وَقَالَتِ الْيَهُودُ وَالنَّصَارٰى نَحْنُ اَبْنَٓاءُ اللّٰهِ وَاَحِبَّٓاؤُ۬هُۜ قُلْ فَلِمَ يُعَذِّبُكُمْ بِذُنُوبِكُمْۜ بَلْ اَنْتُمْ بَشَرٌ مِمَّنْ خَلَقَۜ يَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَاۘ وَاِلَيْهِ الْمَص۪يرُ ١٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَقَالَتِ | ve dediler |
|
| 2 | الْيَهُودُ | Yahudiler |
|
| 3 | وَالنَّصَارَىٰ | ve hıristiyanlar |
|
| 4 | نَحْنُ | biz |
|
| 5 | أَبْنَاءُ | oğullarıyız |
|
| 6 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 7 | وَأَحِبَّاؤُهُ | ve sevgilileriyiz |
|
| 8 | قُلْ | de ki |
|
| 9 | فَلِمَ | o halde niçin |
|
| 10 | يُعَذِّبُكُمْ | size azabediyor |
|
| 11 | بِذُنُوبِكُمْ | günahlarınızdan ötürü |
|
| 12 | بَلْ | hayır |
|
| 13 | أَنْتُمْ | siz de |
|
| 14 | بَشَرٌ | birer insansınız |
|
| 15 | مِمَّنْ |
|
|
| 16 | خَلَقَ | O’nun yaratıklarından |
|
| 17 | يَغْفِرُ | bağışlar |
|
| 18 | لِمَنْ | kimseyi |
|
| 19 | يَشَاءُ | dilediği |
|
| 20 | وَيُعَذِّبُ | ve azabeder |
|
| 21 | مَنْ | kimseye |
|
| 22 | يَشَاءُ | dilediği |
|
| 23 | وَلِلَّهِ | Allah’ındır |
|
| 24 | مُلْكُ | mülkü |
|
| 25 | السَّمَاوَاتِ | göklerin |
|
| 26 | وَالْأَرْضِ | ve yerin |
|
| 27 | وَمَا | bulunan herşeyin |
|
| 28 | بَيْنَهُمَا | ve ikisi arasında |
|
| 29 | وَإِلَيْهِ | O’nadır |
|
| 30 | الْمَصِيرُ | dönüş de |
|
Rivayete göre Hz. Peygamber, yanına gelerek kendisiyle (muhtemelen din konularında) konuşma yapan bir grup yahudiyi İslâm dinine davet etmiş; kabul etmedikleri takdirde Allah’ın azabına uğrayacaklarını söylemiş; yahudiler de “Bizi bununla nasıl korkutursun? Oysa biz Allah’ın oğulları ve sevgili kullarıyız” demişler, bunun üzerine bu âyet inmiştir (Taberî, VI, 164-165). O dönemde müslümanlarla yahudiler arasında barış antlaşması bulunduğundan Hz. Peygamber’in bu daveti tamamen barışçı bir davet olup onları uyardığı azap da âhiret azabı olmalıdır.
“Biz Allah’ın oğulları ve sevgili kullarıyız” sözüyle bazı yahudiler, Allah’ın oğlu dedikleri Hz. Üzeyir’e mensup olduklarını, hıristiyanlar da Allah’ın oğlu olduğuna inandıkları Hz. Îsâ’ya mensup olduklarını (bk. Tevbe 9/30), dolayısıyla ayrıcalığa sahip bulunduklarını ifade etmek istemişler veya doğrudan doğruya Allah’a bağlılıklarını kastederek Allah’ın kendilerine bir baba gibi şefkatli ve merhametli davranacağını, kendilerinin de O’nun oğullarıymış gibi Allah’a yakın ve O’nun katında değerli olduklarını iddia etmişlerdir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 240-241
وَقَالَتِ الْيَهُودُ وَالنَّصَارٰى نَحْنُ اَبْنَٓاءُ اللّٰهِ وَاَحِبَّٓاؤُ۬هُۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. قَالَتِ fetha üzere mebni mazi fiildir. تِ te’nis alametidir. الْيَهُودُ fail olup damme ile merfûdur. نَصَارٰى atıf harfi وَ ’la الْيَهُودُ ’ye matuftur. Mekulü’l kavli, نَحْنُ اَبْنَٓاءُ اللّٰهِ ’dir. قَالَتِ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir نَحْنُ mübteda olarak mahallen merfûdur. اَبْنَٓاءُ haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اَحِبَّٓاؤُ۬هُ atıf harfi وَ ’la lafza-i celâle matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَحِبَّٓاؤُ۬; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُلْ فَلِمَ يُعَذِّبُكُمْ بِذُنُوبِكُمْۜ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri انت 'dir. Mekulü’l kavl şart ve cevab cümlesidir.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasihadır. Takdiri; إن صح قولكم فلم يعذّبكم (Eğer sözünüz doğruysa niye size azab etsin?) şeklindedir.
لِمَ ; cer harfi لِ ile istifham harfi ما ‘nın bileşimi olan edatın anlamı, ‘’niçin, ne diye ‘’ şeklindedir. Cer harfinden sonra istifham harfi geldiğinde elif hazfedilir.(Arap Dilinde Edatlar, Hasan Akdağ)
ما istifham harfi لِ harf-i ceriyle يُعَذِّبُكُمْ fiiline mütealliktir.
يُعَذِّبُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِذُنُوبِكُمْ car mecruru يُعَذِّبُكُمْ fiiline mütealliktir. بِ harf-i ceri sebebiyyedir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لِمَ kelimesinin aslı لِمَا şeklindedir. Soru ifade eden مَا harfinin başına lam-ı ta‘lil (sebep ifade eden lam harfi) gelmiştir. Böylece مَا harfine bitişen elif, sık kullanıldığı için, telaffuz kolaylığı sağlamak maksadıyla hazfedilmiştir. Aynı durum بِمَ (-ile), عَمَّ (-den) ve فِمَ (-de) kelimelerinde de geçerlidir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr) Böylece ismi mevsûl olan مَا ‘ dan ayrılır. İsmi mevsûl olan مَا bu harflere bitiştiği zaman elif hazf olmaz.
يُعَذِّبُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi عذب ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
بَلْ اَنْتُمْ بَشَرٌ مِمَّنْ خَلَقَۜ
İsim cümlesidir. بَلْ idrab ve atıf harfidir. Munfasıl zamir اَنْتُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. بَشَرٌ haber olup damme ile merfûdur. مَا müşterek ism-i mevsûl مِنْ harf-i ceriyle بَشَرٌ ‘un mahzuf sıfatına mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası خَلَقَ ’dır. Îrabtan mahalli yoktur.
خَلَقَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.
بَلْ idrab ve atıf harfidir.Önce söylenen birşeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna idrab denir. "Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki" anlamlarını ifade eder. Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:
1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir.
2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada yukarıda olduğu gibi, bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُۜ
Fiil cümlesidir. يَغْفِرُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. مَنْ müşterek ism-i mevsûl لِ harfi ceriyle يَغْفِرُ fiiline mütealliktir. İsmi mevsûlun sılası يَشَٓاءُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
يَشَٓاءُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُعَذِّبُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsmi mevsûlun sılası شَٓاءُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
شَٓاءُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.
يُعَذِّبُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi عذب‘dir.
وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَاۘ وَاِلَيْهِ الْمَص۪يرُ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. لِلّٰهِ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مُلْكُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. السَّمٰوَاتِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
الْاَرْضِ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. Müşterek ism-i mevsûl مَا atıf harfi وَ ’la السَّمٰوَاتِ ’ye matuf olup, mahallen mecrurdur. Mekân zarfı بَيْنَ , mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir هُمَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. اِلَيْهِ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْمَص۪يرُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.
لِ harf-i ceri mecruruna tahsis, sahiplik, istihkak, sebep gibi manalar kazandırabilir. Burada sahiplik manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَقَالَتِ الْيَهُودُ وَالنَّصَارٰى نَحْنُ اَبْنَٓاءُ اللّٰهِ وَاَحِبَّٓاؤُ۬هُۜ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayetin ilk cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالَتِ fiilinin mekulü’l-kavli olan نَحْنُ اَبْنَٓاءُ اللّٰهِ وَاَحِبَّٓاؤُ۬هُ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedin izafetle gelmesi veciz ifade amacına matuftur.
اَبْنَٓاءُ اللّٰهِ izafetinde اللّٰهِ ismine muzâf olan اَبْنَٓاءُ ibaresi, اَحِبَّٓاؤُ۬هُ izafetinde ise Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan اَحِبَّٓاؤُ۬ şan ve şeref kazanmıştır.
[Yahudi ve Hristiyanlar dedi ki] cümlesinde cem’ ma’at-taksim sanatı vardır.
النَّصَارٰى - الْيَهُودُ isimleri arasında mürâât-ı nazîr vardır.
Yahudi ve hristiyanlar sözlerini, isim cümlesinde müsnedi lafza-ı celale izafe edip müsnedün ileyhi tazim ederek ve ikinci müsnedi sıfatı müşebbehe vezninde getirerek abartılı şekilde ifade etmişlerdir.
اَحِبَّٓاؤُ۬هُ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Cenab-ı Hakk’ın azametine yakışmayan sözleri söyleyerek inançsızlıklarındaki ahmaklığa işaret eden ve diğer sözlerine zıt olan söz, Yahudilerle aralarındaki müşterek başka bir sözdür. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اَحِبَّٓاؤُ۬هُ izafeti اَبْنَٓاءُ اللّٰهِ ’ye atfedilmiştir. ‘’Sevilen oğullar’’ oldukları ifade edilmiştir. Çünkü öfkelenilen oğullar da olabilir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
قُلْ فَلِمَ يُعَذِّبُكُمْ بِذُنُوبِكُمْۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan فَلِمَ يُعَذِّبُكُمْ بِذُنُوبِكُمْ cümlesi فَ karinesiyle gelmiş, mahzuf şartın cevap cümlesidir. Takdiri …إن صح قولكم (Eğer sözünüz doğruysa) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cevap cümlesi olan لِمَ يُعَذِّبُكُمْ بِذُنُوبِكُمْ , istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mecrur mahaldeki ism-i istifham يُعَذِّبُكُمْ fiiline mütealliktir. Istifham isimlerinin sadaret hakkı nedeniyle amiline takdim edilmiştir.
Cümle zahiren istifham üslubunda inşa cümlesi olmasına rağmen mana itibariyle taaccüb ve kınama kastı taşımaktadır. Vaz edildiği anlamın dışında mana kazandığı için terkip, mecaz-ı mürsel mürekkeptir.
Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
لِمَ kelimesinin aslı لِمَا şeklindedir. Soru ifade eden مَا harfinin başına lam-ı ta‘lil (sebep ifade eden lam harfi) gelmiştir. Böylece مَا harfine bitişen elif, sık kullanıldığı için, nefy harfinden ayırt etmek için telaffuz kolaylığı sağlamak maksadıyla hazfedilmiştir. Aynı durum بِمَ (-ile), عَمَّ (-den) ve فِمَ (-de) kelimelerinde de geçerlidir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
يُعَذِّبُكُمْ - ذُنُوبِكُمْ kelimeleri arasında cinâs-ı nakıs, reddü’l-acüz ale’s-sadr ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
بَلْ اَنْتُمْ بَشَرٌ مِمَّنْ خَلَقَۜ يَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَاۘ وَاِلَيْهِ الْمَص۪يرُ
Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. بَلْ idrâb harfi, bu ayette önceki cümlenin hükmünü iptal ve yeni bir manaya intikal için gelmiştir.
Mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müşterek ism-i mevsûl مَّنْ , başındaki harf-i cerle بَشَرٌ ‘un mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Sılası olan خَلَقَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mekulü’l kavle dahil istînâfiyye olarak fasılla gelen يَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ cümlesi müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَنْ , cer harfi لِ ile يَغْفِرُ fiiline mütealliktir. Sılası olan يَشَٓاءُ cümlesi, müspet muzari fiil olarak gelmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Genel olarak شَٓاءُ fiilinin mef'ûlu bu cümlede olduğu gibi hazf edilir. Çünkü ibham; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garip birşey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Aynı üslupta gelen وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُ cümlesi, فَيَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır.
يُعَذِّبُ fiilinin mef’ûlü müşterek ism-i mevsûl مَنْ ’in sılası olan يَشَٓاءُ cümlesi, müspet muzari fiil olarak gelmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiiller hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
فَيَغْفِرُ- يُعَذِّبُ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî vardır.
يَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ [dilediğini affeder] cümlesiyle وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُ [dilediğine azap eder] cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَاۘ cümlesi atıf harfi وَ ‘la يَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine iltifat sanatı vardır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatı vardır. لِلّٰهِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مُلْكُ السَّمٰوَاتِ , muahhar mübtedadır. Cümlede müsnedün ileyh izafetle marife olmuştur. Bu izafet faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacına matuftur.
وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَاۘ [Göklerin yerin ve ikisi arasındakiler Allah’ındır.] cümlesinde cem’ vardır. Bu cümle “Siz hiçbir şeye sahip değilsiniz.” anlamında inkarcılara tarizdir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. Gaib zamirden, O’nun azamet ve kudretini ifade etmek ve zihne yerleştirmek için lafza-ı celâlin zikrine iltifat sanatı vardır.
وَالْاَرْضِ kelimesi, tezat sebebiyle muzâfun ileyh olan السَّمٰوَاتِ ’ye matuftur.
السَّمٰوَاتِ ’den sonra الْاَرْضِ ’ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.
السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır. Bu ibarede tağlîb sanatı vardır. Gök, yer ve arasındakiler zikredilmiş, ama kainattaki her şeyin mülkü Allah'a aittir.
وَاِلَيْهِ الْمَص۪يرُ cümlesi atıf harfi وَ ‘la وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ cümlesine atfedilmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. اِلَيْهِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْمَص۪يرُ , muahhar mübtedadır.
[Dönüş O’nadır.] cümlesinde sebebe isnad vardır. Öldükten sonra insanı bekleyen şeyler hesap, mizan, azap, mağfiret, cennet, cehennemdir. Bunların faili Allah olduğu için dönüş O’nadır, buyurulmuştur.
Ayette şöyle bir mantık örgüsü hakimdir: Evlatlara ve sevgililere azap edilmez. Allah size azap edileceğini bildirdiğine göre siz Allah’ın evlatları ve sevdikleri olamazsınız. Bu mezheb-i kelamî sanatıdır. Bu sanatın kullanılmasında amaç, felsefecilerin ve filozofların metotlarını kullanarak delil getirmek, iddiayı güçlendirmek, hükümlerin gerçek nedenlerini göstermek ve muhalif görüşü çürütmek için akla ve mantığa daha yatkın sebepler sunarak, kesin aklî delillerle dinî temelleri ispat etmektir. Bu üslup aynı zamanda muhatabın inadını kırar ve onu hakikatı itiraf etmeye zorlar. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)
Bu cümle, kelamın siyakından anlaşılan mukadder bir cümleye atıftır. Yani “Hayır, siz böyle değilsiniz, fakat Allah Teâlâ’nın yarattığı insan cinsindensiniz; insan olarak da sizin diğer insanlardan bir üstünlüğünüz yoktur.” (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
Yine bunda Mesih’in beşer olmasına tariz vardır. Çünkü onda beşeri olgular ve korkular vardır. Bu sebeple çarmıha gerileceğini ve öldürüleceğini iddia ettiler. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)