Nisâ Sûresi 107. Ayet

وَلَا تُجَادِلْ عَنِ الَّذ۪ينَ يَخْتَانُونَ اَنْفُسَهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ مَنْ كَانَ خَوَّاناً اَث۪يماًۚ  ١٠٧

Kendilerine hainlik edenleri savunma. Zira Allah, hiçbir haini, hiçbir günahkârı sevmez.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَا
2 تُجَادِلْ savunma ج د ل
3 عَنِ
4 الَّذِينَ kimseleri
5 يَخْتَانُونَ hainlik eden(leri) خ و ن
6 أَنْفُسَهُمْ kendilerine ن ف س
7 إِنَّ zira
8 اللَّهَ Allah
9 لَا
10 يُحِبُّ sevmez ح ب ب
11 مَنْ kimseyi
12 كَانَ ك و ن
13 خَوَّانًا hainlik yapan خ و ن
14 أَثِيمًا günah işleyen ا ث م
 

Emanete hıyanet edenler, bir yolunu bulup başkalarının hakkını yiyenler geçici dünya hayatında kendilerine bir menfaat sağlamış, refah ve rahatlık içinde yaşamış olabilirler. Ancak bu hıyanetin ağır sorumluluğu onlarla birlikte âhirete taşınacağı ve kendilerinden hesap sorulacağı; hakkın, haine ceza, hak sahibine ecir olarak yerini bulacağı düşünüldüğünde, dünyada elde edilen geçici menfaat karşılığında ebedî hayatta kaybedilen nimetlerin büyüklüğü göz önüne alındığında, emanete hıyanet edenlerin –âyette ifade buyurulduğu üzere– başkalarından önce ve daha çok kendilerine zarar verdikleri ve ebedî saadetlerini ziyan ettikleri anlaşılacaktır.

Kaynak : Kur’ân Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 139

 

وَلَا تُجَادِلْ عَنِ الَّذ۪ينَ يَخْتَانُونَ اَنْفُسَهُمْۜ

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır.  تُجَـٰدِلۡ  sükun ile meczum muzari fiildir. ٱلَّذِینَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  عَنِ  harf-i ceriyle  تُجَادِلْ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  یَخۡتَانُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

یَخۡتَانُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  أَنفُسَهُمۡ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  هُمۡ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

تُجَادِلْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Mufâale babındandır. Sülâsîsi جدل ’dir. 

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَخْتَانُونَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi خون ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.


اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ مَنْ كَانَ خَوَّاناً اَث۪يماًۚ

 

İsim cümlesidir.  إِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.

ٱللَّهَ  lafza-i celâl  إِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur.  لَا يُحِبُّ  cümlesi,  اِنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.

لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُحِبُّ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesidir. Îrabtan mahalli yoktur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir. خَوَّانًا  kelimesi  كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. اَث۪يمًاۚ  ikinci haberi olup fetha ile mansubdur. 

یُحِبُّ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İf’al babındandır. Sülâsîsi  حبب ’dir.

İf’al babı fiile, ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

خَوَّانًا  kelimesi, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَلَا تُجَادِلْ عَنِ الَّذ۪ينَ يَخْتَانُونَ اَنْفُسَهُمْۜ


Cümle atıf harfi  وَ ‘ la 105. ayetteki  وَلَا تَكُنْ لِلْخَٓائِن۪ينَ خَص۪يماً  cümlesine atfedilmiştir. 

Ayetin ilk cümlesi nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ , harf-i cerle birlikte  لَا تُجَادِلْ  fiiline mütealliktir. Sılası olan  يَخْتَانُونَ اَنْفُسَهُمْ  cümlesi,  müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

جادل في  karşı çıkmak; bir şeye karşı savaşmak,  جادل عن  ise savunmak demektir. Böylece aynı fiil, kullanıldığı harfle birlikte farklı bir anlam kazanır. Buna tazmin denir.

یَخۡتَانُونَ أَنفُسَهُمۡۚ  [Kendilerine ihanet etmek] ibaresi insanın kendisine ihanetini de birbirlerine olan ihaneti de ifade edebilir. Kur’an’da isyan, nefse zulüm olarak vasıflandırıldığı gibi nefse ihanet olarak da vasıflandırılır.

خَوَّانًا  kelimesinde irsâd vardır.


اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ مَنْ كَانَ خَوَّاناً اَث۪يماًۚ


Ta’liliyye olarak gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil cümleleri, anlamı zenginleştirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. Lafza-ı celâl müsnedün ileyh,  لَا يُحِبُّ مَنْ كَانَ خَوَّاناً اَث۪يماً  cümlesi müsneddir. 

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması teberrük, telezzüz ve muhabbet duyguları uyandırmak içindir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve hükmü pekiştirmek için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi) 

Müsned; menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmektedir. Ayrıca muzari fiil olayı zihinde canlandırmayı sağlayarak muhatabı etkiler. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla, sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.

Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur’an’da çok örneği vardır.

(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden  اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrarı olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

يُحِبُّ  fiilinin mef’ûlu konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ‘in sılası olan  كَانَ خَوَّاناً اَث۪يماً  cümlesi,  كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَانَ ‘nin haberi olan iki sıfatın aralarında  و  olmadan gelmesi bu vasıfların ikisinin birden mevcudiyetine işaret eder.

كَان ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s.124)

یَخۡتَانُونَ - خَوَّانًا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

خَوَّانًا  ve  أَثِیمࣰ  kelimeleri mübalağa sıygasında gelmiştir. Nekre gelmeleri ise teksir ve nev ifade eder. Ayrıca bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Son cümlenin mefhumu muhalifi; Allah'ın, ihanet etmeyen dürüst müminleri sevdiği manasıdır.

105 ve 114. ayetlerle birlikte bu 10 ayette insanların arasında meydana gelen anlaşmazlıklar, davalar, tartışmalar karşısında Hz. Peygamberin ve daha ziyade onun şahsında ümmetinin takınması gereken tavır, oynaması gereken rol ve uygulaması gereken muamele şekli açıklanmaktadır. Pek azı müstesna olmak üzere özel bir hadise üzerine gelmiş bulunan bu ayetlerin hedefi, sadece o hadiseyi açıklamak ve hükmünü ortaya koymak değil, bu münasebetle müslümanlara, kıyamete kadar uyacakları kaideleri –detaylı veya çerçeve hükümler olarak– açıklamaktır.

Bu ayette geçen, مَنْ كَانَ خَوَّانًا اَث۪يمًاۚ [Kendilerine hainlik etmiş kimseler]’den maksat, Tu’me ile Tu’me’nin hırsızlık yaptığını bildiği halde ona yardım eden akrabalarıdır. ‘Hıyanet etti’, ‘hainlik etti’ manasındadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

“Çünkü Allah, hainliği meslek edinmiş günahkârları sevmez.” Ayette,  خَوَّانًا kelimesinin mübalağa kipiyle gelmiş olması, yüce Allah’ın Tu’me’nin ifrat derecesinde bir hıyanet ve ihanet içerisinde olduğunu, işi gücü günahta ısrar etmek olduğunu bilmiş olmasındandır. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)

Hz. Peygamber şöyle açıklamıştır: “Ben ancak bir beşerim ve siz bana davalarla geliyorsunuz. Olur ki biriniz delilini daha güzel ifade eder de ben, ondan işittiğime dayanarak lehinde hükmederim. Her kime, kardeşine ait bulunan bir hakkı hükmederek verirsem sakın onu almasın; çünkü ona ateşten bir parça vermiş olurum!” (Buhârî, “Şehâdât”, 27; Müslim, “Akzıye”, 4).