وَلَا تَتَمَنَّوْا مَا فَضَّلَ اللّٰهُ بِه۪ بَعْضَكُمْ عَلٰى بَعْضٍۜ لِلرِّجَالِ نَص۪يبٌ مِمَّا اكْتَسَبُوا وَلِلنِّسَٓاءِ نَص۪يبٌ مِمَّا اكْتَسَبْنَۜ وَسْـَٔلُوا اللّٰهَ مِنْ فَضْلِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يماً ٣٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَا |
|
|
| 2 | تَتَمَنَّوْا | göz dikmeyin |
|
| 3 | مَا | şeylere |
|
| 4 | فَضَّلَ | üstün kıldığı |
|
| 5 | اللَّهُ | Allah’ın |
|
| 6 | بِهِ | onunla |
|
| 7 | بَعْضَكُمْ | bir kısmınızı |
|
| 8 | عَلَىٰ | karşı |
|
| 9 | بَعْضٍ | diğerine |
|
| 10 | لِلرِّجَالِ | erkeklere vardır |
|
| 11 | نَصِيبٌ | bir pay |
|
| 12 | مِمَّا | şeylerden |
|
| 13 | اكْتَسَبُوا | kazandıkları |
|
| 14 | وَلِلنِّسَاءِ | ve kadınlara vardır |
|
| 15 | نَصِيبٌ | bir pay |
|
| 16 | مِمَّا | şeylerden |
|
| 17 | اكْتَسَبْنَ | kazandıkları |
|
| 18 | وَاسْأَلُوا | isteyin |
|
| 19 | اللَّهَ | Alla’ın |
|
| 20 | مِنْ | -ndan |
|
| 21 | فَضْلِهِ | lutfu- |
|
| 22 | إِنَّ | kuşkusuz |
|
| 23 | اللَّهَ | Allah |
|
| 24 | كَانَ |
|
|
| 25 | بِكُلِّ | her |
|
| 26 | شَيْءٍ | şeyi |
|
| 27 | عَلِيمًا | bilendir |
|
وَلَا تَتَمَنَّوْا مَا فَضَّلَ اللّٰهُ بِه۪ بَعْضَكُمْ عَلٰى بَعْضٍۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَتَمَنَّوْا fiili نَ ‘ un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası فَضَّلَ اللّٰهُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
فَضَّلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. بِه۪ car mecruru فَضَّلَ fiiline mütealliktir. بَعْضَكُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. عَلٰى بَعْض car mecruru فَضَّلَ fiiline mütealliktir.
تَتَمَنَّوْا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi مني ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
فَضَّلَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi فضل ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
لِلرِّجَالِ نَص۪يبٌ مِمَّا اكْتَسَبُوا وَلِلنِّسَٓاءِ نَص۪يبٌ مِمَّا اكْتَسَبْنَۜ
İsim cümlesidir. لِلرِّجَالِ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. نَص۪يبٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. مَا müşterek ism-i mevsûl مِنْ harf-i ceri ile نَص۪يبٌ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası اكْتَسَبُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اكْتَسَبُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İsim cümlesidir. لِلنِّسَٓاءِ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. نَص۪يبٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. مَا müşterek ism-i mevsûl مِنْ harf-i ceriyle نَص۪يبٌ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası اكْتَسَبْنَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
اكْتَسَبْنَ fiili (نَ) nûnu’n- nisvenin bitişmesiyle sükun üzere mebni mazi fiildir. Faili nûnu’n-nisve olup mahallen merfûdur.
اكْتَسَبُوا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir.Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi كسب ’dır.
Bu bab fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar.
وَسْـَٔلُوا اللّٰهَ مِنْ فَضْلِه۪ۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. وَسْـَٔلُوا fiili نَ ‘ un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
مِنْ فَضْلِه car mecruru وَسْـَٔلُوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يماً
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
ٱللَّهَ lafza-i celâli إِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. كَانَ ‘nin dahil olduğu cümle اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir. بِكُلِّ car mecruru عَل۪يمًا ’e mütealliktir. شَيْءٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. عَل۪يمًا kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.
عَل۪يمًا ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَا تَتَمَنَّوْا مَا فَضَّلَ اللّٰهُ بِه۪ بَعْضَكُمْ عَلٰى بَعْضٍۜ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Cümle nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sıla cümlesi olan فَضَّلَ اللّٰهُ بِه۪ بَعْضَكُمْ عَلٰى بَعْضٍ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtida-i kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Önceki ayetteki azamet zamirinden bu ayette lafza-ı celâle iltifat sanatı vardır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur بِه۪ , ihtimam için, mef’ûl olan بَعْضَكُمْ ‘a takdim edilmiştir.
بَعْضٍ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
لَا تَتَمَنَّوْا [Temenni etmeyin.] ifadesinde, insanlara birbirlerine haset etmeleri ve Allah’ın bazı insanları bazılarından avantajlı kıldığı makam ve servet gibi hususları temenni etmeleri yasaklanmaktadır. Çünkü bu avantajlar Allah’ın taksimi olup bir hikmet ve plandan, kulların durumlarını, yani kuluna bol rızık mı az rızık mı vermesinin daha hayırlı olacağını bilmesinden kaynaklanmıştır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl; Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm; Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
لِلرِّجَالِ نَص۪يبٌ مِمَّا اكْتَسَبُوا وَلِلنِّسَٓاءِ نَص۪يبٌ مِمَّا اكْتَسَبْنَۜ
Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. لِلرِّجَالِ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. نَص۪يبٌ , muahhar mübtedadır.
Muahhar mübteda olan نَص۪يبٌ ‘un nekre gelişi tazim ve kesret ifade eder.
Başındaki harfi cerle birlikte نَص۪يبٌ ‘un mahzuf sıfatına müteallik müşterek ism-i mevsûl مَّا ‘nın sıla cümlesi اكْتَسَبُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Burada yasaklanan şey hasettir.
وَلِلنِّسَٓاءِ نَص۪يبٌ مِمَّا اكْتَسَبْنَۜ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la aynı üsluptaki لِلرِّجَالِ نَص۪يبٌ مِمَّا اكْتَسَبُوا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır.
Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.
لِلنِّسَٓاءِ mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Muahhar mübteda olan نَص۪يبٌ ‘un nekre gelişi tazim ifade eder.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَّا ‘nın sılası olan اكْتَسَبْنَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
لِلرِّجَالِ نَص۪يبٌ مِمَّا اكْتَسَبُوا cümlesi ile وَلِلنِّسَٓاءِ نَص۪يبٌ مِمَّا اكْتَسَبْنَۜ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
لِلرِّجَالِ - لِلنِّسَٓاءِ kelimeleri arasında tıbâk-ı icâb sanatı vardır.
اكْتَسَبُوا - اكْتَسَبْنَۜ fiilleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı,
نَص۪يبٌ - مِمَّا kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Allah herkesi başkalarına göre farklı açılardan üstün kılmıştır. Maddi açı, manevi açı, duygusal açı vs. Buradaki ismi mevsûl, özlemi çekilen şeyleri ifade eder. Böylece bunlar müphem olarak gelmiş, kendilerine zor gelecek şeyler yüzlerine karşı açıkça söylenmemiştir.
مِمَّا اكْتَسَبُوا cümlesinde istiare vardır. Erkeklerin verasete hak kazanmaları ve ona sahip olmaları, çalışarak kazanmaya benzetilmiştir. İstiare-i tebeiyye yoluyla اكْتَسَبُ fiili اكتساب masdarından türetilmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
لِلرِّجَالِ نَص۪يبٌ مِمَّا اكْتَسَبُوا [Erkeklere kazandıklarından bir pay vardır.] ifadesi, kadın ve erkekten her biri için Allah’ın, o kişinin durumunun gereği neyse onu bilişine göre belirlemiş olduğu yayma veya daraltmayı (yani ona verdiği zenginlik ve fakirliği), onun kendi kesbi (kazancı) olarak isimlendirmektedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl,Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَسْـَٔلُوا اللّٰهَ مِنْ فَضْلِه۪ۜ
Cümle لَا تَتَمَنَّوْا cümlesine matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Veciz ifade amacına matuf فَضْلِه izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan فَضْلِ , şan ve şeref kazanmıştır.
فَضْلِه۪ۜ - فَضَّلَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَسْـَٔلُوا - تَتَمَنَّوْا kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
وَسْـَٔلُوا اللّٰهَ مِنْ فَضْلِه۪ۜ [Allah’ın lütfundan isteyin] yani başkalarının, kendilerine ilâhî lütuf olarak verilmiş nasiplerini temenni etmeyin. Bilakis Allah’ın bitmez tükenmez hazinelerinden dileyin. Denilmiştir ki: “Erkekler, Allah dünyada bizi kadınlardan avantajlı kıldı. Mesela mirastan bize iki pay, onlara ise bir pay düşer. Bu avantajlarımızdan dolayı ahirette de yaptığımız amellerden bizim iki kat, kadınların ise bir kat sevap alacaklarını umuyoruz.” deyince Ümmü Seleme (r.a.) ve yanındaki bir grup kadın, “Keşke Allah erkeklere cihadı farz kıldığı gibi bize de farz kılsaydı da biz de onlar kadar sevap alsaydık!” dediler. Bunun üzerine bu ayet indi. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl,Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Cenab-ı Hakk’ın, وَسْـَٔلُوا اللّٰهَ مِنْ فَضْلِه۪ۜ [Allah’tan, fazlını isteyiniz.] buyruğu, insanın talep ve dualarında muayyen bir biçimde bir şey istemesinin caiz olmayacağına; ancak Allah'ın lütfundan, mutlak bir biçimde dini ve dünyası hakkında, kendi salahına vesile olacak şeyleri isteyebileceğine bir tenbihte bulunma ve dikkat çekmedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يماً
Ayetin son cümlesi ta’liliyye olarak gelmiştir. Fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Lafza-ı celâl اِنَّ ‘nin ismi, كَانَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يماً cümlesi haberidir.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak yüceliğine dikkat çekmek için için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اِنّ ’nin haberi olan كَانَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يماً , nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ ve isim cümlesi sebebiyle tekit ifade eden çok muhkem cümlelerdir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. بِكُلِّ شَيْءٍ , amili olan كَانَ ’nin haberi عَل۪يماً ’e takdim edilmiştir. Bu takdim Allah’ın her şeye muktedir olduğu, kudret gücünün, umuma şamil olduğunu vurgulamıştır.
شَيْءٍ ’deki tenvin kesret ve nev ifade eder.
عَل۪يماً mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Ayetin bu son cümlesi önceki ibare için tezyîl ifade eder.
Cümle mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
Bu yükümlülüğe uygun bir tezyildir. Çünkü bu, sadece Rabbinin denetlediği nefsin işleri ile ilgilidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Allah Teâlâ kendi vasıflarını كَانَ ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezelî olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden كَانَ bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Onun vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Râgıb el-İsfahânî كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığını belirtir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
“O’nun ilmi tüm eşyayı kaplamıştır. O Mevlâ, kiminizi kiminize üstün kılmaya neden olan sebepleri ve gerek zenginlik gerekse fakirlik olsun sizden birinize en uygun olan hali bilendir. O halde siz de halinize itiraz etmekten sakının. Yine O Mevlâ kendisinden istediğiniz her şeyi bilip, bu isteklere icabet edendir.” Allah Teâlâ bu ayet-i kerîmesinde kullarından kimsenin diğerinde olan üstünlüğe gözünü dikmemesini, bilakis kendi lütfundan istenmesini emretmiş, ayet sonunda ise; zenginlik, fakirlik vb. kullarına en uygun olan durumları bilenin kendisi olduğunu vurgulamıştır. (Keziban Dut, Ayet Sonlarındaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlamında)