Mâide Sûresi 17. Ayet

لَقَدْ كَفَرَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَس۪يحُ ابْنُ مَرْيَمَۜ قُلْ فَمَنْ يَمْلِكُ مِنَ اللّٰهِ شَيْـٔاً اِنْ اَرَادَ اَنْ يُهْلِكَ الْمَس۪يحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَاُمَّهُ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ جَم۪يعاًۜ وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَاۜ يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ  ١٧

Andolsun, “Allah, Meryem oğlu Mesih’tir”, diyenler kesinlikle kâfir oldular. De ki: “Şâyet Allah, Meryem oğlu Mesih’i, onun anasını ve yeryüzünde olanların hepsini yok etmek istese, Allah’a karşı kim ne yapabilir? Göklerin, yerin ve bunların arasında bulunan her şeyin hükümranlığı Allah’ındır. Dilediğini yaratır. Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.”
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَقَدْ andolsun
2 كَفَرَ küfre gitmişlerdir ك ف ر
3 الَّذِينَ kimseler
4 قَالُوا diyen(ler) ق و ل
5 إِنَّ şüphesiz
6 اللَّهَ Allah
7 هُوَ o
8 الْمَسِيحُ Mesih’tir
9 ابْنُ oğlu ب ن ي
10 مَرْيَمَ Meryem
11 قُلْ de ki ق و ل
12 فَمَنْ öyle ise kim
13 يَمْلِكُ sahipse م ل ك
14 مِنَ karşı
15 اللَّهِ Allah’a
16 شَيْئًا bir şeye ش ي ا
17 إِنْ eğer
18 أَرَادَ isterse ر و د
19 أَنْ
20 يُهْلِكَ helak etmek ه ل ك
21 الْمَسِيحَ Mesih’i
22 ابْنَ oğlu ب ن ي
23 مَرْيَمَ Meryem
24 وَأُمَّهُ ve annesini ا م م
25 وَمَنْ ve kimseleri
26 فِي
27 الْأَرْضِ yeryüzündeki ا ر ض
28 جَمِيعًا hepsini ج م ع
29 وَلِلَّهِ Allah’ındır
30 مُلْكُ mülkü م ل ك
31 السَّمَاوَاتِ göklerde س م و
32 وَالْأَرْضِ ve yerde ا ر ض
33 وَمَا ve bulunanların
34 بَيْنَهُمَا ikisinin arasında ب ي ن
35 يَخْلُقُ yaratır خ ل ق
36 مَا
37 يَشَاءُ dilediğini ش ي ا
38 وَاللَّهُ Allah
39 عَلَىٰ
40 كُلِّ he ك ل ل
41 شَيْءٍ şeyi ش ي ا
42 قَدِيرٌ yapabilendir ق د ر
 

لَقَدْ كَفَرَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَس۪يحُ ابْنُ مَرْيَمَۜ


لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.

كَفَرَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  قَالُٓوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

قَالُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavl,  اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَس۪يحُ ابْنُ مَرْيَمَ ’dir.  قَالُٓوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. Munfasıl zamir  هُوَ  fasıl zamiridir.  الْمَس۪يحُ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.  

ابْنُ  kelimesi  الْمَس۪يحُ ’nun sıfatı veya bedeli olup damme ile merfûdur.  مَرْيَمَ  muzâfun ileyh olup gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır.

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Zamiru’l Fasl (ضَمِيرُ الفَصْلِ  Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ضَمِيرُ الفَصْلِ  ayırma zamiri) denir.

Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 قُلْ فَمَنْ يَمْلِكُ مِنَ اللّٰهِ شَيْـٔاً اِنْ اَرَادَ اَنْ يُهْلِكَ الْمَس۪يحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَاُمَّهُ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ جَم۪يعاًۜ

 

Fiil cümlesidir.  قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l kavli şart ve cevab cümlesidir. 

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasihadır. Takdiri;  إن أراد الله إهلاك الناس فمن يملك منه شيئا (Allah insanları yok etmek isterse kim buna karşı bir şey yapabilir?) şeklindedir. 

مَنْ  istifhâm ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. يَمْلِكُ  cümlesi,  مَنْ ’in haberi olarak mahallen merfûdur.  

يَمْلِكُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir.  مِنَ اللّٰهِ  car mecruru  شَيْـٔاً ’in mahzuf haline mütealliktir. شَيْـٔاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَرَادَ  şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يُهْلِكَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir. Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri; فمن يملك من الله شيئا (Kim buna karşı bir şey yapabilir?) şeklindedir.

الْمَس۪يحَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  ابْنُ  kelimesi  الْمَس۪يحَ ’in sıfatı veya bedeli olup fetha ile mansubdur.  مَرْيَمَ  muzâfun ileyh olup, gayrı munsarif olduğu için cer alameti fethadır. اُمَّهُ  atıf harfi  وَ ’la الْمَس۪يحَ ’ye matuftur.                                                                                                                            

مَنْ  müşterek ism-i mevsûl atıf harfi وَ  ile  الْمَس۪يحَ ’ye matuf olup, mahallen mansubdur. فِي الْاَرْضِ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. جَم۪يعاً  kelimesi  المسيح وأمّه والموصول ’in hali olup fetha ile mansubdur.

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُهْلِكَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi هلك ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 


 وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَاۜ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  لِلّٰهِ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مُلْكُ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. السَّمٰوَاتِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

الْاَرْضِ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  atıf  harfi  وَ ’la  السَّمٰوَاتِ ’ye matuf olup, mahallen mecrurdur. 

Mekân zarfı  بَيْنَ  mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir  هُمَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

لِ  harf-i ceri mecruruna tahsis, sahiplik, istihkak, sebep gibi manalar kazandırabilir. Burada sahiplik manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

  يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُۜ

Fiil cümlesidir. يَخْلُقُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَشَٓاءُ  ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

يَشَٓاءُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir. 


 وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur.

عَلٰى كُلِّ  car mecruru قَد۪يرٌ ’e mütealliktir.  شَيْءٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. قَد۪يرٌ  haber olup, damme ile merfûdur.

قَد۪يرٌ۟  kelimesi mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

لَقَدْ كَفَرَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَس۪يحُ ابْنُ مَرْيَمَۜ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Âşûr’a göre beyanî istînaf cümlesidir. 

لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle, kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. Mahzuf kasem ve  قَدْ  ile tekid edilmiş kasemin cevabı olan  كَفَرَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَس۪يحُ ابْنُ مَرْيَمَۜ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Fail konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan  قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَس۪يحُ ابْنُ مَرْيَمَ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالُٓوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَس۪يحُ ابْنُ مَرْيَمَ  cümlesi,  اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, kizbi haber, inkârî kelamdır. 

Lafza-ı celal  اِنَّ ‘nin ismi,  هُوَ الْمَس۪يحُ ابْنُ مَرْيَمَ  cümlesi haberidir. Müsned olan cümlede haberin marife gelişi, bu vasfın müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğuna işaret eder.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

الَّذ۪ينَ  ism-i mevsûlu muhatabı hatadan kurtarmak için gelmiştir.

Gerçekte Hristiyanların üçlü inanışının iki yüzü vardır ki birisi şirk, birisi “bir”liktir. Şirk ile azarlandıkları zaman tevhid yüzünden görünürler,  ittihad ile muahaze edildikleri zaman da «biz üç diyoruz» derler.  (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

لَقَدْ كَفَرَ الَّذ۪ينَ قَالُوۤا اِنَّ الْمَس۪يحَ بْنَ مَرْيَمَ هُوَ اللّٰهُ  [Muhakkak küfredenler, “Allah, Meryem’in oğlu Mesihtir.” dediler.] buyurulmuş olmakla teslis (üçleme) iddia edenlerin hepsinin inançlarını içine almış ve burada bunların yalnız şirk ve çokluk ifade eden üçleme açısından değil, özellikle bunun altında iddia ettikleri tevhid bakımından kâfir oldukları açıklanmıştır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 


قُلْ فَمَنْ يَمْلِكُ مِنَ اللّٰهِ شَيْـٔاً 


İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir. Cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.  

قُلْ  fiilinin şart üslubunda gelen mekulü’l-kavl  فَمَنْ يَمْلِكُ مِنَ اللّٰهِ شَيْـٔاً  cümlesi, mukadder şartın cevabıdır. Bu cevap cümlesi istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Rabıta harfi  فَ , mahzuf şartın cevabının başına gelmiştir. 

Mübteda olan istifham ismi  مَنْ , inkârî manadadır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَمْلِكُ مِنَ اللّٰهِ شَيْـٔاً  cümlesi haberdir. Haberin muzari fiil sıygasında cümle olması, hükmü takviye, hudus, teceddüt istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

Ayette mütekellimin Allah Teâlâ olduğu istifhamda tecâhül-i ârif sanatı, lafza-i celâlin zikrinde tecrîd sanatı vardır.

Mef’ûl olan  شَيْـٔاً ‘in nekreliği kıllet ve nev ifade eder. Bilindiği gibi nefy siyakında nekre umum ve şümule işarettir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  مِنَ اللّٰهِ  car mecruru ihtimam için mef’ûl olan  شَيْـٔاً ‘e takdim edilmiştir.

Cümle, zahiren istifham üslubunda inşa cümlesi olmasına rağmen mana itibariyle kınama ve azarlama kastı taşımaktadır. Vaz edildiği anlamın dışında mana kazandığı için terkip, mecaz-ı mürsel mürekkeptir. İnkârî istifham uslûbu; onların cahillik ve gaflet içinde olduklarını haber üslubundan daha etkili bir şekilde  ifade etmiştir. 

Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Takdiri  إن أراد الله إهلاك الناس  (Allah insanları helak etmek isterse) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

شَيْـٔاً  kelimesinin nekreliği azlık ve tahkir manası içindir. İstifham da olumsuzluk manasındadır. Bir şeyin azının yokluğu, çoğunun da yokluğunu gerektirir. O halde mana  فَمَن يَقْدِرُ عَلى شَيْءٍ مِنَ اللَّهِ  (Kim Allah’tan bir şey takdir ederse…) yani O’nun fiilini ve tasarrufunu değiştirmek isterse…  şeklindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


 اِنْ اَرَادَ اَنْ يُهْلِكَ الْمَس۪يحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَاُمَّهُ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ جَم۪يعاًۜ 

 

Şart üslubundaki terkip, tefsiriyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Şart cümlesi olan   اِنْ اَرَادَ اَنْ يُهْلِكَ الْمَس۪يحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَاُمَّهُ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ جَم۪يعاًۜ , mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يُهْلِكَ الْمَس۪يحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَاُمَّهُ  cümlesi, masdar teviliyle  اَرَادَ  fiilinin mef’ûlu olarak nasb mahallindedir.

Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Zamir makamında zahir olarak  الْمَس۪يحَ ابْنَ مَرْيَمَ ‘nin zikrinde ıtnâb, tekrir ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  ve اُمَّهُ  tezâyüf sebebiyle  الْمَس۪يحَ ’ye atfedilmiştir. Sıla cümlesi mahzuftur.  فِي الْاَرْضِ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

جَم۪يعاً  kelimesi, المسيح , أمّه  ve mevsulün halidir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

İstifham ismi olan  مَنْ  ile ism-i mevsûl olan  مَنْ  arasında tam cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Şartın takdiri,  فمن يملك من الله شيئا (Kim Allah’a karşı bir şey yapabilir?) olan cevabı, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Bu takdire göre, mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur. 

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mubalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.) 

يَمْلِكُ - يُهْلِكَ  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Burada  يَمْلِكُ شَيْئًا  cümlesi “şeyi takdir eder” manasındadır. Kinaye yoluyla mürekkeb mananın lâzımı olarak kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

قُلْ فَمَنْ يَمْلِكُ مِنَ اللّٰهِ شَيْپًا اِنْ اَرَادَ اَنْ يُهْلِكَ الْمَسٖيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَاُمَّهُ وَمَنْ فِى الْاَرْضِ جَمٖيعً, cezasının şartından önce gelmiş olduğu bir şart cümlesi olup kelamın takdiri, “O halde Allah, Meryem oğlu Mesih (İsa’yı), anası (Meryem) ve yeryüzünde bulunan herkesi öldürmeyi isterse kim Allah’ı irade ve takdir ettiği şeyden caydırabilir, geri döndürebilir?” şeklindedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Zamir makamında Meryem oğlu İsa Mesih isminin zahir olarak zikredilmesi, fazla izahat vermek ve İsa’nın Mesih (hastalara şifa veren, mübarek) olması cihetiyle de Allah Teâlâ’nın kahir kudreti ve hakimiyeti altında olduğunu sarahatle belirtmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

اِنْ اَرَادَ اَنْ يُهْلِكَ الْمَس۪يحَ بْنَ مَرْيَمَ [Allah Meryem’in oğlu Mesih’i helak etmeyi dilerse] demek yeterli iken bununla yetinilmeyip gerçeği hem ilzamî (susturucu) hem burhanî (delilli) bir şekilde beyan etmek ve anlatmak üzere  وَاُمَّهُ وَمَنْ فِى اْلاَرْضِ جَم۪يعاً  [anasını ve yeryüzündekilerin hepsini] atıfları da eklenmiştir ki çok dikkate şayandır. Bununla azdan çoğa doğru giden bir bakış istikrası (tümevarım) öğretilerek Mesih’in önce anasına, ikinci olarak yeryüzündeki bütün ruh sahipleri, akıl sahipleri beşer cinsine dahil ve bunlarla birtakım hususlarda cins birliği ve aynilik olduğu anlatılmış ve bu şekilde Mesih ve anasının yok ve fani olması mümkün olup ilâh olamayacakları önce açıkça ve özellikle, ikinci olarak bir genelleme içinde üstü kapalı ve pekiştirilerek ispat edilmiş ve hatırlatılmıştır ki bu ifade de Mesih’i, şahsi beşer veya külli beşer ile düşünen Hristiyan mezheplerinin hepsine işaret olunarak  اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَس۪يحُ بْنُ مَرْيَمَ [Muhakkak Allah, Meryem’in oğlu İsa’dır.] iddiasının gerek şahsi birlik ile şahsi ittihad ve aynilik üzere ve gerek tür ve cinse ait vahdet (birlik) ile cüz’i birleşme ve tazammun (içine alma) şeklinde olsun bütün ihtimalleriyle batıl ve küfür olduğu anlatılmıştır. Yani Allah, Mesih’in ne aynı ne cüz’ü ne de cüz’isi ve ferdidir. Ancak onun üstünde yaratıcısı, sahibi, hakimidir. Diğer deyimle Mesih, Allah’ın ne aynı ne cüz’ü ne tümü ne de küllisi değil, aşağısıdır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)


 وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَاۜ 


وَ , istînâfiyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatı vardır.  لِلّٰهِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مُلْكُ السَّمٰوَاتِ , muahhar mübtedadır. Cümlede müsnedün ileyh izafetle marife olmuştur. Bu izafet faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacına matuftur.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin tekrarlanması azamet ve heybeti artırmanın yanısıra manayı zihne yerleştirmek, telezzüz ve teberrük içindir. Bu tekrarda ıtnâb, tekrir ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

وَالْاَرْضِ  kelimesi, tezat sebebiyle muzâfun ileyh olan  السَّمٰوَاتِ ’ye matuftur.

السَّمٰوَاتِ ’den sonra  الْاَرْضِ ’ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir. 

السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır. 

Müşterek ism-i mevsûl  مَا , muahhar mübteda olan  مُلْكُ السَّمٰوَاتِ ’ye matuftur. Atıf sebebi  temâsüldür. Sılasının hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Mekân zarfı  بَيْنَهُمَا , bu mahzuf sılaya mütealliktir. 

يُهْلِكَ -  يَخْلُقُ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

يَمْلِكُ - مُلْكُ  ve  قُلْ - قَالُٓوا  gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ  [Göklerin yerin ve ikisi arasındakiler Allah’ındır.] cümlesinde cem mea taksim sanatı vardır. “Siz hiçbir şeye sahip değilsiniz.” anlamında tarizdir.

Bu ibarede tağlîb düşünülebilir. Gök yer ve arasındakiler zikredilmiş, ama kainattaki her şeyin mülkü Allah'a aittir. 

 

 يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُۜ 


Ta’liliyye olarak gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Mef’ûl konumunda olan müşterek ism-i mevsûl  مَا ' nın sılası olan  يَشَٓاءُ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Fiilin mef’ûlü, yani dilediği şey belirtilmemiştir. يَشَٓاءُ  fiili, müteaddi olduğu halde mef’ûlünün hazfedilmesi umum ifade edip zihni devreye sokar, geniş düşünmeye imkan sağlar. 

Genel olarak  شَٓاءُ  fiilinin mef'ûlü bu cümlede olduğu gibi hazfedilir. Çünkü ibham; ilgi uyandırır, muhâtabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garîb birşey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

شَيْءٍ - يَشَٓاءُۜ  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

ولِلَّهِ مُلْكُ السَّماواتِ والأرْضِ وما بَيْنَهُما يخْلُقُ ما يَشاءُ  cümlesi Allah’ın şanını tazim için gelmiş bir tezyîldir. Aynı zamanda mesih ortaya çıkmadan önce semavatı ve arzı yarattığını ve oralarda olan her şeyin de sahibi olduğunu, hakiki ilâh olduğunu, dilediğini yarattığını, Mesih’i de alışılmışın dışında bir şekilde yarattığını ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


 وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ

 

وَ  istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formunda gelen cümle faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin hükmün illetini bildirmek, korkuyu ve ikazı artırmak kastıyla zamir makamında Allah ismiyle gelerek üçüncü kez tekrarlanmasında tecrîd, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car mecrur  عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ , önemine binaen amili olan  قَد۪يرٌ ‘ e takdim edilmiştir.

شَيْءٍ ’ deki tenvin kesret, tazim ve nev ifade eder.

قَد۪يرٌ۟  mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. 

Dinleyenin vicdanına korku salmak ve ikazı artırmak için zamir makamında lafza-ı celalin zahir olarak zikredildiği cümle, konudan bağımsız olarak, atasözü gibi insanlar arasında kullanılması nedeniyle mesel tarikinde tezyil cümlesidir.

شَيْءٍ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ  ifadesi Kur’ânda 22 kere geçmiştir. Tekrarlanan kelimeler ya da sıygalar, okuyucuyu kelimenin ilk geçtiği yere gönderir ki bu beyan renklerinden biridir. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314) 

Bu cümle Allah Teâlâ’nın tüm mevcudattaki tasarrufunun umumiliğine delalet etmektedir. Var olanı yok etmek ve yok olanı da var etmek yalnız O’nun elindedir. 

Allah Teâlâ, öldürmeye de hayat vermeye de ve hepinizi bir araya toplamaya da kadirdir. Bu itibarla bu cümle, geçen hükmün sebep ve gerekçesidir. 

مَنْ  ve  شَئْ  lafızları âmm olmakla, yerdekilerle beraber göktekiler ve melekler de dahil olmak üzere bütün masivallah (Allah’ın dışındakiler)ı içine almış bulunduklarından, Allah’ın zatından başka her şeyin yok olmasının mümkün olduğuna işaret ile bütün Allah’ın dışındakilerden ilahlığı inkâr  etmiş ve şu halde bütün alemler veya kısımlarından hiçbirisinin de Allah ile ayniliği veya külli, cüz’i bir birleşmesinin mümkün olmadığına ve böyle sözlerin yalnız Mesih hakkında değil, diğerleri hakkında da söylenmesi Allah’a küfretmek olduğuna işaret etmiştir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)