Mâide Sûresi 16. Ayet

يَهْد۪ي بِهِ اللّٰهُ مَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَهُ سُبُلَ السَّلَامِ وَيُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ بِاِذْنِه۪ وَيَهْد۪يهِمْ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ  ١٦

Allah, onunla rızası peşinde olanları selâmet yollarına iletir ve onları izniyle, karanlıklardan aydınlığa çıkarıp kendilerini dosdoğru bir yola iletir.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَهْدِي iletir ه د ي
2 بِهِ onunla
3 اللَّهُ Allah
4 مَنِ kimseleri
5 اتَّبَعَ uyan ت ب ع
6 رِضْوَانَهُ rızasına ر ض و
7 سُبُلَ yollarına س ب ل
8 السَّلَامِ esenlik س ل م
9 وَيُخْرِجُهُمْ ve onları çıkarır خ ر ج
10 مِنَ -dan
11 الظُّلُمَاتِ karanlıklar- ظ ل م
12 إِلَى
13 النُّورِ aydınlığa ن و ر
14 بِإِذْنِهِ kendi izniyle ا ذ ن
15 وَيَهْدِيهِمْ ve iletir ه د ي
16 إِلَىٰ
17 صِرَاطٍ bir yola ص ر ط
18 مُسْتَقِيمٍ dosdoğru ق و م
 

Mümin bu gerçeği kalbinde tüm varlığında, yaşamında ve zihninde hisseder ve nesneleri, olayları ve kişileri onunla değerlendirir. Onu sırf imanın hakikatını kalbinde duyması sebebiyle hisseder. Bu “nur”, müminin varlığını aydınlatan, hafifleştiren, parlatan bir nurdur. Önündeki herşeyi aydınlatır, açıklar, ortaya koyar ve ona doğru yola iletir.

Varlığında, çamurun değeri, toprağın karanlığı, et ve kanın yoğunluğu, istek ve arzuların coşkunluğu vardır. Tüm bunlar, aydınlatır, ışıklandırır ve parlatır. Ağırlığını hafifletiyor, karanlığını aydınlatıyor, yoğunluğunu inceltiyor ve coşkunluğunu dizginliyor.

Bakış açısındaki kapalılık ve karanlık, adımlarındaki yavaşlık ve tereddüt, prensipleri bulunmayan aşağılık yol ve hedefteki şaşkınlık… İşte tüm bunlar aydınlanıyor, ışıklanıyor ve yol üzerindeki nefis doğru yola iletiliyor..

“…Bir ışık ve bir aydınlatıcı kitap…”

Yüce peygamberin getirdiği, tek bir kitabın iki ayrı özelliği.

“Allah rızası peşinde koşanları, bu kitap sayesinde selamet yollarına erdirir, onları kendi izni ile karanlıklardan aydınlığa çıkarır, doğru yola iletir.”

Allah İslâm’ı din seçmiştir. O, bu hoşnutluğuna uyan ve Allah’ın ona seçtiği gibi onu kendisine seçen kimseyi hidayete ulaştırır, “selamet yollarına” iletir.

Bu tanımlamadan daha ince ve daha doğru ne olabilir? “Selamet” (barış) bu dinin, hayatın tümüne yaydığı, ferdin, toplumun ve herşeyin; kurtuluşun ve barışın, vicdan, akıl ve organların kurtuluşu, toplumun, ümmetin insanın ve insanlığın kurtuluşu… Hayatla, varlıkla, hayat ve varlığın Rabbi Allah ile birliktelik kurtuluşu. İnsanlığın sadece bu dinde vé ancak onun yönetiminde, sisteminde, hukukunda ve inanç kanunlarına göre düzenlenmiş toplumunda bulabildiği bir “kurtuluş”.

Gerçek şu ki, Allah hoşnut olduğu bu din ile, Allah’ın hoşnutluğuna uyanları “selamet yolları”na iletir… Tüm bu alanlardaki bütün “selamet yolları”na… Bu gerçeği, eski veya çağdaş cahiliyede harb yollarının acısını tatmış olanlar gibi hiç kimse idrak edemez. Bu gerçeği, vicdanların derinliklerindeki cahiliye inançlarından kaynaklanan dur-durak bilmez harbin ve cahiliyenin kanunlarından ve düzenlerinden kaynaklanan, hayatı tümüyle perişan eden anarşik çatışmaların acı neticelerini görmüş kimseler gibi anlayamaz.

Bu sözler ile ilk kez muhatap olanlar, cahiliye tecrübeleri sebebiyle bu kurtuluşun ve barışın anlamını biliyorlardı. Çünkü onlar, bunu bizzat tatmışlar ve bundan büyük bir haz duymuşlardı.

Bizi kuşatan ve içimize işleyen cahiliye, asırlar boyu vicdanlarda ve toplumlarda çatışmanın her türlüsünü insanlara şimdi bu gerçeği idrake ne kadar muhtacız.

Tarihimizin bir aralığında bu “kurtuluş ve barış” içerisinde yaşamış olan sonra, bu “selamet”den çıkıp ruhlarımızı ve kalplerimizi ahlâkımızı ve gidişatımızı, toplumumuzu ve halklarımızı, parça parça eden bir çatışmaya dalan bizler, şimdi ona ne kadar ihtiyaç duyuyoruz! Allah’ın bizim için seçtiğini, kendimize seçtiğimiz ve O’nun hoşnutluğuna uyduğumuzda, Allah’ın bize bağışladığı “selamet”e girmeye yetkin olacağız.

Bu cahiliyetin belalarına esir olmuşuz. İslam ise bize yakındır. İslam barışı, eğer istersek elimizi uzatabileceğimiz kadar yakın iken, cahiliye anarşisine dalmışız. Değersiz şeye karşılık değerliyi veren bu alış-veriş ne zararlı bir ticaret! Hidayete karşılık sapıklığı satın alıyoruz? Savaşı barışa tercih ediyoruz.

 

Biz insanlığı cahiliyenin her türlü renk ve şekildeki bu musibetlerinden kurtarabiliriz. Fakat kendimizi kurtarmadan, “selamet” gölgesine önce kendimiz girmeden ve Allah’ın hoşnutluğuna sığınıp, olduğuna uymadan önce, insanlığı kurtaramayız. Ancak bunları yaptığında, Allah’ın “selamet yollarına” erdirdiğini buyurduğu kimselerden oluruz.

“… Onları kendi izni ile, karanlıklardan aydınlığa çıkarır..”

Şüphe, hurafe, hikayeler ve masallar karanlığı… Arzular, tartışmalar ve uçsuz bucaksız çöllerde kalmak karanlığı… Sempatik ve emin yerlerden, vahşet endişe ve şaşkınlık üzüntü ve hidayetsizlik karanlığına.

Diğer ölçülerinin, hükümlerin ve dengelerin bozukluğundan kaynaklanan karanlık… Nur ise aydınlıktır. Önce sözünü ettiğimiz vicdan, akıl, varlık, hayat ve her işteki aydınlık nurdur.

“…Doğru yola iletir..”

Ruhun fıtratına ve ona hükmeden yasalara uygun olan “dosdoğru” yaratılış fıtratı ve onu yönlendiren evrensel yasalara uyan, “dosdoğru” öyle ki, şaşırıp gerçekleri, prensipleri ve hedefleri karıştırmadan Allah’a yönelik olan “dosdoğru”.

(Fizilalil Kur’an-Seyyid Kutub)

 

رضوان  Kelimenin kökü olan رَضِيَ fiili râzı, hoşnut veye memnun oldu manasındadır. 

Rıdvan ise çok râzı veya memnun olmak, tasvip etmek demektir. Rızânın, hoşnutluğun en büyük olanı ve en yücesi de Allah’ın rızası olduğu için Kuran-ı Kerim’de bu kelime Allah’u Teala’dan neş’et eden rızaya tahsis edilmiştir.  (Müfredat)  Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 73 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri razı, rıza, Murtaza ve Rıdvan’dır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

 

يَهْد۪ي بِهِ اللّٰهُ مَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَهُ سُبُلَ السَّلَامِ وَيُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ بِاِذْنِه۪


يَهْد۪ي بِهِ اللّٰهُ  cümlesi,  كِتَابٌ ’un ikinci sıfatı olarak mahallen merfûdur. 

Fiil cümlesidir.  يَهْد۪ي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir.  بِهِ  car mecruru  يَهْد۪ي  fiiline mütealliktir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.

مَنِ  müşterek ism-i mevsûl, mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اتَّبَعَ رِضْوَانَهُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

اتَّبَعَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir. رِضْوَانَهُ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

سُبُلَ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. السَّلَامِ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la sılaya matuftur.  

يُخْرِجُهُمْ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  

مِنَ الظُّلُمَاتِ  car mecruru  يُخْرِجُهُمْ  fiiline mütealliktir. اِلَى النُّورِ car mecruru aynı şekilde  يُخْرِجُهُمْ  fiiline mütealliktir. بِاِذْنِه۪  car mecruru mahzuf hale mütealliktir.  بِ  harf-i ceri sebebiyyedir. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

اتَّبَعَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  تبع ’dır.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

يُخْرِجُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi دخل ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

 وَيَهْد۪يهِمْ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَهْد۪يهِمْ  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  

اِلٰى صِرَاطٍ  car mecruru  يَهْد۪يهِمْ  fiiline mütealliktir. مُسْتَق۪يمٍ  kelimesi  صِرَاطٍ ’in sıfatı olup kesra ile mecrurdur.

مُسْتَق۪يمٍ  sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan istif’al babından ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

يَهْد۪ي بِهِ اللّٰهُ مَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَهُ سُبُلَ السَّلَامِ وَيُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ بِاِذْنِه۪ وَيَهْد۪يهِمْ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ

 

Ayet, önceki ayetteki  الْكِتَابِ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasıyla gelmiş, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm özelliğiyle hidayetin yenilenerek devam ettiğini ifade etmiştir. Tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur  بِهِ , ihtimam için, faile ve mef’ûle takdim edilmiştir

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

يَهْد۪ي بِهِ اللّٰهُ  cümlesinde ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, hidayete son derece ehemmiyet verildiğini zımnen belirtmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

يَهْد۪ي  fiilinin mef’ûlu konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَنِ ’ in sıla cümlesi  اتَّبَعَ رِضْوَانَهُ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Veciz ifade kastına matuf  رِضْوَانَهُ  izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan رِضْوَانَ , tazim ve şeref kazanmıştır. 

[Rızasına uyan] ibaresinde kevn-i lâhik alakası ile mecâz-ı mürsel vardır. Rızasına ulaştıracak emir ve nehiylere uyumayı ifade eder. Hidayet isteyen kişinin Allah’ın rızası olan şeylere yapışması lazımdır. 

Az sözle çok anlam ifade eden  سُبُلَ السَّلَامِ  izafeti, يَهْد۪ي  fiilinin ikinci mef’ûlüdür. 

سُبُلَ السَّلَامِ , [selamet yolu] ibaresinde istiare sanatı vardır. Manevi sebepler, maddi yollara benzetilmiştir. 

Muzâfun ileyh olan  السَّلَامِ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

بِهِ ‘deki zamirin hem rasule hem kitaba râci olma ihtimali dolayısıyla tenâzu sanatı vardır. (Medine Balcı, Dergahü’l Kuran)

وَيُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ بِاِذْنِه۪  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la sıla cümlesine atfedilmiştir. Cümlenin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden cümle, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

يُخْرِجُهُمْ  fiiline müteallik car-mecrur  بِاِذْنِه۪  izafetinde, Allah Teâlâ’ya  ait zamire muzâf olan اِذْنِ , tazim ve şeref kazanmıştır.

الظُّلُمَاتِ - النُّورِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. 

وَيُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ  [Karanlıklardan nura çıkarır.] ifadesinde istiare vardır. Karanlıklar inkâr, nur da iman manasında müstear olarak kullanılmıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)   

Aynı üsluptaki  وَيَهْد۪يهِمْ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la sıla cümlesine atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasıyla gelmiş, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlenin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

اِلٰى صِرَاطٍ  car mecruru  يَهْد۪يهِمْ  fiiline mütealliktir.

صِرَاطٍ ‘ deki nekrelik nev ve tazim içindir.

مُسْتَق۪يمٍ  kelimesi  صِرَاطٍ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

مُسْتَق۪يمٍ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

صِرَاطٍ - مُسْتَق۪يمٍۜ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ  ibaresinde istiare vardır. Müsteâr  صِرَاطٍ  kelimesidir, hissîdir. Müsteârun leh İslam’dır, aklîdir.  صِرَاطٍ  kelimesi yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müsteârun leh) hazf edilmiş müsteârun minh kalmıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Buradaki  صِّرَاطَ  kelimesi iki tevilden birine göre istiâredir. Çünkü sırat sözlük anlamıyla yol (tarik) manasında bir isimdir. Halbuki burada din kelimesinden kinayedir. Çünkü din, müntesiplerini sevap kazanmaya, ceza ve azaptan kurtulmaya götürdüğü için, kurtuluş ve esenlik yurduna, ikamet edilecek güvenli diyara götüren yol gibidir. Yüce Allah dini, doğru yol ve açık çığır olarak ifade edince, zatını da din yolunu gösterme konusunda doğru yol gösteren kılavuz konumuna koyarak ''bizi doğru yola ilet'' buyurmuştur. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları) 

صراط ; maddî veya manevî olarak açık ve geniş yol demektir. ص  harfi ortaya çıkmaya delâlet eder. ر  ve  ط  harfleri de istilâ harfleridir. Dolayısıyla genişliğe ve yüceliğe delâlet eder. Elif; med ve lîn harfidir. Uzunluğa delâlet eder. Aslında  طريق  kelimesindeki harfler de aynı özelliktedir. ط , ر  ve ق  harfleri istilâ harfleridir. Ya harfi de med ve lîn harfidir, ancak ya harfi ve kesre harekesi elife mukâbil azalmaya delâlet eder. 

صراط  kelimesi; bir noktaya ulaştırması veyâ bir ameli gerektirmesi bakımından değil zâtı bakımından açık yol demektir. 

Kur’ân’da 46 kez geçer (Kur’ân-ı Kerîm Lugatı).

Sebîl; bir şeyi uzatarak sarkıtmak demektir. Kadının saçını veya elbisesini sarkıtması gibi. Suyun akması, yağmurun yağması, örtünün örtülmesi ve cömertlik gibi bir çok manada deyim olarak kullanılır. Yol manasında ise su gibi akıcı, kolay olması manası vardır. Maddî veya mânevî manalar taşır. Bu özelliğiyle tarîkten farklıdır.  طريق ; vurmak manasından gelir ki bunda kolaylık yoktur.  صراط  ise açık ve geniş yoldur (Mustafavî, et-Tahkîk). 

Ayrıca  صراط  kelimesinin çoğul şekli yoktur. Dİn manasında istiare olarak kullanılması da bu açıdan güzeldir. Allah’a götüren yol ve din tektir.

سُبُلَ السَّلَامِ  ile  صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ  arasında mürâât-ı nazîr vardır.

Ayetin son cümlesinin, başındaki  يَهْد۪ي  fiililiyle başlaması teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Bu tekrarda reddül’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

İkisi farklı şeylermiş gibi  وَيَهْد۪يهِمْ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ  cümlesinin  يَهْد۪ي بِهِ اللّٰهُ  cümlesine atfedilmiş olması, vasıf olan farklılığın zatî farklılık gibi mülahaza edilmiş olmasından dolayıdır.(Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli’s-Selîm)

سُبُلَ السَّلَامِ  ibaresinde mahzuf bir muzâf olduğu düşünülerek,  سُبُلَ دَارِ السَّلَامِ  [Selam, selamet, kurtuluş yurdunun yollarına] manasında olması caizdir. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)