بَلْ ظَنَنْتُمْ اَنْ لَنْ يَنْقَلِبَ الرَّسُولُ وَالْمُؤْمِنُونَ اِلٰٓى اَهْل۪يهِمْ اَبَداً وَزُيِّنَ ذٰلِكَ ف۪ي قُلُوبِكُمْ وَظَنَنْتُمْ ظَنَّ السَّوْءِۚ وَكُنْتُمْ قَوْماً بُوراً ١٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | بَلْ | herhalde |
|
| 2 | ظَنَنْتُمْ | siz sandınız |
|
| 3 | أَنْ | ki |
|
| 4 | لَنْ |
|
|
| 5 | يَنْقَلِبَ | dönmeyecekler |
|
| 6 | الرَّسُولُ | elçi |
|
| 7 | وَالْمُؤْمِنُونَ | ve mü’minler |
|
| 8 | إِلَىٰ |
|
|
| 9 | أَهْلِيهِمْ | ailelerine |
|
| 10 | أَبَدًا | bir daha asla |
|
| 11 | وَزُيِّنَ | ve süslendirildi |
|
| 12 | ذَٰلِكَ | bu |
|
| 13 | فِي |
|
|
| 14 | قُلُوبِكُمْ | gönüllerinizde |
|
| 15 | وَظَنَنْتُمْ | ve zanda bulundunuz |
|
| 16 | ظَنَّ | bir zan ile |
|
| 17 | السَّوْءِ | kötü |
|
| 18 | وَكُنْتُمْ | ve oldunuz |
|
| 19 | قَوْمًا | bir topluluk |
|
| 20 | بُورًا | helaki hak etmiş |
|
“Savaşa katılmayan Arap kabileleri”, Medine civarında yaşayan Gıfâr, Müzeyne, Cüheyne, Eşca‘, Eslem ve Dîl isimli bedevî gruplarıdır. Bunlar daha önce Hz. Peygamber’le beraber sefere çıkma sözü verdikleri halde, imanları kişiliklerine yansımadığı, henüz şuur ve kararlarına yeterince hâkim olmadığı, müminlerin de bu seferden sağ kalarak dönemeyeceklerini sandıkları için sözlerinde durmadılar. Sonradan kendilerine hesap sorulunca da hayvanları ile çoluk çocuklarının bakımını bahane ettiler.
Tevbe sûresinde (9/81-85), Tebük Seferi’ne katılmamak için bahaneler uyduran, özellikle havaların aşırı sıcak olduğu gerekçesine sığınan, fakat aynı zamanda müminleri de sefere çıkmaktan caydırmaya çalışan münafıkların âkıbetinin çok acı olacağı belirtilmiş; Hz. Peygamber’in bu kişilerden sağ kalanlarla karşılaşması halinde onların kendi maiyetinde bir sefere çıkmalarına müsaade etmemesi emredilmiş, ölenlerin ise imansız olarak can verdikleri bildirilip onlara karşı bir dinî vecîbe ifa etme cihetine gitmemesi istenmiştir. Burada geçen “savaşa katılmayanlar” ile orada geçenlerin aynı olduğunu; bunlardan münafıkların kastedildiğini düşünenler olmuşsa da, ileride açıklaması gelecek olan 16. âyet bu anlayışa mânidir. Ayrıca Tebük Harbi Hudeybiye’den üç yıl sonra olmuştur. Hudeybiye seferine katılmadıkları için kınanan, uyarılan, kendilerine öğüt verilen ve ceza olarak da “Hayber Savaşı’na katılmaktan mahrum bırakılan” gruplar, münafıklar değil, yeni iman etmiş fakat yeterince eğitim görmemiş bedevîlerdir.
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 5 Sayfa: 71-72
Zanne ظنّ :
ظَنٌّ bir emareden hareketle ulaşılan bilginin/düşüncenin/ tahminin adıdır. Bu emâre güçlü olduğunda bilgiye götürür. Çok zayıf olduğunda ise vehim وَهْمٌ sınırını aşamaz. Zan çoğu işte ya da meselede yerilmiştir. Kur'an-ı Kerim'de de buna delil teşkil eden örnek ayetler mevcuttur. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de bir fiil, iki isim formunda 69 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)
Türkçede kullanılan şekilleri zan, (su-i )zan, (hüsnü)zan ve maznundur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
Ehele أهل :
أهْلٌ bir adamla kendilerini bir nesebin veya bir dinin ya da benzer bir şekilde bir zanaatın, bir evin ve bir şehrin ya da ülkenin bir araya getirdiği kimselerdir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de isim formunda 127 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)
Türkçede kullanılan şekilleri ehil, ehlî, ehliyet ve ahâlidir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
بَلْ ظَنَنْتُمْ اَنْ لَنْ يَنْقَلِبَ الرَّسُولُ وَالْمُؤْمِنُونَ اِلٰٓى اَهْل۪يهِمْ اَبَداً
Fiil cümlesidir. بَلْ idrâb ve atıf harfidir. ظَنَنْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Sanmak anlamında kalp fiilidir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel ظَنَنْتُمْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اَنْ tekid ifade eden muhaffefe اَنَّ ’dir. İsmi olan şan zamiri mahzuftur. Takdiri; أنه şeklindedir.
لَنْ يَنْقَلِبَ الرَّسُولُ cümlesi اَنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَنْ muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.
يَنْقَلِبَ fetha ile mansub muzari fiildir. الرَّسُولُ fail olup damme ile merfûdur. الْمُؤْمِنُونَ atıf harfi و ‘la makabline matuf olup, ref alameti و ‘dır. اِلٰٓى اَهْل۪يهِمْ car mecruru يَنْقَلِبَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَبَداً zaman zarfı يَنْقَلِبَ fiiline mütealliktir.
بَلْ ; Önce söylenen bir şeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna idrâb denir. ‘Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki’ anlamlarını ifade eder. Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:
1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir.
2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada yukarıda olduğu gibi, bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Şan zamirleri: Müfred gaib ve gaibe (3. tekil şahıs zamiri)nde kendisine dikkat çekilmek istenen bir iş için kullanılır. İkisine birden iş zamiri denir.
Müzekkerine > zamiruş şan (هُوَ – هُ) Müennesine > zamirul kıssa (هِيَ – هَا)
Zamirler normalde kendinden önceki ismi açıklarken, zamiruş-şan/kıssa ise kendinden sonraki kısma dikkat çeker. Şan zamiri “Benden sonra bir cümle gelecek; gelecek olan o cümle çok önemli” mesajı verir.
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَنْقَلِبَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil infiâl babındadır. Sülâsîsi قلب ‘dir.
Bu bab fiile mutavaat, mücerred yapıdaki asıl anlamıyla kullanılması gibi anlamlar katar.
الْمُؤْمِنُونَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَزُيِّنَ ذٰلِكَ ف۪ي قُلُوبِكُمْ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
زُيِّنَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. İşaret ismi ذٰلِكَ naib-i fail olarak mahallen merfûdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir. ف۪ي قُلُوبِكُمْ car mecruru زُيِّنَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
زُيِّنَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi زين ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَظَنَنْتُمْ ظَنَّ السَّوْءِۚ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. ظَنَنْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. ظَنَّ mef’ûlun mutlak olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. السَّوْءِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Mef’ûlu mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlu mutlak harf-i cer almaz. Harf-i cer alırsa hal olur. Mef’ûlu mutlak cümle olmaz. Mef’ûlu mutlak üçe ayrılır:
1. Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2. Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlu mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3. Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini belirten mef’ûlu mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlu mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَكُنْتُمْ قَوْماً بُوراً
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كُنْتُمْ nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُمْ muttasıl zamir كُنْتُمْ ‘ün ismi olarak mahallen merfûdur. قَوْماً kelimesi كُنْتُمْ ‘ün haberi olup fetha ile mansubdur. بُوراً kelimesi قَوْماً ‘nin sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بَلْ ظَنَنْتُمْ اَنْ لَنْ يَنْقَلِبَ الرَّسُولُ وَالْمُؤْمِنُونَ اِلٰٓى اَهْل۪يهِمْ اَبَداً وَزُيِّنَ ذٰلِكَ ف۪ي قُلُوبِكُمْ وَظَنَنْتُمْ ظَنَّ السَّوْءِۚ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. بَلْ idrâb harfi, intikal içindir.
بَلِ , atıf edatlarındandır. Ancak diğer atıf edatları gibi hüküm bakımından atıf görevi görmez. Bu edat, sadece matufu îrab yani hareke bakımından matufun aleyhe atfeder. Anlamsal açıdan ise tersinelik ilişkisi kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümledeki اَنْ harfi, أنَّ ’den hafifletilmiş tekid harfidir. Takdiri هُ olan isminin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. (Âşûr)
Tekid ve masdar harfi اَنْ ve akabindeki لَنْ يَنْقَلِبَ الرَّسُولُ وَالْمُؤْمِنُونَ اِلٰٓى اَهْل۪يهِمْ اَبَداً cümlesi, masdar tevilinde, ظَنَنْتُمْ fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. اَنْ ’in haberi olan لَنْ يَنْقَلِبَ الرَّسُولُ وَالْمُؤْمِنُونَ اِلٰٓى اَهْل۪يهِمْ اَبَداً cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
İsim cümlesinde haberin menfi muzari fiil cümlesi şeklinde gelmesi, cümlenin hükmünü takviye ederek hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır.
وَزُيِّنَ ذٰلِكَ ف۪ي قُلُوبِكُمْ cümlesi atıf harfi, وَ ‘la …ظَنَنْتُمْ اَنْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
زُيِّنَ fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
زُيِّنَ ‘de kinaye vardır. (Âşûr)
ذٰلِكَ naib-i faildir. Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması, işaret edilenin önemini yanında tahkir ifade eder.
İşaret isminde istiare vardır. ذٰلِكَ ile münafıkların düşüncelerine işaret edilmiştir.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
ف۪ي قُلُوبِكُمْ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare vardır. Kalp, içi olan bir şeye benzetilmiştir. Bu istiareden maksat, Allah’ın, kalpteki her türlü duygu ve düşünceye vakıf olduğu gerçeğini etkili bir şekilde vurgulamaktır.
وَظَنَنْتُمْ ظَنَّ السَّوْءِۚ cümle hükümde ortaklık nedeniyle atıf harfi وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Muzari fiil hudûs ve teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Veciz ifade kastına matuf ظَنَّ السَّوْءِۚ izafetinde muzaf olan ظَنَّ , mef’ûlu mutlaktır. Cümleyi tekid etmiştir.
ظَنَنْتُمْ - ظَنَّ kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ey geride kalmış olanlar! Aslında siz, Resulullah'ın ve onunla birlikte olan ve sayıları bin dört yüz olan müminlerin, müşrikler tümüyle köklerini kazıyıp da ailelerine bir daha asla dönmeyeceklerini sanmıştınız. Onlarla birlikte olduğunuz takdirde, onların başına gelenin sizin de başınıza geleceğinden korkmuştunuz. İşte sizin geri kalmanız, ileri sürdüğünüz asılsız mazeretlerden dolayı değil, bundan dolayı idi. Bu sizin gönüllerinize hoş göründü de yani onu kabullendiniz, onları umursamadan kendi durumunuzla ilgilendiniz. Kötü zanda bulundunuz. Bu zandan maksat, ya önceki zandır, onları kötülemek ve kötülüklerini tescil etmek için tekrarlanmıştır. Çünkü aksi halde, bir şeyin yine kendisine atfedilmesi olur. Ya da önceki ve başkası tüm kötü zanlara şamildir. Resulullah'ın peygamberliğinin sahih olmadığı yolundaki zan da bu cümledendir. Çünkü onun sıhhatine kesin inanan kişi, onun öldürülmesi vs. gibi düşüncelerin yanına yaklaşmaz. Zannı bu şekilde genellendirdiğimiz zaman tekrar endişesi kalmaz. (Ruhu’l Beyân)
وَكُنْتُمْ قَوْماً بُوراً
Cümle atıf harfi وَ ‘la …ظَنَنْتُمْ اَنْ لَنْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vasılda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir.
İsim cümlesinin anlamında sabitlik ve devamlılık, fiil cümlesinin anlamında ise yenilenme ve tekrarlanma vardır. Hem devamlılık hem fiilin tekrarı ve yenilenmesi kastediliyorsa, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilebilir. Bunun aksi de mümkündür. Mesela, fiil cümlesinden fiilin zaman zaman yenilendiğini, isim cümlesinden ise başlayıp halen devam ettiği kast ediliyorsa aralarında atıf yapılabilir (Rıfat Resul Sevinç, Arapçada Cümle Yapısı, 2010, S. 190-191)
Nakıs fiil كَان ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
بُوراً , nakıs fiil كَان ’nin haberi olan قَوْماً için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
كَان ’nin haberi, isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan Suresi s.124)
Ayetteki بُور helak olan anlamında بائر kelimesinin çoğuludur. Ya da ayetin manası; ‘’siz içiniz ve kalbiniz bozulmuş bir topluluk oldunuz’’ şeklinde olur.
Müfredat'da denir ki: ”Bevâr, aşırı kesâd manasınadır. Aşırı kesâd, fesada yani bozulmaya götürünce, 'bevâr', helak anlamında kullanılmıştır. (Ruhu’l Beyân)
Ayetin bu bölümü işaret ediyor ki, savaşta öleceğini veya yaralanacağını ya da istemediği bir musibetle karşı karşıya geleceğini zanneden ve bu yüzden savaştan geri duran kişi helak olmuştur. Şeytan onun gönlünü istila etmiş, ona şehitler için hazırlanan ahiret hayatını tercih etmesin diye dünya hayatını süslü göstermiştir. (Ruhu’l Beyân, Âşûr)