يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ عَلٰى فَتْرَةٍ مِنَ الرُّسُلِ اَنْ تَقُولُوا مَا جَٓاءَنَا مِنْ بَش۪يرٍ وَلَا نَذ۪يرٍۘ فَقَدْ جَٓاءَكُمْ بَش۪يرٌ وَنَذ۪يرٌۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ۟ ١٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا أَهْلَ | ehli |
|
| 2 | الْكِتَابِ | Kitap |
|
| 3 | قَدْ | muhakkak |
|
| 4 | جَاءَكُمْ | size geldi |
|
| 5 | رَسُولُنَا | Elçimiz |
|
| 6 | يُبَيِّنُ | gerçekleri açıklıyan |
|
| 7 | لَكُمْ | size |
|
| 8 | عَلَىٰ |
|
|
| 9 | فَتْرَةٍ | arasının kesildiği sırada |
|
| 10 | مِنَ |
|
|
| 11 | الرُّسُلِ | elçilerin |
|
| 12 | أَنْ |
|
|
| 13 | تَقُولُوا | demeyesiniz |
|
| 14 | مَا |
|
|
| 15 | جَاءَنَا | bize gelmedi |
|
| 16 | مِنْ |
|
|
| 17 | بَشِيرٍ | bir müjdeleyici |
|
| 18 | وَلَا | ve ne de |
|
| 19 | نَذِيرٍ | bir uyarıcı |
|
| 20 | فَقَدْ | işte |
|
| 21 | جَاءَكُمْ | size geldi |
|
| 22 | بَشِيرٌ | müjdeleyici |
|
| 23 | وَنَذِيرٌ | ve uyarıcı |
|
| 24 | وَاللَّهُ | Allah |
|
| 25 | عَلَىٰ |
|
|
| 26 | كُلِّ | her |
|
| 27 | شَيْءٍ | şeye |
|
| 28 | قَدِيرٌ | kadirdir |
|
Sözlükte “gevşeklik, zayıflık, bezginlik, sakinlik ve kesilmek” anlamlarına gelen fetret kelimesi dinî terim olarak, daha çok Hz. Îsâ ile Hz. Muhammed arasında geçen tebliğsiz dönem için kullanılır. Bu dönemde yaşayan topluluklara da “fetret ehli” denir. Ayrıca Kur’an’ın Hz. Peygamber’e indirilişi esnasında vahyin kesintiye uğradığı zaman dilimi de fetret olarak adlandırılır.
Kelime, bazı hadislerde sözlük ve terim anlamlarında kullanılmıştır (meselâ bk. Buhârî, “Teheccüd”, 18; Müslim, “Zühd”, 41). Akaid ve kelâm literatüründe fetret daha çok, bir peygamberin ortaya koyduğu, tahrife uğramamış bir davetle karşılaşma imkânından yoksun kalan insanların dinî sorumluluğu açısından üzerinde durulan bir kavramdır. İslâmî literatürde fetret, ilk bakışta İslâm öncesi dönemle ve özellikle Hz. Îsâ tarafından tebliğ edilen dinin tahrife uğraması, dolayısıyla ilâhî vahyin etkisini ve bereketini kaybetmesinin ardından son peygamberin gelişine kadar geçen süreyle ilgili bir kavram niteliğinde görülür. İslâmiyet geldikten sonra bu dinin varlığından haberdar olmayan veya yeterince aydınlanamayan kişilerin fetret ehli kavramı içinde mütalaa edilip edilmeyeceği tartışmalı bir konudur. Bu husustaki deliller, fetret kavramının hem İslâmiyet’ten önce hem de İslâm geldikten sonra yaşayan, değişik engeller yüzünden dinî tebliğden haberdar olamamış kişi ve grupları kapsamına aldığını düşündürmektedir.
İslâmî kaynaklarda Hz. Îsâ ile Hz. Muhammed arasında geçen fetret döneminin süresiyle ilgili olarak 577 ile 600 arasında değişen rakamlar verilmektedir. Bu farklılıkların, Hz. Îsâ’nın gerçek doğum tarihinin belirlenmesi ve hesabın kamerî takvime göre yapılması gibi âmillerden kaynaklandığı anlaşılmaktadır (bilgi için bk. Müslim, “Fezâil”, 113; İbn Sâ‘d, Tabakåt, Beyrut 1985, I, 194; İbn Kesîr, III, 65; Ateş, II, 501; Metin Yurdagür, “Fetret”, DİA, XII, 475-480).
İbn Âşûr’a göre âyette zikredilen peygamberlerden maksat Hz. Mûsâ’dan Hz. Îsâ’ya kadar birbirini takip eden Ehl-i kitap peygamberleridir. Bu peygamberlerle Hz. Muhammed arasında geçen zamana “fetret dönemi” denir veya peygamberler ifadesiyle sadece Hz. Îsâ kastedilmiştir. İbn Âşûr, Îsâ’nın göklere kaldırılışıyla Hz. Peygamber’in gönderilişi arasındaki sürenin de yaklaşık 580 yıl olduğunu kaydettikten sonra ancak bu dönemde Ehl-i kitabın dışındaki kavimlerden Hâlid b. Sinân ve Hanzale b. Safvân gibi bazı peygamberlerin daha gelmiş olduğunu hatırlatır (VI, 158).
Âyet her ne kadar Ehl-i kitaba hitap ediyorsa da maksat umumi olup bütün insanlığı kapsamaktadır. İnsanlar âhirette, kendilerine herhangi bir uyarıcının gelmediğini mazeret olarak ileri sürmesinler diye yüce Allah zaman zaman emir ve yasaklarını onlara tebliğ edecek peygamberler göndermiştir. Hz. Îsâ’dan sonra yaklaşık altı asır gibi uzun bir zaman geçmiş, insanlar onun getirdiği kitabı tahrif ederek Allah’ın dinini bozmuşlardı. Böyle bir dönemde yüce Allah kıyamete kadar geçerli olmak üzere bütün insanlara doğru yolu göstermekle görevli kıldığı Hz. Muhammed’i öğüt verici, müjdeleyici, uyarıcı bir peygamber ve âlemlere rahmet olarak gönderdi (Sebe’ 34/28; Enbiyâ 21/107).
Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 241-242
فَتَر Futûr, öfkeden sonra sukûnet, sertlikten sonra yumuşama ve kuvvetten sonra zayıflama anlamındadır. Bu ayette ise mana ‘peygamberlerin gelişinden hâlî olan bir evrede, bir durgunluk hali hâkimken…’ şeklindedir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 3 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri fetret, fütur ve fütursuzdur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ عَلٰى فَتْرَةٍ مِنَ الرُّسُلِ اَنْ تَقُولُوا مَا جَٓاءَنَا مِنْ بَش۪يرٍ وَلَا نَذ۪يرٍۘ
يَٓا nida harfidir. Münada olan اَهْلَ muzâf olup fetha ile mansubdur. الْكِتَابِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Nidanın cevabı قَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولُنَا ’dır.
قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. جَٓاءَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. رَسُولُنَا fail olup damme ile merfûdur. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يُبَيِّنُ لَكُمْ كَث۪يراً cümlesi, رَسُولُنَا ’nın hali olarak mahallen mansubdur.
يُبَيِّنُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. لَكُمْ car mecruru يُبَيِّنُ fiiline mütealliktir.
عَلٰى فَتْرَةٍ car mecruru يُبَيِّنُ ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. مِنَ الرُّسُلِ car mecruru فَتْرَةٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir.
اَنْ ve masdar-ı müevvel mahzuf olumsuzluk harfi لَا ve mahzuf harfi cer ile جَٓاءَكُمْ fiiline mütealliktir. Takdiri; لئلا تقولوا şeklindedir.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
تَقُولُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavli, مَا جَٓاءَنَا مِنْ بَش۪يرٍ ‘dir. تَقُولُوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
مَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. جَٓاءَنَا fetha üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْ harf-i ceri zaiddir. بَش۪يرٍ lafzen mecrur, fail olarak mahallen merfûdur.
لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. نَذ۪يرٍۘ atıf harfi وَ ile بَش۪يرٍ ’e matuftur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَقَدْ جَٓاءَكُمْ بَش۪يرٌ وَنَذ۪يرٌۜ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. جَٓاءَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubtur.
بَش۪يرٌ fail olup damme ile merfûdur. نَذ۪يرٌ atıf harfi وَ ’la بَش۪يرٌ ’e matuftur.
وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ۟
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur.
عَلٰى كُلِّ car mecruru قَد۪يرٌ ’e mütealliktir. شَيْءٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. قَد۪يرٌ haber olup damme ile merfûdur.
قَد۪يرٌ۟ mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ عَلٰى فَتْرَةٍ مِنَ الرُّسُلِ اَنْ تَقُولُوا مَا جَٓاءَنَا مِنْ بَش۪يرٍ وَلَا نَذ۪يرٍۘ فَقَدْ جَٓاءَكُمْ بَش۪يرٌ وَنَذ۪يرٌۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Münada kitap ehlidir.
Nidanın cevabı olan قَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ عَلٰى فَتْرَةٍ مِنَ الرُّسُلِ اَنْ تَقُولُوا مَا جَٓاءَنَا مِنْ بَش۪يرٍ وَلَا نَذ۪يرٍۘ cümlesi, قَدْ tahkik harfiyle tekid edilmiş, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber, talebî kelamdır.
قَدْ , mazi fiile dahil olduğunda kesinlik ifade eder.
رَسُولُنَا izafetinde azamet zamirine muzâf olan رَسُولُ, şan ve şeref kazanmıştır.
اَهْلَ الْكِتَابِ Yahudi ve Hristiyanlardan kinayedir.
يُبَيِّنُ لَكُمْ عَلٰى فَتْرَةٍ مِنَ الرُّسُلِ cümlesi رَسُولُنَا ‘ in halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
مِنَ الرُّسُلِ car-mecruru فَتْرَةٍ ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Hal cümlesinin وَ ‘sız gelmesi bu halin mevsufta sürekli ve sabit olduğuna işaret eder.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki تَقُولُوا مَا جَٓاءَنَا مِنْ بَش۪يرٍ وَلَا نَذ۪يرٍۘ cümlesi, masdar teviliyle, takdir edilen ل ve لَا harfiyle birlikte جَٓاءَكُمْ fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
تَقُولُوا fiilinin mekûlü’l kavli olan مَا جَٓاءَنَا مِنْ بَش۪يرٍ وَلَا نَذ۪يرٍۘ cümlesi menfî mazi fiil sıygasında kizbi haber inkârî kelamdır.
Bu cümlede fiil لم ile değil, ما ile olumsuzlanmıştır. Çünkü bu harf daha kuvvetlidir. ما فعل sözü لقد فعل cümlesini, لم يفعل sözü فعل cümlesini olumsuzlar. ما harfi, mazi fiili olumsuzladığı zaman kasemin cevabı menzilindedir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 317, Yasin/69)
Cümlede مِنْ بَش۪يرٍ وَلَا نَذ۪يرٍۘ ibaresindeki من ve لَا harfleri zaid olarak gelmiş ve manayı tekit etmiştir. بَش۪يرٍ ve نَذ۪يرٍۘ kelimeleri, lafzen mecrur mahallen fail olarak merfudur.
بَش۪يرٍ ve نَذ۪يرٍۘ , sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Bu kelimelerin nekre gelişi herhangi bir manasında kıllet ifade eder. Bilindiği gibi nefiy siyakında nekre, umum ve şümule işarettir.
Nahiv alimlerinin ekseriyetine göre من harfinin zaid olabilmesi için iki şart bulunmaktadır: Birincisi kendisinden önce olumsuzluk (nefy), yasaklama (nehiy) veya هل soru edatının olması, ikincisi de sonrasında gelen kelimenin nekre gelmesidir. (Ömer Özbek Arap Dili Ve Belâgatı’nda Itnâb Üslûbu Yüksek Lisans Tezi)
فَقَدْ جَٓاءَكُمْ بَش۪يرٌ وَنَذ۪يرٌ cümlesi قَدْ tahkik harfiyle tekid edilmiş, müspet mazi fiil sıygasında, lâzım-ı faide-i haber, talebî kelamdır. قَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولُنَا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
قَدْ , mazi fiile dahil olduğunda kesinlik ifade eder. بَش۪يرٌ kelimesi, نَذ۪يرٌ kelimesine matuftur. Atıf sebebi tezattır.
بَش۪يرٌ ve نَذ۪يرٌ sıfatları, peygamberlerin en önemli sıfatıdır ve ikisi bir aradadır. Burada da iki kere tekrarlanmıştır. Allah’tan hem korkacağız hem de ümit edeceğiz.
Ayet-i kerime lâzım-ı faideî haber şeklinde gelmiş, mantık yollu kelamdır.
جَٓاءَكُمْ - مَا جَٓاءَنَا arasında tıbâk-ı selb, بَش۪يرٌ - نَذ۪يرٌ arasında tıbâk-ı îcab vardır.
بَش۪يرٌ- نَذ۪يرٌۜ- قَد۪يرٌ kelimeleri arasında muvazene sanatı vardır.
رَسُولُنَا - الرُّسُلِ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
فَقَدْ جَٓاءَكُمْ بَش۪يرٌ وَنَذ۪يرٌ cümlesiyle مَا جَٓاءَنَا مِنْ بَش۪يرٍ وَلَا نَذ۪يرٍۘ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
جَٓاءَكُمْ - بَش۪يرٌ - نَذ۪يرٌ kelimelerinin tekrarında ıtnâb, tekrir ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
بَش۪يرٌ - نَذ۪يرٌ - الرُّسُلِ - الْكِتَابِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Bu, Ehl-i Kitab’a iltifat yoluyla hitabın tekrarıdır ve hakka davette kendileri için bir lütuftur. Yani “Ey Ehl-i Kitap! Size Resulümüz geldi; o, size dinin vaat ve vaîdleri (ceza veya azab tehdidi) ile hükümlerini ve umdelerini açıklıyor. Daha önceki ayetlerde açıklananlar ve bundan sonra zikri gelecek eski ümmetlerin haberleri de resulümüzün size bildirdiği gerçeklerdendir. O, size ihtiyaç duyduğunuz bütün bilgileri veriyor. Resulümüz, peygamberlerin gönderilmesine ara verildiği ve vahyin kesildiği bir fetret döneminde bahsedilmiştir.” (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Ayetteki “Size, (hakikatleri) apaçık söyleyip duran…” ifadesiyle ilgili iki izah bulunmaktadır:
1. Burada mef’ûl olarak bir “mübeyyen (açıklanan, beyan edilen)” kelimesi takdir edilir. Bu takdire göre de iki ihtimal bulunmaktadır:
a. Bu açıklanan şeyin, din ve dinin hükümleri olmasıdır. Bu kelimenin cümlede hazfedilmesi güzel olmuştur; çünkü Hazreti Peygamberin (s.a.v) ancak şeriatın hükümlerini beyan etmek için gönderildiğini herkes bilmektedir.
b. Bu cümlenin takdirinin, “Size, “gizlemekte olduğunuz şeyleri” beyan eden…” şeklinde olmasıdır. Bu takdire göre mef’ûlün daha önce geçmiş olduğu için yerinde ve güzel olmuştur.
2. Burada mef’ûl olarak bir mübeyyen takdir edilmez. İfadenin manası da “Size beyanı iyice açıklıyor, beyan ediyor…” şeklinde olur. Bu takdire göre mef’ûlün hazfedilmesi daha çok mana ifade edeceği için daha mükemmel olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
فَقَدْ جَٓاءَكُمْ بَش۪يرٌ وَنَذ۪يرٌ cümlesi, illeti olduğu mahzuf (kaldırılmış, gizlenmiş) bir cümle ile bağlantılıdır. Yani artık özür beyanına kalkışmayın; çünkü işte size müjdeleyici ve uyarıcı geldi. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ۟
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formunda gelen cümle faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin hükmün illetini bildirmek, korkuyu ve ikazı artırmak kastıyla zamir makamında Allah ismiyle gelerek üçüncü kez tekrarlanmasında tecrîd, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ car mecruru umum ve ihtimam için amili olan قَد۪يرٌ ‘e takdim edilmiştir.
شَيْءٍ ’deki tenvin kesret, tazim ve nev ifade eder.
قَد۪يرٌ۟ mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Bu cümle Allah Teâlâ’nın tüm mevcudattaki tasarrufunun umumiliğine delalet etmektedir. Var olanı yok etmek ve yok olanı da var etmek yalnız O’nun elindedir.
Allah Teâlâ, öldürmeye de hayat vermeye de ve hepinizi bir araya toplamaya da kādirdir. Bu itibarla bu cümle, geçen hükmün sebep ve gerekçesidir.
اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ifadesi Kur’ânda 22 kere geçmiştir. Tekrarlanan kelimeler ya da sıygalar, okuyucuyu kelimenin ilk geçtiği yere gönderir ki bu beyan renklerinden biridir. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)