فَمَا لَكُمْ فِي الْمُنَافِق۪ينَ فِئَتَيْنِ وَاللّٰهُ اَرْكَسَهُمْ بِمَا كَسَبُواۜ اَتُر۪يدُونَ اَنْ تَهْدُوا مَنْ اَضَلَّ اللّٰهُۜ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ سَب۪يلاً ٨٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | فَمَا | ne oldu ki |
|
| 2 | لَكُمْ | size |
|
| 3 | فِي | hakkında |
|
| 4 | الْمُنَافِقِينَ | münafıklar |
|
| 5 | فِئَتَيْنِ | iki gruba ayrıldınız |
|
| 6 | وَاللَّهُ | oysa Allah |
|
| 7 | أَرْكَسَهُمْ | onları baş aşağı etmiştir |
|
| 8 | بِمَا | işlerden dolayı |
|
| 9 | كَسَبُوا | yaptıkları |
|
| 10 | أَتُرِيدُونَ | mi istiyorsunuz? |
|
| 11 | أَنْ |
|
|
| 12 | تَهْدُوا | doğru yola iletmek |
|
| 13 | مَنْ | kimseyi |
|
| 14 | أَضَلَّ | saptırdığı |
|
| 15 | اللَّهُ | Allah’ın |
|
| 16 | وَمَنْ | ve birini |
|
| 17 | يُضْلِلِ | saptırırsa |
|
| 18 | اللَّهُ | Allah |
|
| 19 | فَلَنْ | artık |
|
| 20 | تَجِدَ | bulamazsınız |
|
| 21 | لَهُ | onun için |
|
| 22 | سَبِيلًا | bir yol |
|
Hasan ve Mücahid'den rivâyet olunduğuna göre bir kavim, Medine'ye gelip müslüman olduklarını açıkladıktan bir süre sonra Medine'den sıkıldıklarını bahane ederek çöle çıkmak için Hz. Peygamberden izin istemişler ve çıkınca aşama aşama göçerek gitmişler, sonunda müşriklere katılmışlar, Müslümanlar da bunların müslüman olup olmadığında ve savaş açısından haklarında nasıl bir muamele yapılmasının lazım geleceğinde ihtilafa düşmüşlerdi. Bu sebeple bunların aslında münafık oldukları açıklanarak genel bir şekilde savaş hukuku ile ilgili bazı hükümler tebliğ edilmek üzere şu âyetler inmiştir:
Her kim güzel bir işte aracılık yaparsa sevap, kim de kötü bir işte aracılık yaparsa günah kazanır. Allah'a hesap vermek bir gerçektir, Allah birdir, kıyamet gününde şüphe yok iken, siz o münafıklar hakkında neden iki gruba ayrılıyorsunuz? Halbuki Allah onları kazandıkları küfür ve günahlar sebebiyle tersine çevirip reddetmiştir. Siz Allah'ın sapıklığa düşürdüğü kimselere hidayet vermek mi istiyorsunuz? Halbuki Allah, her kimi sapıklığa düşürürse, yani kimde sapıklığı yaratırsa Ey Muhammed! Sen bile artık ona bir yol bulamazsın. Onlar, kendileri nasıl kâfirler ise siz de öyle kâfir olasınız da hepiniz kâfirlikte eşit olasınız diye arzu etmektedirler. Bundan dolayı, Onlar Allah yolunda hicret edinceye, bu şekilde imanlarını isbatlayıncaya kadar içlerinden dostlar edinmeyiniz. Eğer onlar, Allah yolunda doğru dürüst hicret etmekle imanlarını açıklamaktan çekinirlerse onları tutunuz ve bulduğunuz yerde, yani Harem-i Şerif içinde de olsa kendilerini öldürünüz ve onlardan ne bir dost, ne bir yardımcı tutmayınız, tamamen onlardan sakınınız.
( Elmalili Hamdi Yazir Tefsiri)
Rasûllullah (sav) Uhud Savaşı’na çıktığında, yanında bulunanlardan bir kısmı geri döndü. Ashab-ı Kiram bunlar hakkında iki gruba ayrıldılar. Bir kısmı “Onları öldürelim” derken, bir kısmı da “Hayır, öldürmeyelim” dedi. Bınun üzerine “Size ne oluyor ki, münafıklar hakkında iki gruba ayrılıyorsunuz?” diye başlayan bu ayet nazil oldu. Rasûl-i Ekrem de: “ Medine , tayberdir (güzel ve hoş şehirdir); ateş , demir ve gümüşün cürûfunu nasıl dışarı atarsa , o da içindeki pislikleri öylece atar” buyurdu.
( Buhari, fezâilü’l-Medine 10, Tefsir 4/15; Müslim, Münafikin 6. )
(Ayet ve hadislerle açıklamalı KUR’ÂN-I KERİM MEALİ PROF. DR. MEHMET YAŞAR KANDEMİR)
Fie فَيْءٌ Güzel bir hale dönmektir. فِئَةٌ Yardımlaşma konusunda birbirlerine dönen ve birbirlerini destekleyen topluluk anlamındadır. (Müfredat) Kur’ân’ı Kerim’de 11 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan bir türevi bulunmamakla birlikte Kur’ân-ı Kerim'de 10 dan fazla geçmesi sebebiyle kitabın Arapça kelimeler sözlüğü bölümüne alınmıştır. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)
فَمَا لَكُمْ فِي الْمُنَافِق۪ينَ فِئَتَيْنِ وَاللّٰهُ اَرْكَسَهُمْ بِمَا كَسَبُواۜ
İsim cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. İstifham ismi مَا mübteda olarak mahallen merfûdur. لَكُمْ car mecruru mahzuf habere mütealliktir.
فِي الْمُنَافِق۪ينَ car mecruru فِئَتَيْنِ ’nin mahzuf haline müteallik olup cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. فِئَتَيْنِ kelimesi لَكُمْ ’deki hitap zamirinin hali olup, müsenna olduğu için nasb alameti يْ ‘dir.
وَ haliyyedir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. اَرْكَسَهُمْ cümlesi haber olup mahallen mansubdur.
اَرْكَسَهُمْ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
مَا müşterek ism-i mevsûl بِ harf-i ceriyle اَرْكَسَهُمْ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası كَسَبُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
كَسَبُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَرْكَسَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi ركس ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
الْمُنَافِق۪ينَ, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan mufâale babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَتُر۪يدُونَ اَنْ تَهْدُوا مَنْ اَضَلَّ اللّٰهُۜ
Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. تُر۪يدُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel تُر۪يدُونَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
تَهْدُوا fiili نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اَضَلَّ اللّٰهُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اَضَلَّ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. Mef’ûlun bih mahzuftur.
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُر۪يدُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İf’al babındandır. Sülâsîsi رود’dir.
اَضَلَّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İf’al babındandır. Sülâsîsi ضلل ‘dir.
İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ سَب۪يلاً
وَ istînâfiyyedir. مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, يُضْلِلِ fiilinin mukaddem mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
يُضْلِلِ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
لَنْ muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.
تَجِدَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. لَهُ car mecruru تَجِدَ fiiline mütealliktir. سَب۪يلًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
فَمَا لَكُمْ فِي الْمُنَافِق۪ينَ فِئَتَيْنِ وَاللّٰهُ اَرْكَسَهُمْ بِمَا كَسَبُواۜ
فَ istînâfiyyedir. İstifham harfi مَا , mübteda olarak mahallen merfûdur. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formunda gelmiş cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan مَا ’nın haberi mahzuftur. لَكُمْ car mecruru bu mahzuf habere mütealliktir.
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen cümle, ikaz ve tevbih kastı taşımaktadır. Vaz edildiği anlamdan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
Bu istifham:
- Münafıklar hakkında ihtilafa düşmeyi mazur gösterecek bir sebep bulunmadığını,
- Münafıkların kâfir olduğunu ve onların küfrünü ifade etmenin kesinlikle zorunlu olduğunu,
- Küfrünü açığa vuranlar hakkındaki hükümlerin münafıklar için de geçerli olduğunu açıklar.
Bu ayette onların kâfir olarak değil de münafık olarak zikredilmesi ise eski vasıfları itibariyledir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)
الْمُنَافِق۪ينَ kelimesindeki tarif, ahd içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فِي الْمُنَافِق۪ينَ car mecruru فِئَتَيْنِ ’nin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
فِئَتَيْنِ kelimesi لَكُمْ ’deki hitap zamirinin halidir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Hal وَ ’ıyla gelen وَاللّٰهُ اَرْكَسَهُمْ بِمَا كَسَبُوا cümlesi, mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Hal cümleleri anlamı açıklayan ıtnâb sanatıdır.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَا başındaki harf-i cerle birlikte اَرْكَسَهُمْ fiiline mütealliktir. Sılası olan كَسَبُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اَرْكَسَ - كَسَبُوا kelimeleri arasında cinâs-ı nâkıs sanatı vardır.
اَرْكَسَ fiili sadece bu surede iki kere geçmiştir. “Tepetaklak çevirmek” demektir. Münafıkların iç dünyalarındaki çelişki, bir cismin altının üstüne çevrilmesine benzetilmiştir.
اَرْكَسَ fiili, bir şeyin altını üstüne çevirme anlamına gelir. Tırnaklı hayvanların terslerine de reks denilir. Çünkü o, (yiyeceğin) kötü bir hale yani necaset haline dönüşmüş şeklidir. Yine bu anlamından dolayı hayvanın pisliğine de denilir. Bu fiilin iki türlü kullanılış şekli vardır: ركسهم و اركسهم Mesela, “Onları altüst çevirdi, onlar da altüst oldular.” denilir. Yani “Tersyüz oldular, gerisin geriye çevrildiler.” demektir.
Ayetin manası şudur: “Allah Teâlâ onları, kazanmış oldukları nifak üzerinde iken ortaya koymuş oldukları irtidâdlarından dolayı hor ve hakir olmak, esir alınmak ve öldürülmek gibi kâfirlere tatbik edilen hükümlere döndürmüş, havale etmiştir. Çünkü münafık, zahiren şehadetine tutunduğu yani Allah’ın birliğini ve Hazret-i Muhammed’in peygamberliğini kabul ettiği müddetçe öldürülmez. Ama küfrünü açıkça ortaya koyduğu zaman Allah Teâlâ ona, kâfirlere tatbik etmiş olduğu hükümleri tatbik eder.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اَتُر۪يدُونَ اَنْ تَهْدُوا مَنْ اَضَلَّ اللّٰهُۜ
Ayetin ikinci cümlesi istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
İstifham üslubunda geldiği halde gerçek manada soru olmayıp ikaz ve tevbih amacı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
Cümlede mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla soruda tecâhül-i ârif sanatı, Allah isminin zikrinde tecrîd sanatı vardır. Cümlede mütekellim Allah Teâlâ’dır.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki تَهْدُوا مَنْ اَضَلَّ اللّٰهُ cümlesi, masdar teviliyle تُر۪يدُونَ fiilinin mef’ûlü konumundadır.
Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَنْ ‘in sılası olan اَضَلَّ اللّٰهُ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtida-i kelamdır.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması tevbih ve azarlama kastı taşımaktadır. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
تَهْدُوا - اَضَلَّ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
يُضْلِلِ - الْمُنَافِق۪ينَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Burada hitap, münafıklardan mümin olduklarını söyleyenleredir. Onlar bu iddialarından dolayı kınanıyor ve imkânsız bir şey için çalışmakla suçlanıyorlar. Daha açık bir deyişle onlar, Allah Teâlâ'nın saptırdığını, hidayette göstermeye gayret etmekle itham ediliyorlar. Çünkü o münafıklar, iman ve hidayetten uzak oldukları halde onların imanına hükmetmek ve onların hidayetini iddia etmek, onları hidayette göstermeye çalışmak demektir.
“Allah’ın saptırdığına sız mi hidayet ediyorsunuz?” değil de “Allah’ın saptırdığına siz mi hidayet etmek istiyorsunuz?” buyrulmak suretiyle inkârın iradeye tevcih edilmesi, inkârda mübalağa içindir. Zira bu ifade ile bunun kendisinin mümkün olması şöyle dursun, isteğinin bile mümkün olmadığı açığa kavuşturulmuş oluyor. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ سَب۪يلاً
وَ istînafiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Şart üslubunda gelen terkipte مَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ cümlesi, şarttır. مَنْ şart ismi mübteda, müspet muzari fiil sıygasındaki يُضْلِلِ اللّٰهُ cümlesi, mübtedanın haberidir.
Müsned, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam şeklinde gelmiştir. Muzari fiil cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
فَ karînesiyle gelen cevap cümlesi olan فَلَنْ تَجِدَ لَهُ سَب۪يلاً , menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiili nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren nefy harfi لَنْ , cümleyi tekid etmiştir.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
يُضْلِلِ - اَضَلَّ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle Allah isminin zikrinde tecrîd sanatı vardır.
سَب۪يلًا ’deki tenvin kıllet ve nev ifade eder. “Hiçbir yol” manasındadır.
يُضْلِلِ اللّٰهُ [Allah’ın saptırdığı] cümlesinde sebebe isnad kabilinden mecaz-ı mürsel vardır.
Buradaki hitabın muhatapların her ferdine tevcih edilmesi, bunun imkânsızlığının, tek tek bütün insanlar için geçerli olduğunu zımnen bildirmek içindir. Ayetin manası, “Allah Teâlâ onları imandan saptırınca insanların onları imana girdirmek için bir yol bulabilmeleri imkânsızdır.” şeklindedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)