يَا حَسْرَةً عَلَى الْعِبَادِۚ مَا يَأْت۪يهِمْ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ ٣٠
يَا حَسْرَةً عَلَى الْعِبَادِۚ مَا يَأْت۪يهِمْ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ
يَا nida harfidir. حَسْرَةً münada, nekre-i gayrı maksude olup fetha ile mansubdur. عَلَى الْعِبَادِ car mecruru حَسْرَةً ‘e mütealliktir.
Fiil cümlesidir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَأْت۪ي fiili ي üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.
Muttasıl zamir هِمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْ harf-i ceri zaiddir. رَسُولٍ lafzen mecrur, fail olarak mahallen merfûdur. اِلَّا hasr edatıdır. كَانُوا بِه۪ cümlesi يَأْت۪يهِمْ ‘deki mef’ûlun veya failin hali olarak mahallen mansubdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. بِه۪ car mecruru يَسْتَهْزِؤُ۫نَ fiiline mütealliktir. يَسْتَهْزِؤُ۫نَ cümlesi كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.
يَسْتَهْزِؤُ۫نَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَسْتَهْزِؤُ۫نَ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi هزأ ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamları katar.
يَا حَسْرَةً عَلَى الْعِبَادِۚ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümle nida üslubunda geldiği halde gerçekte pişmanlık ve üzüntü ifade etmesi nedeniyle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. يَا nida harfi, حَسْرَةً münadadır. Mecazi manada bir sesleniştir.
عَلَى الْعِبَادِ car mecruru, حَسْرَةً ’e mütealliktir.
يَا حَسْرَةً ifadesinde istiare sanatı vardır. Bu ifadede kötü, zor durum, pişmanlık manasındaki حَسْرَةً , çağrıya cevap verebilecek bir insana benzetilmiştir. Çünkü nida gerçekte şahıslar için söz konusudur. Büyük bir mesele için ihtiyaç duyulan birini çağırır gibi hasrete seslenilmesi, pişmanlığın ve üzüntünün ne denli büyük olduğunu bildirmektedir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Münada olan حَسْرَةً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
حَسْرَةً ‘e müteallik عَلَى الْعِبَادِۚ car-mecrurundaki istila manası taşıyan عَلٰى harfinde istiare sanatı vardır. Çünkü istila; mülazemet gerektirir. Kullar, binek yerine konmuştur. Sanki pişmanlık ve zor durum, onları tamamen kaplamış, sarıp sarmalamıştır. Mülazemet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır. Mülazemet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
يَا حَسْرَةً , "İşte şimdi hasret vaktidir. O halde ey hasret (pişmanlık) haydi gel, tam zamanın" demektir. Hasretin nekre oluşu, pişmanlığın çokluğunu gösterir. (Fahreddin er-Râzî)
Hasret: Muhataba acınma ifade eden bir sesleniştir. Kaybolan bir şeyden dolayı çok üzülmek ve pişmanlık duymaktır. Fakat bu üzüntünün onlar için bir yararı yoktur. Giden gelmez, çünkü cevap veremez. Bunun yararı sadece muhatabı uyarmak ve uyandırmaktır. Böylece muhatap, bu sayede bu halin üzüntüye sebep olduğunu ve pişmanlık verdiğini zihnine yerleştirsin. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
En meşhur görüşe göre يَا حَسْرَةً عَلَى الْعِبَادِ [Ey kulların üzerine (çöken büyük) hasret (ve nedamet, hazır ol)] ibaresi, mecazen hasret diye nida eder, yani hasret gel beni kurtar der ve bu hasret olayın gerçekleştiği zaman meydana gelir manasındadır.
Keşşâf'ta şöyle yazılıdır: Bu ibare kendilerini sarmış olan حَسْرَةً ‘dir. Adeta ona ‘Ey hasret! Gel.’ derler. Bu, senin orada hazır bulunmanı gerektiren bir haldir. Onların resullerle alay ettikleri haldir. Onların üzülmeyi hak eden bir hallerini ifade eder. Ya da melekler, ins ve cinin müminleri, onların haline üzülür demektir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s.144)
Herhangi bir maksat taalluk etmediği zaman, bazan mef'ûl zikredilmeyebilir. Nitekim, "Falanca verir, vermez" denilir. Burada verilen birşey yoktur. Çünkü maksat, onun verip vermeme gücünü göstermektir. Mef'ûlün böyle hazfi çoktur. Burada ise, fail hazf edilmiştir. Failin hazfi ise azdır. Bu hususun izahı, işte biraz önce bahsettiğimiz gibi, burada hasret (pişmanlık) duyanı zikretmenin, esas anlatılmak istenen şey olmamasıdır. Aksine burada esas anlatılmak istenen şey, böyle bir pişmanlığın o vakitte olmasıdır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu söz hakiki bir nida değildir. Bu nidadan maksat bu kulların ne kadar zor bir duruma düştüklerini ve üzerlerine binen bu ağır hasret duygusu nedeniyle bu durumdan kurtulamayacaklarını ve vicdanlarını dolduran bu gam ve pişmanlık duygularını açıklamaktır. Vicdanlarında bu üzüntü ve pişmanlığın olmadığı bir zerre yer yoktur. En ufak bir çıkış ışığı görünmemektedir. Pişmanlığın içinde adeta hapsolmuşlardır, ebedi olarak gam ve pişmanlık içinde kalacaklardır.
Bu mana son derece korkunç ve itici bir şekilde ifade edilmiştir. Sonradan büyük bir pişmanlık duyacağını bildiğimiz bir iş yapan kişi için söylediğimiz يا خسرته و يا ويله (Yazık ona, vay ona) sözüne benzer. Bu sözümüz onun durumunu korkunç görerek başına gelecek müthiş kötülüğe işaret eder.
الْعِبَادِۚ (kullar) kelimesinin elif-lamı, şu iki manaya gelebilir: a) Ahd (belirlilik) ifade edip, "O sayha tarafından mahvedilen kullar" demektir. Buna göre mana, "Ey bu kullar için olan pişmanlık!" şeklindedir. b) Bu, cins ifade eder ve "Yalanlayan bütün kâfir kullar cinsi" kastedilmiş olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
مَا يَأْت۪يهِمْ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
مَٓا nefy harfi ve اِلَّا istisna harfiyle oluşmuş kasr, hal sahibi ile hali arasındadır. يَأْت۪يهِمْ fiilinin mef’ûlü olan هِمْ mevsuf/maksûr, hal cümlesi olan كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ sıfat/maksûrun aleyh, olmak üzere kasr-ı mevsûf ale’s sıfattır.
Fail konumundaki رَسُولٍ ‘e dahil olan مِنْ , tekit ifade eden zaid harftir. Kelimedeki nekrelik kıllet ve umum ifade eder. Nefiy siyakında nekre, selbin umum ve şumûlüne işarettir. Zaid harf, olumsuzluğu tekit ederek kelimeye ‘hiçbir’ anlamı katmıştır.
Nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelam olan كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ cümlesi, يَأْت۪يهِمْ ‘deki mef’ûlün veya failin halidir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
كَانَ ’nin haberi olan بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidai kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. يَسْتَهْزِؤُ۫نَ ‘ye müteallik olan بِه۪ car-mecruru ihtimam ve fasılaya riayet (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) için amiline takdim edilmiştir.
كَانَ ’nin haberinin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
كَانَ ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 93)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi ise durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
من رسول (Herhangi bir peygamber) istiğrak ifade eder. Yani alay etmedikleri hiçbir peygamber yoktur. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c.2, s.145 )
Cenab-ı Allah, onların pişmanlıklarının sebebini, "O "Onlar kendilerine ne zaman bir peygamber gelse, mutlaka onunla istihza ederlerdi" buyurarak açıklamıştır. O nedametin sebebi, budur. Çünkü bir padişah çöle gelip kendisini bir şahsa tanıtsa ve ondan çok kolay bir hizmet istese, ama o, padişahı "Sen padişah değilsin" diye yalanlasa ve istediği hizmeti yapmasa, sonra da o padişah tahtına geçip otursa ve bu şahıs huzuruna varıp, onun gerçekten padişah olduğunu anlasa, onun duyacağı bu pişmanlıktan daha büyüğü yoktur. İşte o elçilerin durumu da böyledir: Bunlar da birer padişah gibi idiler. Hatta Allah'ın, onları şereflendirip, padişahları onların kapıcısı kılması bakımından, padişahlardan daha büyüktürler. Çünkü Allah, ["Eğer Allah'ı seviyorsanız, bana tabi olun ki, Allah da sizi sevsin ve bağışlasın"] (Al-i İmrân, 31) buyurmuştur. Bu elçiler de gelmişler, kendilerini tanıtmışlar. Ama üzerlerinde görülecek maddî bir büyüklük alameti yokmuş. Kıyamet günü veya o sıkıntı baş gösterdiğinde, onların Allah nazarında büyüklükleri, davet ettikleri şeyin de menfaati kullara raci olacak olan, ibadet gibi kolay bir şey olduğu, üstelik bu davetlerine karşılık hiçbir ücret de istemedikleri iyice ortaya çıkınca, kâfirler tam bir nedamet duyarlar. Nasıl böyle olmasın ki? Çünkü onlar, bu elçilerin dediklerinden yüz çevirmekle kalmayıp, onlarla alay etmiş, işkenceye uğratmış, onları hafife almış ve küçümsemişlerdir. Hak Teâlâ'nın, "kendilerine geldiğinde" ifadesindeki zamirin, Habib-i Neccâr'ın kavmine ait olması mümkündür. Yani, "Onlar, üç peygamberden birisi geldiğinde, hasret ve nedametin onların üzerine olacağını söylediğimizden dolayı, mutlaka onunla istihza ederlerdi" demektir. Bu zamirin küfürde ısrar eden kâfirlere raci olması da muhtemeldir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)