وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ اَنْ يَقْتُلَ مُؤْمِناً اِلَّا خَطَـٔاًۚ وَمَنْ قَتَلَ مُـؤْمِناً خَطَــٔاً فَـتَـحْر۪يرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍ وَدِيَةٌ مُسَلَّمَةٌ اِلٰٓى اَهْلِه۪ٓ اِلَّٓا اَنْ يَصَّدَّقُواۜ فَاِنْ كَانَ مِنْ قَوْمٍ عَدُوٍّ لَكُمْ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَتَحْر۪يرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍۜ وَاِنْ كَانَ مِنْ قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ م۪يثَاقٌ فَدِيَةٌ مُسَلَّمَةٌ اِلٰٓى اَهْلِه۪ وَتَحْر۪يرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍۚ فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ شَهْرَيْنِ مُتَتَابِعَيْنِۘ تَوْبَةً مِنَ اللّٰهِۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يماً حَك۪يماً ٩٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمَا | yoktur |
|
| 2 | كَانَ |
|
|
| 3 | لِمُؤْمِنٍ | bir mü’minin |
|
| 4 | أَنْ |
|
|
| 5 | يَقْتُلَ | öldürmesi |
|
| 6 | مُؤْمِنًا | bir mü’mini |
|
| 7 | إِلَّا | dışında |
|
| 8 | خَطَأً | yanlışlık |
|
| 9 | وَمَنْ | ve kim ki |
|
| 10 | قَتَلَ | öldürdü |
|
| 11 | مُؤْمِنًا | bir mü’mini |
|
| 12 | خَطَأً | yanlışlıkla |
|
| 13 | فَتَحْرِيرُ | azadetmelidir |
|
| 14 | رَقَبَةٍ | bir köle |
|
| 15 | مُؤْمِنَةٍ | mü’min |
|
| 16 | وَدِيَةٌ | ve bir diyet |
|
| 17 | مُسَلَّمَةٌ | vermelidir |
|
| 18 | إِلَىٰ |
|
|
| 19 | أَهْلِهِ | ölenin ailesine |
|
| 20 | إِلَّا | başka |
|
| 21 | أَنْ |
|
|
| 22 | يَصَّدَّقُوا | bağışlamaları |
|
| 23 | فَإِنْ | eğer |
|
| 24 | كَانَ | ise |
|
| 25 | مِنْ | -tan |
|
| 26 | قَوْمٍ | bir topluluk- |
|
| 27 | عَدُوٍّ | düşmanınız olan |
|
| 28 | لَكُمْ | sizin |
|
| 29 | وَهُوَ | o (öldürülen) |
|
| 30 | مُؤْمِنٌ | mü’min |
|
| 31 | فَتَحْرِيرُ | azadetmelidir |
|
| 32 | رَقَبَةٍ | bir köle |
|
| 33 | مُؤْمِنَةٍ | mü’min |
|
| 34 | وَإِنْ | ve eğer |
|
| 35 | كَانَ | ise |
|
| 36 | مِنْ |
|
|
| 37 | قَوْمٍ | bir topluluktan |
|
| 38 | بَيْنَكُمْ | sizinle |
|
| 39 | وَبَيْنَهُمْ | kendileri arasında |
|
| 40 | مِيثَاقٌ | andlaşma bulunan |
|
| 41 | فَدِيَةٌ | bir diyet |
|
| 42 | مُسَلَّمَةٌ | verilecektir |
|
| 43 | إِلَىٰ |
|
|
| 44 | أَهْلِهِ | ailesine |
|
| 45 | وَتَحْرِيرُ | ve azadetmek lazımdır |
|
| 46 | رَقَبَةٍ | bir köle |
|
| 47 | مُؤْمِنَةٍ | mü’min |
|
| 48 | فَمَنْ | kimse |
|
| 49 | لَمْ |
|
|
| 50 | يَجِدْ | bunları bulamayan |
|
| 51 | فَصِيَامُ | oruç tutmalıdır |
|
| 52 | شَهْرَيْنِ | iki ay |
|
| 53 | مُتَتَابِعَيْنِ | ardı ardına |
|
| 54 | تَوْبَةً | tevbesinin kabulü için |
|
| 55 | مِنَ | tarafından |
|
| 56 | اللَّهِ | Allah |
|
| 57 | وَكَانَ |
|
|
| 58 | اللَّهُ | Allah |
|
| 59 | عَلِيمًا | bilendir |
|
| 60 | حَكِيمًا | hüküm ve hikmet sahibidir |
|
Vadi وَادِي sözcüğünün aslı, suyun içinde aktığı yerdir. أوْدَى Öldürdü demektir ki bu kanını akıttı demeye benzer. Ödenen kan bedeline دِيَة adı verilir. (Müfredat) Kur’ân’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 12 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri vâdi ve diyettir. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ اَنْ يَقْتُلَ مُؤْمِناً اِلَّا خَطَـٔاًۚ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
لِمُؤْمِنٍ car mecruru كَانَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. اَنْ ve masdar-ı müevvel كَانَ ’nin muahhar ismi olup mahallen merfûdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يَقْتُلَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. مُؤْمِنًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اِلَّا hasr edatıdır. خَطَـًٔا masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur.
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُؤْمِنٍ kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَنْ قَتَلَ مُـؤْمِناً خَطَــٔاً فَـتَـحْر۪يرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍ وَدِيَةٌ مُسَلَّمَةٌ اِلٰٓى اَهْلِه۪ٓ اِلَّٓا اَنْ يَصَّدَّقُواۜ
Cümle, atıf harfi وَ ile istînâfiyyeye matuftur.
مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur.
Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
قَتَلَ şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. مُؤْمِنًا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
خَطَـًٔا masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. Takdiri, قتلًا خطأ (Yanlışlıkla bir cinayet) şeklindedir.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
تَحْر۪يرُ mahzuf mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Takdiri, الواجب (gereklidir) şeklindedir. Aynı zamanda muzaftır. رَقَبَةٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
مُؤْمِنَةٍ kelimesi رَقَبَةٍ ’in sıfatı olup kesra ile mecrurdur. دِيَةٌ atıf harfi وَ ’la تَحْر۪يرُ ’ya matuftur. مُسَلَّمَةٌ kelimesi دِيَةٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur.
اِلٰٓى اَهْلِه۪ٓ car mecruru مُسَلَّمَةٌ ‘e mütealliktir. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اِلَّٓا istisna edatıdır. اَنْ ve masdar-ı müevvel, istisna-i munkatı’ olarak mahallen mansubdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يَصَّدَّقُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَصَّدَّقُوا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi صدق ’dir. Aslı يتصدّق şeklindedir. تَ harfi ص harfine dönüşmüştür.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
مُسَلَّمَةٌ kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i mef’ûlüdür.
فَاِنْ كَانَ مِنْ قَوْمٍ عَدُوٍّ لَكُمْ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَتَحْر۪يرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍۜ
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كَانَ ‘nin dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.
كَانَ ’nin ismi müstetir olup takdiri هو ’dir. مِنْ قَوْمٍ car mecruru كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. عَدُوٍّ kelimesi قَوْمٍ ’in sıfatı olup kesra ile mecrurdur. لَكُمْ car mecruru عَدُوٍّ ’nin mahzuf sıfatına mütealliktir.
وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. مُؤْمِنٌ haber olup damme ile merfûdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
تَحْر۪يرُ mahzuf mübtedanın haberidir. Takdiri, الواجب (gereklidir.) şeklindedir. Aynı zamanda muzaftır. رَقَبَةٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مُؤْمِنَةٍ kelimesi رَقَبَةٍ ’in sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِنْ كَانَ مِنْ قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ م۪يثَاقٌ فَدِيَةٌ مُسَلَّمَةٌ اِلٰٓى اَهْلِه۪ وَتَحْر۪يرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍۚ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كَانَ ‘nin dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.
كَانَ ’nin ismi müstetir olup takdiri هو ’dir. مِنْ قَوْمٍ car mecruru كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ م۪يثَاقٌ cümlesi قَوْمٍ ‘nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur.
İsim cümlesidir. Mekân zarfı بَيْنَكُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بَيْنَهُمْ atıf harfi وَ ’la بَيْنَكُمْ ’e matuftur. م۪يثَاقٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
دِيَةٌ mahzuf mübtedanın haberidir. Takdiri, الواجب (gereklidir.) şeklindedir. مُسَلَّمَة kelimesi دِيَةٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur. اِلٰٓى اَهْلِه۪ٓ car mecruru مُسَلَّمَةٌ’e mütealliktir. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. تَحْر۪يرُ mahzuf mübtedanın haberidir. Takdiri, الواجب (gereklidir) şeklindedir. Aynı zamanda muzaftır. رَقَبَةٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مُؤْمِنَةٍ kelimesi رَقَبَةٍ ’in sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ شَهْرَيْنِ مُتَتَابِعَيْنِۘ تَوْبَةً مِنَ اللّٰهِۜ
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يَجِدْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘ dir.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıtadır.
صِيَامُ mahzuf mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Takdiri, الواجب (gereklidir.) şeklindedir. Aynı zamanda muzaftır. شَهْرَيْنِ muzâfun ileyh olup müsenna olduğu için cer alameti يْ ‘dir.
مُتَتَابِعَيْنِۘ kelimesi شَهْرَيْنِ ’nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur. تَوْبَةً mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olup fetha ile mansubdur.Takdiri, تاب عليكم توبة (Tevbenizi kabul eder.) şeklindedir.
Veya sebebiyet bildiren mef’ûlün lieclih olup fetha ile mansubdur. Takdiri, شرع ذلك توبة من الله (Allah’a tövbe olarak kural koymuştur.) şeklindedir. مِنَ اللّٰهِ car mecruru تَوْبَةً ’in mahzuf sıfatına mütealliktir.
مُتَتَابِعَيْنِ kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tefa’ale babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يماً حَك۪يماً
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
اللّٰهُ lafza-i celâl كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. عَل۪يمًا kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. حَك۪يمًا ikinci haber olup fetha ile mansubdur.
عَل۪يمًا - حَك۪يمًا kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ اَنْ يَقْتُلَ مُؤْمِناً اِلَّا خَطَـٔاًۚ
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Menfi كَانَ ’ nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. Car mecrur olan لِمُؤْمِنٍ , nakıs fiil كَانَ ‘ nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.
لِمُؤْمِنٍ ’deki nekrelik kıllet ve umum içindir. Bilindiği gibi olumsuz siyakta nekre, umum ifade eder.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki يَقْتُلَ مُؤْمِنًا اِلَّا خَطَـًٔاۚ cümlesi, masdar teviliyle كَانَ ’ nin muahhar ismi konumundadır.
Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
مَا كَان ‘li olumsuz sıygalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir 3/79)
مَا nefy edatı ve اِلَّا istisna edatı ile oluşan kasr, fiil ve mefûlü mutlakın naibi olan خَطَـًٔا arasında, kasr-ı mevsuf ale’s-sıfattır.
اِلَّا harfi, istisna için değil, وَﻻَ manasında da olabilir. Bu takdirde anlam şöyle olur: Bir müminin bir mümini, (ne kasten veya) taammüden ne de yanlışlıkla öldürme hakkı olamaz.
Diğer bir görüşe göre ise cümlenin başındaki nefy (مَا كَانَ), nehiy manasındadır. Bunun anlamı da şudur: Bir mümin diğer bir mümini öldürmemelidir; fakat hataen veya yanlışlıkla böyle bir fiil vuku bulursa onun failine verilecek ceza da şundan ibarettir: Hata ile öldürme; fiilde veya maktulün şahsına karşı bir öldürme kastı bulunmayan hallerde söz konusu olur. Kâfirlerin safında bulunan ve Müslüman olduğu bilinmeyen bir Müslümanı vurup öldürmek gibi. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
[Müminin, mümini] kısasen değil de katli ilk başlatması [öldürmesi olacak şey değildir.] Bu, bir mümin için sahih ve doğru değildir; durumuna uygun da değildir. (Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
خَطَـًٔاۚ kelimesinin mansub oluşu hususunda şu izahlar yapılmıştır:
1- Bu, mef’ûlun leh'tir. Buna göre ifadenin takdiri, “Bir müminin bir mümini, bir hata için olması müstesna, hiçbir sebeple öldürmesi uygun düşmez.” şeklindedir.
2- Bu, haldir; ifadenin takdiri, “Onun bir hata olması hali müstesna, o onu kesinlikle öldürmez.” şeklindedir.
3- Bu, mahzûf bir masdarın (mef'ûlu mutlak) sıfatıdır. Buna göre kelamın takdiri, “Hataen öldürme olması müstesna” şeklindedir. (Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَمَنْ قَتَلَ مُـؤْمِناً خَطَــٔاً فَـتَـحْر۪يرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍ وَدِيَةٌ مُسَلَّمَةٌ اِلٰٓى اَهْلِه۪ٓ اِلَّٓا اَنْ يَصَّدَّقُواۜ
وَ atıf, şart harfi olan مَنِ mübtedadır. Şart cümlesi ve haber olan قَتَلَ مُـؤْمِناً خَطَــٔاً , müspet mazi fiil sıygasında gelerek hükmü takviye, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
فَ karinesiyle gelen فَـتَـحْر۪يرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍ وَدِيَةٌ مُسَلَّمَةٌ şeklindeki cevap cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. تَـحْر۪يرُ , takdiri الواجب (gerekir) olan mahzuf mübteda için haberdir.
Bu takdire göre cümle, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
مُؤْمِنَةٍ kelimesi رَقَبَةٍ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
وَدِيَةٌ , haber olan تَحْر۪يرُ ’ya matuftur. Masdar harfi اَنْ ve akabindeki تَصُومُوا cümlesi, masdar teviliyle müstesna konumundadır. Diyet, tasadduk edilecek cinsten olmadığı için istisna-i munkatı’ dır.
Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Şafiî (r.a.) şöyle demiştir: “Öldürme üç türlü olur: Kasten, hataen ve kasde benzer bir şekilde (şibh-i amd)... ‘Kasten öldürme’ bir insanın, öldüreceği kimseye ister yaralayıcı cinsten olsun isterse olmasın, onu öldüreceğini bildiği bir şey ile öldürmeye kastetmesidir.” Bu, Şafiî’nin görüşüdür. Hataen öldürme de iki kısımdır:
a- Öldüren kimsenin, bir kuşa veya bir kâfire niyetlenerek ve nişan alarak attığı şeyin bir Müslümana isabet ederek onu öldürmesidir.
b- Üzerinde bir kâfir alameti görüp onu müşrik zannederek bir Müslümanı öldürmektir. Birincisi fiilde hata, ikincisi ise niyette hatadır.
“Şibh-i amd”e gelince bu, insanın, öldürdüğü şahsa genelde öldürebileceği düşünülmeyen hafif bir sopa ile vurup, bundan dolayı onun ölmesidir. Şafiî (r.a.), “Bu, her ne kadar vurma da kasıtlı ve bilerek olsa bile öldürme hususunda hatadır.” demiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb- Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayetin, “bir boyun azat etmek” terkibinde alakası cüziyyet olan mecaz-ı mürsel vardır. Zira insanın bir organı olan boynun esareti veya hürriyeti söz konusu değildir. Dolayısıyla bu ibareyle gerçek anlam kastedilmiş olamaz. O halde buradaki ifade mecazdır. Cüz (boyun) zikredilmiş ama küll (kölenin tamamı) kastedilmiştir. Yani kölenin boynu zikredilmiş, kendisi murad edilmiştir. Bu hususa Beyzâvî şu ifadelerle temas eder: Ayette رَقَبَةٍ ( boyun) lafzı, kişinin kendisini ifade etmek üzere kullanılmıştır. Nitekim رأس; baş lafzı da kişi anlamında kullanılır. (Süleyman Gür, Kadî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı)
ٍفَتَحْر۪يرُ رَقَبَةٍ ifadesi, فَعَلَيه تحرير رقپة takdirinde olup “Bir köleyi özgürlüğüne kavuşturması gerekir.” anlamındadır. تَحْر۪يرُ, azat etmek demektir. (Zemahşeri,
Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
Diyeti bağışlamanın sadaka olarak vasıflandırılması (tasadduk kelimesinin kullanılması), bunu teşvik ve faziletine dikkat çekmek içindir. Rivayet edildiğine göre Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Dinen güzel olan her şey sadakadır.” (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm -Beyzâvî,Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
يَقْتُلَ - قَتَلَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
ـتَـحْر۪يرُ - رَقَبَةٍ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
فَاِنْ كَانَ مِنْ قَوْمٍ عَدُوٍّ لَكُمْ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَتَحْر۪يرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍۜ
فَ istînâfiyyedir. Cümle şart üslubunda haberî isnaddır.
كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi كَانَ مِنْ قَوْمٍ عَدُوٍّ لَكُمْ , şart cümlesidir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.
مِنْ قَوْمٍ car mecruru, كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
عَدُوٍّ kelimesi قَوْمٍ için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Hal وَ ’ıyla gelen وَهُوَ مُؤْمِنٌ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsned olan مُؤْمِنٌ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
فَ karinesiyle gelen فَتَحْر۪يرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍ şeklindeki cevap cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. تَـحْر۪يرُ , takdiri الواجب (gerekir) olan mahzuf mübteda için haberdir.
Bu takdire göre cümle, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
مُؤْمِنَةٍ kelimesi رَقَبَةٍ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Boyun anlamındaki رَقَبَةٍ, kişi ve can demektir. Mümin köleden maksat ise alimlerin geneline göre (küçük yaşta da olsa) İslâm hükmü üzere bulunan bütün kölelerdir. (Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
وَاِنْ كَانَ مِنْ قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ م۪يثَاقٌ فَدِيَةٌ مُسَلَّمَةٌ اِلٰٓى اَهْلِه۪ وَتَحْر۪يرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍۚ
وَ atıf harfidir. Cümle şart üslubunda haberî isnaddır. كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi كَانَ مِنْ قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ م۪يثَاقٌ , şart cümlesidir. Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.
مِنْ قَوْمٍ car mecruru, كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
قَوْمٍ için sıfat olan بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ م۪يثَاقٌ cümlesinde mekân zarfı بَيْنَكُمْ mahzuf mukaddem habere müteallıktır. م۪يثَاقٌ muahhar mübtedadır. Sübut ifade eden bu isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ م۪يثَاقٌ cümlesi, قَوْمٍ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Mekân zarfı بَيْنَكُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. م۪يثَاقٌ , muahhar mübtedadır.
فَ karinesiyle gelen فَدِيَةٌ مُسَلَّمَةٌ اِلٰٓى اَهْلِه۪ şeklindeki cevap cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. فَدِيَةٌ , takdiri فالواجب عليه دية (Ona diyet ödemek gerekir.) olan mahzuf mübteda için haberdir.
Bu takdire göre cümle, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
تَحْر۪يرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍ cümlesi atıf harfi وَ ‘la cevap cümlesine atfedilmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. تَـحْر۪يرُ , takdiri الواجب (gerekir) olan mahzuf mübteda için haberdir.
Bu takdire göre cümle, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
مُؤْمِنَةٍ kelimesi رَقَبَةٍ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Daha önce diyet ödemek köle azat etmekten sonra zikredildiği halde burada diyet ödemenin önce zikredilmesi, aradaki antlaşmanın bozulması ihtimaline karşı diyetin acele ödenmesinin lüzumunu zımnen bildirmek içindir. Diyet ödemenin yanı sıra diğer Müslümanların katlinde olduğu gibi bunda da bir mümin köle azat etmek gerekir (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
فَاِنْ كَانَ مِنْ قَوْمٍ عَدُوٍّ لَكُمْ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَتَحْر۪يرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍ cümlesiyle وَاِنْ كَانَ مِنْ قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ م۪يثَاقٌ فَدِيَةٌ مُسَلَّمَةٌ اِلٰٓى اَهْلِه۪ وَتَحْر۪يرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍۚ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
Bir mümin köle azat etmek müeyyidesi, “Kim bir mümini hataen öldürürse…” hükmüne dâhil iken burada ayrıca zikredilmesi, maktul sizinle aralarında antlaşma olan bir kavimden ise kâfirler topluluğuna mensubiyetinin diyet ödenmesine engel olmadığını beyan etmek içindir. Daha önce belirtildiği üzere maktulün muharip kâfirler topluluğuna mensup olması diyet ödenmesine manidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ شَهْرَيْنِ مُتَتَابِعَيْنِۘ تَوْبَةً مِنَ اللّٰهِۜ
Cümle atıf harfi فَ ile اِنْ كَانَ مِنْ قَوْمٍ cümlesine atfedilmiştir. Cümle şart üslubunda haberî isnaddır. فَمَنْ لَمْ يَجِدْ şart cümlesi isim cümlesi formunda gelmiştir.
Şart ismi مَنْ mübteda, لَمْ يَجِدْ cümlesi haberdir. Menfi mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi olan فَصِيَامُ شَهْرَيْنِ مُتَتَابِعَيْنِۘ , mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
فَصِيَامُ شَهْرَيْنِ izafeti muahhar mübtedadır. Haber mahzuftur. Takdiri عليه (gerekir) olan haberin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Abes sözden kaçınmak için hazf edilmiştir.
Müsnedün ileyh olan فَصِيَامُ شَهْرَيْنِ ‘nun izafetle marife oluşu veciz ifade içindir.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır
Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
مُتَتَابِعَيْنِ kelimesi شَهْرَيْنِ için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
تَوْبَةً mef’ûlun lieclih veya mef’ûlu mutlak olarak mansubtur.
وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يماً حَك۪يماً
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
كَانَ ’nin dahil olduğu zamandan bağımsız sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ’nin isminin bütün kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak amacına matuftur.
Cümlede mütekellim Allah Teâlâ’dır. Bu nedenle اللّٰهُ isminde tecrîd sanatı vardır.
كَانَ ’nin haberi olan iki vasfın arasında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. Ayrıca bu sıfatlarla ayetin anlamı arasındaki mükemmel uyum, teşâbüh-i etrâf sanatıdır.
عَل۪يماً حَك۪يماً şeklindeki mübalağa kalıbındaki sıfatlar arasında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Allah Teâlâ kendi vasıflarını كَانَ ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezeli olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden كَانَ bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Yani Allah ezelde عَل۪يماً ve حَك۪يماًۙ olduğu gibi gelecekte de Alîm ve Hakîm’dir. Onun bu vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Ragıb el-İsfehani كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
Cümlede mütekellim Allah Teâlâ’dır. Bu nedenle اللّٰهُ isminde tecrîd sanatı vardır.
Burada zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek içindir. Çünkü Allah kelimesinin masdarı olan ulûhiyet, Allah Teâlâ’nın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Nisa/17)
فَتَحۡرِیرُ - رَقَبَةࣲ - مُّؤۡمِنَةࣲ - دِیَةࣱ - مُّسَلَّمَةٌ - كَانَ - قَوۡمٍ - مَن - ٱللَّهِۗ- أَهۡلِهِ - بَیۡنَ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.