بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
لَا خَيْرَ ف۪ي كَث۪يرٍ مِنْ نَجْوٰيهُمْ اِلَّا مَنْ اَمَرَ بِصَدَقَةٍ اَوْ مَعْرُوفٍ اَوْ اِصْلَاحٍ بَيْنَ النَّاسِۜ وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِ فَسَوْفَ نُؤْت۪يهِ اَجْراً عَظ۪يماً ١١٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | لَا | yoktur |
|
| 2 | خَيْرَ | hayır |
|
| 3 | فِي |
|
|
| 4 | كَثِيرٍ | çoğunda |
|
| 5 | مِنْ |
|
|
| 6 | نَجْوَاهُمْ | gizli konuşmalarının |
|
| 7 | إِلَّا | yalnız hariç |
|
| 8 | مَنْ | kimse |
|
| 9 | أَمَرَ | emreden |
|
| 10 | بِصَدَقَةٍ | sadakayı |
|
| 11 | أَوْ | yahut |
|
| 12 | مَعْرُوفٍ | iyiliği |
|
| 13 | أَوْ | ya da |
|
| 14 | إِصْلَاحٍ | düzeltmeyi |
|
| 15 | بَيْنَ | arasını |
|
| 16 | النَّاسِ | insanların |
|
| 17 | وَمَنْ | ve kim |
|
| 18 | يَفْعَلْ | yaparsa |
|
| 19 | ذَٰلِكَ | bunu |
|
| 20 | ابْتِغَاءَ | amacıyle |
|
| 21 | مَرْضَاتِ | rızasını kazanmak |
|
| 22 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 23 | فَسَوْفَ | yakında |
|
| 24 | نُؤْتِيهِ | ona vereceğiz |
|
| 25 | أَجْرًا | bir mükafat |
|
| 26 | عَظِيمًا | büyük |
|
Bu âyetin yukarıdakilerle alâkası, Übeyrık ailesinin hırsızlığı örtmek ve başkalarının üzerine atmak için yaptıkları gizli görüşmeler, fısıldaşmalar ve giriştikleri gizli tertiplerdir; âyet özelde bu davranışı, genelde de benzerlerini kınamaktadır.
Birkaç kişinin gizli olarak toplanıp konuşmaları veya başkalarının yanında bir tarafa çekilerek aralarında söyleşmeleri, fısıldaşmaları genellikle bunu gören, haber alan kimselerin tecessüslerini tahrik etmekte, meraklarını harekete geçirmekte, şüphe ve töhmetlerini celbetmektedir. Gerçekten de insanların içinde açıkça konuşulmayan konuların gizlenecek bir yönü olduğu ortadadır ve bunu açıklamak çoğu defa insanların hayrına değildir. Bu sebeple âyetler (Mücâdele 58/8-9, 12; Tâhâ 20/62; Tevbe 9/78) ve hadisler (Buhârî, “İsti’zân”, 47; Müslim, “Selâm”, 37-38) gizli görüşmeleri hoş görmemiş, gerektiren istisnalar dışında müminlerin açıklığı tercih etmelerini, içlerinin ve dışlarının bir olmasını; kitap, sünnet, yöneticiler ve halk karşısında ihlâslı olmalarını, içtenlikle davranmalarını, ikiyüzlülükten uzak durmalarını istemiştir.
Burada câiz olan gizli görüşmelere, fısıldaşmalara konu olabilecek üç istisnadan söz edilmiş ve bunların kulluk yönünden işe yaraması, ecre lâyık olması da bir şarta yani ihlâsa, Allah rızâsı için olmasına bağlanmıştır. İstisnaların birincisi olan sadaka, en geniş mânasıyla insanlara maddî ve mânevî yardımda bulunmak ve iyilik etmektir. “Ma‘rûf”, mâkul, meşrû ve makbul olan davranışlar ve ilişkilerdir. “İnsanların arasını düzeltmek” de Kur’ân’da ve Sünnet’te sık sık vurgulanan güzel bir davranış biçimi, bir iyilik çeşidi, bir sosyal ödev örneğidir. Birçok zaman ve mekânda mahkemelerin dolup taşması, ceza evlerinin mahkûmlara dar gelmesinin önemli sebeplerinden biri de toplumun bu vazifeyi ihmal etmesidir. Geleneğimizde mevcut olan, yerleşim yerinin büyükleri, ileri gelenleri tarafından Allah rızâsı için yerine getirilen, en önemli müeyyidesini toplumun tepkisinde bulan bu sosyal müessese tarihe karışmış; nemelâzımcılık, başına buyrukluk, aşırı bencillik ve sorumsuz bireysel özgürlük anlayışı bu güzel âdeti büyük ölçüde elimizden alıp götürmüştür. Öz değerlerine bağlı eğitimcilerin, kaybolmaya yüz tutmuş değerlerimizi yeni nesillere kazandırmak için gayret etmeleri zaruret haline gelmiştir.
Bu üç hayırlı, faydalı ve gerekli davranış, bazan gizli görüşmelerin yapılmasını, zamanından önce bazı bilgilerin ve haberlerin yayılmamasını kaçınılmaz kıldığı için yasak kapsamından çıkarıldığı gibi meselâ iki kişinin veya grubun arasını düzeltmek için yalan söylemeye bile izin verilmiştir (Ebû Dâvûd, “Edeb”, 58; Tirmizî, “Birr”, 26).
Kaynak : Kur’ân Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 141-142
Ebu'd-derda radıyallahu anh anlatıyor:
"Rasûlullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Size oruç, namaz ve sadakanın derecesinden daha üstün olan şeyi haber vermeyeyim mi?" "Evet (Ey Allah'ın Rasûlü, söyleyin!)" dediler. "İnsanların arasını düzeltmektir. Çünkü insanların arasındaki bozukluk (dini) kazır." Tirmizi'de şu ziyade gelmiştir: "Ben saçı kazır demiyorum, velakin dini kazır (diyorum)."
Kaynak: Ebu Davud, Edeb 58, (4919); Tirmizi, Kıyamet 57, (2511)
(Ayet ve hadislerle açıklamalı KUR’ÂN-I KERİM MEALİ
PROF. DR. MEHMET YAŞAR KANDEMİR)
Riyazus Salihin, 250 Nolu Hadis
Ümmü Külsûm Binti Ukbe İbni Ebû Muayt radıyallahu anhâ, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken dinledim, dedi:
“İnsanların arasını bulmak için hayırlı haber götüren (veya hayırlı söz söyleyen) kimse yalancı sayılmaz.”
Buhârî, Sulh 2; Müslim, Birr 101. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 50; Tirmizî, Birr 26
Müslim’in rivayetinde şöyle bir fazlalık vardır:
Ümmü Külsûm dedi ki, Peygamber aleyhisselâm’ın halkın söyleyip durduğu yalanlardan sadece üçüne izin verdiğini işittim. Bunlar da:
Savaşta (düşmanı aldatmak için),
İki kişinin arasını bulmak maksadıyla,
Kocanın karısına, karının da kocasına (aile düzenini korumak düşüncesiyle) söylediği yalandır
لَا خَيْرَ ف۪ي كَث۪يرٍ مِنْ نَجْوٰيهُمْ اِلَّا مَنْ اَمَرَ بِصَدَقَةٍ اَوْ مَعْرُوفٍ اَوْ اِصْلَاحٍ بَيْنَ النَّاسِۜ
İsim cümlesidir. لَا cinsini nefyeden olumsuzluk harfidir. اِنَّ gibi ismini nasb haberini ref eder.
خَيْرَ kelimesi لَا ’nın ismi olup fetha üzere mebnidir. ف۪ي كَث۪يرٍ car mecruru لَا ’nın mahzuf haberine mütealliktir.
مِنْ نَجْوٰيهُمْ car mecruru كَث۪يرٍ ‘nin mahzuf sıfatına müteallik olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اِلَّا istisnâ edatıdır. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ istisna-i munkatı olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اَمَرَ بِصَدَقَةٍ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
اَمَرَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. بِصَدَقَةٍ car mecruru اَمَرَ fiiline mütealliktir.
اَوْ atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. مَعْرُوفٍ اَوْ اِصْلَاحٍ kelimeleri atıf harfi اَوْ ile بِصَدَقَةٍ ’e matuftur. بَيْنَ mekân zarfı اِصْلَاحٍ ’e mütealliktir. النَّاسِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
(اَوْ): Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَعْرُوفٍ kelimesi sülâsî mücerredi عرف olan fiilin ism-i mef’ûlüdür.
وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِ فَسَوْفَ نُؤْت۪يهِ اَجْراً عَظ۪يماً
وَ istînâfiyyedir. مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَفْعَلْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. ذٰلِكَ işaret ismi mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. ل harfi buûd yani uzaklık bildirir, ك ise muhatap zamiridir.
ابْتِغَٓاءَ sebebiyet bildiren mef’ûlün lieclih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. مَرۡضَاتِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. ٱللَّهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
سَوْفَ gelecek zamana işaret eder. Alimler bu edatı tesvif -erteleme diye isimlendirmişlerdir. Vaat veya tehdit bulunan yani istenen veya hoşlanılmayan bir fiile delalet eden bir muzari fiilin başına geldiklerinde tekid-vurgu olurlar.
نُؤْت۪يهِ fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. Muttasıl zamir هِ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اَجْرًا ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. عَظ۪يمًا kelimesi اَجْرًا ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) نُؤْت۪ي fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
لَا خَيْرَ ف۪ي كَث۪يرٍ مِنْ نَجْوٰيهُمْ اِلَّا مَنْ اَمَرَ بِصَدَقَةٍ اَوْ مَعْرُوفٍ اَوْ اِصْلَاحٍ بَيْنَ النَّاسِۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Ayetin ilk cümlesi cinsini nefyeden nefy harfi لَا ’nın dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. خَيْرَ kelimesi لَا ’nın ismidir. Sübut ve istimrar ifade eden cümlede îcaz-ı hazif sanatı vardır. ف۪ي كَث۪يرٍ ’nin müteallakı olan لَا ’nın haberi mahzuftur.
لَا ve إِلَّا ile oluşan kasr مَنۡ ile لَاۤ ‘nın ismi olan خَیۡرَ kelimesi arasındadır. Kasr-ı mevsuf ale’s-sıfattır.
Burada إِلَّا ‘dan sonra gelen مَنۡ , öncesindeki كَثِیرࣲ kelimesinden bedel olmak üzere mecrurdur. مَنْ ‘in istisnâ-i münkatı’ olmasıyla mansub olması da caizdir. Bu durumda mana şöyle olur: Ancak sadakayı emreden hariç, çünkü onun fısıldaşmasında hayır vardır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Müstesna olan müşterek ism-i mevsûl مِنْ ’in sılası olan …أَمَرَ بِصَدَقَةٍ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
صَدَقَةٍ - مَعْرُوفٍ - اِصْلَاحٍ - خَيْرَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Emredilenlerin بِصَدَقَةٍ - مَعۡرُوفٍ - إِصۡلَـٰحِۭ بَیۡنَ ٱلنَّاسِۚ olarak sayılması taksim sanatıdır.
Bu ayet, her ne kadar bir hırsızın (Tu’me) kavminin birbirleriyle fısıldaşmaları hakkında nazil olmuş ise de mana bakımından umum ifade eden bir ayettir. Buna göre mana, “İnsanların, hakkında fısıldaşıp sohbete daldıkları sözlerden, sadece hayır işlerine dair olanlar makbuldür.” şeklinde olur.
Daha sonra Cenab-ı Hak, hayır işlerinin üç çeşit olduğunu belirtmiştir:
a- Sadakayı emretmek,
b- Maruf olan şeyi emretmek,
c- İnsanların arasını ıslah etmek... Cenab-ı Allah sadece bu üç kısmı zikretmiştir, zira hayır işi ya bir menfaat ulaştırmak veya bir zararı gidermek şeklinde olur. Hayrı ulaştırmak ya maddi hayırlardan olur ki bu mesela mal vermektir; işte bu hususa Cenab-ı Hak, “Bir sadaka vermeyi emredenler müstesna…” ifadesiyle işaret etmiştir. Yahut manevi hayırlardan olur ki bu da nazarî kuvveti ilimlerle; amelî kuvveti de güzel fiillerle mükemmelleştirmekten ibaret olup her ikisi de ma’rûfu emretmekten ibarettir. İşte buna Cenab-ı Hak, “...ya da bir iyilik yapmayı…” ifadesiyle işaret etmiştir. Zararı gidermeye gelince, bu hususa da “Cenab-ı Allah veya insanların arasını düzeltmeyi…” ifadesiyle işaret etmiştir. Böylece bütün hayırların bu ayette zikredilmiş olduğu sabit olmuş olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ma’rûf, dinin güzel saydığı ve aklın da reddetmediği her şeydir. Bu itibarla güzelin bütün sınıflarını ve hayır işlerinin bütün çeşitlerini kapsar.
Bu ayetteki ma’rûf, Karz-ı hasen (karşılıksız ödünç verme), Mazlumun yardımına koşma, Nafile sadaka verme olarak tefsir edilmiştir.
Bu görüşe göre ayetteki sadakadan, vâcip (farz) olan sadakalar kastedilmiştir.
İnsanlar arasını düzeltmek, insanlar arasında küslük ve düşmanlık meydana geldiği zaman, şeriat sınırları dışına çıkmadan aralarını bulmaktır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِ فَسَوْفَ نُؤْت۪يهِ اَجْراً عَظ۪يماً
Cümle atıf harfi وَ ‘ la istînâf cümlesine atfedilmiştir. Şart üslubundaki terkipte يَفْعَلْ ذٰلِكَ şeklindeki sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi şarttır. Şart ismi مَنْ mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَفْعَلْ ذٰلِكَ cümlesi haberdir.
Müsnedin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Cümlede mef’ûlün işaret ismiyle gelmesi, işaret edilenin önemini vurgulamış ve tahkir ifade etmiştir. İsm-i işaret, işaret edileni göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterir.
İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden ذٰلِكَ ‘yle Allah’ın yasakladığı duruma işaret edilmiştir.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
Mef’ûl-ü lieclih olan ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِ ibaresi izafet şeklinde gelerek az sözle çok anlam ifade etmiştir. Ayrıca bu izafette lafza-i celâle muzâf olan ٱبۡتِغَاۤءَ - مَرۡضَاتِ kelimeleri şan ve şeref kazanmıştır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. Tekrarlanmasında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
فَ karinesiyle gelen فَسَوْفَ نُؤْت۪يهِ اَجْراً عَظ۪يماً cümlesi, سَوْفَ ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
س lafzı ile dünyada gerçekleşecek olayları, سوف lafzı ile ise, ahirette gerçekleşecek olayları ifade etmek için kullanıldığı belirtilmiştir. (Necmettin Çalışkan, Abdurrahman Hasan Habenneke El-Meydânî Ve Tefsîri)
Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil şart üslubundaki terkip, faide-i haber talebî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
عَظ۪يمًا kelimesi اَجْرًا için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Bu zikredilenler pek yakında geçtiği halde onlar için uzak işareti olan ذٰلِكَ [işte onlar] kullanılması, onların mertebece yüksek olmasındandır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
أَجۡرًا ’deki tenvin, kesret ve tazim ifade eder.
مَرۡضَاتِ ٱللَّهِ gaib sıygasıyla gelmişken فَسَوۡفَ نُؤۡتِیهِ أَجۡرًا عَظِیمࣰا de mütekellime iltifat edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Cenab-ı Hak, “Kim Allah’ın rızasını arayarak böyle yaparsa Biz ona çok büyük bir mükâfat vereceğiz.” buyurmuştur ki bu “Bu üç çeşit taat, her ne kadar şerefli ve son derece yüce ise de insan bunları, sırf Allah rızasını talep etmek ve O’nun rızasını kazanmak için yaptığı zaman bunlardan istifade edebilir. Ama bunları gösteriş ve kahramanlık olsun diye yaparsa bu durumda hüküm tersine döner, bütün bu taatler en büyük kötülüklerden olmuş olur.” demektir. (Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Söz konusu hayırlı işler, Allah'ın rızasını kazanmak niyetiyle takyid edilmiştir. Çünkü ameller, niyetlere bağlıdır ve bu niyeti beslemeden bir hayır yapan kimse mahrumiyetten başka bir şey elde edemez. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَمَنْ يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدٰى وَيَتَّبِـعْ غَيْرَ سَب۪يلِ الْمُؤْمِن۪ينَ نُوَلِّه۪ مَا تَوَلّٰى وَنُصْلِه۪ جَهَنَّمَۜ وَسَٓاءَتْ مَص۪يراً۟ ١١٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمَنْ | kim de |
|
| 2 | يُشَاقِقِ | karşı gelir |
|
| 3 | الرَّسُولَ | Elçi’ye |
|
| 4 | مِنْ |
|
|
| 5 | بَعْدِ | sonra |
|
| 6 | مَا |
|
|
| 7 | تَبَيَّنَ | belli olduktan |
|
| 8 | لَهُ | kendisine |
|
| 9 | الْهُدَىٰ | doğru yol |
|
| 10 | وَيَتَّبِعْ | ve uyarsa |
|
| 11 | غَيْرَ | başkasına |
|
| 12 | سَبِيلِ | yolundan |
|
| 13 | الْمُؤْمِنِينَ | mü’minlerin |
|
| 14 | نُوَلِّهِ | onu yöneltiriz |
|
| 15 | مَا |
|
|
| 16 | تَوَلَّىٰ | döndüğü (yola) |
|
| 17 | وَنُصْلِهِ | ve sokarız |
|
| 18 | جَهَنَّمَ | cehenneme |
|
| 19 | وَسَاءَتْ | ne kötü |
|
| 20 | مَصِيرًا | bir gidiş yeridir |
|
وَمَنْ يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدٰى وَيَتَّبِـعْ غَيْرَ سَب۪يلِ الْمُؤْمِن۪ينَ نُوَلِّه۪ مَا تَوَلّٰى وَنُصْلِه۪ جَهَنَّمَۜ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يُشَاقِقِ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. الرَّسُولَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
مِنْ بَعْدِ car mecruru يُشَاقِقِ fiiline mütealliktir. مَا ve masdar-ı müevvel muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
تَبَيَّنَ fetha üzere mebni mazi fiildir. لَهُ car mecruru تَبَيَّنَ fiiline veya onun mahzuf haline mütealliktir. الْهُدٰى fail olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. الْهُدٰى maksur isimdir. يَتَّبِعْ atıf harfi وَ ’la يُشَاقِقِ fiiline matuftur.
يَتَّبِعْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdir هو ’dir. غَيْرَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
سَب۪يلِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. الْمُؤْمِن۪ين muzâfun ileyh olup, cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
فَ karînesi olmadan gelen نُوَلِّه۪ مَا تَوَلّٰى cümlesi şartın cevabıdır.
نُوَلِّ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur.
Muttasıl zamir ه۪ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
Müşterek ism-i mevsûl مَا ikinci mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsulun sılası تَوَلّٰى ’dır. Îrabtan mahalli yoktur.
تَوَلّٰى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. نُصْلِه۪ atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
نُصْلِه۪ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur.
Muttasıl zamir ه۪ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. جَهَنَّمَ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُشَاقِقِ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Mufâale babındandır. Sülâsîsi شقق ’dur.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَبَيَّنَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi بين ’dir.
تَوَلّٰى fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi ولي ‘dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
نُصْلِه۪ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi صلي ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
الْمُؤْمِن۪ينَ kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَسَٓاءَتْ مَص۪يراً۟
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. سَٓاءَتْ zem anlamı taşıyan camid fildir. تْ te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هى ’dir.
سَٓاءَتْ fiilinin mahsusu mahzuftur. Takdiri, جهنم’dir. مَص۪يرًا temyiz olup fetha ile mansubdur.
سَاءَ zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut مَا ile belirtilir. Bu fiilin failinin geliş şekilleri şunlardır:
1. Failinin ال ’lı İsme Muzaf Olarak Gelmesi 2. سَاءَ ’nin Temyiz Alması
3. سَاءَ Fiilinin مَا Harfi ile Gelmesi (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:
1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez.
(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَنْ يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدٰى وَيَتَّبِـعْ غَيْرَ سَب۪يلِ الْمُؤْمِن۪ينَ نُوَلِّه۪ مَا تَوَلّٰى وَنُصْلِه۪ جَهَنَّمَۜ وَسَٓاءَتْ مَص۪يراً۟
Ayet atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِ cümlesine atfedilmiştir. Şart üslubunda gelen terkipte مَنْ يُشَاقِقِ الرَّسُولَ cümlesi, şarttır. مَنْ şart ismi mübteda, يُشَاقِقِ cümlesi, mübtedanın haberidir.
Müsnedin, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam şeklinde gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.
مِنْ بَعْدِ ‘nin muzafun ileyhi olan masdar harfi مَا ve akabindeki تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدٰى cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder.
Aynı üsluptaki وَيَتَّبِعْ غَيْرَ سَب۪يلِ الْمُؤْمِن۪ينَ cümlesi atıf harfi وَ ‘la şart cümlesine atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
ف karinesi olmadan gelen cevap cümlesi نُوَلِّه۪ مَا تَوَلّٰى , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümleler şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Burada resul unvanının kullanılması, ona muhalefet edip karşı gelmeye cüret etmenin vehametini ortaya koymak ve bir de ondan sonraki hükmün illetini belirtmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
سَبِیلِ ٱلۡمُؤۡمِنِینَ ibaresinde istiare vardır. سَب۪يلِ kelimesi yol demektir. Müminlerin inandıkları din anlamında müsteardır. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu izafette سَبِیلِ kelimesi tazim edilmiştir. Gayrının, yani başka dinlerin de tahkiri söz konusudur.
Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَٓا ‘nın sılası olan تَوَلّٰى cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Aynı üslupta gelen وَنُصْلِه۪ جَهَنَّمَ cümlesi atıf harfi وَ ‘ la نُوَلِّهِ cümlesine tezayüf sebebiyle atfedilmiştir.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
نُوَلِّه۪ - تَوَلّٰى kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
نُوَلِّه۪ sözünde müşâkele vardır.
Ayetin son cümlesindeki وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Gayri talebî inşâî isnaddır. سَٓاءَتْ , zem anlamı taşıyan camid fiildir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. سَٓاءَتْ fiilinin mahsusu mahzuftur. Takdiri, جهنّم ’dir.
مَص۪يراً kelimesi temyizdir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren itnabdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.
Arapçada temyizli ifadeler tekid bildirir. Müsnedün ileyhin muhtevasında kapalı olarak bulunan birim temyizle açıkça belirtildiğinden tekrar dolayısıyla tekid ifade eder. (TDV Tekid)
وَسَاۤءَتۡ مَصِیرًا [O ne kötü yerdir] mübalağa ve göze çirkin gösterme nüktesine binaen îgāl ıtnâbıdır. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’ân)
Bu ayet-i kerime, icmanın hüccet ve icmaya muhalefetin haram olduğuna delalet etmektedir. Zira ayet, müminler camiasına muhalefet etmemeyi, onların yoluna uymayı emretmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنَّ اللّٰهَ لَا يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِه۪ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ لِمَنْ يَشَٓاءُۜ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالاً بَع۪يداً ١١٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنَّ | şüpheiz |
|
| 2 | اللَّهَ | Allah |
|
| 3 | لَا |
|
|
| 4 | يَغْفِرُ | bağışlamaz |
|
| 5 | أَنْ |
|
|
| 6 | يُشْرَكَ | ortak koşulmasını |
|
| 7 | بِهِ | kendisine |
|
| 8 | وَيَغْفِرُ | ve bağışlar |
|
| 9 | مَا | herşeyi |
|
| 10 | دُونَ | başka |
|
| 11 | ذَٰلِكَ | bundan |
|
| 12 | لِمَنْ | kimseye |
|
| 13 | يَشَاءُ | dilediği |
|
| 14 | وَمَنْ | ve kim |
|
| 15 | يُشْرِكْ | ortak koşarsa |
|
| 16 | بِاللَّهِ | Allah’a |
|
| 17 | فَقَدْ | muhakkak |
|
| 18 | ضَلَّ | sapıklığa düşmüştür |
|
| 19 | ضَلَالًا | bir sapkınlıkla |
|
| 20 | بَعِيدًا | uzak |
|
"Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bundan başkasını dilediği kimse için bağışlar." Yukarda ve yine bu sûrede bu âyetin benzeri kitap ehli hakkında geçmiş ve açıklanmıştı.
Burada da Tu'me gibi dönmelerle beraber kitap ehlinden başka olan küfür ve şirk ehli açısından sevkolunmuştur. Bunun için orada "Mesih Allah'ın oğludur", "Uzeyr Allah'ın oğludur" gibi, oğul isnat ve iftirasına işaretle "Kim Allah'a şirk koşarsa mutlaka büyük bir günah ile iftira etmiş olur." (Nisâ, 4/48) buyurulduğu halde, burada şöyle buyuruluyor: Her kim Allah'a ortak koşarsa artık derin bir sapıklık ile sapıklığa düşer gider.
Yani öyle sapıtır öyle sapıtır ki, doğru yoldan pek uzaklara düşer, ilâhî mağfiret ve rahmetten uzaklaştıkça uzaklaşır. Şu halde şirk (Allah'a ortak koşmak), hem Hakk'a bir iftira ve büyük günah, hem de derin bir sapıklıktır. Ve her iki şekil de büyük zulümdür. Bununla beraber bazı müşrik (Allah'a ortak koşan)lerde iftira durumu açık, bazılarında da sapıklık durumu açıktır. Bunun için her birinde affedilmemek, yerine göre bir sebebe bağlanmıştır. Kitap ehlinin şirki, sapıklıktan çok, bir iftira eseri; diğerlerinin şirki iftiradan çok bir sapıklık eseridir.
Şu halde biri ahlâksızlığa, biri de cehalete dönüyor demektir. Ve bunların her ikisinin de tevbesiz affedilmesi mümkün değildir. Fakat bilgisizlikten doğan şirk sahiplerinin ilmî ve aklî gelişmeler ile şirkten vazgeçmeleri düşünülebildiği halde, sırf ahlâksızlıktan doğan şirk erbabı, ilimde ilerledikçe azgınlık ve sapıklığını artırır, iftirasına devam etmek için daha çok vasıta bulmuş olur.
Bundan dolayıdır ki, kitap ehli hakkında "O kitap verilenlerin ihtilaf etmeleri ancak kendilerine ilim geldikten sonra olmuştur." (Âl-i İmran, 3/19) buyurulmuştur. Gerçi ilmin, ahlâkı düzeltmek hususunda büyük önemi vardır. Fakat ahlâk işi, ilimden çok bir irade ve ihtisas işi olduğundan, iman için sadece bilgi yetmediği gibi, ahlâka ait teminatlar için de sadece ilim yeterli değildir. Eğer yeterli olsaydı, hiç bir kimse hakkı bilirken yalan söyleyemez, tersine hareket edemezdi.
Bir gaflet, bir şehvet, bir öfke, bir haset, bir alışkanlık, bir ümit, bir ümitsizlik, bir gurur, bazan bir kimseye pek iyi bildiği bir gerçeğin ve hatta bütün bildiklerinin tersini yaptırmaya yeterli olur. "İnsan bir hakkı anlar da kabul etmez olur mu?" diyenler, herhangi bir yalancının, doğrusunu bilip dururken yalancılık ettiğini ve herhangi bir dolandırıcının bilerek dolandırdığını düşünemeyenlerdir.
Bunlara, "Öyle ise kesenizi önünüze gelen adama teslim eder misiniz?" denirse, "hayır" diyeceklerinde şüphe yoktur. Aynı şekilde, "bütün kötülüğün başı bilgisizlikte ve eğitimsizliktedir" diyenler, zeki veya tahsil görmüş şerlilerin şerrinden daha çok korktuklarını hesap etmeyenlerdir. İblis bunun en büyük örneği, şeytanlık da bu mânânın menba ve kaynağıdır.
Cahillerin şirki de esasında böyle şeytanlık yapan hainlerin hakkı bozmakla tezvir (yalan-dolan) ve iftiralarına aldanıp kapılmalarının eseridir. Aldatma araçlarının en tesirlisi şehvet ve şehvete çağıranın en heyecan vericisi ise kadındır. "İnsanlara, kadınlardan gelen şehvet sevgisi süslü gösterildi" (Âl-i İmran, 3/14).
Elmalili Hamdi Yazir Tefsiri
اِنَّ اللّٰهَ لَا يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِه۪ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ لِمَنْ يَشَٓاءُۜ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. لَا يَغْفِرُ cümlesi, إِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَغْفِرُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. اَنْ ve masdar-ı müevvel mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يُشْرَكَ fetha ile mansub meçhul muzari fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. بِه۪ car mecruru يُشْرَكَ fiiline mütealliktir. يَغْفِرُ atıf harfi وَ ile لَا يَغْفِرُ fiiline matuftur.
يَغْفِرُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
Mekân zarfı دُونَ mahzuf sılaya mütealliktir. ذا işaret ism-i, sükun üzere mebni mahallen mecrur muzâfun ileyhtir. ل harfi buûd yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir.
مَنْ müşterek ism-i mevsûl لِ harfi ceriyle يَغْفِرُ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası يَشَٓاءُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
يَشَٓاءُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُشْرَكَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İf’al babındandır. Sülâsîsi شرك ’dir.
İf’al babı fiile ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkan sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالاً بَع۪يداً
وَ istînâfiyyedir. Atıf olması da caizdir. مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يُشْرِكْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. بِاللّٰهِ car mecruru يُشْرِكْ fiiline mütealliktir.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. قَدِ tahkik harfidir.
ضَلَّ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. ضَلَالًا mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. بَع۪يدًا kelimesi ضَلَالًا ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بَع۪يدًا kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ اللّٰهَ لَا يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِه۪
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ,isim cümlesi ve ibtidâ lamı olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/ sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
اِنَّ ’nin haberi olan لَا يَغْفِرُ cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin muzari sıygada fiil cümlesi formunda gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm anlamları katmıştır.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki يُشْرَكَ بِه۪ cümlesi, masdar teviliyle يَغْفِرُ fiilinin mef’ûlü konumundadır.
Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.
Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip, hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karîneler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur’an’da çok örneği vardır.
(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ لِمَنْ يَشَٓاءُۜ
Cümle, tezat nedeniyle makabline atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûlün مَٓا ‘nın sılası mahzuftur. دُونَ ذٰلِكَ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَن ‘ in sılası olan یَشَاۤءُ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
يَغْفِرُ - لَا يَغْفِرُ fiilleri arasında iştikak cinası ve tıbâk-ı selb sanatları vardır.
اِنَّ اللّٰهَ لَا يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِه۪ [Muhakkak ki Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez, örtmez] cümlesiyle وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ لِمَنْ يَشَٓاءُۚ [dilediği kişilerde bunun dışındakileri affeder] cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
Cümle tezat dolayısıyla makabline atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Önceki ayetteki azamet zamirinden bu ayette gaib zamire iltifat vardır.
Genel olarak شَٓاءُ fiilinin mef'ûlu bu cümlede olduğu gibi hazf edilir. Çünkü ibham; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garîb birşey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالاً بَع۪يداً
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Şart üslubundaki terkipte şart ismi مَنْ mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يُشْرِكْ بِاللّٰهِ cümlesi haberdir.
Müsnedin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالاً بَع۪يداً , tahkik harfi قَدْ ile tekid edilmiş faide-i haber talebî kelamdır. Cevap cümlesi, mazi fiil sıygasında gelerek olayın vukuunun kesinliğine işaret etmiştir.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda faide-i haber talebî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Mef’ûl olan ضَلَالاً ’deki tenvin tahkir, nev ve kesret ifade eder.
بَع۪يداً kelimesi ضَلَالاً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
يَغْفِرُ - يُشْرِكْ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
ضَلَّ - ضَلَالًا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Yukarıda ve yine bu surede bu ayetin benzeri kitap ehli hakkında geçmiş ve açıklanmıştı. Burada da Tu’me gibi dönmelerle beraber kitap ehlinden başka olan küfür ve şirk ehli açısından sevk olunmuştur. Bunun için orada “Mesih, Allah’ın oğludur.”, “Üzeyir Allah’ın oğludur.”” gibi oğul isnat ve iftirasına işaretle “Kim Allah’a şirk koşarsa mutlaka büyük bir günah ile iftira etmiş olur.” (Nisa Suresi, 48) buyurulduğu halde burada şöyle buyuruluyor: Her kim Allah’a ortak koşarsa artık derin bir sapkınlık ile sapkınlığa düşer gider. Yani öyle sapıtır öyle sapıtır ki doğru yoldan pek uzaklara düşer, ilâhî mağfiret ve rahmetten uzaklaştıkça uzaklaşır. Şu halde şirk (Allah’a ortak koşmak), hem Hakk’a bir iftira ve büyük günah hem de derin bir sapkınlıktır. Ve her iki şekilde büyük zulümdür. Bununla beraber bazı müşriklerde (Allah’a ortak koşan) iftira durumu açık, bazılarında da sapkınlık durumu açıktır. Bunun için her birinde affedilmemek, yerine göre bir sebebe bağlanmıştır. Kitap ehlinin şirki, sapkınlıktan çok bir iftira eseri; diğerlerinin şirki iftiradan çok bir sapkınlık eseridir. Şu halde biri ahlâksızlığa biri de cehalete dönüyor demektir. Ve bunların her ikisinin de tövbesiz affedilmesi mümkün değildir. Fakat bilgisizlikten doğan şirk sahiplerinin ilmî ve aklî gelişmeler ile şirkten vazgeçmeleri düşünülebildiği halde sırf ahlâksızlıktan doğan şirk erbabı, ilimde ilerledikçe azgınlık ve sapkınlığını arttırır, iftirasına devam etmek için daha çok vasıta bulmuş olur. Bundan dolayıdır ki kitap ehli hakkında “O kitap verilenlerin ihtilaf etmeleri ancak kendilerine ilim geldikten sonra olmuştur.” (Âl-i İmran Suresi, 19) buyurulmuştur. Gerçi ilmin, ahlâkı düzeltmek hususunda büyük önemi vardır. Fakat ahlâk işi, ilimden çok bir irade ve ihtisas işi olduğundan, iman için sadece bilgi yetmediği gibi ahlâka ait teminatlar için de sadece ilim yeterli değildir. Eğer yeterli olsaydı, hiç kimse hakkı bilirken yalan söyleyemez, tersine hareket edemezdi. Bir gaflet, bir şehvet, bir öfke, bir haset, bir alışkanlık, bir ümit, bir ümitsizlik, bir gurur, bazen bir kimseye pek iyi bildiği bir gerçeğin ve hatta bütün bildiklerinin tersini yaptırmaya yeterli olur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
اِنْ يَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ٓ اِلَّٓا اِنَاثاًۚ وَاِنْ يَدْعُونَ اِلَّا شَيْطَاناً مَر۪يداًۙ ١١٧
Dişi putlar” diye tercüme edilen inâs kelimesi sözlükte “dişiler” anlamına gelmektedir. Bunu “dişi putlar” şeklinde çevirmemizin sebebi, bunlardan maksadın “Lât, Uzzâ ve Menât” şeklindeki dişil isimlerle anılan meşhur putlar olduğuna dair açıklamalardır (Taberî’nin de tercihi bu yöndedir, V, 280). Burada Araplar’ın, kadınları aşağıladıkları halde putlarını dişilere mahsus isimlerle anmalarındaki çelişkiye de işaret edilmiştir. Kelimeyi doğrudan “put” manasına gelen vesen kelimesinin çoğulu olarak “vüsünen” şeklinde okuyanlar da olmuştur.
Gerek bu okuyuşu ve gerekse inâs kelimesinin kökünde bulunan “edilgenlik” mânasını göz önüne alarak âyeti daha genel çerçevede yorumlayan tefsirciler, şu ilgi çekici açıklamayı getirmişlerdir: Allah’tan başka hiçbir varlık, kendisine tapanlara bir fayda sağlayamaz, onlara yönelen bir kötülüğü engelleyemez; aksine tapanlar taptıklarına birtakım özellikler verir, menfaatler sağlarlar.
Bu bakımdan “Allah’tan başka bir varlığın tanrı kabul edildiği” hiçbir din farklı ve müstesna değildir, buradaki “Allah’ı bırakıp...” ifadesi bu gerçeği dile getirmektedir.
İnsanın bilgi edinmesini, karar vermesini, arzu etmesini ve eyleme geçmesini sağlayan psikolojik yapı içinde yanıltıcı, olumsuz, çirkin ve günah olan kararlara, eylemlere götüren, iten unsurlar da vardır. Her bir fert psikolojik hayatında, şahsî tecrübesinde içindeki iyi ile kötüyü, iyiliğe çeken güçle kötülüğe çeken gücü tanır, hisseder, yaşar.
Bunlar akıl denilen melekeyi de etki altına alır, yanlış bilgi ve kanaat üretmesine, yanlış yöne gitme kararı almasına sebep olabilirler. İnsanın ruh yapısında mevcut olan bu ikilinin iyi olanı rahmâna, O’nu dinlemeye, O’na itaat etmeye; kötü olanı ise şeytana, onu dinlemeye ve onunla iş birliğine açıktır, yatkındır.
Şeytanların başı İblîs Allah’ın emrine karşı gelmiş, onun hemcinsleri de bu özelliği devralmışlardır. Başta putperestlik olmak üzere hak ve hakikate ters düşen dinlere intisap eden kimseler olsun, müslüman oldukları halde günah işleyen, amelde kusuru olan şahıslar olsun bu inanış ve davranışlarıyla günaha girmiş olmaktadırlar. Onları bu günaha iten güçler arasında şeytan da vardır. Şu halde puta tapan aslında şeytana tapmakta, ona itaat etmektedir. Çünkü putların insanları etkileme güçleri yoktur, etkileyenlerin başında Allah’ın buyruğuna karşı gelen şeytan vardır.
Kaynak : Kur’ân Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 147-148
اِنْ يَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ٓ اِلَّٓا اِنَاثاًۚ
اِنْ nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَدْعُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzaridir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
مِنْ دُونِه۪ٓ car mecruru يَدْعُونَ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir ه۪ٓ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اِلَّٓا hasr edatıdır. اِنَاثًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اِنَاثًا kelimesi أنثى ‘nın çoğulu olup sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِنْ يَدْعُونَ اِلَّا شَيْطَاناً مَر۪يداًۙ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَدْعُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzaridir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
اِلَّٓا hasr edatıdır. شَيْطَانًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مَر۪يدًا kelimesi شَيْطَانًا ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَر۪يدًا kelimesi sıfat-ı müşebbehedir.
اِنْ يَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ٓ اِلَّٓا اِنَاثاًۚ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Kasrla tekid edilmiş muzari fiil cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Nefy harfi اِنْ ve istisna harfi اِلَّٓا ile oluşan iki tekid hükmündeki kasr, fiille mef’ûlu arasındadır.
يَدْعُونَ maksur/sıfat, اِنَاثًا maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûftur. Yani müsned, bu mef’ûle hasredilmiştir. Yani ‘onlar sadece dişilere ibadet ederler, başka hiçbir şeye değil’ demektir. Kasr-ı mevsuf ale’s-sıfat olması caizdir. Bu durumda fâil, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiş olur.
Bu kasr, kasr-ı iddiâî’dir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنْ ve اِلَّٓا ile kurulan kasr cümleleri, اِنْ harfindeki hemzenin kuvveti dolayısıyla ما ve اِلَّٓا ile kurulan kasr cümlelerinden daha kuvvetlidir.
اِنَاثًا ’deki tenvin tahkir ifade eder.
اِنَاثًا dişi kabul ettikleri putlardan kinayedir.
مِنْ دُونِه۪ٓ izafeti gayrının tahkiri içindir.
دُونِه۪ tabirinin, ‘Allah'tan gayrı’ ve ‘Allah’la beraber’ olmak üzere iki manası vardır. (Medine Balcı c. 8, s. 723)
وَاِنْ يَدْعُونَ اِلَّا شَيْطَاناً مَر۪يداًۙ
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Kasrla tekid edilmiş muzari fiil cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Nefy harfi اِنْ اِنْ ve istisna harfi اِلَّٓا ile oluşan iki tekid hükmündeki kasr fiille mef’ûlu arasındadır.
Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. يَدْعُونَ maksûr, شَيْطَانًا sıfattır. Yani ‘onlar sadece şeytana ibadet ederler, başka hiçbir şeye değil’ demektir.
شَيْطَانًا ’deki tenvin tahkir ifade eder.
مَر۪يدًا kelimesi شَيْطَاناً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Ayette geçen مَر۪يدًا kelimesi, “taattan iyice uzak olma” manasında, “isyanda (azgınlıkta) ileri giden” demektir. Nitekim böylesi kimselere, “marid” ve “merîd” denilir.
Yine Zeccac, üzerinde birşey olmayan dümdüz duvar, yaprakları tamamen dökülmüş olan ağaç, sakal mahalli dümdüz ve parlak olduğu için sakalı çıkmayan kimseye de, binaenaleyh taatten iyice uzak olan kimseye de taattan iyice soyunmuş ve taatten kendisine birşey bulaşmamış olduğu için “merîd” ve “marîd” denildiğini söylemiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اِنْ يَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ٓ اِلَّٓا اِنَاثًا cümlesiyle وَاِنْ يَدْعُونَ اِلَّا شَيْطَانًا مَر۪يدًا cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
اِنْ يَدْعُونَ اِلَّا ibaresinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
[Ama] bu putlara tapmakla [aslında, inatçı bir şeytandan başkasına dua] yani kulluk [etmiş olmuyorlar!] Çünkü onları putlara tapmaya kışkırtan odur. Onlar da ona itaat ediyorlar. Dolayısıyla ona itaatleri kulluk etmek olarak değerlendirilmiş oluyor. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Ayette yer alan, (çağırırlar, dua ederler) kelimesi, “ibadet ederler” manasınadır. Çünkü bir şeye tapan kimse ona muhtaç olduğu zaman ona dua eder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
شَيْطَانًا مَر۪يدًا [İnatçı şeytan] terkibinde istiare vardır. Yüce Allah, emirlerine karşı inatla karşı çıkan her azgın kimse için müstear olarak şeytan lafzını kullanmıştır.(Sâbûnî, Safvetu’t Tefasir, Hac/3)
لَعَنَهُ اللّٰهُۢ وَقَالَ لَاَتَّخِذَنَّ مِنْ عِبَادِكَ نَص۪يباً مَفْرُوضاًۙ ١١٨
118-121 Arasi Diyanet tefsiri;
Burada şeytanın diğer özellikleri ve insanlara etkileri açıklanmaktadır:
a) Şeytan Allah tarafından lânetlenmiş, huzurundan kovulmuş ve rahmetinden mahrum kılınmıştır.
b) O bütün insanları değil, ancak belli bir kısmını etki altına alabilecektir. Allah Teâlâ şeytana, kullarını saptırmak için çabalama hürriyeti vermiştir. Ancak onun, kullar üzerinde cebredici bir etkisi yoktur. Rabbine samimiyetle kulluk eden müminlerin şeytandan yana bir korkuları olamaz (Hicr 15/40; Sâd 38/83).
c) Şeytan, imanı zayıf, ibadeti eksik, bu sebeple aklı ve iradesi yalnız, desteksiz ve zayıf kalmış insanları doğrudan, iyiden, haktan saptırmaya çalışır, onları olmayacak kuruntularla, tatlı hayallerle oyalar, aldatır; iyi davranışlardan, faydalı uğraşlardan alıkoyar.
d) Şeytanın insanlara yaptırdığı yanlışların en önemlileri iki örnekle anlatılmıştır: 1. Puta adanan devenin gözünü kulağını yarmak. Bu örnek bütün akıl ve ilim dışı kabullere ve hurafelere işaret etmektedir. 2. Allah’ın yaratış düzenini değiştirmek. Bu örnek de fıtrata ve selim tabiata aykırı sapmalara dikkat çekmektedir.
İbn Âşûr bu münasebetle kadınların ve erkeklerin vücutlarında yaptıkları bazı değiştirme, güzelleştirme ve düzeltmeleri değerlendirerek şu sonuca varmıştır: Sünnet olmak, belli yerlerdeki kılları almak ve gidermek, tıraş olmak, tırnak kesmek, küpe takmak için kulağı delmek gibi İslâm’ın izin verdiği, hatta teşvik ettiği güzelleştirme ve düzeltmeler “yaratılış düzenini değiştirme” mânası taşımaz. Bunlar temizlik, kolaylık ve güzellik sağlayan, tabii ve fıtrî güzelliğin ortaya çıkmasını temin eden işlemlerdir. Kaş aldırma, saç taktırma, dişleri düzeltme konusunda rivayet edilen ve “sertlik ve ağır ceza tehdidi taşıyan” hadisler yalnızca bu küçük şeylere yönelik olmamalıdır. Bu tür uygulamalar ya o zaman iffetsiz kadınların veya müşriklerin özellikleri idi ya da şeytanın tesiri bulunan, şeytanî maksatlarla sergilenen davranışlardı (V, 205-206).
Günümüzde tıbbın mümkün hale getirdiği estetik ameliyatlarla yapılan değiştirmeleri de ikiye ayırmak gerekecektir: a) Normal olana göre biçimsiz, yersiz, aşırı hacimde, maddî veya psikolojik olarak rahatsızlık verici oluşumların düzeltilmesi. Bunlar tedavi sayılır ve câizdir. b) Normal olanı ya daha ziyade güzelleştirmek veya değişiklik arzusuyla değiştirmek. Yaratılış düzenini değiştirmeyi hedefleyen bu tür uygulamalar dinen tasvip edilmez.
Kaynak : Kur’ân Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 148-149
Merade : İnsanlardan ve cinlerden olan şeytanların مارِد ve مَرِيدٌ olanları iyiliklerden tamamen soyutlananlardandır. (Müfredat) Kur’ân’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 5 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri meret ve temerrüttür. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)
لَعَنَهُ اللّٰهُۢ وَقَالَ لَاَتَّخِذَنَّ مِنْ عِبَادِكَ نَص۪يباً مَفْرُوضاًۙ
Fiil cümlesidir. لَعَنَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l kavl لَاَتَّخِذَنَّ ‘dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
ل harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
اَتَّخِذَنَّ fetha üzere mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri انا ’dir. Fiilin sonundaki نَ, tekid ifade eden nûn-u sakiledir.
مِنْ عِبَادِ car mecruru اَتَّخِذَنَّ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
نَص۪يبًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مَفْرُوضًا kelimesi نَص۪يبًا ‘nin sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Tekid نَّ ’ları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, te’kid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَتَّخِذَنَّ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İftial babındadır. Sülâsîsi أخذ ’dir.
İftial babı fiile, mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
مَفْرُوضًا kelimesi, sülâsî mücerred olan فرض fiilinin ism-i mef’ûlüdür.
لَعَنَهُ اللّٰهُۢ وَقَالَ لَاَتَّخِذَنَّ مِنْ عِبَادِكَ نَص۪يباً مَفْرُوضاًۙ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Cümle haber üslubunda gelmiş olmasına rağmen beddua manası taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Bu cümlenin istînâfiyye veya شَيْطَانًا için sıfat ya da hal olduğu da söylenmiştir.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması tazim ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Şeytanın sözleri, atıf harfi وَ ’la makabline atfedilmiştir. Cümle müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidâi kelamdır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan لَاَتَّخِذَنَّ مِنْ عِبَادِكَ نَص۪يبًا مَفْرُوضًا cümlesinde لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen harftir.
Cümle, mukadder kasemin cevabıdır. Kasem cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf kasemle birlikte terkip, kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır.
Mahzuf kasem ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkâri kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu نَّ , fiilin üç defa tekidini sağlar. (Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)
عِبَادِكَ izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olması عِبَاد kelimesine şeref kazandırmıştır.
مَفْرُوضاً kelimesi نَص۪يباً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
مَفْرُوضاً ‘in ism-i mef’ûl vezninde gelmesi bu fiilin başkası tarafından onun üzerinde gerçekleştirilmiş olduğuna işaret eder.
مَفْرُوضًاۙ kelimesi, maktu (kesin) demektir. Yani benim için belirlenmiş bir nasibi alacağım anlamındadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
نَص۪يبًا ’deki tenvin teksir ve nev ifade eder.
لَاَتَّخِذَنَّ cümlesindeki iki tekid (لَ ve şeddeli نَّ harfi) mütekellimin nefsi için gelmiştir.
[Kullarından] tabirinde geçen مِنْ harf-i cerinin on altı manası vardır. Burada onlardan uygun olanları alırsak şu manalar çıkar:
1- İbtida,
2- Tebyin,
3- Ba’z: Hepsini kandıramayacağının farkındadır.
4- Nev: Kendine benzeyen, kendi nevine yakın olanları kandıracağına işaret ediyor.
5- Tekit: Zaten kendi cin sınıfından, “kullarından” derken başka grup değil sadece kullarından diye tekit ediyor.
6- Ta’lîl anlamında, kulların sebebiyle yani onlardan dolayı bu payı edineceğim.
7- Mücaveze: Kullarının haddi aşıp doğru yoldan sapıp geçmelerini sağlayacağım.
8- İstiane: Onlara vesvese vererek eğri yollara gitmelerine yardımcı olacağım.
9- İstila: İçlerini, dışlarını her taraflarını saracağım.
10- Zarflyet: Senin kulların benim iş alanım olacak!
11- Sana kulluğa bedel olarak onları kendime kul yapacağım.[Pay edineceğim] lâzım, melzûmu ise onları kandıracağım, aldatıp kendime bağlayacağım, onlar da benimle birlikte cehenneme gidecekler, demektir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
Bu ayetin manası şöyledir: “Allah’ın laneti üzerine olasıca şeytan, bu durumda ‘Celâlin hakkı için kullarından muayyen bir miktar, bir pay edineceğim.’ dedi. İşte şeytanın kendisine pay edindiği o muayyen miktar, onun izinde gidip vesveselerine uyan kimselerdir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَلَاُضِلَّنَّهُمْ وَلَاُمَنِّيَنَّهُمْ وَلَاٰمُرَنَّهُمْ فَلَيُبَتِّكُنَّ اٰذَانَ الْاَنْعَامِ وَلَاٰمُرَنَّهُمْ فَلَيُغَيِّرُنَّ خَلْقَ اللّٰهِۜ وَمَنْ يَتَّخِذِ الشَّيْطَانَ وَلِياًّ مِنْ دُونِ اللّٰهِ فَقَدْ خَسِرَ خُسْرَاناً مُب۪يناًۜ ١١٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَأُضِلَّنَّهُمْ | ve onları mutlaka saptıracağım |
|
| 2 | وَلَأُمَنِّيَنَّهُمْ | ve mutlaka onları boş kuruntulara sokacağım |
|
| 3 | وَلَامُرَنَّهُمْ | ve onlara emredeceğim |
|
| 4 | فَلَيُبَتِّكُنَّ | yaracaklar |
|
| 5 | اذَانَ | kulaklarını |
|
| 6 | الْأَنْعَامِ | hayvanların |
|
| 7 | وَلَامُرَنَّهُمْ | ve onlara emredeceğim |
|
| 8 | فَلَيُغَيِّرُنَّ | değiştirecekler |
|
| 9 | خَلْقَ | yaratışını |
|
| 10 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 11 | وَمَنْ | ve kim |
|
| 12 | يَتَّخِذِ | tutarsa |
|
| 13 | الشَّيْطَانَ | şeytanı |
|
| 14 | وَلِيًّا | dost |
|
| 15 | مِنْ |
|
|
| 16 | دُونِ | yerine |
|
| 17 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 18 | فَقَدْ | muhakkak ki |
|
| 19 | خَسِرَ | ziyana uğramıştır |
|
| 20 | خُسْرَانًا | bir ziyanla |
|
| 21 | مُبِينًا | açık |
|
وَلَاُضِلَّنَّهُمْ وَلَاُمَنِّيَنَّهُمْ وَلَاٰمُرَنَّهُمْ فَلَيُبَتِّكُنَّ اٰذَانَ الْاَنْعَامِ وَلَاٰمُرَنَّهُمْ فَلَيُغَيِّرُنَّ خَلْقَ اللّٰهِۜ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
لَاُضِلَّنَّهُمْ fetha üzere mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri انا ’dir. Fiilin sonundaki نَ, tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
وَ atıf harfidir. لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
لَاُمَنِّيَنَّهُمْ fetha üzere mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri انا ’dir. Fiilin sonundaki نَ, tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. لَاٰمُرَنَّهُمْ cümlesi atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إن أمرتهم بالبتك فليبتّكنّ (Onlara kesmelerini emredersem, keserler.) şeklindedir.
لۡ, emir lam’ıdır. يُبَتِّكُنَّ fiili نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan cemi و' ı fail olarak iki sakin bir araya geldiği için mahzuftur. Fiilin sonundaki نَ, tekid ifade eden nûn-u sakiledir.
اٰذَانَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْاَنْعَامِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. لَاٰمُرَنَّهُمْ cümlesi atıf harfi وَ ’la لَاَتَّخِذَنَّ ‘ye matuftur. لَاٰمُرَنَّهُمْ fetha üzere mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri انا ’dir. Fiilin sonundaki نَ, tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir.
لۡ, emir lam’ıdır. يُغَيِّرُنَّ fiili نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan cemi و' ı fail olarak iki sakin bir araya geldiği için mahzuftur. Fiilin sonundaki نَ, tekid ifade eden nûn-u sakiledir.
خَلْقَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِۜ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Tekid نَّ ’ları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
لَاُمَنِّيَنَّهُمْ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Tef’il babındandır. Sülâsîsi مني ’dir.
يُغَيِّرُنَّ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Tef’il babındandır. Sülâsîsi غير ‘dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef’ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef’ûlu herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
لَاُضِلَّنَّهُمْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi ضلل ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَمَنْ يَتَّخِذِ الشَّيْطَانَ وَلِياًّ مِنْ دُونِ اللّٰهِ فَقَدْ خَسِرَ خُسْرَاناً مُب۪يناًۜ
وَ istînâfiyyedir. مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَتَّخِذِ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.
الشَّيْطَانَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. وَلِيًّا ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
مِنْ دُونِ car mecruru يَتَّخِذِ fiiline mütealliktir. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. قَدِ tahkik harfidir.
خَسِرَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. خُسْرَانًا mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. مُب۪ينًا kelimesi مُب۪ينًا ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) يَتَّخِذِ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi أخذ ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
مُب۪ينًا sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَاُضِلَّنَّهُمْ وَلَاُمَنِّيَنَّهُمْ وَلَاٰمُرَنَّهُمْ فَلَيُبَتِّكُنَّ اٰذَانَ الْاَنْعَامِ وَلَاٰمُرَنَّهُمْ فَلَيُغَيِّرُنَّ خَلْقَ اللّٰهِۜ
Ayet, atıf harfi وَ ’la …لَاَتَّخِذَنَّ cümlesine atfedilmiştir. Kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır. Kasem cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf kasemle birlikte terkip, kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır.
Muksemun bih, mahzuf kasem ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkâri kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu ن , َّfiilin üç defa tekidini sağlar. (Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)
Aynı üsluptaki وَلَاُمَنِّيَنَّهُمْ ve وَلَاٰمُرَنَّهُمْ cümleleri, hükümde ortaklık nedeniyle makabline atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır.
فَ , mukadder şartın cevabının başına gelen rabıtadır. Takdiri …إن أمرتهم بالبتك فليبتّكنّ (Kesmelerini emredersen muhakkak ki keserler… ) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Cevap olan فَلَيُغَيِّرُنَّ خَلْقَ اللّٰهِ cümlesi, emir üslubunda talebî inşaî isnaddır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. Şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Şeytanın insanları ifsad etme yollarının sayıldığı bu ayette taksim sanatı vardır.
خَلْقَ اللّٰهِ izafeti خَلْقَ ’nın şanı içindir.
Arka arkaya altı tane şeddeli نَّ ile tekid edilmiş cümleler gelmiştir.
فَلَيُبَتِّكُنَّ اٰذَانَ الْاَنْعَامِ [Hayvanların kulaklarını yaracaklar.] tabirinde cüz-kül alakasıyla mecaz-ı mürsel vardır. Yani sadece kulak yarmak değil, bedendeki değişiklikler kastedilmiştir.
Vahidî (r.a), “Burada bahsedilen ‘tebtîk’in manası, müfessirlerin ittifakıyla ‘behîra’ adını verdikleri develerin kulaklarını kesmektir. Onlar, deve beş batın doğurup beşincisinde erkek yavru doğurduğunda, o devenin kulağını diliyor ve ondan istifade etmeyi kendilerine haram kılıyorlardı.” demiştir. Diğer alimlere göre ise bundan maksat şudur: “Onlar, putlara ibadette dinî bir uygulama olsun diye ‘enam’ (deve, sığır, ve davar)'ın kulaklarını diliyor; aslında bir küfür ve fısk olmasına rağmen bunu bir ibadet sayıyorlardı.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
فَلَيُغَيِّرُنَّ خَلْقَ اللّٰهِ [Allah'ın yarattığını değiştirmek] kapsamına nelerin girdiği üzerinde düşünmeliyiz. Bugünkü genetik çalışmaların bir kısmı da bu kapsama giriyor olabilir.
Muzari fiiller hudûs ve teceddüt ifade eder. Yani bu emirler yenilenerek tekrar edip duracaktır.
Bir şeye zarar ve hastalık şu üç şekilde gelir; karışma, noksanlaşma ve bâtıl olma (bozulma)... İşte bu nedenle şeytan (Allah ona lanet etsin), insanların çoğunu, dinî hastalık ve zararlara düşüreceğini iddia etmiştir ki bu, onun “Onları mutlaka olmayacak kuruntulara boğacağım.” sözünden anlaşılmaktadır. Karışma şekline gelince şeytan buna, “Onları mutlaka olmayacak kuruntulara boğacağım.” sözü ile işaret etmiştir. Çünkü kuruntulu kimselerin aklı fikri, birtakım şehevî ve gazabı istekleri elde etmek için birçok ince manalar, hileler ve çok hassas yollar aramakla meşguldür. İşte bu, bir şeyin karışması ile meydana gelen ruhî bir hastalıktır.
Noksanlaşma ile meydana gelen hastalığa, şeytan, “Onlara katiyen emredeceğim de davarların kulaklarını yaracaklar.” sözü ile işaret etmiştir. Hayvanların kulaklarını dilmek, bir çeşit noksanlaştırmadır. Çünkü insanın aklı-fikri dünyayı elde etme peşinde olunca ahireti istemedeki azmi zayıf ve isteği gevşek olur.
Bozulma ile meydana gelen hastalığa ise şeytan, “Onlara muhakkak emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler.” sözü ile işaret etmiştir. Çünkü değiştirme, uzun müddet mevcut olan bir sıfatı bozup yok etme demektir. Halbuki dünyevî lezzetler peşinde devamlı koşan ve ruhî mutluluklardan yüz çeviren kimsenin kalbinde, dünyaya karşı bir istek, ahirete karşı ise bir nefret gittikçe artar ve çoğalır. Bu durum o insanın kalbi tamamen değişinceye kadar devam eder. Böylece insan öyle bir noktaya gelir ki artık kalbinde ahiret duygusu kesinlikle yer atmaz ve aklından dünya sevgisi hiç çıkmaz. Böylece de bütün hareketleri, duruşları, sözleri ve fiilleri hep dünya için olur. İşte bu da Allah’ın yarattığı şeyin değiştirilmesini gerektiren bir şeydir. Çünkü insanlar, bu maddî aleme bir yolculuk için gelmişlerdir. Aslında onlar ahiret alemine yöneliktirler. Fakat ahiret alemini unutup yok olup son bulacak olan, şu hissedilen (maddî) alem ile iyice ünsiyet (sevgi) kesbedince işte bu da gerçek manada bir yaratılışı değiştirme olmuş olur. Bu tıpkı, “Hem kendisi Allah’ı unutmuş hem (Allah) kendilerini kendilerine unutturmuş olanlar gibi olmayın.” (Haşr Suresi, 19) ve “Şüphesiz gözler kör olmaz, fakat (asıl) sinelerin içindeki kalpler kör olur.” (Hac Suresi, 46) ayetlerinde, ifade edilen husus gibidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَمَنْ يَتَّخِذِ الشَّيْطَانَ وَلِياًّ مِنْ دُونِ اللّٰهِ فَقَدْ خَسِرَ خُسْرَاناً مُب۪يناًۜ
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Şart üslubundaki terkipte sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi يَتَّخِذِ الشَّيْطَانَ وَلِياًّ مِنْ دُونِ اللّٰهِ , şarttır. Şart ismi مَنْ mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَتَّخِذِ الشَّيْطَانَ cümlesi haberdir.
Şart isimleri, ism-i mevsûller gibi umum ifade eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 103)
Müsnedin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi olan فَقَدْ خَسِرَ خُسْرَاناً مُب۪يناً , tahkik harfi قَدْ ile tekid edilmiş faide-i haber talebî kelamdır. Cevap cümlesi, mazi fiil sıygasında gelerek olayın vukuunun kesinliğine işaret etmiştir.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda faide-i haber talebî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
مُب۪يناً kelimesi خُسْرَاناً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
دُونِ اللّٰهِ izafeti gayrının tahkiri içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
دُونِه۪ tabirinin, ‘Allah'tan gayrı’ ve ‘Allah’la beraber’ olmak üzere iki manası vardır. (Medine Balcı c. 8, s. 723)
Mef’ûlü mutlak olan خُسْرَانًا ’deki tenvin tahkir, teksir ve nev ifade eder.
خَسِرَ - خُسْرَانًا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
[Şeytanı dost edinmek] tabirinde istiare vardır. Kimse şeytanı dost edinmek istemez. Şeytanın dediklerini yapmak, onunla dostluğa benzetilmiştir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
Hiç kimse Allah’ı bırakıp da şeytanı dost edinmek istemez. Fakat insan, şeytanın emirlerini yerine getirip Rahman olan Allah’ın emirlerini yapmayınca sanki şeytanı kendisine dost edinip Allah’ın himayesini ve dostluğunu bırakmış gibi olur. Allah Telâlâ, “Şüphesiz açıktan açığa büyük bir ziyana düşmüştür.” buyurmuştur; zira Allah'a itaat etmek, zarar ihtimallerinden uzak, devamlı ve çok büyük menfaatlar ihtiva eder. Şeytana itaat ise kederlerle, üzüntülerle ve ezici elemlerle karışık ve sonlu olan durumları ihtiva eder. Bu iki itaatin aynı olduğunu söylemek, aklen imkânsızdır. Binaenaleyh kim şeytanın dostluğuna gönül verirse şeytanın vereceği makam ve mevkilerin çok adi ve değersiz oluşları sebebi ile en şerefli yüce makam ve mevkileri elden kaçırmış olur. Hiç şüphe yok ki bu, kesin ve apaçık bir ziyandır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
يَعِدُهُمْ وَيُمَنّ۪يهِمْۜ وَمَا يَعِدُهُمُ الشَّيْطَانُ اِلَّا غُرُوراً ١٢٠
Meni مني : Takdir demektir. مَنِيٌّ Canlıların kendisiyle yaratıldığı maddeye de denmiştir. تَمَنِّي ise bir şeyi gönülde değerlendirip düşünmektir. Bu da bazen tahmin ve zan ile, bazen de bilgiden ve bir asla dayanarak meydana gelir. (Müfredat) Kur’ân’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 22 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri temenni etmek, meni ve istimnâdır. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)
يَعِدُهُمْ وَيُمَنّ۪يهِمْۜ
Fiil cümlesidir. يَعِدُهُمْ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
İkinci mef’ûlun bih mahzuftur. Takdiri, طول العمر (Ömrü boyunca) şeklindedir. يُمَنّ۪يهِمْ atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
يُمَنّ۪يهِمْ fiili ي üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İkinci mef’ûlun bih mahzuftur. Takdiri, نيل الآمال (Emellere kavuşmak) şeklindedir.
يُمَنّ۪يهِمْۜ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Tef’il babındandır. Sülâsîsi مني ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef’ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef’ûlu herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَمَا يَعِدُهُمُ الشَّيْطَانُ اِلَّا غُرُوراً
Fiil cümlesidir. وَ haliyyedir. İstînâfiyye olması da caizdir. مَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَعِدُهُمُ damme ile merfû muzari fiildir.
Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubtur. الشَّيْطَانُ fail olup damme ile merfûdur.
اِلَّا hasr edatıdır. غُرُورًا ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
يَعِدُهُمْ وَيُمَنّ۪يهِمْۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Aynı üslupta gelen يُمَنّ۪يهِمْ cümlesi atıf harfi وَ ’la makabline atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَمَا يَعِدُهُمُ الشَّيْطَانُ اِلَّا غُرُوراً
وَ ’la gelen cümle hal veya istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Nefy harfi مَا ve istisnâ harfi اِلَّٓا ile oluşan kasrla tekid edilmiş muzari fiil sıygasında haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelamdır.
Kasr, fiille ve mef’ûlü arasındadır. Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.
الشَّيْطَانُ maksûr/mevsuf, غُرُورًا maksûrun aleyh/sıfattır. Yani şeytanın onlara olan vaadi, aldanıştan başka birşey değildir.
وَمَا يَعِدُهُمُ الشَّيْطَانُ ifadesinde şeytanın isminin müstetir zamir olarak gelmeyip de açık olarak gelmesi, bu itirazî cümlenin müstakil bir cümle olmasındandır. Nitekim eğer onda başka cümleye dönen bir zamir bulunmuş olsaydı, nesirin içerisine nazmın uygunsuz bir şekilde dahil edilmesi gibi bir durum gerçekleşmiş olacaktı. Öyle ki söz konusu cümle, ayetin akışına uygun olarak devam edegeldiğinden, onun parçalarından olmayan bir zamirin buraya dahil edilişi, dilsel anlamda uygun olmayacaktır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, İsra/64)
Rûhu’l Meânî’de başına olumsuzluk ifade eden مَا harfi gelen muzari fiilin teceddüdî istimrara delalet ettiği yazılıdır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s.49)
يَعِدُهُمْ - مَا يَعِدُهُمُ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
İlk cümlede olduğu gibi ikinci cümlede de failin zikredilmesi gerekmiyordu. Şeytan isminin açıkça zikredilmesi onun ismini zihne yerleştirmek ve tahkir içindir.
Ayette geçen غُرُورًا kelimesi ‘aldanma’ demektir. Türkçede bir anlam kaymasına uğradığını söyleyebiliriz.
O inatçı melun şeytan lanetlenince Allah’a karşı bu beş sözü haliyle veya sözlü olarak yemin ile söyledi. Bu şekilde Allah’ın kullarına musallat olarak onlardan belli bir hisse almaya karar verdi ki işte şirkin başı ve sapkınlığın kaynağı budur. Kâinat içinde insanlara düşman olan ve insanların kalbine nüfuz ederek onları hak ve hayırdan şaşırtan melun bir geçici kuvvet vardır ki Allah’ın emrine ilk isyan eden ve insanların aklını şaşırtan odur. Ve o inatçı şeytan Allah’ın lanetini ve bu sözleri söylemek kötülüğünü üzerinde toplayan böyle bir melundur. Ve müşrikler dişiye tapmakla veya dişi durumuna düşmekle böyle bir şeytana tapmış olmaktan başka bir şey yapmazlar. Halbuki Allah’ı bırakıp da şeytanı veliyyü’l-emr (amir) edinenler, Allah’ın emrini dinlemeyip şeytana itaat edenler, artık çok açık bir şekilde zarar ederler. Zira şeytan onlara devamlı vaatlerde bulunur, arzular verir, ağızlarının suyunu akıtır, fakat o melun şeytan onlara gururdan başka bir şey vadetmez.
“Gurur”, insanın pek hoş bir şey buldum sanarak keyiflenip sonra onun çok fena bir şey olduğunu anlayarak acı duyması, önceden yalan yere sevinip sonradan ciddi olarak yerinmesi yani aldanmasıdır ki şeytanın bütün vaatleri ve aldatmacaları hep böyle bir gururdan başka bir şey ifade etmez. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
اُو۬لٰٓئِكَ مَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُ وَلَا يَجِدُونَ عَنْهَا مَح۪يصاً ١٢١
اُو۬لٰٓئِكَ مَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُ وَلَا يَجِدُونَ عَنْهَا مَح۪يصاً
İsim cümlesidir. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. مَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
مَأْوٰيهُمْ ikinci mübteda olup elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. جَهَنَّمُ ikinci mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَجِدُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
عَنْهَا car mecruru مَح۪يصًا ’a mütealliktir. مَح۪يصًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اُو۬لٰٓئِكَ مَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُ وَلَا يَجِدُونَ عَنْهَا مَح۪يصاً
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu,Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle gelmesi, işaret edilenleri tahkir amacına matuftur. İşaret isminin haberi isim cümlesi formunda gelmiştir.
İşaret ismi arkasından gelen şeylerin, kendisinden öncekiler sebebiyle gerçekleştiğini işaret eder. (Halidi-Vakafat, s. 109)
مَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُ ifadesi haber olarak gelen cümlenin mübtedasıdır. جَهَنَّمُ haberdir. Mübteda ve haberden müteşekkil bu isim cümlesi اُو۬لٰٓئِكَ ’nin haberidir.
Cehennemin sığınılacak yer olması ifadesinde istiare vardır. Alay içindir. Sığınılacak yer insanın sıkıntılardan kaçarak kurtulduğu yerdir. Kaçacak hiçbir yeri olmayan azabı haketmiş kişiler, adeta kurtuluş yeri olarak cehenneme giderler.
أْوٰي kelimesi lügatta ‘başkasına eklendi, katıldı’, demektir. Bir kişiye acımayı ve bağrına basmayı ifade eder. İf’al babından geldiğinde ‘himaye etti, sığındırdı’ manasındadır. [Onların barınacakları yer cehennemdir] cümlesi kelimenin bu anlamlarıyla düşünüldüğünde istiare-i tehekkümiyedir. Onlar dünyada cihaddan geri kalmış, kâfirlerin içinde sığınmacı gibi yaşamışlardı. Allah Teâlâ da onların tavrına uygun bir ceza olarak cehennemi onlara sığınak kıldı. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
وَلَا يَجِدُونَ عَنْهَا مَح۪يصًا cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
مَح۪يصًا ’deki tenvin kıllet ve nev ifade eder. ‘Hiçbir’ manasındadır. Menfi siyaktaki nekre olumsuzluğun umumuna işaret eder.
Ayette geçen [Cehennem] kelimesinin lügat manası ‘dipsiz uçurum’dur. Türkçede bir çok kelimeyi cehennem şeklinde tercüme ediyoruz. Bu da bir anlam karmaşası oluşturuyor.
مَأْوٰي [Sığınak] bir ümitle kurtulmak isteği ile gidilen yerdir. Burada istiare vardır. Daha etkili bir ifade tercih edilmiştir. Yani orada kaçacak bir delik bulamazlar.
Allah’ın dediğini bırakıp başkasının dediğini yapmak, şirk koşuyor olmak, demektir.
Allah Teâlâ, “İşte onlar (böyle). Onların varacakları yer cehennemdir.” buyurmuştur. Bil ki aldanma, insanın zahiren güzel bulduğu bir şeyin insan için gerçekleşip fakat onun iç yüzü ortaya çıkınca büyük elem duyacağı bir halden ibarettir. İnsana dünyevî lezzetlere iyice gark olup Allah Teâlâ’ya isyana iyice batmak, her ne kadar o an için hoş ve güzel gelse bile neticesi cehennem azabıdır, gazab-ı ilahîdir ve rahmet-i ilahiyeden uzaklaşmadır. Binaenaleyh işte bu durum da şeytanın vaatlerinin bir aldatma olduğuna dair, daha önce geçen delillere bir takviyedir.
Daha sonra Cenab-ı Hak, “Oradan kaçacak bir yer de bulamayacaklardır.” buyurmuştur. Ayette geçen “مَح۪يصًا”, “kaçış ve kurtuluş yeri” demektir.(Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Sevgili Nefsim;
Senin yüzünden, dilimle kavgalıyız. Kendisini tutması gerektiğini hatırlattığımda, ergen triplerine girdi. Onu anlamadığımı, aslında bütün suçun sende olduğunu, artık gerçekten sıkıldığını ve daha bir sürü şey söyledi. Çekip gitmeden önce de atasözü havasında; ‘Nefsini terbiye etmeyen, gıdıklanan bir çocuğun illa ki güleceğini unutur.’ dedi. Kulağa komik geliyor ama ne demek istediğini biliyorum. Konuşmadan önce, senden yayılan duygulardan bahsediyor. Birini çekiştirme, birilerinin arkasından bir şeyler tasarlama, başkalarından gizli bir şeye ortak hissetme ve farkedileni ilk söyleyen olma hazırlığı esnasında, yaydığın tatlı heyecan dalgalarını kastediyor. Söylenenlere verilecek tepkilerin hayaliyle, kıvırdığın dudaklarımı ve gözlerimdeki yaramazlık parıltısını ima ediyor.
Canım nefsim. Her yaşadığını anlatmak, her istediğini de elde etmek isteyen tarafım. Varlığını hatırlatmak, takdir edilmek ve haklı bulunmak isteyen çocuksu yanım. Senin aceleciliğin yüzünden, susmam gereken zaman ve yerlerde konuştum. Pişman olduğum şeyler söyledim. Geri saramadığım ve dilimi ısırdığım anlar yaşadım. Belki, ben çoğunu unuttum bile ama hepsinin kayıt altında tutulduğunu biliyorum ve oldukça kabarık bir defterimiz olduğunu da tahmin ediyorum. Dilimi tutmam gerektiğini kendime işlemek için; her aynaya baktığımda göreceğim alnıma ‘SANANE’ ve her konuşurken heyecandan salladığım elime de ‘SUS’ yazmak isterdim.
Allahım! Bana verdiğin her nimet ve yarattığın ben için hamd olsun. Bana nasip ettiğin bu bedenin, zihnin, kalbin ve bu hayatın, benim için en hayırlısı olduğuna iman ettim. Kendimi, Senin yolunda, en güzel şekilde geliştirmemi ve Sana yaklaşmamı nasip et. Rabbim! Nefsimi terbiye edebilmem için yardımına ve merhametine muhtacım. Nefsini hizaya getirmeyenlerin, yerin dibine batıp kaybolmayı dileyecekleri günden sakınırım. Dilim yalnız hayrı konuşsun. Hayırlı işlere vesile olsun. Kelamınla ve zikrinle meşgul olsun. Yaşadığım her duygu değişikliğinde, bana, Seni hatırlama nimetini bahşet. Şeytanın etkisi altına aldığı, saptırdığı ve boş kuruntularla oyaladığı insanlara benzemekten Sana sığınırım. Şeytanın etkisi dışında kalan ve onun her saptırma çabasında Rabbini hatırlayan; imanı sağlam, gözü açık ve ibadeti tam müslümanlardan olmamda yar ve yardımcım ol.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji