Nisâ Sûresi 153. Ayet

يَسْـَٔلُكَ اَهْلُ الْكِتَابِ اَنْ تُنَزِّلَ عَلَيْهِمْ كِتَاباً مِنَ السَّمَٓاءِ فَقَدْ سَاَلُوا مُوسٰٓى اَكْبَرَ مِنْ ذٰلِكَ فَقَالُٓوا اَرِنَا اللّٰهَ جَهْرَةً فَاَخَذَتْهُمُ الصَّاعِقَةُ بِظُلْمِهِمْۚ ثُمَّ اتَّخَذُوا الْعِجْلَ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ فَعَفَوْنَا عَنْ ذٰلِكَۚ وَاٰتَيْنَا مُوسٰى سُلْطَاناً مُب۪يناً  ١٥٣

Kitap ehli, senden kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyorlar. (Buna şaşma!) Mûsâ’dan, bundan daha büyüğünü istemişler ve “Allah’ı bize açıkça göster” demişlerdi. Böylece zulümleri sebebiyle onları yıldırım çarptı. Sonra kendilerine apaçık deliller gelmesinin ardından (tuttular) buzağıyı tanrı edindiler. Biz bunu da affettik ve Mûsâ’ya apaçık bir güç ve yetki verdik.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَسْأَلُكَ senden istiyorlar س ا ل
2 أَهْلُ ehli ا ه ل
3 الْكِتَابِ Kitap ك ت ب
4 أَنْ
5 تُنَزِّلَ indirmeni ن ز ل
6 عَلَيْهِمْ kendilerine
7 كِتَابًا bir Kitap ك ت ب
8 مِنَ -ten
9 السَّمَاءِ gök- س م و
10 فَقَدْ muhakkak
11 سَأَلُوا istemişler س ا ل
12 مُوسَىٰ Musa’dan
13 أَكْبَرَ daha büyüğünü ك ب ر
14 مِنْ
15 ذَٰلِكَ bundan
16 فَقَالُوا demişlerdi ق و ل
17 أَرِنَا bize göster ر ا ي
18 اللَّهَ Allah’ı
19 جَهْرَةً açıkça ج ه ر
20 فَأَخَذَتْهُمُ derhal onları yakalamıştı ا خ ذ
21 الصَّاعِقَةُ yıldırım gürültüsü ص ع ق
22 بِظُلْمِهِمْ haksızlıklarından dolayı ظ ل م
23 ثُمَّ sonra
24 اتَّخَذُوا tutmuşlardı ا خ ذ
25 الْعِجْلَ buzağıyı (tanrı) ع ج ل
26 مِنْ
27 بَعْدِ sonra ب ع د
28 مَا
29 جَاءَتْهُمُ kendilerine geldikken ج ي ا
30 الْبَيِّنَاتُ açık deliller ب ي ن
31 فَعَفَوْنَا vazgeçtik ع ف و
32 عَنْ
33 ذَٰلِكَ bundan da
34 وَاتَيْنَا ve verdik ا ت ي
35 مُوسَىٰ Musa’ya
36 سُلْطَانًا bir yetki س ل ط
37 مُبِينًا açık ب ي ن
 

Peygamberleri inkâr edenler, onları yalancılıkla suçlayanlar mûcize istediklerinde genellikle bundan maksatları o mûcizeyi görüp imana gelmek değildir; asıl gayeleri peygamberleri güç duruma düşürmek, mûcize gösterememeleri halinde yalancı olduklarını ortaya çıkarmaktır. Ancak inkârcılara –beklediklerinin aksine– mûcizeler geldiğinde de iman etmek yerine çeşitli bahaneler ileri sürmüşler, mûcizeyi sihir olarak değerlendirmişler ve daima bir başkasını, daha büyüğünü, daha zorunu istemişlerdir. Hz. Peygamber’e en büyük ve en anlamlı mûcize olan Kur’ân-ı Kerîm gelip dururken gerek müşriklerin (Yûnus 10/20; İsrâ 17/93) ve gerekse burada ifade edildiği üzere Ehl-i kitabın “ona gökten bir kitap gelmesini” istemeleri bu isteklerinde samimi olmadıklarını, inkâr ve inatları sebebiyle böyle davrandıklarını göstermektedir.

(Diyanet Kur’ân Yolu Tefsiri)

 

يَسْـَٔلُكَ اَهْلُ الْكِتَابِ اَنْ تُنَزِّلَ عَلَيْهِمْ كِتَاباً مِنَ السَّمَٓاءِ 

 

Fiil cümlesidir.  يَسْـَٔلُكَ  damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اَهْلُ  fail ol

فَ  ta’liliyyedir. Mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta harfi olması da caizdir. Takdiri إن استكبرت ما سألوا فقد سألوا موسى (İstedikleri şeyi büyük gördüysen muhakkak ki Musa’dan da…… istediler) şeklindedir.  قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.

سَاَلُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  مُوسٰٓى  mef’ûlu bih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur.

اَكْبَرَ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  مِنْ ذٰلِكَ  car mecruru  اَكْبَرَ ’ye mütealliktir.  ذا  işaret ismi sükun üzere mebni mahallen mecrur, ismi mecrurdur.  ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir.

اَكْبَرَ  ism-i tafdil kalıbındandır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


 فَقَالُٓوا اَرِنَا اللّٰهَ جَهْرَةً فَاَخَذَتْهُمُ الصَّاعِقَةُ بِظُلْمِهِمْۚ 


Fiil cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavl,  اَرِنَا اللّٰهَ جَهْرَةً ’dir.  قَالُٓوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.  

اَرِنَا  illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir.

Mütekellim zamiri  نَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  

اللّٰهَ  lafza-i celâl ikinci mef’ûun bih olup fetha ile mansubdur.  جَهْرَةً  masdardan naib, mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur.

فَ  atıf harfidir.  اَخَذَتْهُمُ  sükun üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. Muttasıl zamir  هُمُ  mukaddem mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  الصَّاعِقَةُ  fail olup damme ile merfûdur.  

بِظُلْمِهِمْ  car mecruru  اَخَذَتْهُمُ  fiiline mütealliktir. بِ  harf-i ceri sebebiyyedir. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

اَرِنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi رأي ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 


 ثُمَّ اتَّخَذُوا الْعِجْلَ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ فَعَفَوْنَا عَنْ ذٰلِكَۚ

 

Fiil cümlesidir. ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. اتَّخَذُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الْعِجْلَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

İkinci mef’ûlun bih mahzuftur. Takdiri,  إلها  şeklindedir.  مِنْ بَعْدِ  car mecruru  اتَّخَذُوا  fiiline mütealliktir. مَا  ve masdar-ı müevvel muzâfun ileyh olarak mahallen  mecrurdur.

جَاۤءَتۡ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تۡ  te’nis alametidir. Muttasıl zamir  هُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  ٱلۡبَیِّنَـٰتُ  fail olup damme ile merfûdur.

فَ  atıf harfidir.  عَفَوْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.

عَنْ ذٰلِكَ  car mecruru  عَفَوْنَا  fiiline mütealliktir. ذا  işaret ismi sükun üzere mebni mahallen mecrur, ismi mecrurdur. ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك  ise muhatap zamiridir. 

(ثُمَّ) : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ   harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اتَّخَذُوا  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl bâbındadır. Sülâsîsi  أخذ dir. 

İftiâl babı fiile, mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut, hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.


 وَاٰتَيْنَا مُوسٰى سُلْطَاناً مُب۪يناً

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰتَيْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. مُوسٰى  mef‘ûlun bih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur.  

سُلْطَانًا  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  مُب۪ينًا  kelimesi  سُلْطَانًا ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰتَيْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

مُب۪ينًا  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’âl babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

يَسْـَٔلُكَ اَهْلُ الْكِتَابِ اَنْ تُنَزِّلَ عَلَيْهِمْ كِتَاباً مِنَ السَّمَٓاءِ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Ayetin ilk cümlesi müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  تُنَزِّلَ عَلَيْهِمْ كِتَابًا مِنَ السَّمَٓاءِ  cümlesi, masdar teviliyle   يَسْـَٔلُكَ  fiilinin mef’ûlü konumundadır. 

Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.

كِتَابًا  ve  الْكِتَابِ  kelimeleri arasında tam cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Bu ayet, kâfirlerin tutarsız isteklerine cevap veren mantık yollu kelamdır.

Ayetin başında geçen kitabın nekre gelme nedenleri arasında özel bir nev’ ifade etme manası da vardır. Yani, Kur’an’ı beğenmiyor ve kendilerine mahsus özel bir kitap istiyorlar.

"Eğer sen, Allah katından gönderilen bir peygamber isen, tıpkı Musa'nın, levhaları getirdiği gibi, sen de bize gökten bir kitap getir..." Onların şöyle talepte bulundukları da rivayet edilmiştir: Onlar Hz Peygamber (s.a.v)'den, kendilerine, gökten falancaya ve filancaya, kendisinin Allah'ın Resulü olduğuna dair bir kitap indirmesini istemişlerdir. Yine, "İnerken, kendisini bizzat görebileceğimiz bir kitap indir" şeklinde talepte bulundukları da rivayet edilmiştir. Onlar bu tür mucizeleri, Hz Peygamber'i zor durumda bırakmak için istemişlerdir. Çünkü Hz Peygamber'in mucizeleri daha önce tahakkuk etmiş ve gerçekleşmişti. Binaenaleyh fazlasını istemek, işi yokuşa sürmek manasına gelirdi. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


فَقَدْ سَاَلُوا مُوسٰٓى اَكْبَرَ مِنْ ذٰلِكَ


فَ  nehiy için ta’lîliyyedir. Cümle,  لا تبال بسؤالهم (Onların isteklerine aldırma) takdirindeki cümle için, beyanî istînaf veya ta’lîliyyedir. 

قَدْ  tahkik harfiyle tekid edilmiş, mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

Hz. Peygamberden istenen şeylere işaret eden,  ذٰلِكَ  ’de istiare vardır. 

Bilindiği gibi işaret isimleri mahsus şeyler için kullanılır. Burada olduğu gibi aklî bir şeye işaret ismiyle işaret edilirse aklî olan hissî olana benzetilmiş olduğundan istiare oluşur. Câmi’, her ikisindeki vücudun tahakkukudur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cenab-ı Hak, "Nitekim onlar Musa'dan daha büyüğünü istemişler..." buyurmuştur. Cenab-ı Hak, her ne kadar bu istek Hz. Musa zamanında onların ecdatlarından sâdır olmuşsa da (ki bu talepte bulunanlar yetmiş kişiden meydana gelen temsilciler (nakibler) idiler), bu istekte bulunmayı Hz. Muhammed (sav) zamanında bulunan yahudilere nispet etmiştir. Çünkü bunlar da onların yolundan gidiyor, onların bu tür isteklerini kabulleniyor ve Hz. Muhammed'i güç durumda bırakma hususunda, onların adeta aynı tutumunu takınıyorlardı. Bu ayetten maksat, onların huy edinmiş oldukları, peygamberleri zora sokma, sıkıntıya düçar etme ve hakkı kabul etmeme gibi huylarını ortaya koymaktır. Sanki şöyle denilmek istenmiştir: Hz. Musa'ya gökten bir kitap inince, onlar bu kadarıyla yetinmemiş, aksine Hz. Musa'dan, bizzat o kitabın inişini görmeyi istemişlerdi. Bu da, onların kendilerine kitap indirilmesini istemelerinin, doğruya ulaşıp hakkı bulmak maksadıyla değil, aksine sırf inatları yüzünden olduğunu gösterir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


فَقَالُٓوا اَرِنَا اللّٰهَ جَهْرَةً فَاَخَذَتْهُمُ الصَّاعِقَةُ بِظُلْمِهِمْۚ 

 

Cümle, atıf harfi  فَ  ile …فَقَدْ سَاَلُوا  cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

قَالُٓوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اَرِنَا اللّٰهَ جَهْرَةً  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

فَاَخَذَتْهُمُ الصَّاعِقَةُ بِظُلْمِهِمْۚ  cümlesi temasül dolayısıyla atıf harfi  فَ  ile  قَالُٓوا  cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

بِظُلْمِهِمْ ‘deki  بِ  harfi sebebiyyedir.

فَاَخَذَتْهُمُ الصَّاعِقَةُ  [Yıldırım yakaladı] ifadesinde mef’ûle isnad vardır. Yakalayan ve cezalandıran Allah Teâlâ’dır. Mecaz-ı mürseldir.

الصَّاعِقَة ’dan maksat, ölümdür. Başka bir yoruma göre bu, gökten gelip onları yakan bir ateştir. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl,Bakara/55)


 ثُمَّ اتَّخَذُوا الْعِجْلَ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ

 

Cümle  ثُمَّ  ile,  فَاَخَذَتْهُمُ الصَّاعِقَةُ بِظُلْمِهِمْ  cümlesine  ثُمَّ  ile atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Masdar harfi  مَا  ve akabindeki  جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ  cümlesi masdar tevilinde, اتَّخَذُوا  fiiline müteallik olan  مِنْ بَعْدِ ‘nin muzafun ileyhidir 

Masdar-ı müevvel müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اتَّخَذُوا - اَخَذَتْهُمُ  ve  سَاَلُوا - يَسْـَٔلُكَ  kelime grupları arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Buzağıyı değil, buzağı heykelini ilâh edinmişlerdir. Bunun için hazif vardır, yani hükmî mecazdır. Ya da buzağı kelimesi buzağı heykeli manasında kullanılmıştır. İstiare vardır.

Cenab-ı Hak, "Bilahare kendilerine bunca açık ayetler ve deliller geldikten sonra da, buzağıyı (Tanrı) edinmişlerdi" buyurmuştur. Bunun manası onların alabildiğine cahil olduklarını ve küfürde diretip ısrar ettiklerini beyan etmektir. Çünkü onlar, kendilerine Tevrat indirildikten sonra, Allah'ı açıkça görme talebiyle yetinmemiş, bilakis buna buzağıya tapma cürmünü de katmışlardır ki işte bu onların, hakkı ve dini talep etmekten son derece uzak olduklarına delalet eder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


فَعَفَوْنَا عَنْ ذٰلِكَۚ وَاٰتَيْنَا مُوسٰى سُلْطَاناً مُب۪يناً

 

Atıf harfi   فَ  ile …ثُمَّ اتَّخَذُوا  cümlesine atfedilen bu cümle de müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Aynı üslupta gelen  وَاٰتَيْنَا مُوسٰى سُلْطَاناً مُب۪يناً  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la makabline matuftur.

Yahudilerin buzağıyı ilâh edinmelerine işaret eden  ذٰلِكَ ’de istiare vardır. 

Bilindiği gibi işaret isimleri mahsus şeyler için kullanılır. Burada olduğu gibi aklî bir şeye işaret ismiyle işaret edilirse aklî olan hissî olana benzetilmiş olduğundan istiare oluşur. Câmi’, her ikisindeki vücudun tahakkukudur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

سُلْطَانًا ’deki tenvin, tazim ve nev ifade eder.

مُب۪ينًا۟  kelimesi  سُلْطَاناً  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Ayette geçen  سُلْطَانًا  kelimesinin manası, hüccet ve delil demektir. Bu kelimenin izahı hususunda şu görüşler ileri sürülmüştür

a) Bu kelime, kendisiyle kandilin tutuşturulup yandığı “susam yağı” kelimesinden türemiştir. Kendileri sayesinde insanlar haklarını elde edebildikleri için hükümdarlara ve ümerâya “sultanlar” denilmiştir.

b) Arapçada  سُلْطَانًا  kelimesi hüccet demektir. Hüccet ve burhan sahibi olduğu için hükümdara da “sultan” denilmiştir.

c) Leys şöyle demiştir: “Sultan” kudret demektir. Çünkü bu kelime تَسْلِيط kelimesindendir. Bu izaha göre  سُلْطَانُ الْمَلِكِ ifadesinin manası, “hükümdarın kuvvet ve kudreti” demektir. Bâtılı defedip savaştırmaya kudreti olduğu için “burhan”a (aklî delile) de “sultan” ismi verilmiştir.

d) İbni Dureyd şöyle demektedir: “Her şeyin sultanı, o şeyin keskinliği demektir. Bu kelime  الْلِّسَانُ السِّلِيطُ  ‘keskin dil, tenkit edici dil’ifadesinden alınmıştır. السَّلَاطَةُ kelimesi de keskinlik ve hiddet anlamındadır.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Musa'nın (a.s) getirdiği delile  سُلْطَانًا  denmesi; muhatabı boyun eğmeye mecbur bırakması dolayısıyladır.

Cenab-ı Hak, 'Biz onların, buzağıya tapmalarından dolayı köklerini kazımayıp, bilakis onları affettik ve Musa 'ya da apaçık bir hüccet verdik" buyurmuştur. Yani, "Hz Musa'nın kavmi, her ne kadar karşı koymuş ve inatlaşmada ileri gitmişlerse de, biz o Musa'ya yardım ettik ve O'nu kuvvetlendirdik. Böylece Musa'nın nübüvvet davası büyüyüp gelişti, hasmı ise gücünü ve kuvvetini kaybetti" demektir. İşte bu ifadede Hz Peygamber (s.a.v)'e, o kâfirlerin her ne kadar kendisine karşı inat edip direnseler bile sonunda O'nun onlara hükümran olup, onları ezeceğine dikkat çekme ve işaret etme yoluyla bir müjde vardır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l - Gayb)