Duhân Sûresi 22. Ayet

فَدَعَا رَبَّهُٓ اَنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ قَوْمٌ مُجْرِمُونَ  ٢٢

Sonra Mûsâ, Rabbine, “Bunlar günahkâr bir toplumdur” diye seslendi.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَدَعَا sonra du’a etti د ع و
2 رَبَّهُ Rabbine ر ب ب
3 أَنَّ ki gerçekten
4 هَٰؤُلَاءِ bunlar
5 قَوْمٌ bir toplumdur ق و م
6 مُجْرِمُونَ suç işleyen ج ر م
 

Hz. Peygamber ve müminlerin karşısında Arap müşrikler olduğu gibi burada zikredilen tarihî örnekte de Hz. Mûsâ ve ona iman eden İsrâil-oğulları karşısında Firavun ve adamları vardı. Onlar inkârda direnip yapılacak başka bir şey de kalmayınca Allah, İsrâiloğulları’na vaad ettiği mûcizelerden birini lutfetti, Hz. Mûsâ’ya, inananları alıp gece yolculuğa çıkmasını emretti. Ken‘ân diyarına gitmek için Kızıldeniz’i geçmek gerekiyordu. Allah onlara denizden bir yol açtı, selâmetle geçtiler, arkadan gelen Firavun ve askerleri ise denizde açılan o yolun yeniden su ile dolması sebebiyle boğuldular. Mısır’da büyük bir refah, sayısız nimetler içinde yaşıyorlardı, bâtıl bir dâva uğruna bütün bu nimetleri, daha da önemlisi canlarını kaybettiler (denizin yarılması, geçiş için yol açılması ile ilgili olarak bk. Bakara 2/50). Dün köle olarak kullandıkları ve durmadan aşağılayıp işkence ettikleri İsrâiloğulları’na bu gibi nimetler bahşedildi. Tabii bu lutuflar da şartlı idi, İsrâiloğulları Hz. Musâ’ya iman ettikleri için bu nimetler, aynı çağda ve çevrede yaşayan başka topluluklara değil, kendilerine verilmişti; şart ise Allah’a itaat etmek, peygamberin yolundan gitmekti.

29. âyette geçen “Ne gök ağladı ne de yer” ifadesi mecazidir; kendilerini bir şey zanneden, başkalarını aşağılayan, kendilerinin içinde bulunmadığı bir dünya tasavvur edemeyen Firavun ve yandaşlarının hiç de önemli kimseler olmadığı anlatılmaktadır.

 

 

 

فَدَعَا رَبَّهُٓ اَنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ قَوْمٌ مُجْرِمُونَ

 

Fiil cümlesidir. Atıf harfi  فَ  ile mukadder isti’naf cümlesine matuftur. Takdiri, فلم يتركوه فدعا  (Musa’yı terketmediler ve Musa da onlar için dua etti) şeklindedir.  

دَعَا  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.  رَبَّهُ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mecrurdur. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel mahzuf  بِ  harf-i ceriyle  دَعَا  fiiline mütealliktir. 

İsim cümlesidir.  اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

هٰٓؤُ۬لَٓاءِ  işaret zamiri  اَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  قَوْمٌ  kelimesi,  اَنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. مُجْرِمُونَ  kelimesi  قَوْمٌ ’un sıfatı olup, ref alameti و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُجْرِمُونَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

فَدَعَا رَبَّهُٓ اَنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ قَوْمٌ مُجْرِمُونَ

 

 

Takdiri  فلم يتركوه (Musa’yı terk etmediler) olan, mukadder istînâfa matuf ayetle, önceki ayet arasında meskutun anh mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

رَبَّهُٓ  izafeti muzâfun ileyhin şanı içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  رَبِّ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Tekid ve masdar harfi  اَنَّ ‘nin dahil olduğu  اَنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ قَوْمٌ مُجْرِمُونَ  cümlesi masdar tevilinde, takdir edilen  بِ  harf-i ceriyle mecrur mahalde,  دَعَا  fiiline mütealliktir.

Masdar-ı müevvel; sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, lâzım-ı faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede mütekellim Musa a.s., muhatab Allah Teâlâdır. Muktezây-ı zahirin hilafına durum arz eden cümlede Musa (as)’ın asıl amacının kendi halini zikretmek olması sebebiyle terkip, muktezâ-i hale uygundur. Cümlede mecâz-ı mürsel sanatı vardır.

مُجْرِمُونَ  kelimesi  قَوْمٌ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. 

Müsnedün ileyhin ismi işaretle marife olması işaret edileni muhataba tariz ve birçok cümleyle anlatılacak bir şeyi kısaca anlatmak içindir.

Buradaki tekid harfi olan  اَنَّ  ve işaret ismi muşârun ileyhi kâmil bir şekilde temyiz eder. Bu üslup sadece haberin çok önemli olduğu yerlerde kullanılır. Ayrıca Musa (as) burada, اَنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ مُجْرِمُونَ  dememiş, işaret ismine  قَوْمٌ  kelimesini izafe etmiştir ki bu, suçun kavmin her tabakasına yayıldığını, onların hüviyeti haline geldiğini ve onların bununla ayakta durduklarını ve tabiatlarına işlediğini ifade eder

Bunlar hakikaten mücrimler güruhudur sözü Nihayet Rabbine dua etti sözünün beyanıdır. İbhamdan sonra beyan şeklinde gelmesi, manayı tekid eder.

Musa'nın (as) O'na üzüntüsünü bildirmesine gerek yoktur, zira O Musa'nın (as) durumunu Musa'dan (as) daha iyi bilir. Bu sadece üzüntüsünü bildirmek ve çalışmasının başarısızlığa uğradığını ilan etmek maksadıyla söylenmiştir. Buna lüzumiyet alakasıyla mecazı mürsel mürekkeb denir. Meâni ilminin konusudur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 5, s.86)

Hz. Musa, bu sözlerinde, onların azabı gerektiren hallerini zikretmekle tarizi olarak bedduada bulunmuş oluyor. Tefsir alimleri derler ki, Hz Musa'nın, onlara yaptığı beddua şöyle idi: "Allah'ım! Cürümleriyle hak ettiklerini biran önce onlara ver!" Diğer bir görüşe göre ise, o beddua şu idi: "Ey Rabbimiz! Bizi zalim bir kavme imtihan konusu yapma!" (Ebüssuûd)