بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَاسْتَغْفِرِ اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ غَفُوراً رَح۪يماًۚ ١٠٦
Müfessirler âyetlerde geçen “taraf olma!”, “savunma!”, “Allah’tan mağfiret dile!” gibi sert ifadelerin yorumu konusunda ikiye ayrılmışlardır. Bir gruba göre bu hitaplar Hz. Peygamber’in şahsında ümmete yöneliktir, hadiseyi yaşayan müminler ve münafıklarla daha sonra gelecek olan ümmet fertlerini uyarmakta ve bilgilendirmektedir. Diğer gruba göre Hz. Peygamber de bu hitaba dahildir; günah derecesinde olmasa bile olayla ilgili kusuru sebebiyle o da uyarılmıştır. Taberî bu grup içinde yer almış (V, 264-265); fakat İbn Atıyye bu yoruma karşı çıkarak Hz. Peygamber’in zâhire, ortada olan delillere göre hareket ettiğini, bunun ise günah ve kusur olmadığını, mağfiretin hainlerle ilgili bulunduğunu ifade etmiş (II, 110); İbn Âşûr ise Hz. Peygamber’e kusur isnat etmesi sebebiyle bu yorumu ağır bir şekilde eleştirmiştir (V, 193). Râzî bu münasebetle “peygamberlerin günah işlemelerinin câiz olup olmadığı” tartışmasını bir daha özetlemiş, “Câiz değildir” görüşünü savunmuş ve Hz. Peygamber’e yönelik “mağfiret dile!” hitabını özetle şöyle yorumlamıştır: Suçlular suçu başkalarına atıp şahitler gösterince Hz. Peygamber onları cezalandırmayı düşünmüştü, “mağfiret dile!” emri ya bu düşüncesinden dolayıdır –çünkü onun kemaline bu yakışır– ya da suçlular adınadır (XI, 34).
Bize göre olayda Hz. Peygamber’e nisbet edilecek bir günah veya kusur söz konusu değildir. Çünkü o ümmete örnek olacak şekilde davranmış, elinde kesin delil bulunmayan kimselerin insanları suçlamaya kalkışmalarını doğru bulmamış, objektif delillere göre davayı yürütmüştür. Kur’ân-ı Kerîm’in bilinen üslûbuna göre burada istiğfar, onun aracılığı ile suçluların Allah’tan bağışlanmayı dilemeleri anlamındadır (üslûba örnek olarak ayrıca bk. 64. âyet).
Kaynak : Kur’ân Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 138-139
“Tovbenin mukafati” Nouman Ali Khan 3 dakika 3 sn
وَاسْتَغْفِرِ اللّٰهَۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ٱسۡتَغۡفِرِ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. ٱللَّهَ lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
ٱسۡتَغۡفِرِ fiili, sülâsi mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İstif’âl babındandır. Sülâsisi, غفر ‘dır.
Bu bab fiile taleb,tahavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamlar katar.
اِنَّ اللّٰهَ كَانَ غَفُوراً رَح۪يماًۚ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. كَانَ ‘nin dahil olduğu cümle اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir. غَفُورًا kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. رَح۪يمًا ikinci haberi olup fetha ile mansubdur.
غَفُورًا - رَح۪يمًا kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاسْتَغْفِرِ اللّٰهَۜ
Ayet atıf harfi وَ ’la önceki ayete atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Emrin önemi sebeiyle önceki ayetteki azamet zamirinden bu ayette gaib zamire iltifat edilmiştir.
اِنَّ اللّٰهَ كَانَ غَفُوراً رَح۪يماًۚ
Cümle ta’lîliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması teberrük, telezzüz ve emre uymaya teşvik içindir.
Burada zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek içindir. Çünkü (Allah kelimesinin masdarı olan) ulûhiyet, Allah Teâlâ'nın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm, Nisa/17)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Müsned olan كَانَ غَفُوراً رَح۪يماً cümlesi, nakıs fiil كَانُ ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَان ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s. 124)
Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması hasebiyle ayetteki lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
كَانَ ’nin haberi olan غَفُورًا , رَح۪يمًا kelimeleri mübalağa kalıbındadır. Aralarında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Aralarında وَ olmaması Allah’a ait bu iki sıfatın her ikisinin birden mevcudiyetine işarettir.
Allah Teâlâ kendi vasıflarını كَانَ ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezelî olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden كَانَ bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Onun vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Râgıb el-İsfahânî كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ‘nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
وَلَا تُجَادِلْ عَنِ الَّذ۪ينَ يَخْتَانُونَ اَنْفُسَهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ مَنْ كَانَ خَوَّاناً اَث۪يماًۚ ١٠٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَا |
|
|
| 2 | تُجَادِلْ | savunma |
|
| 3 | عَنِ |
|
|
| 4 | الَّذِينَ | kimseleri |
|
| 5 | يَخْتَانُونَ | hainlik eden(leri) |
|
| 6 | أَنْفُسَهُمْ | kendilerine |
|
| 7 | إِنَّ | zira |
|
| 8 | اللَّهَ | Allah |
|
| 9 | لَا |
|
|
| 10 | يُحِبُّ | sevmez |
|
| 11 | مَنْ | kimseyi |
|
| 12 | كَانَ |
|
|
| 13 | خَوَّانًا | hainlik yapan |
|
| 14 | أَثِيمًا | günah işleyen |
|
Emanete hıyanet edenler, bir yolunu bulup başkalarının hakkını yiyenler geçici dünya hayatında kendilerine bir menfaat sağlamış, refah ve rahatlık içinde yaşamış olabilirler. Ancak bu hıyanetin ağır sorumluluğu onlarla birlikte âhirete taşınacağı ve kendilerinden hesap sorulacağı; hakkın, haine ceza, hak sahibine ecir olarak yerini bulacağı düşünüldüğünde, dünyada elde edilen geçici menfaat karşılığında ebedî hayatta kaybedilen nimetlerin büyüklüğü göz önüne alındığında, emanete hıyanet edenlerin –âyette ifade buyurulduğu üzere– başkalarından önce ve daha çok kendilerine zarar verdikleri ve ebedî saadetlerini ziyan ettikleri anlaşılacaktır.
Kaynak : Kur’ân Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 139
وَلَا تُجَادِلْ عَنِ الَّذ۪ينَ يَخْتَانُونَ اَنْفُسَهُمْۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تُجَـٰدِلۡ sükun ile meczum muzari fiildir. ٱلَّذِینَ cemi müzekker has ism-i mevsûl عَنِ harf-i ceriyle تُجَادِلْ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası یَخۡتَانُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
یَخۡتَانُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. أَنفُسَهُمۡ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir هُمۡ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
تُجَادِلْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Mufâale babındandır. Sülâsîsi جدل ’dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَخْتَانُونَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi خون ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ مَنْ كَانَ خَوَّاناً اَث۪يماًۚ
İsim cümlesidir. إِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
ٱللَّهَ lafza-i celâl إِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. لَا يُحِبُّ cümlesi, اِنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُحِبُّ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesidir. Îrabtan mahalli yoktur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir. خَوَّانًا kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. اَث۪يمًاۚ ikinci haberi olup fetha ile mansubdur.
یُحِبُّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İf’al babındandır. Sülâsîsi حبب ’dir.
İf’al babı fiile, ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
خَوَّانًا kelimesi, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَا تُجَادِلْ عَنِ الَّذ۪ينَ يَخْتَانُونَ اَنْفُسَهُمْۜ
Cümle atıf harfi وَ ‘ la 105. ayetteki وَلَا تَكُنْ لِلْخَٓائِن۪ينَ خَص۪يماً cümlesine atfedilmiştir.
Ayetin ilk cümlesi nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ , harf-i cerle birlikte لَا تُجَادِلْ fiiline mütealliktir. Sılası olan يَخْتَانُونَ اَنْفُسَهُمْ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
جادل في karşı çıkmak; bir şeye karşı savaşmak, جادل عن ise savunmak demektir. Böylece aynı fiil, kullanıldığı harfle birlikte farklı bir anlam kazanır. Buna tazmin denir.
یَخۡتَانُونَ أَنفُسَهُمۡۚ [Kendilerine ihanet etmek] ibaresi insanın kendisine ihanetini de birbirlerine olan ihaneti de ifade edebilir. Kur’an’da isyan, nefse zulüm olarak vasıflandırıldığı gibi nefse ihanet olarak da vasıflandırılır.
خَوَّانًا kelimesinde irsâd vardır.
اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ مَنْ كَانَ خَوَّاناً اَث۪يماًۚ
Ta’liliyye olarak gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil cümleleri, anlamı zenginleştirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. Lafza-ı celâl müsnedün ileyh, لَا يُحِبُّ مَنْ كَانَ خَوَّاناً اَث۪يماً cümlesi müsneddir.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması teberrük, telezzüz ve muhabbet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve hükmü pekiştirmek için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Müsned; menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmektedir. Ayrıca muzari fiil olayı zihinde canlandırmayı sağlayarak muhatabı etkiler. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla, sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.
Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur’an’da çok örneği vardır.
(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrarı olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
يُحِبُّ fiilinin mef’ûlu konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَنْ ‘in sılası olan كَانَ خَوَّاناً اَث۪يماً cümlesi, كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ‘nin haberi olan iki sıfatın aralarında و olmadan gelmesi bu vasıfların ikisinin birden mevcudiyetine işaret eder.
كَان ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s.124)
یَخۡتَانُونَ - خَوَّانًا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
خَوَّانًا ve أَثِیمࣰ kelimeleri mübalağa sıygasında gelmiştir. Nekre gelmeleri ise teksir ve nev ifade eder. Ayrıca bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Son cümlenin mefhumu muhalifi; Allah'ın, ihanet etmeyen dürüst müminleri sevdiği manasıdır.
105 ve 114. ayetlerle birlikte bu 10 ayette insanların arasında meydana gelen anlaşmazlıklar, davalar, tartışmalar karşısında Hz. Peygamberin ve daha ziyade onun şahsında ümmetinin takınması gereken tavır, oynaması gereken rol ve uygulaması gereken muamele şekli açıklanmaktadır. Pek azı müstesna olmak üzere özel bir hadise üzerine gelmiş bulunan bu ayetlerin hedefi, sadece o hadiseyi açıklamak ve hükmünü ortaya koymak değil, bu münasebetle müslümanlara, kıyamete kadar uyacakları kaideleri –detaylı veya çerçeve hükümler olarak– açıklamaktır.
Bu ayette geçen, مَنْ كَانَ خَوَّانًا اَث۪يمًاۚ [Kendilerine hainlik etmiş kimseler]’den maksat, Tu’me ile Tu’me’nin hırsızlık yaptığını bildiği halde ona yardım eden akrabalarıdır. ‘Hıyanet etti’, ‘hainlik etti’ manasındadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
“Çünkü Allah, hainliği meslek edinmiş günahkârları sevmez.” Ayette, خَوَّانًا kelimesinin mübalağa kipiyle gelmiş olması, yüce Allah’ın Tu’me’nin ifrat derecesinde bir hıyanet ve ihanet içerisinde olduğunu, işi gücü günahta ısrar etmek olduğunu bilmiş olmasındandır. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)
Hz. Peygamber şöyle açıklamıştır: “Ben ancak bir beşerim ve siz bana davalarla geliyorsunuz. Olur ki biriniz delilini daha güzel ifade eder de ben, ondan işittiğime dayanarak lehinde hükmederim. Her kime, kardeşine ait bulunan bir hakkı hükmederek verirsem sakın onu almasın; çünkü ona ateşten bir parça vermiş olurum!” (Buhârî, “Şehâdât”, 27; Müslim, “Akzıye”, 4).
يَسْتَخْفُونَ مِنَ النَّاسِ وَلَا يَسْتَخْفُونَ مِنَ اللّٰهِ وَهُوَ مَعَهُمْ اِذْ يُبَيِّتُونَ مَا لَا يَرْضٰى مِنَ الْقَوْلِۜ وَكَانَ اللّٰهُ بِمَا يَعْمَلُونَ مُح۪يـطاً ١٠٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَسْتَخْفُونَ | gizleniyorlar |
|
| 2 | مِنَ |
|
|
| 3 | النَّاسِ | insanlardan |
|
| 4 | وَلَا |
|
|
| 5 | يَسْتَخْفُونَ | gizlenmiyorlar |
|
| 6 | مِنَ |
|
|
| 7 | اللَّهِ | Allah’tan |
|
| 8 | وَهُوَ | oysa O |
|
| 9 | مَعَهُمْ | onlarla beraberdir |
|
| 10 | إِذْ | zaman |
|
| 11 | يُبَيِّتُونَ | geceleyin söyledikleri |
|
| 12 | مَا | şeyleri |
|
| 13 | لَا |
|
|
| 14 | يَرْضَىٰ | (O’nun) istemediği |
|
| 15 | مِنَ |
|
|
| 16 | الْقَوْلِ | sözü |
|
| 17 | وَكَانَ |
|
|
| 18 | اللَّهُ | Allah |
|
| 19 | بِمَا | herşeyi |
|
| 20 | يَعْمَلُونَ | onların yaptıkları |
|
| 21 | مُحِيطًا | kuşatmıştır |
|
Haksız menfaat elde edenler, başkalarının hak etmedikleri zarara uğramalarına sebep olanlar, tek kelimeyle hainler emellerine birtakım tuzaklarla, planlarla ulaşırlar; gizli görüşmeler yaparlar, tertipler içine girerler ve bunların gizli kalacağını zannederler. Tecrübe göstermektedir ki, çoğu defa bunlar dünyada ortaya çıkmakta, rezillik ve rüsvâlık hallerini yaşamaktadırlar. Dünya hayatında yaptıklarını insanlardan gizlemeye muvaffak olsalar bile, onlar bu kötülükleri yaptıklarında ilmiyle yanlarında olan ve bilgisi her şeyi kuşatan Allah’tan bir şey gizlemeleri mümkün değildir. Hainler, insanlar nezdinde utanç yaşamamak için hainliklerini gizleme yoluna giderken “her şeyin Allah’ın bilgisi içinde cereyan ettiğini” unuturlar ve O’ndan utanmayı da akıl edemezler.
Kaynak : Kur’ân Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 140
Bu ayette çok hain ve çok günahkar olanları anlatılmaktadır.
Nüzül sebebi şöyledir: Bir fakir kişi, yeni müslüman olan birinin evinden un çalıp sonra da evi aranır da yakalanırsa diye onu bir Yahudinin evine bırakmış, böylece o Yahudiye iftira atmış. Başkasına iftira etmekle birlikte aslında en büyük kötülüğü kendisine yapmış bulunuyor. Çünkü karşısındaki (yahudi) bu dünyada bir zarar görse bile asıl karşılığı ahirette kötülüğü yapan kişi görecektir.يَسْتَخْفُونَ مِنَ النَّاسِ وَلَا يَسْتَخْفُونَ مِنَ اللّٰهِ وَهُوَ مَعَهُمْ اِذْ يُبَيِّتُونَ مَا لَا يَرْضٰى مِنَ الْقَوْلِۜ
Fiil cümlesidir. يَسْتَخْفُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan muttasıl و fail olarak mahallen merfûdur. مِنَ النَّاسِ car mecruru يَسْتَخْفُونَ fiiline mütealliktir.
وَ atıf harfidir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَسْتَخْفُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. مِنَ اللّٰهِ car mecruru يَسْتَخْفُونَ fiiline mütealliktir.
وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. Mekân zarfı مَعَ mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اِذْ zaman zarfı, mahzuf habere mütealliktir. يُبَيِّتُونَ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يُبَيِّتُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsul مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası لَا يَرْضٰى ’dır. Îrabta mahalli yoktur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَرْضٰى elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. مِنَ الْقَوْلِ car mecruru يَرْضٰى fiilinin mahzuf mef’ûlunun mahzuf haline mütealliktir.
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır.
a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur.
b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder.
c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur.
d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُبَيِّتُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi بيت ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
يَسْتَخْفُونَ fiili, sülâsi mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İstif’âl babındandır. Sülâsisi, خفي ‘dir.
Bu bab fiile taleb,tahavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamlar katar.
وَكَانَ اللّٰهُ بِمَا يَعْمَلُونَ مُح۪يـطاً
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
اللّٰهُ lafza-i celâl كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. مَا müşterek ism-i mevsûl بِ harf-i ceriyle مُح۪يطًا ’e mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası يَعْمَلُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يَعْمَلُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مُح۪يطًا kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.
مُح۪يطًا sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَسْتَخْفُونَ مِنَ النَّاسِ وَلَا يَسْتَخْفُونَ مِنَ اللّٰهِ وَهُوَ مَعَهُمْ اِذْ يُبَيِّتُونَ مَا لَا يَرْضٰى مِنَ الْقَوْلِۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Menfi fiil sıygasında gelen وَلَا یَسۡتَخۡفُونَ مِنَ ٱللَّهِ cümlesi atıf harfi وَ ‘la istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır.
وَهُوَ مَعَهُمۡ cümlesi یَسۡتَخۡفُونَ ‘deki zamirden haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Mübteda ve haberden oluşan, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mekan zarfı olan مَعَهُمْ , mahzuf habere mütealliktir.
اِذْ zaman zarfı, mahzuf habere mütealliktir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يُبَيِّتُونَ cümlesi, اِذْ ’ in muzâfun ileyhidir.
Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَٓا ‘nın sılası olan لَا یَرۡضَىٰ مِنَ ٱلۡقَوۡلِ cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
يَسْتَخْفُونَ مِنَ النَّاسِ cümlesi ile لَا يَسْتَخْفُونَ مِنَ اللّٰهِ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
يَسْتَخْفُونَ - لَا يَسْتَخْفُونَ مِنَ اللّٰهِ fiilleri arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır.
یَسۡتَخۡفُونَ - مِنَ - مَا kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
İftira yerine, إِذۡ یُبَیِّتُونَ مَا لَا یَرۡضَىٰ مِنَ ٱلۡقَوۡلِۚ [Allah’ın razı olmadığı şeyi uydurma] ibaresinin gelmesi kinayedir.
[Allah'tan gizlenmiyorlar.] kavlinde mecaz vardır. Çünkü Allah’tan gizlenmek mümkün değildir, gizliyi de aşikârı da bilir. “Çekinmiyorlar” anlamındadır. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
وَكَانَ اللّٰهُ بِمَا يَعْمَلُونَ مُح۪يـطاً
و istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
كَانَ ’nin dahil olduğu zamandan bağımsız sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Bütün kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlin كَانَ ’nin ismi olarak gelmesi telezzüz, teberrük ve kalplerde haşyet uyandırmak amacına matuftur.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl olan مَا ismi, مُح۪يـطاً ’e mütealliktir. Sılası يَعْمَلُونَ , muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüme işaret etmiştir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur بِمَا يَعْمَلُونَ önemine binaen amili olan كَانَ ’nin haberi olan مُح۪يـطاً ’e takdim edilmiştir.
Müsned olan مُح۪يـطاً sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu vasfın, müsnedün ileyhin ayrılmaz bir parçası olduğuna işaret eder.
Allah, kullarının bütün hallerini hakkıyla bilir. Bu cümle, bir öncesi için bir zeyl olup vaad ve vaîd (ceza vaadi) ifade eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
[Yaptıklarınızı kuşatıcıdır.] ifadesi Allah Teâlâ’nın, her şeyden haberdar olduğunu beyan ederken lâzım-melzûm alakasıyla “Yaptıklarınızın karşılığı verilecektir.” manası taşır. Lâzım zikredilmiş, “Yaptıklarınıza karşılık verir.” manasındaki melzûm kastedilmiştir. Mecaz-ı mürseldir.
Ayetin son cümlesi ufak değişikliklerle başka surelerde de mevcuttur. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Böyle tekrarlanan kelimeler, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 7, s. 314)
Ayetin sonunda teşâbüh-i etrâf vardır.
هَٓا اَنْتُمْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ جَادَلْتُمْ عَنْهُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا فَمَنْ يُجَادِلُ اللّٰهَ عَنْهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ اَمْ مَنْ يَكُونُ عَلَيْهِمْ وَك۪يلاً ١٠٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | هَا أَنْتُمْ | haydi |
|
| 2 | هَٰؤُلَاءِ | siz |
|
| 3 | جَادَلْتُمْ | savundunuz |
|
| 4 | عَنْهُمْ | onları |
|
| 5 | فِي |
|
|
| 6 | الْحَيَاةِ | hayatında |
|
| 7 | الدُّنْيَا | dünya |
|
| 8 | فَمَنْ | ya kim |
|
| 9 | يُجَادِلُ | savunacak |
|
| 10 | اللَّهَ | Allah’a karşı |
|
| 11 | عَنْهُمْ | onları |
|
| 12 | يَوْمَ | günü |
|
| 13 | الْقِيَامَةِ | kıyamet |
|
| 14 | أَمْ | ya da |
|
| 15 | مَنْ | kim |
|
| 16 | يَكُونُ | olacak |
|
| 17 | عَلَيْهِمْ | onlara |
|
| 18 | وَكِيلًا | vekil |
|
هَٓا اَنْتُمْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ جَادَلْتُمْ عَنْهُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا
İsim cümlesidir. هَٓا tenbih harfidir. Munfasıl zamir اَنْتُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i işaret هٰٓؤُ۬لَٓاءِ haber olarak mahallen merfûdur. جَادَلْتُمْ cümlesi, ikinci haber olarak mahallen merfûdur.
جَادَلْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. عَنْهُمْ car mecruru جَادَلْتُمْ fiiline mütealliktir. فِي الْحَيٰوةِ car mecruru جَـٰدَلۡتُمۡ fiiline mütealliktir. ٱلدُّنۡیَا kelimesi ٱلۡحَیَوٰةِ sıfatı olup elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
جَادَلْتُمْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Mufâale babındandır. Sülâsîsi جدل ’dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الدُّنْيَا kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَمَنْ يُجَادِلُ اللّٰهَ عَنْهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إذا حل عليهم عذابه فمن يجادل عنهم. (Azabı onların başına gelince, onlarla mücadele et şeklindedir.
مَن istifhâm ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. يُجَادِلُ cümlesi mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
یُجَـٰدِلُ damme ile merfû muzaridir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. ٱللَّهَ lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
عَنۡهُمۡ car mecruru يُجَادِلُ fiiline mütealliktir. یَوۡمَ zaman zarfı يُجَادِلُ fiiline mütealliktir. ٱلۡقِیَـٰمَةِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
اَمْ مَنْ يَكُونُ عَلَيْهِمْ وَك۪يلاً
أَم munkatıadır. بل manasındadır. مَن istifhâm ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. یَكُونُ cümlesi mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
يَكُونُ nakıs, merfû muzari fiildir. يَكُونُ ’nün ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir. عَلَیۡهِمۡ car mecruru وَكِیلࣰا ’e mütealliktir. وَكِیلࣰا kelimesi یَكُونُ ’nun haberi olup fetha ile mansubdur.
(اَمْ): Çoğunlukla soru edatlarıyla birlikte kullanılır ve muhataptan bu edatın öncesi ile sonrasındaki unsurlardan birini ta’yin ve tercih etmesini zorunlu kılar. Genellikle soru edatı olan hemze ile (اَ) birlikte kullanılır. İkiye ayrılır: Muttasıl اَمْ . Munkatı اَمْ (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
هَٓا اَنْتُمْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ جَادَلْتُمْ عَنْهُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir. Mübtedaya dahil olan هَـٰۤأَ tenbih harfidir. Tekid ifade eder. Cümle lâzım-ı faide-i haber inkârî kelamdır. اَنْتُمْ müsnedün ileyh, هٰٓؤُ۬لَٓاءِ müsneddir.
Müsnedin işaret ismiyle gelmesi, işaret edilenleri tahkir ifade eder.
İşaret ismi arkasından gelen şeylerin, kendisinden öncekiler sebebiyle gerçekleştiğini işaret eder. (Halidi, Vakafat, s. 109)
Önceki ayetteki gaib zamirden bu ayette mütekellim zamirine iltifat vardır.
جَادَلْتُمْ cümlesi mübtedanın ikinci haberidir. Müspet mazi fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
الدُّنْيَا kelimesi الْحَيٰوةِ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla dünya hayatı içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا , hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir.
فَمَنْ يُجَادِلُ اللّٰهَ عَنْهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ
فَ , mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. Cevap cümlesi olan مَنْ يُجَادِلُ اللّٰهَ عَنْهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ , istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Takdiri, إذا حل عليهم عذابه (O’nun azabı başlarına gelince) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
İstifham harfi مَن mübteda, cevap fiili olan یُجَـٰدِلُ haberidir. Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen soru kastı taşımamaktadır. Tevbih ve korkutma kastı taşıyan istifham, mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
يُجَادِلُ - جَادَلْتُمْ fiilleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.
يَوْمَ الْقِيٰمَةِ - الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا arasında tıbâk-ı îcab vardır. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’ân)
اَمْ مَنْ يَكُونُ عَلَيْهِمْ وَك۪يلاً
أَم atıf harfi بل manasındadır. Cümle istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümle istifham üslubunda gelmesine rağmen gerçek manada soru kastı taşımamaktadır. Tevbih ve korkutma manası kazanmış olan terkip mecaz-ı mürsel mürekkeptir.
اَمْ مَنْ يَكُونُ عَلَيْهِمْ وَك۪يلًا sözünde أَم , idrâb için intikal manasında munkatı’dır. İstifham inkâri manada kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Mübteda olan istifham harfi مَّن ’in haberi, كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Car mecrur عَلَيْهِمْ amili وَك۪يلاً ’e ihtimam için takdim edilmiştir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كَان ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Mûsâ , Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124)
وَمَنْ يَعْمَلْ سُٓوءاً اَوْ يَظْلِمْ نَفْسَهُ ثُمَّ يَسْتَغْفِرِ اللّٰهَ يَجِدِ اللّٰهَ غَفُوراً رَح۪يماً ١١٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمَنْ | ve kim |
|
| 2 | يَعْمَلْ | yaparsa |
|
| 3 | سُوءًا | bir kötülük |
|
| 4 | أَوْ | yahut |
|
| 5 | يَظْلِمْ | zulmederse |
|
| 6 | نَفْسَهُ | nefsine |
|
| 7 | ثُمَّ | sonra |
|
| 8 | يَسْتَغْفِرِ | mağfiret dilerse |
|
| 9 | اللَّهَ | Allah’tan |
|
| 10 | يَجِدِ | bulur |
|
| 11 | اللَّهَ | Allah’ı |
|
| 12 | غَفُورًا | bağışlayıcı |
|
| 13 | رَحِيمًا | ve esirgeyici |
|
Rasûl-i Ekrem Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur:
” Günah işlemiş bir müslüman abdest alır , iki rekat namaz kılar , ardından da Allah’tan bu günahının affını isterse Allah onu affeder.”
( Ahmed b. Hanbel, Müsned , 1,8,9).
(Ayet ve hadislerle açıklamalı KUR’ÂN-I KERİM MEALİ
PROF. DR. MEHMET YAŞAR KANDEMİR)
وَمَنْ يَعْمَلْ سُٓوءاً اَوْ يَظْلِمْ نَفْسَهُ ثُمَّ يَسْتَغْفِرِ اللّٰهَ يَجِدِ اللّٰهَ غَفُوراً رَح۪يماً
وَ istînâfiyyedir. مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَعْمَلْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.
سُٓوءًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اَوْ atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. يَظْلِمْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. نَفْسَهُ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir هُۥ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. يَسْتَغْفِر sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. اللّٰهَ lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
فَ karînesi olmadan gelen يَجِدِ اللّٰهَ غَفُورًا cümlesi şartın cevabıdır.
يَجِدِ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. اللّٰهَ lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
غَفُورًا ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. رَح۪يمًا kelimesi غَفُورًا’den bedel olup fetha ile mansubdur. Veya birinci mef’ûlun hali olup fetha ile mansubdur.
(اَوْ): Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(ثُمَّ) : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَسْتَغْفِرِ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil, istif’al babındadır. Sülâsîsi غفر ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamları katar. غَفُورًا - رَح۪يمًا kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَنْ يَعْمَلْ سُٓوءاً اَوْ يَظْلِمْ نَفْسَهُ ثُمَّ يَسْتَغْفِرِ اللّٰهَ يَجِدِ اللّٰهَ غَفُوراً رَح۪يماً
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Şart üslubunda gelen terkipte مَنْ يَعْمَلْ سُٓوءًا cümlesi, şarttır. مَنْ şart ismi mübteda, يَعْمَلْ cümlesi, mübtedanın haberidir.
Müsnedin, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam şeklinde gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.
Aynı üsluptaki یَظۡلِمۡ نَفۡسَهُۥ cümlesi أَوۡ atıf harfiyle, یَسۡتَغۡفِرِ ٱللَّهَ cümlesi ثُمَّ atıf harfiyle يَعْمَلْ سُٓوءًا şeklindeki şart cümlesine atfedilmiştir. Hepsi de müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
ف karinesi olmadan gelen cevap cümlesi يَجِدِ اللّٰهَ غَفُورًا رَح۪يمًا , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümleler şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması hasebiyle, ayetteki lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır. Tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ayette fiillerin muzari sıygada gelmesi hudûs, teceddüt ve hükmü takviye ifade eder. Ayrıca muzari fiildeki tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesi etkilenir.
غَفُورࣰا - رَّحِیمࣰا kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır. Her ikisi de mübalağa kalıbında gelmiştir. Nekre gelmesi tarifsiz olduklarını ifade eder. Aralarında vav olmaması Allah Teâlâ’da bu iki vasfın birden bulunduğuna delalet eder.
ظۡلِمۡ - رَّحِیمࣰا kelimeleri arasında tıbâk-ı îcâb sanatı vardır.
ظۡلِمۡ - سُوۤءًا kelimeleri arasında murâât-ı nazîr sanatı vardır.
یَسۡتَغۡفِرِ - غَفُورࣰا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Bu ayet-i kerime, günah işleyen bir kimsenin tövbe edip mağfiret dilemesi için ziyadesiyle teşvik edicidir. Daha önce geçtiği gibi tövbe edenin, mağfiret ve rahmet eserlerini müşahede etmesi de ilave bir nimettir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَمَنْ يَكْسِبْ اِثْماً فَاِنَّمَا يَكْسِبُهُ عَلٰى نَفْسِه۪ۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يماً حَك۪يماً ١١١
وَمَنْ يَكْسِبْ اِثْماً فَاِنَّمَا يَكْسِبُهُ عَلٰى نَفْسِه۪ۜ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَكْسِبْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. اِثْمًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. اِنَّمَا kâffe ve mekfûfe’dir. Kâffe; men eden alıkoyan anlamında olup buradaki مَا harfidir, اِنَّ harfinden sonra gelmiş ve onun amel etmesine mani olmuştur. اِنَّ ’nin ameli ise engellenmiştir yani mekfûfedir.
يَكْسِبُهُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَلٰى نَفْسِه۪ car mecruru mef’ûlun mahzuf haline mütealliktir. Muttasıl zamir هِ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan مَٓا harfi, اِنَّ ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü اِنَّ ispat, مَٓا nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/
Cumhura göre إنما hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https://islamansiklopedisi.org
وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يماً حَك۪يماً
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
اللّٰهُ lafza-i celâl كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. عَل۪يمًا kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. حَك۪يمًا ikinci haber olup fetha ile mansubdur.
عَل۪يمًا - حَك۪يمًا kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَنْ يَكْسِبْ اِثْماً فَاِنَّمَا يَكْسِبُهُ عَلٰى نَفْسِه۪ۜ
Ayet atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki وَمَنْ يَعْمَلْ سُٓوءًا cümlesine atfedilmiştir. Cümle şart üslubunda haberî isnaddır.
Şart cümlesi olan مَنْ يَكْسِبْ اِثْمًا , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. مَنْ şart ismi mübteda, يَكْسِبْ cümlesi, mübtedanın haberidir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
فَ , şartın cevabının başına gelen rabıtadır. اِنَّمَا kasr edatıyla tekid edilmiş cevap cümlesi olan فَاِنَّمَا يَكْسِبُهُ عَلٰى نَفْسِه۪ , müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümledeki kasr, يَكْسِبُهُ maksûr/sıfat, عَلٰى نَفْسِه۪ maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.
اِنَّمَا kasr edatı, siyakında açıkça veya zımnen bir sorunun olduğu ayetlerde cevap olarak gelir. Muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur ya da bu konuma konulmuştur. Bu edatla kasr, müspet siyakında gelir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber inkârî kelamdır.
Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
یَكۡسِبۡ - یَكۡسِبُهُ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
يَكْسِبْ اِثْمًا [Günah kazanmak] tabirinde tehekkümî istiare vardır.
اِنَّمَا يَكْسِبُهُ عَلٰى نَفْسِه۪ۜ [Onu tamamen kendi aleyhine kazanmış olur.] yani zararı onu aşıp başkasına geçmez. Dolayısıyla kendi aleyhine olacak kötülüklere bulaşmamaya dikkat etsin. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يماً حَك۪يماً
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
كَانَ ’nin dahil olduğu zamandan bağımsız sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ’nin isminin bütün kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak amacına matuftur.
Cümlede mütekellim Allah Teâlâ’dır. Bu nedenle اللّٰهُ isminde tecrîd sanatı vardır.
كَانَ ’nin haberi olan iki vasfın arasında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. Ayrıca bu sıfatlarla ayetin anlamı arasındaki mükemmel uyum, teşâbüh-i etrâf sanatıdır.
عَل۪يماً حَك۪يماً şeklindeki mübalağa kalıbındaki sıfatlar arasında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Allah Teâlâ kendi vasıflarını كَانَ ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezeli olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden كَانَ bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Yani Allah ezelde عَل۪يماً ve حَك۪يماًۙ olduğu gibi gelecekte de Alîm ve Hakîm’dir. Onun bu vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Ragıb el-İsfehani كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
Cümlede mütekellim Allah Teâlâ’dır. Bu nedenle اللّٰهُ isminde tecrîd sanatı vardır.
Burada zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesi, hükmün, illetini bildirmek içindir. Çünkü Allah kelimesinin masdarı olan ulûhiyet, Allah Teâlâ’nın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm,Nisa/17)
“Alîm ve hakîmdir. Dolayısıyla (başkasının yaptığı günah sebebiyle) günah işlemeyen kişiyi ise cezalandırmaz.” Ayet-i kerimenin mefhûm-ı muhalefesine göre kim bir günah işlerse onu ancak kendi aleyhine işlemiş olurken, hiç kimse de başkasının günahından sorumlu tutulamaz. Tüm bu hükümler de ancak O’nun hikmet sahibi oluşunun bir neticesidir. Hâzin’e (öl. 741/1341) göre ise Allah Teâlâ zırhı kimin çaldığını bilen, hırsızın elini kesmeyi hükmetmesiyle de hakîmdir. Rivayete göre Tu’me adlı münafık bir zırh çalıp, suçu bir yahudiye atmıştı. Peygamber Efendimiz s.a.v. de yahudiyi cezalandırmak isteyince yahudinin suçsuzluğu ortaya çıkmıştı. 105. ayetteki hainden kasıt; Tu’medir. Dolayısıyla Hâzin, Nesefî’den farklı olarak ayetteki alîm ve hakîm esmâsını önceki ayetlerle ilişkilendirmiştir. (Keziban Dut,Ayet Sonlarındaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlamında)
وَمَنْ يَكْسِبْ خَط۪ٓيـَٔةً اَوْ اِثْماً ثُمَّ يَرْمِ بِه۪ بَر۪ٓيـٔاً فَقَدِ احْتَمَلَ بُهْتَـاناً وَاِثْماً مُب۪يناً۟ ١١٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمَنْ | ve kim |
|
| 2 | يَكْسِبْ | işlerse |
|
| 3 | خَطِيئَةً | bir hata |
|
| 4 | أَوْ | ya da |
|
| 5 | إِثْمًا | günah |
|
| 6 | ثُمَّ | sonra |
|
| 7 | يَرْمِ | üstüne atarsa |
|
| 8 | بِهِ | onu |
|
| 9 | بَرِيئًا | bir suçsuzun |
|
| 10 | فَقَدِ | muhakkak ki |
|
| 11 | احْتَمَلَ | yüklenmiş olur |
|
| 12 | بُهْتَانًا | büyük bir iftira |
|
| 13 | وَإِثْمًا | ve bir günah |
|
| 14 | مُبِينًا | açık |
|
“Kim de bir hata veya günah işler...” şeklinde çevirdiğimiz kısımda geçen hatîe kelimesi, “iyi niyetle veya istemeden olumsuz bir sonuca sebep olmak” mânasındaki hatâdan farklıdır. Sahibine sorumluluk getiren hatîede iki fiil vardır: Câiz ve makbul olmayan birinci fiil zararlı ve olumsuz olan ikinci fiili doğurmuş, ona sebep olmuştur, ancak bu fiillerin sahibi birincisini işlerken ikincisinin sonucunu kastetmemiş, onun olmasını istememiştir. Meselâ bir kimse içerek sarhoş olsa sonra da sarhoşluk yüzünden sağlıklı düşünme ve iradesine hâkim olma melekesini kaybettiği için bir cinayet işlese bu cinayeti hatîedir. Biz bu mânayı yansıtmak üzere “hata etmek” yerine “hata işlemek” karşılığını seçtik. “Günah” diye çevirilen ism kelimesi ise, “kasıtlı olarak ilâhî bir yasağı çiğnemek” mânasında kullanılmaktadır. Bunların ikisi de kötüdür (sû’) ve her şeyden önce kişinin kendisine yaptığı kötülüktür. Böyle bir duruma düşen kulun yapacağı şey pişman olmak, tövbe etmek, hakkı sahibine teslim etmek, adalete başvurmak, Allah’a yönelmek ve O’ndan bağışlanmayı dilemektir.
Bir zulüm, günah, hata ve kötülüğün içine düşen kimse bundan kurtulmak için Kur’ân’ın gösterdiği yollara girecek yerde suçunu başkalarının üstüne atarsa, mâsum insanları suçlar, zarar ve ceza görmelerine sebep olursa işlediği günah ve hata katlanacak, bir de iftira ve bühtan günahını yüklenmiş olacaktır.
Kaynak : Kur’ân Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 140
وَمَنْ يَكْسِبْ خَط۪ٓيـَٔةً اَوْ اِثْماً ثُمَّ يَرْمِ بِه۪ بَر۪ٓيـٔاً فَقَدِ احْتَمَلَ بُهْتَـاناً وَاِثْماً مُب۪يناً۟
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَكْسِبْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. خَط۪ٓيـَٔةً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اَوْ atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. اِثْمًا atıf harfi اَوْ ile خَط۪ٓيـَٔةً ’e matuftur.
ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. يَرْمِ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. بِه۪ car mecruru يَرْمِ fiiline mütealliktir. بَر۪ٓيـًٔا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. قَدِ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. احْتَمَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. بُهْتَانًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اِثْمًا atıf harfi وَ ’la بُهْتَانًا ’e matuftur. مُب۪ينًا۟ kelimesi اِثْمًا ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.
(اَوْ): Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(ثُمَّ) : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
احْتَمَلَ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İftial babındadır. Sülâsîsi حمل ’dir.
Bu bab fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar.
مُب۪ينًا۟ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بَر۪ٓيـًٔا sıfat-ı müşebbehe kalıbındandır. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَنْ يَكْسِبْ خَط۪ٓيـَٔةً اَوْ اِثْماً ثُمَّ يَرْمِ بِه۪ بَر۪ٓيـٔاً فَقَدِ احْتَمَلَ بُهْتَـاناً وَاِثْماً مُب۪يناً۟
Ayet önceki ayete وَ atıf harfi ile atfedilmiştir. Atıf sebebi temasüldür. Şart üslubundaki terkipte sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi يَكْسِبْ خَط۪ٓيـَٔةً , şarttır. Şart ismi مَنْ mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَكْسِبْ خَط۪ٓيـَٔةً cümlesi haberdir.
Müsnedin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Bu cümleyle önceki ayetin ilk cümlesi arasında mukabele vardır.
Aynı üsluptaki یَرۡمِ بِهِ cümlesi , tertip ve terahî ifade eden ثُمَّ atıf harfiyle şart cümlesine atfedilmiştir.
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi فَقَدِ احْتَمَلَ بُهْتَانًا وَاِثْمًا مُب۪ينًا۟ , tahkik harfi قَدْ ile tekid edilmiş faide-i haber talebî kelamdır. Cevap cümlesi, mazi fiil sıygasında gelerek olayın vukuunun kesinliğine işaret etmiştir.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda faide-i haber talebî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
مُب۪يناً kelimesi اِثْماً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
بُهۡتَـٰنࣰا - إِثۡمࣰا - خَطِیۤـَٔةً ve ٱحۡتَمَلَ - یَكۡسِبۡ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
إِثۡمࣰا - بَرِیۤـࣰٔا kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
إِثۡمࣰا ‘ in tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı, إِثۡمࣰا - ثُمَّ arasında cinâs-ı nâkıs vardır.
خَطِیۤـَٔةً küçük günah; إِثۡمࣰا ِbüyük günah demektir. ثُمَّ يَرْمِ بِه۪ بَر۪ٓيـًٔا Tu’me b. Übeyrık, günah işlemekle günahkâr, onu başkasına atmakla da iftiracı olmuş, dolayısıyla da kendinde iki suçu birleştirmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Bir kimsenin işlediği suçu, masum birinin üzerine atmasının, ne kadar korkunç olduğu aşikârdır. Şu halde bu günahın büyüklüğü, başkasının üzerine atılan suçun, atana ait olmasından dolayıdır. Zira kasıtlı veya kasıtsız, büyük veya küçük bir suçu masum bir insanın üzerine atmak, bizatihi bühtan ve günahtır. Bu asılsız isnat yalandır, bütün dinlerde haramdır ve bizatihi gerçek bir günahtır.
Bu suçun isnat edene ait olmasıyla suç daha da ağırlaşır ve çirkinliği artar. Çünkü bu isnat, kendi suçunu masum birine yüklemek ve cezasını ona çektirmek manasını taşır. Nitekim ayette احْتَمَلَ [yüklenme] fiilinin kullanılması da bunu ifade eder. Bir de yüklenme fiili, bunun vebalinin ağır ve durumun çetin olduğunu bildirir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكَ وَرَحْمَتُهُ لَهَمَّتْ طَٓائِفَةٌ مِنْهُمْ اَنْ يُضِلُّوكَۜ وَمَا يُضِلُّونَ اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ وَمَا يَضُرُّونَكَ مِنْ شَيْءٍۜ وَاَنْزَلَ اللّٰهُ عَلَيْكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَعَلَّمَكَ مَا لَمْ تَكُنْ تَعْلَمُۜ وَكَانَ فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكَ عَظ۪يماً ١١٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَوْلَا | ve olmasaydı |
|
| 2 | فَضْلُ | lutfu |
|
| 3 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 4 | عَلَيْكَ | sana |
|
| 5 | وَرَحْمَتُهُ | ve acıması |
|
| 6 | لَهَمَّتْ | yeltenmişti |
|
| 7 | طَائِفَةٌ | bir grup |
|
| 8 | مِنْهُمْ | onlardan |
|
| 9 | أَنْ |
|
|
| 10 | يُضِلُّوكَ | seni saptırmağa |
|
| 11 | وَمَا |
|
|
| 12 | يُضِلُّونَ | onlar saptıramazlar |
|
| 13 | إِلَّا | başkasını |
|
| 14 | أَنْفُسَهُمْ | kendilerinden |
|
| 15 | وَمَا |
|
|
| 16 | يَضُرُّونَكَ | sana zarar veremezler |
|
| 17 | مِنْ | hiçbir |
|
| 18 | شَيْءٍ | şey |
|
| 19 | وَأَنْزَلَ | ve indirdi |
|
| 20 | اللَّهُ | Allah |
|
| 21 | عَلَيْكَ | sana |
|
| 22 | الْكِتَابَ | Kitabı |
|
| 23 | وَالْحِكْمَةَ | ve hikmeti |
|
| 24 | وَعَلَّمَكَ | ve sana öğretti |
|
| 25 | مَا | şeyleri |
|
| 26 | لَمْ |
|
|
| 27 | تَكُنْ | olmadığın |
|
| 28 | تَعْلَمُ | biliyor |
|
| 29 | وَكَانَ | ve |
|
| 30 | فَضْلُ | lutfu |
|
| 31 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 32 | عَلَيْكَ | sana |
|
| 33 | عَظِيمًا | büyüktür |
|
Bu âyette dört önemli bilgi ve hüküm vardır:
a) Yukarıda açıklandığı üzere dinin tebliği yani doğru olarak ümmete ulaştırılması, öğretilmesi ve hayatlarında uygulanması konusunda–ilâhî koruma altında bulunan– Hz. Peygamber yanılmaz. Bu konuda onu yanıltmak isteyenler ve bu mânada ona zarar vermek isteyenler ancak kendilerine zarar vermiş ve kendileri yanılmış olurlar.
b) Allah Teâlâ ona kitabı ve hikmeti göndermiştir. Kitap da hikmet de onun kendinden, beşerî bilgi kaynağından değil, Allah’tandır. Kitaptan maksadın Kur’ân olduğunda ittifak vardır. Hikmet ise birden fazla mâna verilerek açıklanmıştır: 1. Kur’ân’ın ahkâm âyetleri dışında kalan, din ve dünya için faydalı bilgiler getiren kısmıdır. 2. Sünnettir. 3. Vahyi anlama ve uygulama kabiliyetidir. 4. Hz. Peygamber’e mahsus zihnî yapı ve tefekkür kabiliyetidir (ayrıca bk. Bakara 2/269).
c) Hz. Peygamber vahiy gelmeden önce gerek din ve gerekse dünyanın geçmişi, o günü ve geleceği konusunda bilmediği bazı şeyleri sonradan vahiy yoluyla Allah’tan öğrenmiştir.
d) Başta kitap ve hikmet nimeti olmak üzere Allah Teâlâ, sevgili peygamberine büyük lutuflarda bulunmuş, müstesna özellikler bahşetmiştir. Bunların bir kısmından onun ümmeti ve bütün insanlık da istifade etmiştir, etmektedir, edecektir.
Kaynak : Kur’ân Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 141
Riyazus Salihin, 1504 Nolu Hadis
Ubâde İbni’s-Sâmit radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Yeryüzünde bir müslüman Allah’tan bir şey dilerse, günah bir şeyi istemediği veya akrabası ile ilgisini kesmeyi arzu etmediği sürece Allah onun dileğini mutlaka yerine getirir veya ona vereceği şey kadar bir kötülüğü kendisinden giderir.”
Orada bulunanlardan biri:
- O takdirde biz Allah’tan çok şey isteriz, deyince, Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:
- “Allah’ın lutfu dilediğiniz şeylerden daha çoktur” buyurdu.
Tirmizî, Daavât 115. Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, III, 18
Hemme همّ: İnsanı damla damla eriten hüzün demektir. أهَمَّنِي كَذَا deyimi beni onunla ilgilenmeye sevketti demektir.(Müfredat) Kur’ân’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 9 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri himmet, mühim, ehemmiyet, ihtİmam ve mühimmattır. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكَ وَرَحْمَتُهُ لَهَمَّتْ طَٓائِفَةٌ مِنْهُمْ اَنْ يُضِلُّوكَۜ
وَ istînâfiyyedir. لَوْلَا cezmetmeyen şart edatıdır. فَضْلُ mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Haber mahzuftur. Takdiri, موجود (vardır.) şeklindedir.
عَلَيْكَ car mecruru فَضْلُ ‘e mütealliktir. رَحْمَتُهُ atıf harfi وَ ’la فَضْلُ ’e matuftur.
لَ harfi لَوْلَا ’ nın cevabının başına gelen rabıtadır.
هَمَّتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. طَٓائِفَةٌ fail olup damme ile merfûdur. مِنْهُمْ car mecruru طَٓائِفَةٌ ‘un mahzuf sıfatına mütealliktir. اَنْ ve masdar-ı müevvel mahzuf ب harf-i ceriyle هَمَّتْ fiiline mütealliktir.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يُضِلُّوكَ fiili نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُضِلُّو fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi ضلل ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَمَا يُضِلُّونَ اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ وَمَا يَضُرُّونَكَ مِنْ شَيْءٍۜ
Fiil cümlesidir. وَ haliyyedir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُضِلُّونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. مَا يُضِلُّونَ cümlesi, يُضِلُّوكَ ‘deki failin hali olarak mahallen mansubdur.
اِلَّٓا hasr edatıdır. اَنْفُسَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَضُرُّونَكَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
مِنْ harf-i ceri zaiddir. شَيْءٍ lafzen mecrur, mahallen mef’ûlu mutlak olarak mahallen mansubdur. Takdiri, ما يضرونك ضررا ما (Sana herhangi bir zarar vermezler.) şeklindedir.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاَنْزَلَ اللّٰهُ عَلَيْكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَعَلَّمَكَ مَا لَمْ تَكُنْ تَعْلَمُۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اَنْزَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.
عَلَيْكَ car mecruru اَنْزَلَ fiiline mütealliktir. الْكِتَابَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الْحِكْمَةَ atıf harfi وَ ’la الْكِتَابَ ‘ye matuftur.
وَ atıf harfidir. عَلَّمَكَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.
Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
Müşterek ism-i mevsûl مَا ikinci mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası لَمْ تَكُنْ تَعْلَمُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
تَكُنْ nakıs,sükun ile meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı تَكُونُٓوا ‘nin ismi olarak mahallen merfûdur. تَعْلَمُ cümlesi تَكُنْ ’un haberi olarak mahallen mansubdur.
تَعْلَمُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir.
اَنْزَلَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
عَلَّمَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi علم ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef‘ûlu herhangi bir vasfa nisbet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَكَانَ فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكَ عَظ۪يماً
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
فَضْلُ kelimesi كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
عَلَيْكَ car mecruru فَضْلُ ‘e mütealliktir. عَظ۪يمًا kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.
عَظ۪يمًا kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكَ وَرَحْمَتُهُ لَهَمَّتْ طَٓائِفَةٌ مِنْهُمْ اَنْ يُضِلُّوكَۜ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Şart üslubunda haberî isnaddır. لَوْلَا şart edatının dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكَ وَرَحْمَتُهُ , şarttır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan فَضْلُ ’nun, takdiri موجود (vardır) olan haberi mahzuftur.
Car-mecrur عَلَيْكَ , masdar vezninde gelerek mübalağa ifade eden فَضْلُ ‘ya mütealliktir. رَحْمَتُهُ izafeti tezayüf nedeniyle, فَضْلُ اللّٰهِ ‘ye atfedilmiştir.
Veciz anlatım kastıyla gelen فَضْلُ اللّٰهِ ve وَرَحْمَتُهُ izafetlerinde فَضْلُ ’nun Allah lafzına, رَحْمَتُ ’nun Allah Teâlâ’ya ait olan zamire muzâf olması, onları tazim ve teşrif içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
لَ , şartın cevabının başına gelen harftir. Tekid ifade eder. Cevap cümlesi olan هَمَّتْ طَٓائِفَةٌ مِنْهُمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.)
رَحْمَتُهُ - فَضْلُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki يُضِلُّوكَ cümlesi, masdar tevilinde takdir edilen في harf-i ceriyle birlikte هَمَّت fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.
Önceki ayetteki gaib zamirden bu ayette muhatap zamirine iltifat edilmiştir.
فَضْلُ ve رَحْمَةُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
طَّاۤىِٕفَةࣱ ‘ deki tenvin tahkir ifade eder.
لَوْ edatı aslında bir şey bulunmadığı için başka bir şeyin de bulunmaması manası içindir. لَا edatının başına geçerse ispat manası ifade eder; o da başkası bulunduğu için bir şeyin olmamasıdır. Ondan sonra gelen isim Sîbeveyh’e göre mübtedadır, haberinin hazfi de vaciptir. Çünkü kelam ona delalet eder ve cevap onun yerini tutar. Kûfelilere göre ise mahzuf fiilin failidir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
وَمَا يُضِلُّونَ اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ
Hal وَ ’ıyla gelen cümle یُضِلُّوكَ ‘nin failinin halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelam olan cümle kasr üslubuyla tekid edilmiştir. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Nefy harfi مَا ve istisna harfi اِلَّا ile oluşan kasr, fiille mef’ûlü arasındadır. يُضِلُّونَ maksur- sıfat, اَنْفُسَهُمْ maksurun aleyh- mevsuf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Kasr-ı mevsuf ale’s-sıfat olması caizdir. Bu durumda fâil, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiş olur.
Bu durumda kasr-ı sıfat ale’l-mevsûf olması caizdir. Yani fail tarafından gerçekleştirilen fiil, zikredilen mef’ûle tahsis edilmiştir. Başka mef’ûllere değil. Ama o mef’ûlde vaki olan başka fiiller vardır. Ayette dalalet fiili, onların nefislerine tahsis edilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
یُضِلُّونَ - یُضِلُّوكَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
يُضِلُّوكَ - مَا يُضِلُّونَ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır.
يَضُرُّونَكَ مِنْ شَيْءٍۜ
Cümle atıf harfi وَ ’ la hal cümlesine atfedilmiştir. Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
یَضُرُّونَكَ - یُضِلُّوكَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
شَیۡءࣲ ‘ deki tenvin “hiçbir şey” anlamında taklîl ve nev ifade eder.
Ayetteki beyanî üsluptan umum anlaşılmaktadır. شَیۡءࣲ kelimesi nefy siyakında nekra olarak gelmiştir. Bilindiği gibi olumsuz siyakta gelen nekre, umuma delalet eder. İki farklı şekilde umumi mana ifade edilmiştir:
Olumsuz gelen cümlede nekre kelimeyle ve cins isme dahil olan مِن harfiyle. (Halidi, Vakafat, s. 78)
وَاَنْزَلَ اللّٰهُ عَلَيْكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَعَلَّمَكَ مَا لَمْ تَكُنْ تَعْلَمُۜ
وَ istînâfiyyedir.
Müspet mazi fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidai kelamdır. Müsnedün ileyhin, bütün kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi telezzüz, teberrük ve kalplerde haşyet uyandırmak amacına matuftur.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
ٱلۡكِتَـٰبَ , Kur’an-ı Kerim’den kinayedir.
Aynı üslupta gelen عَلَّمَكَ مَا لَمۡ تَكُن تَعۡلَمُ cümlesi atıf harfi وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi temasüldür.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidai kelamdır. Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
İki mef’ûle müteaddi olan عَلَّمَ fiilinin ikinci mef’ûlu konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın sılası olan لَمۡ تَكُن تَعۡلَمُ cümlesi, menfi muzari sıygada gelen nakıs fiil كَان ’nin dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كان ’nin haberi olan تَعۡلَمُ ‘nun muzari fiil cümlesi olarak gelmesiyle hüküm takviye edilmiştir. Fiiller muzari sıygada gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
كَان ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
الْكِتَابَ - الْحِكْمَةَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
عَلَّمَكَ - تَعۡلَمُ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. عَلَّمَكَ - لَمْ تَكُنْ تَعْلَمُ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır.
وَكَانَ فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكَ عَظ۪يماً
Cümle atıf harfi وَ ‘la وَاَنْزَلَ اللّٰهُ عَلَيْكَ الْكِتَابَ cümlesine atfedilmiştir. Nakıs fiil كَانُ ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Veciz anlatım kastıyla gelen فَضْلُ اللّٰهِ izafetinde فَضْلُ ’nun Allah lafzına muzâf olması, onu tazim ve teşrif içindir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. عَلَیۡكَ car mecruru كَانَ ’nin haberi olan عَظِیمࣰا ‘e takdim edilmiştir. Bu takdim, Allah’ın Hz. Peygambere olan fazlını vurgulamıştır.
عَلَیۡكَ - عَلَّمَكَ ve فَضۡلُ - یُضِلُّونَ kelimeleri arasında cinâs-ı nâkıs sanatı vardır.
كَانَ - لَمۡ تَكُن ve مَا یُضِلُّونَ - یُضِلُّوكَ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır.
Ayetin başında geçen فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكَ ifadesinin, sonunda da zikredilmesinde reddü’l-acüz ale’s-sadr ve teşâbüh-i etrâf sanatları vardır. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
Gözlerimi açtığımda. Daha önce hiç şahit olmadığım müthişlikte bir manzara duruyordu, karşımda. Fakat sanki ben, bir hiçliğe hapsolmuştum. Güzelliklerin hepsi, içimdeki bir boşluğa girip kayboluyordu, adeta. Bir kulağından girdi, ötekisinden çıktı derler ya hani. İşte bütün güzellikler, hiçbir iz bırakmadan terk ediyordu zihnimi.
Aniden, ağaçların arasından, iki adam çıktı. Omuzlarımdan tutup, sürüklediler. Büyük bir alana gelince, bıraktılar. Hiçbir şeyi sorgulamıyordum. Sanki ben, her şeyin bilincindeydim de, olacaklara istemeden razı olmuştum. İtiraz hakkımın olmadığı bir kabullenmişlik, bir çaresizlik içindeydim. Koca alanda, zerre boşluk yoktu. İğne atsam, yerin yolunu bulamazdı. Önce, her şey çok karışık geldi. Sonra, netleşmeye başladı. Gözlerim, yerdekileri seçtikçe, bir panik dalgası yükseldi.
Önümdekiler, bana ait özel bilgilerdi. İnsanlardan özenle sakladıklarımdı. Kendimi kandırdıklarımdı. Önemli ve önemsiz bulduklarımdı. Bütün günahlarım, dalga geçer gibi bana göz kırpıyordu. Bir o tarafa, bir bu tarafa koşuyordum. Kimsecikler görmeden, üzerlerini örtmeye çalışıyordum. Çabaladıkça, inadına daha da belirginleşiyorlardı. Adamlar ise bir oyun izler gibi beni seyrediyordu.
Hırsımdan ağlamaya başladığımda, güldüklerini duydum. ‘İnsan, tövbe etmediği ve ısrar ettiği günahlarının yüzüne çarpılacağına inanır da, kendisinin başına geleceğini tam idrak edemez.’ dediler. O zaman, başımdan aşağı kaynar sular döküldü. ‘Telafi etme imkanım yok mu?’ diye sordum. Yine güldüler. Cevap vermeden yanıma geldiler. Omuzlarımdan tutup yine kaldırdılar. Bağırdım. Hiç kimsenin gelmeyeceğini bilmeme rağmen. Çırpındım. Durmayacaklarından emin olmama rağmen. Direndim. Gitmek istemediğim yere, varacağımı bilmeme rağmen.
Gözlerimi defalarca kapatıp açtım. ‘Allahım! N’olursun bir rüya olsun. N’olursun. Öldüysem de beni geri gönder.’ diye yalvardım. Yorgun düşmüş göz kapaklarımı, son bir kez daha kaldırmaya çalışırken, aradan odamı gördüm. Ne dehşet vücudumu terk etmişti, ne de rahatlamanın verdiği huzur henüz vücuduma yerleşmişti. Tir tir titriyordum. Titremelerin arasında, Allah’a hamd ediyordum. Sonu gelmemiş nefeslerimin ve tükenmemiş fırsatlarımın şükründeydim.
Ğafûr ve Rahîm olan Allahım. Senden, tövbe etmesini bilen ve Senin affettiğin kullarından olmayı isteriz. O son nefesteki, faydasız pişmanlıktan Sana sığınırız.
Emanete hıyanet edenleri sevmeyen Rabbim. İmtihan dünyasında bizlere emanet ettiğin sorumluluğu, hakkıyla sahip çıkıp yerine getirenlerden. İnsanların ise en ufak emanetlerini, layıkıyla muhafaza edenlerden olmamızda yardımcımız ol. Başkalarının sırlarına, hallerine veya mallarına, ne sözle, ne de hareketle hıyanet etmemize izin verme. Ki huzuruna geldiğimizde, Senin de bizim günahlarımızı ve ayıplarımızı affedeceğine, üzerlerini örteceğine dair umudumuz, istemeye de yüzümüz olsun.
Alîm ve Hakîm olan Allahım. Ğafur ve Rahîm olan Rabbim. Merhametine muhtacız. Bizleri affet. Nefesi tükenmeden, akıllananlardan. Af dileyenlerden. Ve sahip olduğu her fırsatı değerlendirenlerden olmak duasıyla.
Amin.
***
Attığı yalanlar anlaşılmadığında ya da hakkettiği cezalardan kurtulduğunda kendisini tebrik ediyordu. Saptığı batıl yollardan kazançlı çıktığı zaman seviniyor ve zaten başkaları da yapıyor diyerek avunuyordu. Halbuki, Allah’ın sınırlarından taviz verildiğini gördüğü zaman; ne kendi nefsinin, ne de bir başkasının yanında durmaması ve olmayan haklarını savunmaması gerektiğini biliyordu.
Yeri geldiğinde, başkasının hakkına girmenin sonucunda elde ettiği geçici nimetlere bakarak gururlanıyordu. Allah’ın rızasına uygun olmayan işlerin, lehine sonuçlanmasının dünya imtihanı oluşuna aklını kapatıyordu. Değer verdiklerine benzer yollarla haksızlık yapıldığı zaman ise şiddetli tepkiler gösteriyordu. Halbuki, adaletin keyfine göre işleyen bir kavram olmadığını gayet iyi anlıyordu.
Yeryüzünde anlık yaşamak kolay olduğu kadar da tehlikeliydi. Zira, böylece elde etme heveslerini ve kaybetme korkularını büyüten nefsi tarafından yönetiliyordu. Belki de bu yüzden tüketmeye teşvik edenlerin işlediği ana tema: ‘Bulunduğun anı, geç kalmadan yaşa!’idi. Halbuki, insan ancak sadece tövbe etmeye, ölümü hatırlamaya ve aklını başına toplayarak Allah için yaşamaya geç kalıyordu.
Ey Allahım! Dünyevi meselelerde acele etmekten, uhrevi işlerde ise geç kalmaktan; görünürde lehimize ya da aleyhimize sonuçlanan imtihanlarımız karşısında cahilce davranarak kaybetmekten muhafaza buyur. Kendimize ya da bir başkasına verdiğimiz nefsani değerden dolayı herhangi bir zulmü ve adaletsizliği savunma gafletine düşmekten muhafaza buyur. Ey Allahım! Bizi affet. Bizi hiçbir ayetini ve emrini ayırt etmeden, tavizden ve şüpheden uzak samimiyet ile iman ve teslimiyet ile Sana kulluk edenlerden eyle.
Amin.