bir nevi izah etmektedir. Yani anılan eski ümmetlerden hiç kimse, O'nun azabından kurtulmamıştır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


اِنَّهُ كَانَ عَل۪يماً قَد۪يراً

 

Beyanî istînâf veya ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

اِنَّ ’nin haberi olan nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَانَ ’nin iki haberi olan  عَل۪يماً  -  قَد۪يراً  kelimelerinin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Aralarında  وَ  olmaması Allah’a ait bu iki sıfatın her ikisinin birden ondaki mevcudiyetine işarettir. Bu kelimeler arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

عَل۪يماً - قَد۪يراً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ  ile tekit edilmiş isim cümleleri   çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Allah Teâlâ kendi vasıflarını  كَانَ  ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiç bir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezelî olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden  كَانَ  bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Onun vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Râgıb el-İsfahânî  كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)

إنَّهُ كانَ عَلِيمًا قَدِيرًا  cümlesi, Allah'ın mutlak iradesine galebe çalabilecek hiç bir şeyin olmadığına, Allah'ın ilminin şiddetine ve kuşatıcılığına, hiçbir şeyin O'na gizli kalamayacağına ve O'nun her şeye muktedir olduğuna dair bir ta’lil cümlesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Ta’lil cümleleri kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Sayfadaki bütün ayetler, fethalı kelimelerle son bulmuştur. Bu kelimelerin oluşturduğu ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Fasılalar surenin okunuşuna apayrı bir musiki katmaktadır. Ayet sonlarındaki bu mükemmel uyum, seci sanatının en güzel örneklerindendir.

فيل  ve  فول  kalıbındaki fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)