وَرَفَعْنَا فَوْقَهُمُ الطُّورَ بِم۪يثَاقِهِمْ وَقُلْنَا لَهُمُ ادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّداً وَقُلْنَا لَهُمْ لَا تَعْدُوا فِي السَّبْتِ وَاَخَذْنَا مِنْهُمْ م۪يثَاقاً غَل۪يظاً ١٥٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَرَفَعْنَا | ve kaldırdık |
|
| 2 | فَوْقَهُمُ | üzerlerine |
|
| 3 | الطُّورَ | Tur’u |
|
| 4 | بِمِيثَاقِهِمْ | söz vermeleri için |
|
| 5 | وَقُلْنَا | ve dedik |
|
| 6 | لَهُمُ | onlara |
|
| 7 | ادْخُلُوا | girin |
|
| 8 | الْبَابَ | kapıdan |
|
| 9 | سُجَّدًا | secde ederek |
|
| 10 | وَقُلْنَا | ve dedik |
|
| 11 | لَهُمْ | onlara |
|
| 12 | لَا |
|
|
| 13 | تَعْدُوا | çiğnemeyin |
|
| 14 | فِي |
|
|
| 15 | السَّبْتِ | cumartesi(yasakları)nı |
|
| 16 | وَأَخَذْنَا | ve aldık |
|
| 17 | مِنْهُمْ | onlardan |
|
| 18 | مِيثَاقًا | bir söz |
|
| 19 | غَلِيظًا | sağlam |
|
Allah peygamberini teselli etmek üzere İsrâiloğulları’nın Hz. Mûsâ’ya yaptıklarını hatırlatmaktadır. Onlar peygamberlerinden –gökten kitap gelmesine nisbetle– daha büyük ve imkânsız olan bir şey istemişler, “Allah’ı bize açıkça göster” demişlerdi. İsrâiloğulları’nın bu ve benzeri talepleri, sayısız haksızlıkları, azgınlık, şımarıklık ve taşkınlıkları sebebiyle Allah, onları yola getirmek için birçok mûcize göndermiş, zaman zaman da kendilerini cezalandırmış, yoldan çıkmamaları için yemin ettirip söz (mîsâk) almış, gerektikçe bunu kendilerine hatırlatmıştı, ancak onlar yola gelecek ve doğru yolda ilerleyecek yerde azgınlık, taşkınlık ve sapkınlıklarına devam etmişler, altından bir buzağıyı tanrı yerine koymuşlardı. Allah bu kadar büyük bir mânevî suçu ve günahı da bağışlamış, böylece ıslah olmaları için peygamberine yetki ve delil vermişti. Hz. Mûsâ, geçmişte yaptıklarını ve Allah’ın onlara büyük lutuflarını hatırlatarak davet ve eğitme vazifesine devam etmişti. Şu halde Allah’ın son elçisi de böyle yapmalı, müşriklerin ve Ehl-i kitabın bu saçma sapan istekleri karşısında yılmamalı, vazifesine devam etmeli idi (İsrâiloğulları’nın ardı arkası gelmez istekleri ve bunlara karşı Allah Teâlâ’nın mukabelesiyle onlardan alınan sözün mahiyeti ve Tûr dağının kaldırılmasının mânası için bk. Bakara 2/54-56, 63, 93; A‘râf 7/155).
(Kur’ân Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 175-176)
Ğaleza غلظ: İncelik, zerafet ya da nezaket anlamına gelen rikkat sözcüğünün zıddıdır. Kalınlık, büyüklük, kabalık, sertlik ya da haşinlik anlamlarında kullanılır. إستَغْلَظَ kalın,sert, kaba vs. olmaya hazırlandı ya da bu hale geldi manasında kullanılır. (Müfredat) Kur’ân’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 13 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli galizdir. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَرَفَعْنَا فَوْقَهُمُ الطُّورَ بِم۪يثَاقِهِمْ وَقُلْنَا لَهُمُ ادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّداً وَقُلْنَا لَهُمْ لَا تَعْدُوا فِي السَّبْتِ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
رَفَعْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. فَوْقَهُمُ mekân zarfı رَفَعْنَا fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هُمُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
الطُّورَ kelimesi mef‘ûlün bih olup fetha ile mansubdur. بِم۪يثَاقِهِمْ car mecruru رَفَعْنَا fiiline mütealliktir. بِ harfi ceri sebebiyyedir. Yani; بسبب نقض ميثاقهم ‘dir. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. قُلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. لَهُمُ car mecruru قُلْنَا fiiline mütealliktir. Mekulü’l kavli, ادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّدًا ’dir. قُلْنَا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
ادْخُلُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. الْبَابَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. سُجَّدًا kelimesi ادْخُلُوا ’deki zamirin hali olup fetha ile mansubdur.
وَ atıf harfidir. قُلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. لَهُمُ car mecruru قُلْنَا fiiline mütealliktir. Mekulü’l kavl لَا تَعْدُوا فِي السَّبْتِ ’dir. قُلْنَا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَعْدُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. فِي السَّبْتِ car mecruru تَعْدُوا fiiline mütealliktir.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاَخَذْنَا مِنْهُمْ م۪يثَاقاً غَل۪يظاً
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. اَخَذْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. مِنْهُمْ car mecruru اَخَذْنَا fiiline mütealliktir.
م۪يثَاقًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. غَل۪يظًا kelimesi م۪يثَاقًا ’ın sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
غَل۪يظًا kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَرَفَعْنَا فَوْقَهُمُ الطُّورَ بِم۪يثَاقِهِمْ وَقُلْنَا لَهُمُ ادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّداً وَقُلْنَا لَهُمْ لَا تَعْدُوا فِي السَّبْتِ
Cümle, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki وَاٰتَيْنَا مُوسٰى سُلْطَانًا مُب۪ينًا cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
وَقُلْنَا لَهُمُ cümlesi atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur. Atıf sebebi temasüldür. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قُلْنَا fiilinin mekulü’l-kavl cümlesi olan ادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّدًا cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
سُجَّدًا kelimesi ادْخُلُوا ‘daki failin halidir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Atıf harfi وَ ‘ la gelen ikinci قُلْنَا لَهُمْ cümlesinin mekulü’l-kavli olan لَا تَعْدُوا فِي السَّبْتِ cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Bu iki cümle temasül dolayısıyla birbirine atfedilmiştir. Bu iki cümlenin arasında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
تَعْدُوا , düşman olmak, koşmak demektir. Haddi aşmak şeklinde bir ortak noktaları olabilir.
الطُّورَ aslında “dağ” demektir, özel bir isim değildir. Galatı meşhur olarak ''Tur Dağı'' denir.
Cumhurun görüşü, dağın gerçekten onların üzerine kalkmış olmasıdır. Mecazî olarak da; dağı şahit tutarak söz almak manasını taşır.
Secde burada boyun eğmek anlamında kullanılmıştır. Yani tevazu ile acziyetinizi bilerek, itaat ederek girin, bu anlaşmanın şartlarını kabul edin, cumartesi günü yasağını aşmayın demektir.
م۪يثَاقِ kelimesi güvenmek anlamındaki وثق fiilinden türemiştir. ‘Güvenilen şey’ demektir. Türkçedeki vesika, misak-ı milli ibareleri bu köktendir.
Cenâb-ı Hak, onların diğer cahilliklerini ve bâtıl fikirlerindeki ısrarlarını nakletmiştir. Bunların birincisi şudur: Allah Teâlâ, onlardan almış olduğu "ahd" sebebiyle, Tûr'u (dağı) onların üzerine kaldırmıştır. Bu hususta da şu izahlar yapılmıştır.
Bunların ikincisi, Cenab-ı Hakk'ın, onlara, "o kapıdan, hepiniz secdeye kapanır halde girin" dedik" ifadesidir.
Üçüncüsü ise, O'nun "Cumartesi günü hakkında da, "(Av yaparak) haddi aşmayın" (diye) söylemiş, kendilerinden (bu hususlarda) ağır teminat almıştık" ifadesidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاَخَذْنَا مِنْهُمْ م۪يثَاقاً غَل۪يظاً
Ayetin son cümlesi, atıf harfi وَ ‘la وَقُلْنَا لَهُمُ cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
م۪يثَاقًا ’daki tenvin tazim içindir. Car mecrurun mef’ûle takdimi söz konusudur.
غَل۪يظاً kelimesi, م۪يثَاقاً için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
م۪يثَاقاً غَل۪يظاً [Katı bir söz] ifadesinde istiare vardır. Yüce Allah, maddî şeylerin özelliği olan katılık manasındaki غَل۪يظ kelimesini, ahde saygıyı, onun büyüklüğünü ve ağırlığını açıklamak gibi manevî bir şeyde müsteâr olarak kullandı. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir,Nisa/21)
م۪يثَاقًا kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Sıfat olarak gelen غَل۪يظًا kelimesi somut şeyler için kullanılan şiddetli, ağır, kaba, sert demektir. Aklî bir mananın sıfatı olduğu için cezanın ağırlığı manasında istiaredir.
Mükellefiyetlerini yerine getirmeleri için onlardan kesin ve ağır bir söz de aldık. Bu söz, Allah Teâlâ'nın, Tevrat'ta kendilerinden aldığı ahittir.
Bir görüşe göre onlar, dinden döndükleri takdirde Allah Teâlâ'nın dilediği gibi kendilerini azaba uğratması konusunda mîsak vermişlerdi. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)