18 Haziran 2024
Nisâ Sûresi 27-33 (82. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Nisâ Sûresi 27. Ayet

وَاللّٰهُ يُر۪يدُ اَنْ يَتُوبَ عَلَيْكُمْ وَيُر۪يدُ الَّذ۪ينَ يَتَّبِعُونَ الشَّهَوَاتِ اَنْ تَم۪يلُوا مَيْلاً عَظ۪يماً  ٢٧


Allah, sizin tövbenizi kabul etmek istiyor. Şehvetlerine uyanlar ise sizin büyük bir sapıklığa düşmenizi istiyorlar.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَاللَّهُ Allah
2 يُرِيدُ istiyor ر و د
3 أَنْ
4 يَتُوبَ tevbenizi kabul etmek ت و ب
5 عَلَيْكُمْ sizin
6 وَيُرِيدُ ve istiyorlar ر و د
7 الَّذِينَ kimseler
8 يَتَّبِعُونَ uyan(lar) ت ب ع
9 الشَّهَوَاتِ şehvetlerine ش ه و
10 أَنْ
11 تَمِيلُوا sizin düşmenizi م ي ل
12 مَيْلًا bir sapıklığa م ي ل
13 عَظِيمًا büyük ع ظ م

Bu kısa ayet, yüce Allah’ın insanlara önerdiği sistemi ve yolu aracılığı ile onlar için ne istediğini, buna karşılık nefislerinin arzuları peşinden giderek yüce Allah’ın sisteminden sapanların istediklerinin ne olduğunu son derece yalın ve gerçekçi bir ifade ile açıklıyor. Bir kere şunu belirtelim ki, yüce Allah’ın sistemine yan çizen herkes nefsinin arzuları peşinden gidiyor demektir. Buna göre ortada tek sistem vardır ki, o da; ciddiyet, rotadan çıkmama ve bağılık yoludur. Bunun dışında kalan her yol nefis köleliği, ihtiras ve şehvet tutsaklığı, sapıklık, yoldan çıkmşlık ve şaşkınlık yoludur.

Acaba yüce Allah insanlara sistemini anlatmakla ve onlar için yasalar koymakla neyi murad ediyor? İstediği şey onların tevbelerini kabul ederek günahlardan arınmalarını sağlamak, doğru yola girmelerini özendirmek, bu yolda yürürken tökezlemelerini önlemek ve yüce doruğa tırmandıran merdivenin basamaklarını bir bir çıkmalarına yardımcı olmaktır.

Peki, nefislerinin arzuları peşinden sürüklenenlerin, Allah’ın iznine dayanmayan ve O’nun yasaları ile bağdaşmayan düşünce akımlarını ve sosyal düzen kaynaklarını insanlara cazip göstermeye çalışanların istedikleri nedir? Onlar da insanları bu doğru yoldan, doruğa ulaştırıcı merdivenin basamaklarından ve bu sapmasız rotadan büyük oranda saptırmak isterler.

Şimdi yukarda okuduğumuz ayetlerin konu edindikleri özel bir alam ele alalım. Bu alan; aile yuvasını düzenleme, toplumu fuhuş mikroplarından arındırma, yüce Allah’ın hoşlandığı tek temiz kadın-erkek arası birleşme biçimini belirleme, bunun dışında kalan kadın-erkek arası birleşme biçimlerini yasaklama, yüce Allah’ın istemediği bu birleşme şekillerini insanların gözlerinde ve kalplerinde kınama ve değersizleştirme alanıdır. Acaba bu özel alan ile ilgili olarak yüce Allah’ın murad ettikleri ile nefislerinin arzuları peşinde sürüklenenlerin istedikleri nelerdir?

Yüce Allah’ın bu alandaki muradının ne olduğunu bu sûrenin konu ile ilgili ayetleri açık açık ortaya koyuyor. Bu ayetlerde dile gelen istek; aile yuvasını belirli bir düzene oturtmak, toplumu fuhuş mikroplarından arındırmak, yaşamayı kolaylaştırmak ve her durumda müslüman cemaatin yararını sağlama bağlamaktır.

Nefislerinin arzuları peşinden sürüklenenler ise bu alanda şu amaçları güdüyorlar: Onlar içgüdüleri, her türlü dinî, ahlâki ve sosyal bağdan çözmek, koparmak istiyorlar. Onlar ateşli cinsiyet içgüdüsünün taşkınlığı önündeki bütün engelleri, her türden dizginleyici mekanizmayı ortadan kaldırıp bu içgüdüyü tamamen başıboş bırakmak istiyorlar. Oysa eğer bu ateşli içgüdü başıboş biçimde taşmaya bırakılırsa onun azgınlığı karşısında ortada; ne kalp huzuru, ne sinir sağlığı, ne ev dirliği, ne ırz dokunulmazlığı kalır ve ne de aile yuvası ayakta durabilir. Bu adamlar insanların birer hayvan sürüsü olmasını istiyorlar. Kuvvet üstünlüğünden, kurnazlıktan veya kör tesadüften başka hiçbir kurala bağlı olmaksızın erkeklerin dişileri üzerine çullandıklarını gördüğümüz birer hayvan sürüsü! Bu adamlar, bütün bu yıkıcılığı, bütün bu bozgunculuğu, bütün bu kötülüğü özgürlük adına yaparlar. Oysa bu anlamdaki bir özgürlük sadece şehvet tutsaklığının ve içgüdü köleliğinin başka bir adıdır.

İşte yüce Allah’ın, müminleri sakındırdığı büyük sapıklık budur. Yüce Allah, müminleri şehevi arzularının tutsağı olmuş bu kişilerin kendilerine yönelik emellerine kapılmamaya çağırıyor. Bu adamlar İslâm toplumunu sözünü ettiğimiz ahlâk alanında tekrar cahiliye dönemine döndürmek için olanca gayretlerini her dönemde sarf etmişlerdir. Oysa İslâm toplumu tutarlı ve temiz ilâhi sistem sayesinde bu ahlâk alanında diğer toplumlara karşı kesin bir üstünlük sağlamış, parmakla gösterilir bir rakipsizliğe ulaşmıştır. Günümüzün seviyesiz kalemlerinin ve güdümlü propaganda araçlarının amacı da aynıdır. Bunlar toplumda hayvanî başıboşluğa karşı direnen son engelleri de ortadan kaldırmak istiyorlar. Oysa insanlığı bu hayvanî başıboşluktan, bu içgüdü anarşisinden yüce Allah’ın sisteminden başka hiçbir şey kurtaramaz. Bu kurtuluş ne zaman? İnşaallah; yüce Allah’ın bu sistemi, mümin topluluklar eli ile yeryüzünde egemenliği gerçekleştiği zaman.

(Fizilalil Kur’ân/Seyyid Kutub)

Şehvet  شَهْوَة kelimesinin anlamı; nefsin istediği şeye meyletmesidir. Bu da dünyada iki kısma ayrılır: sâdık/doğru şehvet, kâzib/yalancı şehvet. Sâdık şehvet onsuz bedenin zedeleneceği şehvettir. Acıktığımızdaki yemek şehveti gibi. Kâzib şehvet onsuz bedenin zedelenmeyeceği şehvettir. (Müfredat)

Kur’ân’ı Kerim’de türevleriyle 13 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri şehvet ve iştahtır. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)


وَاللّٰهُ يُر۪يدُ اَنْ يَتُوبَ عَلَيْكُمْ وَيُر۪يدُ الَّذ۪ينَ يَتَّبِعُونَ الشَّهَوَاتِ اَنْ تَم۪يلُوا مَيْلاً عَظ۪يماً


İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. يُر۪يدُ  cümlesi, haber olarak mahalllen merfûdur.  

Fiil cümlesidir. يُر۪يدُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel amili  يُر۪يدُ ‘nin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يَتُوبَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.  عَلَيْكُمْ  car mecruru  يَتُوبَ  fiiline mütealliktir.

وَ  atıf harfidir. يُر۪يدُ  damme ile merfû muzari fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası يَتَّبِعُونَ  ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

يَتَّبِعُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الشَّهَوَاتِ  mef’ûlun bih olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanırlar. 

اَنْ  ve masdar-ı müevvel amili ikinci  يُر۪يدُ  ‘nün mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.  

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

تَم۪يلُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. مَيْلًا  mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur.  عَظ۪يمًا  kelimesi  مَيْلًا ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُر۪يدُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  رود ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

يَتَّبِعُونَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  تبع ’dir. 

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

وَاللّٰهُ يُر۪يدُ اَنْ يَتُوبَ عَلَيْكُمْ وَيُر۪يدُ الَّذ۪ينَ يَتَّبِعُونَ الشَّهَوَاتِ اَنْ تَم۪يلُوا مَيْلاً عَظ۪يماً

 

Ayet, atıf harfi  وَ ’la önceki ayetteki istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Lafza-ı celâl mübteda,  يُر۪يدُ اَنْ يَتُوبَ  cümlesi haberdir.

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye ve kasr ifade etmiştir. Ayrıca muzari fiil, hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden kasr, isim cümlesi ve isnadın tekrarı olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

وَاللّٰهُ يُر۪يدُ اَنْ يَتُوبَ عَلَيْكُمْ  cümlesi, “Tövbe etmenizi sadece Allahu Teâlâ ister.” anlamında tahsise delalet eder. Çünkü fiil olan müsnedün ileyhe müsned takdim edilmiştir. İzâfî bir tahsistir. Yani sizi sadece Allah affeder, bunun için de tövbeye teşvik eder ve masiyeti terk etmenizi ister demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يَتُوبَ عَلَيْكُمْ  cümlesi, masdar teviliyle  يُر۪يدُ  fiilinin mef’ûlü konumundadır. 

Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.

‘’Tevbe etti’’ manasındaki  تَابَ  fiili,  عَلَي  harf-i ceri ile kullanıldığında tevbesini kabul etti manasına gelir. Bu tazmin sanatıdır. 

وَيَتُوبَ عَلَيْكُمْ  cümlesi, önceki ayettekinin tekrarıdır. Tekrarlanan cümleler arasında ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır .

وَيُر۪يدُ الَّذ۪ينَ يَتَّبِعُونَ الشَّهَوَاتِ اَنْ تَم۪يلُوا مَيْلًا عَظ۪يمًا  cümlesi, وَاللّٰهُ يُر۪يدُ اَنْ يَتُوبَ عَلَيْكُمْ  cümlesine atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında  faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi tezattır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. 

İkinci  يُر۪يدُ  fiilinin faili konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan  يَتَّبِعُونَ الشَّهَوَاتِ  cümlesi müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mef’ûl olan  الشَّهَوَاتِ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

Ayetteki ikinci masdar-ı müevvel olan  اَنْ تَم۪يلُوا مَيْلًا عَظ۪يمًا  cümlesi, masdar teviliyle ikinci  يُر۪يدُ  fiilinin mef’ûlü konumundadır. 

Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.

مَيْلًا  mefûlu mutlak olarak cümleyi tekid etmiştir.

عَظ۪يمًا kelimesi  مَيْلًا  için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.Sıfat mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

مَيْلًا ‘nin maddi bir varlık sıfatı olan عَظ۪يمًا  ile sıfatlanması istiaredir. Meyletmenin tekrarlanması, durumun vehametini artırmak  için mübalağadır. Bu ifadede ayrıca tecessüm sanatı da vardır.

يُر۪يدُ - اَنْ  kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr,  تَم۪يلُوا - مَيْلًا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

يَتَّبِعُونَ الشَّهَوَاتِ  [Şehvetlerine tabi olanlar] ibaresinde istiare vardır. Şehvet; arkasına takılıp takip edilen birine benzetilmiştir. Câmi’; taklittir.

وَاللّٰهُ يُر۪يدُ اَنْ يَتُوبَ عَلَيْكُمْ  cümlesiyle  وَيُر۪يدُ الَّذ۪ينَ يَتَّبِعُونَ الشَّهَوَاتِ اَنْ تَم۪يلُوا مَيْلًا عَظ۪يمًا  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

Kötü insanlar herkesin kendi gibi kötü olmasını ister. Aslında her insan başkalarının kendisine benzemesini ister. Bunun için çevremizdeki kişileri dikkatli seçmeliyiz. En çok beraber olduğumuz kişilerin ortalaması olduğumuzu unutmayalım.

Bu ibtidaî cümle, Allah Teâlâ'nın sizin için irade buyurduğu her şeyin faydalı, fasık ve günahkârların istediklerinin ise zararlı olduğunu beyan eder.Yoksa bu cümle, bir önceki ayette geçen  وَيَتُوبَ عَلَيْكُمْۜ  [ve tevbenizi kabul etmek ister] cümlesinin tekrarı kabilinden değildir. İşte bundan dolayıdır ki burada üslup değişmiş fiil cümlesinden isim cümlesine geçilmiştir. Bu da bu konudaki ilâhî iradenin devamını belirtmek içindir. (Çünkü isim cümlesi devamlılık ifade etmektedir) (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

يَتَّبِعُونَ الشَّهَوَاتِ اَنْ تَم۪يلُوا مَيْلًا عَظ۪يمًا  [Şehvetlerine (hevâ ve heveslerine) uyanlar ise sizin büyük bir sapıklığa düşmenizi isterler.] mealindeki cümlede, üslup değişikliği olmamıştır. Bu da o fasık ve günahkâr kişilerin, müminler hakkındaki olumsuz dileklerinin, ilâhî irade gibi devamlı olmadığını ifade etmek ve bir de iki cümle arasındaki tam zıtlığa işaret etmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Nisâ Sûresi 28. Ayet

يُر۪يدُ اللّٰهُ اَنْ يُخَفِّفَ عَنْكُمْۚ وَخُلِقَ الْاِنْسَانُ ضَع۪يفاً  ٢٨


Allah, sizden (yükümlülükleri) hafifletmek istiyor. Çünkü insan zayıf yaratılmıştır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يُرِيدُ istiyor ر و د
2 اللَّهُ Allah
3 أَنْ
4 يُخَفِّفَ hafifletmek خ ف ف
5 عَنْكُمْ sizden
6 وَخُلِقَ ve yaratılmıştır خ ل ق
7 الْإِنْسَانُ insan ا ن س
8 ضَعِيفًا zayıf ض ع ف

Bir önceki ayetin çözüm alanına giren konulardaki içerdiği yasal düzenlemelerde, hükümlerde ve direktiflerdeki hafifletmeye yönelik ilâhi irade son derece belirgindir. Bu irade, fıtrî içgüdülerin birer psikolojik realite olarak tanınmasında, bu içgüdülerin isteklerini karşılayan yasal düzenlemelerin getirilmesinde enerjilerinin verimli, güvenli ve yararlı alanlara yöneltilmesinde ortaya çıkar. Ayrıca tatminlerinin temiz, arınmış ve yücelmiş bir ortamda gerçekleştirilmesinde, bunalıma ve sapık davranışlara yol açacak biçimde baskı altında tutulmalarından kaçınılmasında ve bunun yanında sınırsız ve kayıtsız tatmin arama yollarında başıboş bırakılmamalarında somutlaşır.

İnsan hayatını düzenleyen ilâhi sistemin kapsamına aldığı genel hayat alanına gelince, bu alandaki hafifletmeye yönelik ilâhi irade de belirgindir. Bunun somut göstergesi yüce Allah’ın insan fıtratını, insanın gücünün sınırlarını ve gerçek ihtiyaçlarını bir bütün olarak gözetmesi, yapıcı insan enerjilerini özgür bırakması, bu insan enerjilerinin etrafında heder olmalarını ve kötüye kullanılmalarını önleyecek koruyucu duvarlar örmesidir.

Çoğu kimse, -özellikle kadın-erkek ilişkilerinde- yüce Allah’ın sistemine bağlı kalmanın zor ve sıkıntılı, buna karşılık nefislerinin arzuları peşinden sürüklenenlerin başıboşluk yolunu izlemelerinin kolay ve mutluluk verici olduğunu sanır. Bu kocaman bir saplantıdır. Farz edelim ki, içgüdüleri bütün sınırlayıcı engellerden kurtarılarak tamamen başıboş bırakılmış; insan her davranışında sırf içgüdüsel hazzı arar olmuştur. Hazzın. tek belirleyici faktör olarak baş köşeye kurulduğu böyle bir ortamda “sorumluluk” bilincinin adı anılmaz olmuş; insanlar dünyasında kadın-erkek ilişkilerinin amacı, bu ilişkilerin hayvanlar dünyasındaki amacı ile tamamen özdeşleşmiş; karşı cinsler arasındaki ilişkiler her türlü ahlâkî sınırlamadan ve sosyal sorumluluktan soyutlanmış olsun. Bütün bunlar ilk bakışta kolaylık rahatlık ve özgürlük olarak görünürler. Oysa aslında birer sıkıntı, zorluk, bunalım ve ağır yüktürler. Bunların sarsıcı sonuçları sosyal hayatta -hatta bireysel hayatta- üzücü, yıkıcı ve mahvedicidir.(Fizilalil Kur’ân/Seyyid Kutub)

يُر۪يدُ اللّٰهُ اَنْ يُخَفِّفَ عَنْكُمْۚ

 

Fiil cümlesidir.  يُر۪يدُ  damme ile merfû muzari fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  لِ  harf-i ceriyle amili  يُر۪يدُ  ‘nin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يُخَفِّفَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir.  عَنْكُمْۚ  car mecruru  يُخَفِّفَ  fiiline mütealliktir. 

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُر۪يدُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  رود ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

يُخَفِّفَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  خفف ’dir. 

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef‘ûlu herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

 

وَخُلِقَ الْاِنْسَانُ ضَع۪يفاً 

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  خُلِقَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. الْاِنْسَانُ  naib-i fail olup damme ile merfûdur.  ضَع۪يفًا  hal olup, fetha ile mansubdur.   

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُر۪يدُ اللّٰهُ اَنْ يُخَفِّفَ عَنْكُمْۚ

Ayet, istînâfiye olarak fasılla gelmiştir.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يُخَفِّفَ عَنْكُمْ  cümlesi, masdar teviliyle  يُر۪يدُ  fiilinin mef’ûlü konumundadır. 

Masdar-ı müevvel, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade eden muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

يُخَفِّفَ  fiilinde tazmin sanatı vardır. Hafifletmek anlamındaki  خَفِّفَ  fiili  عَنْ  harf-i ceriyle kullanılınca rahatlatmak anlamına gelmiştir.

Bazı fiiller mef’ûllerini harf-i cerlerle alırlar. Bu harfler fiilin manasına tesir eder. Bazı nahivcilerin görüşüne göre harf-i cerin fiile mana kazandırmasına tazmin denir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُخَفِّفَ  fiili tef’il babındandır. Bu bab çokluk anlamıyla Allah’ın ümmet-i Muhammed’e ilahi lütfunun çokluğunu bildirir. Duhul anlamıyla bu hafifliği sizin içinize, işinize, her halinize dahil etmek ister demektir. Bu bab lazım fiili, müteaddiye çevirir. Yani sizi hafif hale getirmek ister manasındadır. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

Ayette geçen  اَنْ يُخَفِّفَ  [hafifletme] ile ilgili iki açıklama yapılmıştır:

a) Bundan murad, zaruret esnasında, cariyelerle evlenmenin mübah kılınmış olmasıdır. Bu, Mücahid ve Mukâtil'in görüşüdür:

b) Diğer alimler ise: Bu, şeriatın bütün hükümleri ile kendisinden bize bir lütuf olmak üzere bize müyesser kılıp kolaylaştırdığı ve İsrailoğullarına ağırlaştırdığı gibi bize ağırlaştırmamış olduğu bütün teklifleri hakkında umûm ifade eden bir tabirdir, demişlerdir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


وَخُلِقَ الْاِنْسَانُ ضَع۪يفاً

وَ , istinafiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebat, temekkün ve istikrar ifade eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

Hafifletme sebebini bildiren ta’lîl cümlesi mesabesindedir.

خُلِقَ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

ضَع۪يفًا  kelimesi haldir. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Hal anlamı kuvvetlendirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

ضَع۪يفًا -  يُخَفِّفَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

İnsanın zayıflığı; yaratılıştaki zayıflık da, emir ve yasaklara uyma konusundaki zayıflık da olabilir.

Bu son cümle tezyîl (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) yoluyla yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Bir fikri pekiştirmek ve daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla bir ifadenin arkasından söz ve anlamca ya da sadece anlam bakımından ona benzer olan ek bir ifadenin getirilmesi şeklinde gerçekleşen bir ıtnâb üslûbudur. (TDV İsmail Durmuş)

İbni Abbas’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Nisa Suresi’nde sekiz ayet vardır ki bunlar, bu ümmet için, üzerine güneş doğup batan her şeyden daha hayırlıdır. Bu ayetler şunlardır:

1- “Allah, size tebyin etmek (belirtmek, açıklamak), sizden öncekilerin yollarını size göstermek ve tövbenizi kabul etmek ister. Allah her şeyi hakkıyla bilen (Alîm)dir, hükümlerinde hikmet sahibidir.” (Nisa Suresi, 26)

2- “Allah, sizin tövbelerinizi kabul etmek ister. Şehvetlerine uyanlar ise sizin büyük bir meyille sapmanızı isterler.” (Nisa Suresi, 27)

3- “Allah, sizi hafifletmek ister. Çünkü insan zayıf yaratılmıştır.” (Nisa Suresi, 28)

4- “Size yasak edilen büyük günahlardan kaçınırsanız, küçük kusurlarınızı örter ve sizi pek şerefli bir yere yerleştiririz.” (Nisa Suresi, 31)

5- “Allah şüphesiz kimseye zerre kadar zulüm (haksızlık) etmez. İyilik zerre kadar da olsa onu kat kat artırır.” (Nisa Suresi, 40)

6- “Allah, kendisine şirk (eş, ortak) koşulmasını affetmez. Bundan başkasını dilediği kimse için bağışlar.” (Nisa Suresi, 48)

7- “Kim bir kötülük işler veya kendine zulmeder, sonra Allah’tan bağışlanma dilerse Allah’ı mağfiret ve merhamet sahibi bulur.” (Nisa Suresi, 110)

8- “Eğer siz şükreder ve iman ederseniz, Allah size niçin azap etsin?” (Nisa/147) (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)

Nisâ Sûresi 29. Ayet

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَأْكُلُٓوا اَمْوَالَكُمْ بَيْنَكُمْ بِالْبَاطِلِ اِلَّٓا اَنْ تَكُونَ تِجَارَةً عَنْ تَرَاضٍ مِنْكُمْ وَلَا تَقْتُلُٓوا اَنْفُسَكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِكُمْ رَح۪يماً  ٢٩


Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin. Ancak karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle olursa başka. Kendinizi helâk etmeyin. Şüphesiz Allah, size karşı çok merhametlidir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَا أَيُّهَا ey
2 الَّذِينَ kimseler
3 امَنُوا inanan(lar) ا م ن
4 لَا
5 تَأْكُلُوا yemeyin ا ك ل
6 أَمْوَالَكُمْ mallarınızı م و ل
7 بَيْنَكُمْ aranızda ب ي ن
8 بِالْبَاطِلِ batılla (haksız yere) ب ط ل
9 إِلَّا haricinde
10 أَنْ
11 تَكُونَ olan ك و ن
12 تِجَارَةً ticaret ت ج ر
13 عَنْ
14 تَرَاضٍ rızanızla yaptığınız ر ض و
15 مِنْكُمْ kendi
16 وَلَا
17 تَقْتُلُوا öldürmeyin ق ت ل
18 أَنْفُسَكُمْ canlarınızı ن ف س
19 إِنَّ doğrusu
20 اللَّهَ Allah
21 كَانَ ك و ن
22 بِكُمْ size karşı
23 رَحِيمًا çok merhametlidir ر ح م

Ticaret تِجَارَة sözcüğü kar elde etmek amacıyla sermayeyi kullanmaktır. İbnul Arabi der ki: 'falan tâcirdir ifadesi; o şu işin ustasıdır, kazançlı tarafını bilir demektir.' (Müfredat) Kur’ân’ı Kerim’de türevleriyle 9 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri tâcir, ticâret ve tüccardır. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi) 

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَأْكُلُٓوا اَمْوَالَكُمْ بَيْنَكُمْ بِالْبَاطِلِ اِلَّٓا اَنْ تَكُونَ تِجَارَةً عَنْ تَرَاضٍ مِنْكُمْ وَلَا تَقْتُلُٓوا اَنْفُسَكُمْۜ


يَٓا  nida harfidir.  اَيُّ  münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur.  هَا  tenbih harfidir.  الَّذ۪ينَ  münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

Fiil cümlesidir. اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Nidanın cevabı  لَا تَأْكُلُٓوا اَمْوَالَكُمْ ’dır.  

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَأْكُلُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اَمْوَالَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

بَيْنَ  zaman zarfı,  اَمْوَالَكُمْ ’un mahzuf haline mütealliktir. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِالْبَاطِلِ  car mecruru  تَأْكُلُٓوا ’deki failin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, متلبسين بالباطل (Batıla bulanarak) şeklindedir.

اِلَّٓا  istisnâ edatı olup, istisna-i munkatı’a dır. اَنْ  ve masdar-ı müevvel, müstesna olarak mahallen mansubdur.  

 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

تَكُونَ  nakıs, fetha ile mansub muzari fiildir. تَكُونَ  ’nin ismi, müstetir olup takdiri  هى ‘dir. تِجَارَةً  kelimesi  تَكُونَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.

عَنْ تَرَاضٍ  car mecruru  تِجَارَةً ’in mahzuf sıfatına mütealliktir.  مِنْكُمْ  car mecruru  تَرَاضٍ ’ın mahzuf sıfatına müteallik olup, mahzuf يْ  üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Mankus isimdir.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَقْتُلُٓوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنْفُسَكُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:

1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.

2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.

3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.

İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Mankus isimler: Sondan bir önceki harfi kesralı olup son harfi de “ya (ي)” olan isimlere “mankus isimler” denir. Mankus isimler nekre halinde yani başlarında elif lam olmaksızın kullanıldığında ref ve cer durumlarında sonlarındaki “ya” harfi düşürülür. Ancak meydana gelen bu değişikliğe işaret olmak üzere kelimenin sonundaki kesra harekesi tenvinli kesra olur. İrabı ise yine takdiren olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰمَنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.

 اِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِكُمْ رَح۪يماً

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.  

ٱللَّهَ  lafza-i celâl  إِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. كَانَ ‘nin dahil olduğu cümle  اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir. بِكُمْ  car mecruru  رَح۪يمًا ’e mütealliktir. رَح۪يمًا  kelimesi  كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. 

رَح۪يمًا ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَأْكُلُٓوا اَمْوَالَكُمْ بَيْنَكُمْ بِالْبَاطِلِ اِلَّٓا اَنْ تَكُونَ تِجَارَةً عَنْ تَرَاضٍ مِنْكُمْ وَلَا تَقْتُلُٓوا اَنْفُسَكُمْۜ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Bu inşâ cümlesi  irşad (doğru davranma şeklini göstermek, insanları hatadan kurtarmak) için gelmiştir.

يَٓا  nida edatı,  اَيُّ  münadadır.  هَا  tekid ifade eden tenbih harfidir. الَّذ۪ينَ  münadadan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası olan  اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

الَّذ۪ينَ  ismi mevsûldur, kendinden sonra gelen konuya dikkat çeker. Ayrıca muhatap tarafından bilinen kişiler için kullanılır. Demek ki çevrede imanları ile bilinen bir grup vardır.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  nidasında, müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.

İman kelimesi fiil olarak  اٰمَنُوا  şeklinde gelmiştir. Bu imanınızın kıymetini bilin, bu iman üzere devam edin, imanınızı koruyun demektir. İsim olarak gelip  مؤْمِنُونَ  buyurulsaydı, bu manalar anlaşılmazdı.

Bazı salihler Allah Teâlâ'nın  ايَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  [Ey iman edenler]  sözünü işitince sanki Allah'ın nidasını işitmiş gibi, لبيك وسعديك “Emret Allah'ım, emrine amadeyim” der. Böyle söylemek Kur’an'ın edebidir. 

Nidanın cevap cümlesi olan  لَا تَأْكُلُٓوا اَمْوَالَكُمْ بَيْنَكُمْ بِالْبَاطِلِ اِلَّٓا اَنْ تَكُونَ تِجَارَةً عَنْ تَرَاضٍ مِنْكُمْ , nehiy üslubunda talebî inşaî isnaddır.

تَأْكُلُٓوا اَمْوَالَكُمْ  [Malları yemek] ibaresinde tağlîb sanatı vardır. En çok yemeğe sarf edildiği için böyle kullanılmıştır. Cüz-kül alakasıyla mecaz-ı mürsel olduğu da söylenebilir.

Veya mal, lezzetli bir yiyeceğe benzetilerek istiare yapılmıştır.

اَمْوَالَكُمْ  [Sizin mallarınız] izafeti, muzâfun ileyhi tahkir içindir. Yediğimiz mala dikkat çeker.

بِالْبَاطِلِ  ibaresindeki  بِ  harf-i ceri mülabese içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

بِالْبَاطِلِ  car mecruru  تَأْكُلُٓوا ’deki failin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, متلبسين بالباطل (Batıla bulanarak) şeklindedir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

بِالْبَاطِلِ  [bâtıl]dan murad, gasb, hırsızlık, hiyanet, kumar ve riba (faiz) gibi şeriate aykırı olan, şeriaitin mübah saymadığı yollardır. Yani “Ey iman edenler! Birbirinizin mallarını şer’i olmayan yollarla yemeyin; ancak tarafların rızası ile gerçekleşen ticaret müstesna yahut ticaret malları müstesna” demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

اِلَّٓا , istisna harfi, اَنْ  masdar harfidir. Akabindeki  تَكُونَ تِجَارَةً عَنْ تَرَاضٍ مِنْكُمْ  cümlesi, masdar tevilinde müstesnadır. Masdar-ı müevvel, كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

عَنْ تَرَاضٍ  car mecruru  تِجَارَةً ’in, مِنْكُمْ  car-mecruru ise  تَرَاضٍ ‘nın mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatların hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Nidanın cevabına atfedilen  وَلَا تَقْتُلُٓوا اَنْفُسَكُمْ  cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

İstisna, münkatı’dır. Çünkü “Sizden karşılıklı bir rızadan (doğan) ticaret” mefhumu, “malı batıl bir yolla yeme” cinsinden bir şey değildir. Buna göre buradaki edat, “fakat…” manasındadır. Mana, “Lakin o malı, karşılıklı bir rızadan doğan ticaret ile yemek helaldir.” şeklindedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Alışveriş şekillerinden özellikle ticaret zikredilmiştir. Çünkü mülkiyet, en çok ticaret yoluyla intikal eder ve onurlu insanlar için en uygun olan kazanma şekli de ticarettir. Karşılıklı rızadan maksat, biz Hanefilere göre akdin iki tarafının, satış halinde îcab ve kabul şeklinde tezahür eden karşılıklı rıza veya irade beyanlarıdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

اِلَّٓا اَنْ تَكُونَ تِجَارَةً  ifadesinde  تَكُونَ  [tam fiil olup],  تَقَعَ  (gerçekleşir) anlamındadır. Mana, “Ancak aranızda bir ticaret gerçekleşirse…” şeklindedir. Bu ifade  إلا أن تكون التجارة تجارة عَنْ تَراضٍ مِنْكُمْ والاستثناء منقطع  olarak da okunmuştur. Bu durumda  عَنْ تَرَاضٍ مِنْكُم  [karşılıklı rızaya dayalı] ifadesiyle birlikte “Ancak yaptığınız ticaret karşılıklı rızaya dayalı bir ticaret olursa…” anlamındadır. İstisna, münkatı’ olup mana şöyledir: “Mallarınızı kendi aranızda haksız yolla yemeyin, fakat malî kazancınızın karşılıklı rızaya dayalı bir ticaret olmasına yönelin.’’ Ya da “… fakat karşılıklı rızaya dayalı bir ticaret olması yasak değildir.”  عَنْ تَرَاضٍ مِنْكُمْ   (Karşılıklı rızaya dayalı) ifadesi ticareti niteler yani karşılıklı rızadan kaynaklanan bir ticaret… Başka geçim yolları da olmasına rağmen özellikle ticaretin dile getirilmesinin sebebi, rızık vesilelerinin çoğunun ticaret kaynaklı olmasıdır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Nefislerinizi (kendinizi) (birbirinizi) öldürmeyin. Haksız kazanç o kişiyi öldürmek gibidir. Müminler kardeştir. Kardeşinin malını yemek, onu öldürmek kadar kötüdür.

Ayrıca bunu intihar etmeyin şeklinde de yorumlamışlardır. Yahut öldürülmeye müstehak olacağınız işleri yapmayın demektir. Öldürmek fiilinde istiare düşünülebilir. Ahirette azaba düşmenize sebep olacak işler yaparak nefsinizi öldürmeyin, ona kötülük etmeyin manasındadır. Burada nefsi korumak söz konusudur. İslam’da korunacak beş asıl vardır: Bunlar; can, akıl, din, nesil ve maldır. 

“Nefsi öldürmek” ibaresi üç yerde geçmiştir. İkisi Nisa Suresi’nde 29 ve 66, biri de Bakara 85. ayettedir. Hem hakikat hem de sebep alakasıyla mecaz olabilir.

Bu ayet-i kerimede nefsi korumakla malı korumak bir arada zikredilmiştir. Çünkü malı korumak da nefsi korumanın öz kardeşi gibidir. Zira mal, nefsi ayakta tutmanın, kemâlata erdirmenin ve faziletler kazanmasının sebebidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  hitabıyle Kur'an'ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. Bu hitap Allah'ın müminlere yönelerek bu su­rede yaptığı ilk hitaptır. Muhataplara "Ey müminler!" diye seslenilmesi, onlara bu iman sahibinin, Allah'ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” ve “Ey İman Edenler” Hitaplarıyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese)

Kur’an’da bu tip  يَٓا اَيُّهَا  formunda nida çoktur. İçinde tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra  اَيُّ  harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan emri uyanık ve dikkatli bir şekilde almak için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan  هَا  gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri't T'abîri'l Kur'ânî, Dirâsetu Tahlîliyye li Sûreti'l Ahzâb, s. 43)


 اِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِكُمْ رَح۪يماً

Ayetin son cümlesi ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Lafza-ı celal  اِنَّ ‘nin ismi, كَانَ بِكُمْ رَح۪يماً  cümlesi haberidir.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması teberrük, haşyet duyguları uyandırmak ve tehdit ve içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müsned olan  كَانَ بِكُمْ رَح۪يماً  cümlesi, nakıs fiil  كَانُ  ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Car mecrur  بِكُمْ , ihtimam için amili  رَح۪يماً ’e takdim edilmiştir. 

كَان ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s. 124) 

كَانَ ’nin haberi olan  رَح۪يماً  mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

تَكُونَ - كَانَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Allah Teâlâ kendi vasıflarını  كَانَ  ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezelî olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden  كَانَ   bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Onun vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Râgıb el-İsfahânî  كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığını belirtir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda  söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ ‘nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)

Bu cümle, geçen nehiylerin illet ve sebebidir. Bu sizin için Allah Teâlâ’nın sonsuz rahmet ve şefkâtidir, işte bundan dolayıdır ki sizi, bunlardan nehyetmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Nisâ Sûresi 30. Ayet

وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ عُدْوَاناً وَظُلْماً فَسَوْفَ نُصْل۪يهِ نَاراًۜ وَكَانَ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَس۪يراً  ٣٠


Kim haddi aşarak ve zulmederek bunu yaparsa, onu cehennem ateşine atacağız. Bu, Allah’a pek kolaydır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَنْ kim
2 يَفْعَلْ yaparsa (bilsin ki) ف ع ل
3 ذَٰلِكَ bunu
4 عُدْوَانًا düşmanlık ile ع د و
5 وَظُلْمًا ve zulüm ile ظ ل م
6 فَسَوْفَ yakında
7 نُصْلِيهِ onu sokacağız ص ل ي
8 نَارًا cehenneme ن و ر
9 وَكَانَ ك و ن
10 ذَٰلِكَ ve bu
11 عَلَى karşı
12 اللَّهِ Allah’a
13 يَسِيرًا kolaydır ي س ر

وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ عُدْوَاناً وَظُلْماً فَسَوْفَ نُصْل۪يهِ نَاراًۜ


İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

يَفْعَلْ  şart fiili olup, sukün ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. ذٰلِكَ  işaret ismi mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  ل  harfi buud yani uzaklık bildirir,  ك  ise muhatap zamiridir.

عُدْوَانًا  sebebiyet bildiren mef’ûlün lieclih olup fetha ile mansubdur. ظُلْمًا  atıf harfi  وَ ‘la  عُدْوَانًا ’e matuftur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  

سَوْفَ  gelecek zamana işaret eder. Alimler bu edatı tesvif -erteleme diye isimlendirmişlerdir. Vaat veya tehdit bulunan yani istenen veya hoşlanılmayan bir fiile delalet eden bir muzari fiilin  başına geldiklerinde tekid-vurgu olurlar.

نُصْل۪ي  fiili  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. Muttasıl zamir  هِ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. نَارً  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Fiilin oluş sebebini bildiren mef’uldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubtur. Fiile “neden, niçin” soruları sorularak bulunur.Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki, zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نُصْل۪ي  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  صلي ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

 

 وَكَانَ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَس۪يراً 

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

ذٰلِكَ  işaret ismi  كَانَ ’nin ismi olarak mahallen merfûdur. ل  harfi buud yani uzaklık bildirir,  ك  ise muhatap zamiridir. عَلَى اللّٰهِ  car mecruru  يَس۪يرًا ’e mütealliktir.  يَس۪يرًا  kelimesi  كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.

يَس۪يرًا ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ عُدْوَاناً وَظُلْماً فَسَوْفَ نُصْل۪يهِ نَاراًۜ


وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Şart üslubundaki terkipte sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi  يَفْعَلْ ذٰلِكَ , şarttır. Şart ismi  مَنْ  mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَفْعَلْ ذٰلِكَ عُدْوَانًا وَظُلْمًا  cümlesi haberdir. 

Müsnedin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Cümlede mef’ûlün işaret ismiyle gelmesi, işaret edilenin önemini vurgulamış ve tahkir ifade etmiştir. İsm-i işaret, işaret edileni göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterir.

İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ‘yle Allah'ın haram kıldığı davranışlara işaret edilmiştir. 

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

ذٰلِكَ , o insanların fesatta mertebelerinin çok yüksek olduğuna işaret eder.  (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Hal veya mef’ûlün lieclih konumundaki  عُدْوَانًا  ve  ظُلْمًا , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

عُدْوَانًا , haddi aşmak demektir.  ظُلْمًا [haksızlık] ise bir şeyi konulması gereken yerden başka yere koymak demektir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Burada tehdidin, haddi aşmak ve zulüm kayıtlarıyla birlikte gelmesi, yanılarak ve yanlışlıkla yapılan işin kapsam dışında tutulması içindir. Manaları birbirlerine yakın olmakla birlikte, haddi aşmanın ve zulmün bir arada zikrolunması, lafızlarının farklı olmasından dolayıdır. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân) 

فَ  karinesiyle gelen  فَسَوْفَ نُصْل۪يهِ نَارًاۜ  şeklindeki cevap cümlesi, سَوْفَ  ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. 

Önceki cümledeki gaib zamirden bu cümledeki azamet zamirine iltifat vardır.

Fiilin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber talebî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Mef’ûl olan  نَارًاۜ ’deki nekrelik, bu ateşin tahayyül edilemez derece ve çeşitte olduğuna işarettir. 

س  lafzı ile dünyada gerçekleşecek olayları,  سوف  lafzı ile ise, ahirette gerçekleşecek olayları ifade etmek için kullanıldığı belirtilmektedir. (Necmettin Çalışkan, Abdurrahman Hasan Habenneke El-Meydânî Ve Tefsîri)


 وَكَانَ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَس۪يراً

 

وَ  istînâfiyyedir. Nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin işaret ismi ile gelmesi işaret edilenin önemini belirtir. Yasaklara uymayanların cezasına işaret edilen  ذٰلِكَ ’de istiare sanatı vardır. Aklî olan hissî olana benzetilmiştir. 

Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi) 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin, cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car-mecrur  عَلَى اللّٰهِ, ihtimam için, amili olan  يَس۪يراً ’e takdim edilmiştir. Çünkü kolaylık Allah’a isnad edilmiştir. Aslında Allah Teâlâ’ya her şey kolaydır. Bu cümle Allah’ın sonsuz kudretinden kinayedir.

Azamet zamirinden Allah ismine iltifat sanatı vardır.

Zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, mehabeti artırmak, tehditte mübalağa ve azap vaîdini ağırlaştırmak için yapılan ıtnâbdır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için, lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

يَس۪يراً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

وَكَانَ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَس۪يرًا  [Bu Allah’a kolaydır.] cümlesi yani sanmayın ki “bunu yapmak zordur” anlamındadır. Bu; mecazî bir ifadedir. Allah Teâlâ için zaten zor değildir. Ama bizim gözümüzde canlandırabilmemiz için söylenmiştir. Allah Teâlâ için her fiil eşittir. 

وَكَانَ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَس۪يرًا  [Bu Allah’a kolaydır.] cümlesinde bu azabın sebebinin mevcut olduğunu ve ilâhî iradenin önünde duracak hiçbir güç olmadığını vurgular. Burada zamir kullanılmayıp ism-i celilin (Allah) zikredilmesi, mehabeti artırmak ve bu zeyl cümlesinin istiklâlini tekid içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Nisâ Sûresi 31. Ayet

اِنْ تَجْتَنِبُوا كَـبَٓائِرَ مَا تُنْهَوْنَ عَنْهُ نُكَفِّرْ عَنْكُمْ سَيِّـَٔاتِكُمْ وَنُدْخِلْكُمْ مُدْخَلاً كَر۪يماً  ٣١


Eğer size yasaklanan (günah)ların büyüklerinden kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi güzel bir yere koyarız.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنْ eğer
2 تَجْتَنِبُوا kaçınırsanız ج ن ب
3 كَبَائِرَ büyük günahlardan ك ب ر
4 مَا ne ki
5 تُنْهَوْنَ size yasaklanan ن ه ي
6 عَنْهُ ondan
7 نُكَفِّرْ örteriz ك ف ر
8 عَنْكُمْ sizin
9 سَيِّئَاتِكُمْ küçük günahlarınızı س و ا
10 وَنُدْخِلْكُمْ ve sizi sokarız د خ ل
11 مُدْخَلًا bir yere د خ ل
12 كَرِيمًا güzel ك ر م

Riyazus Salihin, 1618 Nolu Hadis

Ebû Hureyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu:

- "Yedi helâk ediciden kaçının!" Sahâbîler:

- Ey Allahın Rasûlü! Bunlar nelerdir? diye sordular. Hz. Peygamber:

- "Allah'a ortak koşmak, sihir (büyü)  yapmak, Allah'ın haram kıldığı bir nefsi haksız yere öldürmek, faiz yemek, yetim malı yemek, savaş meydanından kaçmak, evli, namuslu ve hiç bir şeyden haberi olmayan kadınlara zina isnad etmektir,” buyurdu.

Buhârî, Vasâyâ 23, Tıb 38, Hudûd 44; Müslim, Îmân 145. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Vasâyâ 10; Nesâî, Vasâyâ

Riyazus Salihin, 132 Nolu Hadis

Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Büyük günahlardan kaçınılması halinde, beş vakit namaz, iki cuma ve iki ramazan, aralarında (işlenecek küçük) günahlara kefârettir.”

Müslim, Tahâret16

اِنْ تَجْتَنِبُوا كَـبَٓائِرَ مَا تُنْهَوْنَ عَنْهُ نُكَفِّرْ عَنْكُمْ سَيِّـَٔاتِكُمْ وَنُدْخِلْكُمْ مُدْخَلاً كَر۪يماً

 

Fiil cümlesidir. اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَجْتَنِبُوا  şart fiili olup, نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. كَبَٓائِرَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  تُنْهَوْنَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

تُنْهَوْنَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla mahzuf elif üzere merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.  عَنْهُ  car mecruru  تُنْهَوْنَ  fiiline mütealliktir.

فَ  karînesi olmadan gelen  نُكَفِّرْ عَنْكُمْ  cümlesi şartın cevabıdır.

نُكَفِّرْ  sukün ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. عَنْكُمْ  car mecruru  نُكَفِّرْ  fiiline mütealliktir.  

سَيِّـَٔاتِكُمْ  mef’ûlun bih olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanırlar. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نُدْخِلْ  sukün ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مُدْخَلًا  mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur.  كَر۪يمًا  kelimesi  مُدْخَلًا ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَجْتَنِبُوا  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  جنب ’dır. 

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

نُكَفِّرْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi كفر ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

نُدْخِلْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi دخل ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

كَر۪يمًا - كَبَٓائِرَ ; sıfat-ı müşebbehe kalıbıdır. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مُدْخَلًا ; sülâsi mücerredi  دخل  olan fiilin ism-i mef’ûlüdür.

اِنْ تَجْتَنِبُوا كَـبَٓائِرَ مَا تُنْهَوْنَ عَنْهُ نُكَفِّرْ عَنْكُمْ سَيِّـَٔاتِكُمْ وَنُدْخِلْكُمْ مُدْخَلاً كَر۪يماً

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Şart üslubundaki terkipte  تَجْتَنِبُوا كَبَٓائِرَ مَا تُنْهَوْنَ عَنْهُ  cümlesi şarttır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

اِنْ  şart harfi, asıl şart edatlarındandır. Çoğu zaman şartın vukuunda şek ifade eder. 

Mef’ûl olan  كَبَٓائِرَ ‘nın muzâfun ileyhi konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ‘nın sıla cümlesi  تُنْهَوْنَ عَنْهُ , müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

فَ  karînesi olmadan gelen cevap cümlesi  نُكَفِّرْ عَنْكُمْ سَيِّـَٔاتِكُمْ  , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Önceki ayetteki Allah isminden bu cümlede azamet zamirine iltifat sanatı vardır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  Car-mecrur  عَنْكُمْ , ihtimam ve teşvik için, mef’ûl olan  سَيِّـَٔاتِكُمْ ‘e takdim edilmiştir.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Aynı üsluptaki  وَنُدْخِلْكُمْ مُدْخَلًا كَر۪يمًا  cümlesi atıf harfi  وَ ’la şartın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır.

كَبَٓائِرَ  ve mef’ûlü mutlak olan مُدْخَلًا  ‘in sıfatı olan  كَر۪يمًا , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

نُدْخِلْكُمْ  ve  نُكَفِّرْ  fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Ayetteki muzari fiiller teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

كَبَٓائِرَ - سَيِّـَٔاتِكُمْ  arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

Cennet yerine  مُدْخَلًاا [giriş yeri] ibaresi kullanılmış.  مُدْخَلًاا  hem masdar hem de ism-i mekândır. Kinayedir.

مُدْخَلًاا - نُدْخِلْكُمْ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Müfessirler der ki: “Büyük günahlardan kaçınıldığı takdirde bir namazdan diğer namaza, bir cumadan diğer bir cumaya ve bir Ramazandan diğer Ramazana kadar işlenen küçük günahlara bu namazlar kefaret olur.

Büyük günahların ne oldukları hususunda İslam alimleri görüş ayrılığına düşmüşlerdir. Gerçeğe en yakın olan görüşe göre: Büyük günah, şer’an had cezası gereken veya hakkında sarahatle bir vaid belirtilmiş olan günahlardır. Rivayete göre Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: Büyük günahlar yedidir:

Allahu Teâlâ’ya ortak koşmak, Allah Teâlâ’nın haram kıldığı cana kıymak, İffetli kadınları zina ile suçlamak, Yetimin malını yemek, Riba (faiz) yemek, Düşmana karşı yürüyen ordudan kaçmak, Ana-babaya isyan etmek. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm,Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

[Allah ve Resulünün size yasakladığı masiyetlerin büyük olanından kaçınırsanız “Biz de işlediğiniz kötülükleri örteriz.”] Yani tüm zamanlarda işlediğiniz küçük günahlardan dolayı haketmiş olduğunuz cezayı kaldırırız ve onları işlenmemiş sayarız. Çünkü büyük günahlardan sakınmanızdan ve o günahlara karşı sabretmenizden dolayı haketmiş olduğunuz sevap, küçük günahların cezasından çok daha fazladır. Günahların büyüklük veya küçüklükle nitelenmeleri, ya taate ya günaha ya da bu taat ve masiyeti işleyenin aldığı karşılığa göredir.Tekfir, hak edilen cezayı daha büyük bir sevap ile veya tövbeyle gidermektir. İhbât ise tekfirin çelişiğidir yani hak edilen sevabın, daha büyük bir cezadan veya bir taatten duyulan pişmanlıktan dolayı yok edilmesidir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl, Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Nisâ Sûresi 32. Ayet

وَلَا تَتَمَنَّوْا مَا فَضَّلَ اللّٰهُ بِه۪ بَعْضَكُمْ عَلٰى بَعْضٍۜ لِلرِّجَالِ نَص۪يبٌ مِمَّا اكْتَسَبُوا وَلِلنِّسَٓاءِ نَص۪يبٌ مِمَّا اكْتَسَبْنَۜ وَسْـَٔلُوا اللّٰهَ مِنْ فَضْلِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يماً  ٣٢


Allah’ın, kiminizi kiminize üstün kılmaya vesile yaptığı şeyleri (haset ederek) arzu edip durmayın. Erkeklere kazandıklarından bir pay vardır. Kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır. Allah’tan, O’nun lütfunu isteyin. Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَا
2 تَتَمَنَّوْا göz dikmeyin م ن ي
3 مَا şeylere
4 فَضَّلَ üstün kıldığı ف ض ل
5 اللَّهُ Allah’ın
6 بِهِ onunla
7 بَعْضَكُمْ bir kısmınızı ب ع ض
8 عَلَىٰ karşı
9 بَعْضٍ diğerine ب ع ض
10 لِلرِّجَالِ erkeklere vardır ر ج ل
11 نَصِيبٌ bir pay ن ص ب
12 مِمَّا şeylerden
13 اكْتَسَبُوا kazandıkları ك س ب
14 وَلِلنِّسَاءِ ve kadınlara vardır ن س و
15 نَصِيبٌ bir pay ن ص ب
16 مِمَّا şeylerden
17 اكْتَسَبْنَ kazandıkları ك س ب
18 وَاسْأَلُوا isteyin س ا ل
19 اللَّهَ Alla’ın
20 مِنْ -ndan
21 فَضْلِهِ lutfu- ف ض ل
22 إِنَّ kuşkusuz
23 اللَّهَ Allah
24 كَانَ ك و ن
25 بِكُلِّ her ك ل ل
26 شَيْءٍ şeyi ش ي ا
27 عَلِيمًا bilendir ع ل م

وَلَا تَتَمَنَّوْا مَا فَضَّلَ اللّٰهُ بِه۪ بَعْضَكُمْ عَلٰى بَعْضٍۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَتَمَنَّوْا  fiili  نَ ‘ un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  فَضَّلَ اللّٰهُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

فَضَّلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. بِه۪  car mecruru  فَضَّلَ  fiiline mütealliktir.  بَعْضَكُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. عَلٰى بَعْض  car mecruru  فَضَّلَ  fiiline mütealliktir.

تَتَمَنَّوْا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi  مني ’dir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar. 

فَضَّلَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  فضل ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


لِلرِّجَالِ نَص۪يبٌ مِمَّا اكْتَسَبُوا وَلِلنِّسَٓاءِ نَص۪يبٌ مِمَّا اكْتَسَبْنَۜ

 

İsim cümlesidir. لِلرِّجَالِ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  نَص۪يبٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. مَا  müşterek ism-i mevsûl  مِنْ  harf-i ceri ile  نَص۪يبٌ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  اكْتَسَبُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

اكْتَسَبُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

İsim cümlesidir. لِلنِّسَٓاءِ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. نَص۪يبٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. مَا  müşterek ism-i mevsûl  مِنْ  harf-i ceriyle  نَص۪يبٌ  ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  اكْتَسَبْنَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

اكْتَسَبْنَ  fiili (نَ) nûnu’n- nisvenin bitişmesiyle sükun üzere mebni mazi fiildir. Faili nûnu’n-nisve olup mahallen merfûdur.

اكْتَسَبُوا  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir.Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  كسب ’dır. 

Bu bab fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar.


وَسْـَٔلُوا اللّٰهَ مِنْ فَضْلِه۪ۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. وَسْـَٔلُوا  fiili  نَ ‘ un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ  lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

مِنْ فَضْلِه  car mecruru  وَسْـَٔلُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.    

    

اِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يماً

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.  

ٱللَّهَ  lafza-i celâli  إِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. كَانَ ‘nin dahil olduğu cümle اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir. بِكُلِّ  car mecruru  عَل۪يمًا ’e mütealliktir.  شَيْءٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  عَل۪يمًا  kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. 

عَل۪يمًا ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَا تَتَمَنَّوْا مَا فَضَّلَ اللّٰهُ بِه۪ بَعْضَكُمْ عَلٰى بَعْضٍۜ

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Cümle nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ‘nın sıla cümlesi olan  فَضَّلَ اللّٰهُ بِه۪ بَعْضَكُمْ عَلٰى بَعْضٍ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtida-i kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Önceki ayetteki azamet zamirinden bu ayette lafza-ı celâle iltifat sanatı vardır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  Car-mecrur  بِه۪ , ihtimam için, mef’ûl olan  بَعْضَكُمْ  ‘a takdim edilmiştir.

بَعْضٍ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

لَا تَتَمَنَّوْا [Temenni etmeyin.] ifadesinde, insanlara birbirlerine haset etmeleri ve Allah’ın bazı insanları bazılarından avantajlı kıldığı makam ve servet gibi hususları temenni etmeleri yasaklanmaktadır. Çünkü bu avantajlar Allah’ın taksimi olup bir hikmet ve plandan, kulların durumlarını, yani kuluna bol rızık mı az rızık mı vermesinin daha hayırlı olacağını bilmesinden kaynaklanmıştır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl; Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm; Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


لِلرِّجَالِ نَص۪يبٌ مِمَّا اكْتَسَبُوا وَلِلنِّسَٓاءِ نَص۪يبٌ مِمَّا اكْتَسَبْنَۜ

 

Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.  لِلرِّجَالِ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  نَص۪يبٌ , muahhar mübtedadır. 

Muahhar mübteda olan  نَص۪يبٌ  ‘un nekre gelişi tazim ve kesret ifade eder.

Başındaki harfi cerle birlikte  نَص۪يبٌ ‘un mahzuf sıfatına müteallik müşterek ism-i mevsûl  مَّا ‘nın sıla cümlesi اكْتَسَبُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Burada yasaklanan şey hasettir.

وَلِلنِّسَٓاءِ نَص۪يبٌ مِمَّا اكْتَسَبْنَۜ  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la aynı üsluptaki  لِلرِّجَالِ نَص۪يبٌ مِمَّا اكْتَسَبُوا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır.

Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.

لِلنِّسَٓاءِ  mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Muahhar mübteda olan  نَص۪يبٌ  ‘un nekre gelişi tazim ifade eder. 

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَّا  ‘nın sılası olan  اكْتَسَبْنَ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

لِلرِّجَالِ نَص۪يبٌ مِمَّا اكْتَسَبُوا  cümlesi ile  وَلِلنِّسَٓاءِ نَص۪يبٌ مِمَّا اكْتَسَبْنَۜ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır. 

لِلرِّجَالِ - لِلنِّسَٓاءِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı icâb sanatı vardır.

اكْتَسَبُوا - اكْتَسَبْنَۜ  fiilleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı, 

نَص۪يبٌ - مِمَّا  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır. 

Allah herkesi başkalarına göre farklı açılardan üstün kılmıştır. Maddi açı, manevi açı, duygusal açı vs. Buradaki  ismi mevsûl, özlemi çekilen şeyleri ifade eder. Böylece bunlar müphem olarak gelmiş, kendilerine zor gelecek şeyler yüzlerine karşı açıkça söylenmemiştir. 

مِمَّا اكْتَسَبُوا  cümlesinde istiare vardır. Erkeklerin verasete hak kazan­maları ve ona sahip olmaları, çalışarak kazanmaya benzetilmiştir. İstiare-i tebeiyye yoluyla  اكْتَسَبُ fiili  اكتساب  masdarından türetilmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

لِلرِّجَالِ نَص۪يبٌ مِمَّا اكْتَسَبُوا  [Erkeklere kazandıklarından bir pay vardır.] ifadesi, kadın ve erkekten her biri için Allah’ın, o kişinin durumunun gereği neyse onu bilişine göre belirlemiş olduğu yayma veya daraltmayı (yani ona verdiği zenginlik ve fakirliği), onun kendi kesbi (kazancı) olarak isimlendirmektedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl,Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


وَسْـَٔلُوا اللّٰهَ مِنْ فَضْلِه۪ۜ

 

Cümle  لَا تَتَمَنَّوْا  cümlesine matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Veciz ifade amacına matuf  فَضْلِه  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan فَضْلِ , şan ve şeref kazanmıştır.

فَضْلِه۪ۜ  -  فَضَّلَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve  reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

وَسْـَٔلُوا - تَتَمَنَّوْا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

 وَسْـَٔلُوا اللّٰهَ مِنْ فَضْلِه۪ۜ  [Allah’ın lütfundan isteyin] yani başkalarının, kendilerine ilâhî lütuf olarak verilmiş nasiplerini temenni etmeyin. Bilakis Allah’ın bitmez tükenmez hazinelerinden dileyin. Denilmiştir ki: “Erkekler, Allah dünyada bizi kadınlardan avantajlı kıldı. Mesela mirastan bize iki pay, onlara ise bir pay düşer. Bu avantajlarımızdan dolayı ahirette de yaptığımız amellerden bizim iki kat, kadınların ise bir kat sevap alacaklarını umuyoruz.” deyince Ümmü Seleme (r.a.) ve yanındaki bir grup kadın, “Keşke Allah erkeklere cihadı farz kıldığı gibi bize de farz kılsaydı da biz de onlar kadar sevap alsaydık!” dediler. Bunun üzerine bu ayet indi. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl,Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Cenab-ı Hakk’ın,  وَسْـَٔلُوا اللّٰهَ مِنْ فَضْلِه۪ۜ  [Allah’tan, fazlını isteyiniz.] buyruğu, insanın talep ve dualarında muayyen bir biçimde bir şey istemesinin caiz olmayacağına; ancak Allah'ın lütfundan, mutlak bir biçimde dini ve dünyası hakkında, kendi salahına vesile olacak şeyleri isteyebileceğine bir tenbihte bulunma ve dikkat çekmedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


اِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يماً

 

Ayetin son cümlesi ta’liliyye olarak gelmiştir. Fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Lafza-ı celâl  اِنَّ ‘nin ismi, كَانَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يماً  cümlesi haberidir.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak yüceliğine dikkat çekmek için için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında  ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اِنّ ’nin haberi olan  كَانَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يماً , nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.  

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ  ve isim cümlesi sebebiyle tekit ifade eden çok muhkem cümlelerdir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. بِكُلِّ شَيْءٍ , amili olan  كَانَ ’nin haberi  عَل۪يماً ’e takdim edilmiştir. Bu takdim Allah’ın her şeye muktedir olduğu, kudret gücünün, umuma şamil olduğunu vurgulamıştır.

شَيْءٍ ’deki tenvin kesret ve nev ifade eder. 

عَل۪يماً mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Ayetin bu son cümlesi önceki ibare için tezyîl ifade eder. 

Cümle mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir. 

Bu yükümlülüğe uygun bir tezyildir. Çünkü bu, sadece Rabbinin denetlediği nefsin işleri ile ilgilidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Allah Teâlâ kendi vasıflarını  كَانَ  ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezelî olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden  كَانَ  bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Onun vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Râgıb el-İsfahânî  كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığını belirtir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda  söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)

“O’nun ilmi tüm eşyayı kaplamıştır. O Mevlâ, kiminizi kiminize üstün kılmaya neden olan sebepleri ve gerek zenginlik gerekse fakirlik olsun sizden birinize en uygun olan hali bilendir. O halde siz de halinize itiraz etmekten sakının. Yine O Mevlâ kendisinden istediğiniz her şeyi bilip, bu isteklere icabet edendir.” Allah Teâlâ bu ayet-i kerîmesinde kullarından kimsenin diğerinde olan üstünlüğe gözünü dikmemesini, bilakis kendi lütfundan istenmesini emretmiş, ayet sonunda ise; zenginlik, fakirlik vb. kullarına en uygun olan durumları bilenin kendisi olduğunu vurgulamıştır. (Keziban Dut, Ayet Sonlarındaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlamında) 

Nisâ Sûresi 33. Ayet

وَلِكُلٍّ جَعَلْنَا مَوَالِيَ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْاَقْرَبُونَۜ وَالَّذ۪ينَ عَقَدَتْ اَيْمَانُكُمْ فَاٰتُوهُمْ نَص۪يبَهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يداً۟  ٣٣


(Erkek ve kadından) her biri için ana-babanın ve akrabanın bıraktıklarından (pay alan) varisler kıldık. Yeminlerinizin bağladığı (ahitleştiğiniz) kimselere de kendi hisselerini verin. Şüphesiz Allah her şeye şahittir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلِكُلٍّ ve her birine ك ل ل
2 جَعَلْنَا kıldık ج ع ل
3 مَوَالِيَ varisler و ل ي
4 مِمَّا -ndan
5 تَرَكَ bıraktıkları- ت ر ك
6 الْوَالِدَانِ ana babanın و ل د
7 وَالْأَقْرَبُونَ ve akrabanın ق ر ب
8 وَالَّذِينَ ve kimselere
9 عَقَدَتْ bağladığı ع ق د
10 أَيْمَانُكُمْ yeminlerinizin ي م ن
11 فَاتُوهُمْ verin ا ت ي
12 نَصِيبَهُمْ hisselerini ن ص ب
13 إِنَّ şüphesiz
14 اللَّهَ Allah
15 كَانَ ك و ن
16 عَلَىٰ üzerine
17 كُلِّ her ك ل ل
18 شَيْءٍ şeyi ش ي ا
19 شَهِيدًا şahittir ش ه د

  وَلِكُلٍّ جَعَلْنَا مَوَالِيَ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْاَقْرَبُونَۜ

 

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  لِكُلٍّ  car mecruru  جَعَلْنَا  fiiline mütealliktir. 

جَعَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.  مَوَالِيَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مَا  müşterek ism-i mevsûl  مِنْ  harf-i ceriyle mahzuf fiile mütealliktir. Takdiri, يَرِثُونَ şeklindedir. İsm-i mevsûlun sılası  تَرَكَ الْوَالِدَانِ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

تَرَكَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. الْوَالِدَانِ  fail olup müsenna olduğu için ref alameti elif ’tir. الْاَقْرَبُونَ  atıf harfi وَ ’la  الْوَالِدَانِ ’ye matuf olup, ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek  3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

 وَالَّذ۪ينَ عَقَدَتْ اَيْمَانُكُمْ فَاٰتُوهُمْ نَص۪يبَهُمْۜ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. İstînâfiyye olması da caizdir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  عَقَدَتْ اَيْمَانُكُمْ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

Fiil cümlesidir. عَقَدَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir. تۡ  te’nis alametidir.  اَيْمَانُكُمْ  fail olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَ  harfi zaiddir.  اٰتُو  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. نَص۪يبَهُمْ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.   

اٰتُو  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أتي ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

   

اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يداً۟

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.  

ٱللَّهَ  lafza-i celâl  إِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. كَانَ ‘nin dahil olduğu cümle اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir. عَلٰى كُلِّ  car mecruru  شَه۪يدًا۟ ’e mütealliktir. شَيْءٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  شَه۪يدًا۟  kelimesi  كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. 

شَه۪يدًا۟ ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلِكُلٍّ جَعَلْنَا مَوَالِيَ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْاَقْرَبُونَۜ

 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye  وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  لِكُلٍّ  car mecruru, amili olan  جَعَلْنَا  fiiline ihtimam için takdim edilmiştir.

لِكُلٍّ ‘deki nekrelik, takdiri  إنسان olan hazfedilmiş muzâfun ileyhe işarettir. Muzâfun ileyhin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Fiilin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Müşterek ism-i mevsûl  مَّا , mef’ûl olan  مَوَالِيَ ‘nin açıklaması olan mahzuf  يرثون  fiiline mütealliktir.

Sılası olan  تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْاَقْرَبُونَ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

مَوَالِيَ - الْوَالِدَانِ - الْاَقْرَبُونَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Önceki ayetteki gaib zamirden bu ayette azamet zamirine iltifat edilmiştir.

مَوَالِيَ  kelimesi, pek çok manaya gelen müşterek bir lafızdır: Azad eden, azad edilmiş köle, veli, amcaoğlu, asabe...  Ayette murad edilen mana asabedir. Çünkü bu ayete, bu manadan başkası uygun düşmez. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

مَوَالِي  ibaresiyle eşler veya evlatlıklar kastedilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

مِمَّا تَرَكَ  [Bıraktığı mirastan] ifadesi,  كُلٍّ [her] kelimesini açıklamaktadır, yani “Ana-babanın ve akrabanın bıraktığı her miras için biz onu alıp ona sahip olacak birtakım hak sahipleri belirlemişiz.” Yahut  جَعَلْنَا مَوَالِيَ  ifadesi  كُلٍّ ’e sıfat kılınıp  كُلٍّ  ile bağlantılı zamirden, yani  جَعَلْنَاهُمْ ’den düşürülerek, “Bizim hak sahibi kıldığımız her bir şahıs için ana-baba ve akrabaların bıraktıklarından bir pay vardır.” şeklinde de olabilir. Bu durumda cümle,  لِكُلِّ مَنْ خَلَقَهُ اللَّهُ إِنْسَانًا مِنْ رِزْقِ اللَّهِ (Allah’ın insan olarak yarattığı herkes için Allah’ın rızkından bir pay vardır.) ifadesindeki gibi mübteda - haber olur. 

Yahut  مِمَّا’daki  مِنْ, mevâlîye bağlı kabul edilerek -çünkü مَوَالِيَ mirasçılar anlamındadır- تَرَكَ’deki zamir de  كُلٍّ’e ait kabul edilip “Herkes için bıraktığı mala mirasçılar belirlemişiz.” şeklinde de olabilir.

Sonra  مَوَالِيَ  “ana-babalar ve akrabalar” diye tefsir edilmiştir, âdeta “Peki, mevâlî kimlerdir?” diye sorulmakta,  الْوَالِدَانِ وَالْاَقْرَبُونَ  [ana-babalar ve akrabalardır] diye cevap verilmektedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l -Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

وَالَّذ۪ينَ عَقَدَتْ اَيْمَانُكُمْ فَاٰتُوهُمْ نَص۪يبَهُمْۜ 


وَ , istînâfiyyedir. Veya bu cümle, istînâfiyeye atfedilmiştir. Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

الَّذ۪ينَ  mübteda,  فَاٰتُوهُمْ نَص۪يبَهُمْۜ  cümlesi haberdir.

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ , mübteda konumundadır. Mevsulü her zaman takibeden sılası olan  عَقَدَتْ اَيْمَانُكُمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Cümlede müsnedün ileyhin ism-i mevsûl ile marife olması, arkadan gelen habere dikkat çekmek içindir.

فَاٰتُوهُمْ نَص۪يبَهُمْۜ  cümlesindeki  فَ , mevsûlü şarta benzetmek için gelmiş zaid harftir. Haber olan cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

وَالَّذ۪ينَ عَقَدَتْ اَيْمَانُكُمْ  [Antlaşma yaparak el sıkıştığınız kimseler] ifadesi şart anlamı içeren mübtedadır, bu sebeple haberin başına  فَ  gelmiştir.

عَقَدَتْ اَيْمَانُكُمْ  [Ellerinizin akit yaptığı] ibaresinde sebep veya alet alakasıyla mecaz-ı mürsel vardır.

اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يداً۟

 

Ayetin son cümlesi istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.  اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Lafza-ı celâl  اِنَّ ‘nin ismi,  كَانَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يداً۟  cümlesi haberidir.

Son cümlede azamet zamirinden lafza-ı celâle iltifat sanatı vardır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesinde tecrîd sanatı vardır.  

اِنّ ’nin haberi olan  كَانَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يداً۟ , nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.  

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ  ve isim cümlesi sebebiyle tekit ifade eden çok muhkem cümlelerdir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. بِكُلِّ شَيْءٍ , ihtimam için amili olan  كَانَ ’nin haberi  شَه۪يداً۟ ’e takdim edilmiştir. Bu takdim Allah’ın her şeye muktedir olduğu, kudret gücünün, umuma şamil olduğunu vurgulamıştır.

شَيْءٍ ’deki tenvin kesret ve nev ifade eder. 

شَه۪يداً۟  mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Her şeye şahittir] ifadesinde Allah Teâlâ, herşeye şahit olduğunu beyan ederken, bunun içine hesap ve cezayı idmâc etmiştir. Tehdit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.

Allah Teâlâ kendi vasıflarını  كَانَ  ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezelî olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden  كَانَ  bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Onun vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Râgıb el-İsfahânî  كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığını belirtir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda  söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)

Allah yaptıklarımızı görmektedir, o yüzden başkalarının hakkını kısıtlamayalım. Bu cümlede lâzım-melzûm alakasıyla Allah’ın bunun cezasını vereceği manası vardır.

اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يدًا۟  cümlesinde Allahu Teâlâ, kâinatta olup biten her şeye ve ezcümle bu varislerin haklarını verip vermediğinize de şahittir. Şu halde bu ifade, hem mükâfat vaadi, hem de ceza vaididir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm,Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Sayfadaki ayetlerin  فعيلا  veznindeki fasılalarıyla oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Günün Mesajı
İnsan zayıf yaratılmıştır. Bunun için şehvet ve arzularına yenilebilir. Allah'ın emir ve yasaklarına uymakta zorlanabilir. Batıl yollarla, haram mal yemek kendimizi öldürmektir. Çünkü ahiretimizi kaybettirir. Bunun "kendimizi öldürmek" olduğu Kur'an'da sadece burada geçmiştir. Bu çok şiddetli bir tehdittir. Ama büyük günahlardan kaçınırsak Allah küçük günahlarımızı örter ve bizi şerefli bir mekana koyar.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Küçük bir kız, ormanın derinliklerinde koşup oynamış. Yorgun düştükten sonra bir ağacın altına oturmuş. Kuş cıvıltılarının ve yaprakların hışırtılarının ninnisiyle, göz kapakları ağırlaşmış. Uykuyla uyanıklık arasında gidip gelirken, bazı sesler duymuş. Heyecanlanıp ayaklanmış. Etrafına bakıp, seslerin kaynağını aramış ama bulamamış. Bir kaç kereden sonra kalkmaktansa, sadece gözlerini hafifçe aralamış ve sessizce beklemiş.

Meğer, çiçekler aralarında konuşuyorlarmış. Hepsinin ağzında, kendisinde olmayan ama başka bir çiçekte olan üstünlüklermiş. Kimisinin gözü diğerinin yapraklarında, kimisininki kokusunda, kimisininki rengindeymiş. Kıskanç kardeşler gibi birbirlerinde olanı istiyorlarmış. Kız dayanamayıp kıkır kıkır gülmeye başlamış. Çocuksu kavgayı dinlemek çok hoşuna gitmiş. Kahkahayı duyan çiçeklerin sesi kesilmiş. Kız onların arasında yürümüş. Minik elleriyle hepsini tek tek sevmiş.

Öğretmenin öğrettikleri gelmiş aklına ve şarkı söyler gibi mırıldanmış: ‘Kendinizde olanla mutlu olmak varken, neden başkasında olana  imrenerek mutsuzluğu seçersiniz? Elinizdekinin güzelliğine hayran kalmak varken, neden olmayanın hayalinin peşine düşersiniz? Şükürsüzlüğünüzün gerçek sebebi, değiştirmeye üşendiğiniz haliniz midir, yoksa sahip olamadıklarınız mıdır?’ Bir süre oyalandıktan sonra koşarak uzaklaşmış. Çiçekler ise sessizlikten emin olunca aynı kavgalara devam etmiş.

Allahım, Senin yardımınla: Tövbe edenlerden olayım, kabul buyur. Emirlerine uygun yaşayayım, razı ol. Senin yolunda yürüyeyim, yükümü hafiflet. Büyük günahlardan uzak durayım, küçük günahlarımı ört. Verdiğin nimetlerdeki güzelliği görüp şükür edeyim, katındaki değerimi yükselt. Olan da Senden, olmayan da Senden diyeyim, nankörlükten koru. Allahım, yalnız Senin lutfundan isteyeyim, iki cihanda da yüzümü aydınlatacak nice hayırlar ver. Dua kapısından ayrılmayayım, hakkımda hayırlı olanı sevdir, olmayanı ise gönlümden uzaklaştır.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji