بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَمِنَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّا نَصَارٰٓى اَخَذْنَا م۪يثَاقَهُمْ فَنَسُوا حَظاًّ مِمَّا ذُكِّرُوا بِه۪ۖ فَاَغْرَيْنَا بَيْنَهُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَٓاءَ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِۜ وَسَوْفَ يُنَبِّئُهُمُ اللّٰهُ بِمَا كَانُوا يَصْنَعُونَ ١٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمِنَ | ve |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimselerin |
|
| 3 | قَالُوا | diyen(lerin) |
|
| 4 | إِنَّا | biz |
|
| 5 | نَصَارَىٰ | hıristiyanız |
|
| 6 | أَخَذْنَا | almıştık |
|
| 7 | مِيثَاقَهُمْ | sözünü |
|
| 8 | فَنَسُوا | ama unuttular |
|
| 9 | حَظًّا | pay almayı |
|
| 10 | مِمَّا | şeyden |
|
| 11 | ذُكِّرُوا | öğütlenen |
|
| 12 | بِهِ | kendilerine |
|
| 13 | فَأَغْرَيْنَا | bu yüzden saldık |
|
| 14 | بَيْنَهُمُ | aralarına |
|
| 15 | الْعَدَاوَةَ | düşmanlık |
|
| 16 | وَالْبَغْضَاءَ | ve kin |
|
| 17 | إِلَىٰ | kadar |
|
| 18 | يَوْمِ | gününe |
|
| 19 | الْقِيَامَةِ | kıyamet |
|
| 20 | وَسَوْفَ | ve yakında |
|
| 21 | يُنَبِّئُهُمُ | onlara haber verecektir |
|
| 22 | اللَّهُ | Allah |
|
| 23 | بِمَا | şeyleri |
|
| 24 | كَانُوا | oldukları |
|
| 25 | يَصْنَعُونَ | yapmakta |
|
صنع Bir fiili güzel, uygun yada mükemmel bir şekilde yapmaktır. Her fiil bir sun’dur, ancak her sun’ bir fiil değildir. Yine ‘fiil’ hayvan ve cansız varlıklar hakkında da kullanılmasına rağmen ‘sun’ ‘ kelimesi bunlar için kullanılmaz. Sanîa, kişinin yaptığı hayırlı işlerdir. 26/129. ayette zikredilen mesâni’ kelimesi yüksek ve muazzam yapılar hakkında kullanılmıştır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 20 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri sanayi, sanat, zanaat, sanatçı, suni, masnû’ ve masnuâttır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَمِنَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّا نَصَارٰٓى اَخَذْنَا م۪يثَاقَهُمْ
Ayet, atıf harfi وَ ile 12. ayetteki اَخَذَ اللّٰهُ م۪يثَاقَ cümlesine matuftur.
الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl مِنَ harf-i ceriyle اَخَذْنَا fiiline mütealliktir. Veya mukadder mübtedanın mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. Takdiri, قوم şeklindedir. İsm-i mevsûlun sılası قَالُٓوا اِنَّا نَصَارٰٓى ’dır. Îrabtan mahalli yoktur.
قَالُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavl اِنَّا نَصَارٰٓى ’dır. قَالُٓوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
نَا mütekellim zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. نَصَارٰٓى kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur.
اَخَذْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. م۪يثَاقَهُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَنَسُوا حَظاًّ مِمَّا ذُكِّرُوا بِه۪ۖ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نَسُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. حَظًّا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
مَا müşterek ism-i mevsûl مِنْ harfi ceriyle حَظًّا ’nın mahzuf sıfatına mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası ذُكِّرُوا بِه۪ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
ذُكِّرُوا damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. بِه۪ car mecruru ذُكِّرُوا fiiline mütealliktir.
ذُكِّرُوا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi ذكر ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef‘ûlu herhangi bir vasfa nisbet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
فَاَغْرَيْنَا بَيْنَهُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَٓاءَ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِۜ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. اَغْرَيْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur.
بَيْنَهُمُ mekân zarfı اَغْرَيْنَا fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هُمُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الْعَدَاوَةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
الْبَغْضَٓاءَ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. اِلٰى يَوْمِ car mecruru اَغْرَيْنَا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. الْقِيٰمَةِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
اَغْرَيْنَا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İf’al babındadır. Sülâsîsi غرو’dır.
İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat) tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَسَوْفَ يُنَبِّئُهُمُ اللّٰهُ بِمَا كَانُوا يَصْنَعُونَ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. سَوْفَ gelecek zamana işaret eder. Alimler bu edatı tesvif -erteleme diye isimlendirmişlerdir. Vaat veya tehdit bulunan yani istenen veya hoşlanılmayan bir fiile delalet eden bir muzari fiilin başına geldiklerinde tekid-vurgu olurlar.
يُنَبِّئُهُمُ damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir هُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ lafza-i celâl muahhar fail olup damme ile merfûdur.
مَا müşterek ism-i mevsûl بِ harfi ceriyle يُنَبِّئُهُمُ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası كَانُوا يَصْنَعُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يَصْنَعُونَ cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.
يَصْنَعُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
يُنَبِّئُهُمُ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Tef’il babındandır. Sülâsîsi نبأ ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef‘ûlu herhangi bir vasfa nisbet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَمِنَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّا نَصَارٰٓى اَخَذْنَا م۪يثَاقَهُمْ فَنَسُوا حَظاًّ مِمَّا ذُكِّرُوا بِه۪ۖ
Ayet, atıf harfi وَ ‘ la 12. ayetteki اَخَذَ اللّٰهُ م۪يثَاقَ بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَۚ cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Matufun aleyhteki lafza-ı celalden bu ayette azamet zamirine iltifat sanatı vardır.
Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. مِنَ الَّذ۪ينَ car-mecrurunun konudaki önemine binaen, amili olan اَخَذْنَا fiiline takdim edilmesi takdim-tehir sanatıdır.
Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan قَالُٓوا اِنَّا نَصَارٰٓى cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Bahsi geçenlerin ism-i mevsulle ifade edilmeleri bilinen kişiler olmaları yanında tahkir ifade eder.
قَالُٓوا fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنَّا نَصَارٰٓى cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi sebebiyle tekit ifade eden çok muhkem cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
اَخَذْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
فَنَسُوا حَظاًّ مِمَّا ذُكِّرُوا بِه۪ cümlesi atıf harfi فَ ile … اَخَذْنَا ’ cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَا , başındaki harf-i cerle حَظًّا ’ın mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Sılası olan ذُكِّرُوا بِه۪ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
ذُكِّرُوا fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
حَظًّا , “nasip” demektir ve nekre gelişi tazim için veya zem karinesiyle teksir manası içindir. Hatırlatılan şey Tevrat’tır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Maide/13)
نَسُوا - ذُكِّرُوا kelimeleri arasında tıbak-ı îcab sanatı vardır.
12. ayetle aralarına mukabele vardır. Orada İsrailoğullarından alınan misaktan bahsedilmişti.
نَصَارٰٓى kelimesi Nasara şehrine ait olanlar ve Hz. İsa’ya yardımcı olanlar olmak üzere iki şekilde açıklanır. Bu ibarede hem tazim hem de ikaz vardır. Tazim; Hz. İsa’ya yardımcı olmaları dolayısıyladır. İkaz manası ise; kendilerine hatırlatılan payı yani kendilerine söylenen ibadetleri yapmayı unutmalarıdır.
Ayetteki حَظاًّ kelimesinin nekre olarak getirilmesi, bir tek kısmın kastedildiğini gösterir ki bu da Hazreti Muhammed’e (s.a.) iman hususudur. Cenab-ı Allah, onlara emrettiği birçok şeyi terk etmiş olmalarına rağmen bilhassa tek bir “hisse”yi terk etmelerinden bahsetmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Dikkat edilirse “Hristiyanlardan da misaklarını aldık.” denmiyor; Hristiyan olma vasfı kendi beyanları ile kendilerine nispet ediliyor. Bu onların, “Biz, Allah’ın ensarı (yardımcıları)yız.” şeklindeki sözlerinin, doğruluktan çok uzak ve uydurma olduğunu, Allah Teâlâ’ya yardımla ilgisi bulunmadığını, onların sözleri ile fiilleri arasında açık bir tezat bulunduğunu ortaya koymak içindir. Çünkü onların, Allah Teâlâ’ya yardım iddiası Allah’a itaatte sebatı ve misaka riayeti gerektirir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
قالُوا kinaî bir tariz yoluyla bu sözün yerine getirildiğini ve yerine getirilmesi gerektiğini ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَاَغْرَيْنَا بَيْنَهُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَٓاءَ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِۜ
Cümle, atıf harfi فَ ile …فَنَسُوا cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Köpeği salmak, yönlendirmek anlamındaki اَغْرَيْ fiilinde istiare vardır. Fiilin nispet edildiği düşmanlık ve kin, zarar verecek bir hayvan veya nesneye benzetilmiştir. Cihet-i camia her ikisinin de yıkıcı zarara sebep olmasıdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mekan zarfı بَيْنَهُمُ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûllere takdim edilmiştir.
Birbirine tezayüf nedeniyle atfedilen الْعَدَاوَةَ - الْبَغْضَٓاءَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Veciz ifade kastına matuf يَوْمِ الْقِيٰمَةِ izafeti, اَغْرَيْنَا fiiline mütealliktir.
وَسَوْفَ يُنَبِّئُهُمُ اللّٰهُ بِمَا كَانُوا يَصْنَعُونَ
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
سَوْفَ ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
س lafzı ile dünyada gerçekleşecek olayları, سوف lafzı ile ise, ahirette gerçekleşecek olayları ifade etmek için kullanıldığı belirtilmektedir. (Necmettin Çalışkan, Abdurrahman Hasan Habenneke El-Meydânî Ve Tefsîri)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Önceki cümlenin başında bulunan فَاَغْرَيْنَا fiilindeki azamet zamirinden, burada Allah lafzına dönülmesi iltifat sanatıdır.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَا , başındaki harf-i cerle يُنَبِّئُهُمُ fiiline mütealliktir. Sılası olan كَانُوا يَصْنَعُونَ cümlesi, nakıs fiil كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَان ’nin haberi olan يَصْنَعُونَ ‘nin, muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi )
كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder.
كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
كَان ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi ise durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
Kur’an’da كان ’den sonra gelen muzari fiil, o eylemin çokluğuna ve devamlılığına işaret eder. (Celalettin Divlekci, Kur’an’da Bazı Kelimelerin Kullanım Özelliklerine Dair Genel Kaideler)
صْنَع fiilini Türkçede “sanat” şeklindeki türeviyle kullanıyoruz. Bilinçli ve özel bir uğraş sonunda yapmaktır.
نَبِّئ fiili önemli haberler vermek için kullanılır.
Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Allah yapmış olduğunuz şeyleri haber verecektir.] ifadesinde Allah Teâlâ, herşeyi bildireceğini beyan ederken, bunun içine hesap ve cezayı idmâc etmiştir. Tehdit anlamı taşıyan bu cümlede, Allah’ın haber vermesi; yaptıklarının cezasını onlara gösterecek manasındadır. Lâzım-melzûm alakası ile mecâz-ı mürseldir.
Yaptıklarına “sanat” denilmesi de iki nükteyi içerir ki önce bunların bu kötü işlerde becerikli olduğunu, antlaşmayı bozmayı, kitabı ihmal etmeyi, kin ve düşmanlık saçmayı ve daha birtakım kötülükleri sanat edindiklerini bildirir. İkinci olarak, bunların sanayi ile öğündüklerine işaret ederek, Yahudilerin ticaret sevdasıyla dini, Allah’ı ve ahireti unutmaları çoğunlukla ticarette zarar ve ziyan ile tasvir olunduğu gibi bunların da sanat sevdasıyla Allah’ı, peygamberi, din ve diyaneti unutmaları zararlı bir sanat olarak tasvir edilmiştir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Bu cümlede, gelecekteki hitaplar ve beyanları destekleyici bir söz ve hazırlama manası da vardır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Bu kelam, ceza ve azabın şiddetli bir vaîdidir. Tıpkı bir kimsenin, ceza vadettiği biri için “Yaptığını yakında sana haber vereceğim.” demesi gibi. Yani Allah, onların, Misakı bozmak, Kendilerine verilen öğütlerin önemli bir bölümünü unutmak gibi sürekli yaptıklarının cezasını verecektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Cezalandırmak yerine yaptıklarını haber vermek ifadesinin tercihi, onların, işlediklerinin hakikatini ve azabı mûcib olduğunu bilmediklerine dikkat çekmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ كَث۪يراً مِمَّا كُنْتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتَابِ وَيَعْفُوا عَنْ كَث۪يرٍۜ قَدْ جَٓاءَكُمْ مِنَ اللّٰهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُب۪ينٌۙ ١٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا أَهْلَ | ehli |
|
| 2 | الْكِتَابِ | Kitap |
|
| 3 | قَدْ | muhakkak |
|
| 4 | جَاءَكُمْ | size geldi |
|
| 5 | رَسُولُنَا | elçimiz |
|
| 6 | يُبَيِّنُ | açıklıyor |
|
| 7 | لَكُمْ | size |
|
| 8 | كَثِيرًا | çoğunu |
|
| 9 | مِمَّا | şeylerin |
|
| 10 | كُنْتُمْ | olduğunuz |
|
| 11 | تُخْفُونَ | gizlemiş |
|
| 12 | مِنَ | -tan |
|
| 13 | الْكِتَابِ | Kitap- |
|
| 14 | وَيَعْفُو | vaz geçiyor |
|
| 15 | عَنْ | -ndan |
|
| 16 | كَثِيرٍ | çoğu- |
|
| 17 | قَدْ | gerçekten |
|
| 18 | جَاءَكُمْ | size gelmiştir |
|
| 19 | مِنَ | -tan |
|
| 20 | اللَّهِ | Allah- |
|
| 21 | نُورٌ | bir nur |
|
| 22 | وَكِتَابٌ | ve bir Kitap |
|
| 23 | مُبِينٌ | açık |
|
يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ كَث۪يراً مِمَّا كُنْتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتَابِ وَيَعْفُوا عَنْ كَث۪يرٍۜ
يَٓا nida harfidir. Münada olan اَهْلَ muzâf olup, fetha ile mansubdur. الْكِتَابِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Nidanın cevabı قَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولُنَا ’dır.
قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. جَٓاءَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
رَسُولُنَا fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamir نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يُبَيِّنُ لَكُمْ كَث۪يراً cümlesi, رَسُولُنَا ’nın hali olarak mahallen mansubdur.
يُبَيِّنُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. لَكُمْ car mecruru يُبَيِّنُ fiiline mütealliktir. كَث۪يراً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
مَا müşterek ism-i mevsûl مِنْ harf-i ceriyle كَث۪يراً ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası كُنْتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتَابِ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
تُمْ muttasıl zamiri كُنْتُمْ ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. تُخْفُونَ cümlesi, كُنْتُمْ ’ün haberi olarak mahallen mansubdur.
تُخْفُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنَ الْكِتَابِ car mecruru تُخْفُونَ ‘deki mahzuf zamirin haline mütealliktir. Takdiri; تخفونه من الكتاب (Kitaptaki şeyi saklıyorsunuz) şeklindedir.
يَعْفُوا عَنْ كَث۪يرٍ cümlesi, يُبَيِّنُ لَكُمْ كَث۪يراً ‘e matuf olup, mahallen mansubdur.
يَعْفُوا fiili و üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. عَنْ كَث۪يرٍ car mecruru يَعْفُوا fiiline mütealliktir.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُخْفُونَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil ifâl babındadır. Sülâsîsi خفي ’dır.
İf’al babı fiille, ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekana duhul, temkin (imkan sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat) tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
كَث۪يراً kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَدْ جَٓاءَكُمْ مِنَ اللّٰهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُب۪ينٌۙ
Fiil cümlesidir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. جَٓاءَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
مِنَ اللّٰهِ car mecruru جَٓاءَكُمْ fiiline mütealliktir. نُورٌ fail olup damme ile merfûdur. كِتَابٌ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. مُب۪ينٌ kelimesi كِتَابٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُب۪ينٌ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’âl babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ كَث۪يراً مِمَّا كُنْتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتَابِ وَيَعْفُوا عَنْ كَث۪يرٍۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Münada kitap ehlidir. اَهْلَ الْكِتَابِ Yahudi ve Hristiyanlardan kinayedir.
Nidanın cevabı olan قَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ كَث۪يراً مِمَّا كُنْتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتَابِ cümlesi, قَدْ tahkik harfiyle tekid edilmiş, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber, talebî kelamdır.
قَدْ , mazi fiile dahil olduğunda kesinlik ifade eder.
رَسُولُنَا izafetinde azamet zamirine muzâf olan رَسُولُ , şan ve şeref kazanmıştır.
يُبَيِّنُ لَكُمْ كَث۪يراً cümlesi رَسُولُنَا ‘ in halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Hal cümlesinin وَ olmadan gelmesi bu halin mevsufta sürekli ve sabit olduğuna işaret eder.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur لَكُمْ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan كَث۪يراً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Ayetin sonunda müştakı zikredilen يُبَيِّنُ fiilinde irsâd sanatı vardır.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَا , başındaki harf-i cerle يُبَيِّنُ fiiline mütealliktir. Sılası olan كُنْتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتَابِ cümlesi, nakıs fiil كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَان ’nin haberi olan تُخْفُونَ ‘nin, muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder.
كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
كَان ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi ise durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
الْكِتَابِ kelimesi, Tevrat ve İncil’den kinayedir.
وَيَعْفُوا عَنْ كَث۪يرٍ cümlesi atıf harfi وَ ’la يُبَيِّنُ cümlesine atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Birbirine atfedilmiş iki cümle arasında ihtibak sanatı vardır. يُبَيِّنُ لَكُمْ كَث۪يراً مِمَّا كُنْتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتَابِ dedikten sonra sadece عَنْ كَث۪يرٍ lafzıyla yetinilmiş مِمَّا كُنْتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتَابِ hazfedilmiştir.
İhtibak, sözden düşürülmüş olan kelime veya ifadelerin, zikredilen kelime veya ifadeden hareketle tespit edilerek yerine konulmasıdır. (Suyûtî, İtkân, II, 831)
الْكِتَابِ ve كَث۪يرٍ kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
تُخْفُونَ - يُبَيِّنُ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
مِمَّا كُنْتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتَابِ [Sizin kitaptan gizlediklerinizi açıklayan] cümlesinde idmâc vardır. Hem onların gerçekleri gizlediğini hem de gelen son resulü haber verir.
يُبَيِّنُ لَكُمْ كَث۪يراً مِمَّا كُنْتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتَابِ [Kitaptan gizlediğiniz şeylerin çoğunu açıklıyor.] cümlesiyle وَيَعْفُوا عَنْ كَث۪يرٍ [bir çoğunu da kapatıyor] cümlesi arasında mukabele vardır.
Bu kelam, terğîb (rağbet ettirme) ve terhib (korkutma) olarak, onların bu hakikatleri gizlememeleri için teşvik anlamını taşır.
Diğer bir görüşe göre bu beyan “Sizin bir çok suçlarınızı affediyor ve onlardan dolayı sizi muaheze etmiyor.” anlamına gelir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
الْكِتَابِ lafzı, cins olduğu için müfred olarak getirilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
يَعْفُو fiili “yüz çevirmek ve desteklememek” manasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
قَدْ جَٓاءَكُمْ مِنَ اللّٰهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُب۪ينٌۙ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiş bedel-i iştimâl cümlesidir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisaldir. Tevabîden birisi olan bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.
قَدْ tahkik harfiyle tekid edilmiş, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber, talebî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur مِنَ اللّٰهِ , ihtimam için, fail olan نُورٌ ve كِتَابٌ مُب۪ينٌۙ ‘ye takdim edilmiştir
مُب۪يناً kelimesi كِتَابٌ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Ayetteki نُورٌ ile Hazreti Muhammed, الْكِتَابِ ile de Kur’an-ı Kerim ya da نُورٌ ile İslam, الْكِتَابِ ile Kur'an kastedilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
قَدْ - جَٓاءَكُمْ - الْكِتَابِ - كَث۪يراً kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
نُورٌ ve وَكِتَابٌ kelimelerindeki nekrelik tazim içindir. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
يُبَيِّنُ - مُب۪ينٌ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ayetin başında azamet zamiri gelmişken sonunda Allah ismi zikredilerek iltifat yapılmıştır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
جَٓاءَ fiili, نُورٌ ve كِتَابٌ ‘a isnad edilmiştir. Bu ifadede istiâre sanatı vardır. Canlılara mahsus olan gelme fiili kitaba ve nura nispet edilerek, cansız olan şeyler canlı varlıklara benzetilmiştir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
قَدْ جاءَكم مِنَ اللَّهِ نُورٌ cümlesi قَدْ جاءَكم رَسُولُنا cümlesinden bedel-i iştimâldir. Çünkü resulun gelişi hidayet ve Kur’an’ın gelişini de kapsar. قَدْ harfinin tekrarı bedel cümlesinin manasını doğrular. Çünkü bedel-i iştimâl cümlesinin mübeddel minh ile alakası bedeli mutabıktan daha zayıftır. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
يَهْد۪ي بِهِ اللّٰهُ مَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَهُ سُبُلَ السَّلَامِ وَيُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ بِاِذْنِه۪ وَيَهْد۪يهِمْ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ ١٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَهْدِي | iletir |
|
| 2 | بِهِ | onunla |
|
| 3 | اللَّهُ | Allah |
|
| 4 | مَنِ | kimseleri |
|
| 5 | اتَّبَعَ | uyan |
|
| 6 | رِضْوَانَهُ | rızasına |
|
| 7 | سُبُلَ | yollarına |
|
| 8 | السَّلَامِ | esenlik |
|
| 9 | وَيُخْرِجُهُمْ | ve onları çıkarır |
|
| 10 | مِنَ | -dan |
|
| 11 | الظُّلُمَاتِ | karanlıklar- |
|
| 12 | إِلَى |
|
|
| 13 | النُّورِ | aydınlığa |
|
| 14 | بِإِذْنِهِ | kendi izniyle |
|
| 15 | وَيَهْدِيهِمْ | ve iletir |
|
| 16 | إِلَىٰ |
|
|
| 17 | صِرَاطٍ | bir yola |
|
| 18 | مُسْتَقِيمٍ | dosdoğru |
|
Mümin bu gerçeği kalbinde tüm varlığında, yaşamında ve zihninde hisseder ve nesneleri, olayları ve kişileri onunla değerlendirir. Onu sırf imanın hakikatını kalbinde duyması sebebiyle hisseder. Bu “nur”, müminin varlığını aydınlatan, hafifleştiren, parlatan bir nurdur. Önündeki herşeyi aydınlatır, açıklar, ortaya koyar ve ona doğru yola iletir.
Varlığında, çamurun değeri, toprağın karanlığı, et ve kanın yoğunluğu, istek ve arzuların coşkunluğu vardır. Tüm bunlar, aydınlatır, ışıklandırır ve parlatır. Ağırlığını hafifletiyor, karanlığını aydınlatıyor, yoğunluğunu inceltiyor ve coşkunluğunu dizginliyor.
Bakış açısındaki kapalılık ve karanlık, adımlarındaki yavaşlık ve tereddüt, prensipleri bulunmayan aşağılık yol ve hedefteki şaşkınlık… İşte tüm bunlar aydınlanıyor, ışıklanıyor ve yol üzerindeki nefis doğru yola iletiliyor..
“…Bir ışık ve bir aydınlatıcı kitap…”
Yüce peygamberin getirdiği, tek bir kitabın iki ayrı özelliği.
“Allah rızası peşinde koşanları, bu kitap sayesinde selamet yollarına erdirir, onları kendi izni ile karanlıklardan aydınlığa çıkarır, doğru yola iletir.”
Allah İslâm’ı din seçmiştir. O, bu hoşnutluğuna uyan ve Allah’ın ona seçtiği gibi onu kendisine seçen kimseyi hidayete ulaştırır, “selamet yollarına” iletir.
Bu tanımlamadan daha ince ve daha doğru ne olabilir? “Selamet” (barış) bu dinin, hayatın tümüne yaydığı, ferdin, toplumun ve herşeyin; kurtuluşun ve barışın, vicdan, akıl ve organların kurtuluşu, toplumun, ümmetin insanın ve insanlığın kurtuluşu… Hayatla, varlıkla, hayat ve varlığın Rabbi Allah ile birliktelik kurtuluşu. İnsanlığın sadece bu dinde vé ancak onun yönetiminde, sisteminde, hukukunda ve inanç kanunlarına göre düzenlenmiş toplumunda bulabildiği bir “kurtuluş”.
Gerçek şu ki, Allah hoşnut olduğu bu din ile, Allah’ın hoşnutluğuna uyanları “selamet yolları”na iletir… Tüm bu alanlardaki bütün “selamet yolları”na… Bu gerçeği, eski veya çağdaş cahiliyede harb yollarının acısını tatmış olanlar gibi hiç kimse idrak edemez. Bu gerçeği, vicdanların derinliklerindeki cahiliye inançlarından kaynaklanan dur-durak bilmez harbin ve cahiliyenin kanunlarından ve düzenlerinden kaynaklanan, hayatı tümüyle perişan eden anarşik çatışmaların acı neticelerini görmüş kimseler gibi anlayamaz.
Bu sözler ile ilk kez muhatap olanlar, cahiliye tecrübeleri sebebiyle bu kurtuluşun ve barışın anlamını biliyorlardı. Çünkü onlar, bunu bizzat tatmışlar ve bundan büyük bir haz duymuşlardı.
Bizi kuşatan ve içimize işleyen cahiliye, asırlar boyu vicdanlarda ve toplumlarda çatışmanın her türlüsünü insanlara şimdi bu gerçeği idrake ne kadar muhtacız.
Tarihimizin bir aralığında bu “kurtuluş ve barış” içerisinde yaşamış olan sonra, bu “selamet”den çıkıp ruhlarımızı ve kalplerimizi ahlâkımızı ve gidişatımızı, toplumumuzu ve halklarımızı, parça parça eden bir çatışmaya dalan bizler, şimdi ona ne kadar ihtiyaç duyuyoruz! Allah’ın bizim için seçtiğini, kendimize seçtiğimiz ve O’nun hoşnutluğuna uyduğumuzda, Allah’ın bize bağışladığı “selamet”e girmeye yetkin olacağız.
Bu cahiliyetin belalarına esir olmuşuz. İslam ise bize yakındır. İslam barışı, eğer istersek elimizi uzatabileceğimiz kadar yakın iken, cahiliye anarşisine dalmışız. Değersiz şeye karşılık değerliyi veren bu alış-veriş ne zararlı bir ticaret! Hidayete karşılık sapıklığı satın alıyoruz? Savaşı barışa tercih ediyoruz.
Biz insanlığı cahiliyenin her türlü renk ve şekildeki bu musibetlerinden kurtarabiliriz. Fakat kendimizi kurtarmadan, “selamet” gölgesine önce kendimiz girmeden ve Allah’ın hoşnutluğuna sığınıp, olduğuna uymadan önce, insanlığı kurtaramayız. Ancak bunları yaptığında, Allah’ın “selamet yollarına” erdirdiğini buyurduğu kimselerden oluruz.
“… Onları kendi izni ile, karanlıklardan aydınlığa çıkarır..”
Şüphe, hurafe, hikayeler ve masallar karanlığı… Arzular, tartışmalar ve uçsuz bucaksız çöllerde kalmak karanlığı… Sempatik ve emin yerlerden, vahşet endişe ve şaşkınlık üzüntü ve hidayetsizlik karanlığına.
Diğer ölçülerinin, hükümlerin ve dengelerin bozukluğundan kaynaklanan karanlık… Nur ise aydınlıktır. Önce sözünü ettiğimiz vicdan, akıl, varlık, hayat ve her işteki aydınlık nurdur.
“…Doğru yola iletir..”
Ruhun fıtratına ve ona hükmeden yasalara uygun olan “dosdoğru” yaratılış fıtratı ve onu yönlendiren evrensel yasalara uyan, “dosdoğru” öyle ki, şaşırıp gerçekleri, prensipleri ve hedefleri karıştırmadan Allah’a yönelik olan “dosdoğru”.
(Fizilalil Kur’an-Seyyid Kutub)
رضوان Kelimenin kökü olan رَضِيَ fiili râzı, hoşnut veye memnun oldu manasındadır.
Rıdvan ise çok râzı veya memnun olmak, tasvip etmek demektir. Rızânın, hoşnutluğun en büyük olanı ve en yücesi de Allah’ın rızası olduğu için Kuran-ı Kerim’de bu kelime Allah’u Teala’dan neş’et eden rızaya tahsis edilmiştir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 73 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri razı, rıza, Murtaza ve Rıdvan’dır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
يَهْد۪ي بِهِ اللّٰهُ مَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَهُ سُبُلَ السَّلَامِ وَيُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ بِاِذْنِه۪
يَهْد۪ي بِهِ اللّٰهُ cümlesi, كِتَابٌ ’un ikinci sıfatı olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. يَهْد۪ي fiili ي üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. بِهِ car mecruru يَهْد۪ي fiiline mütealliktir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.
مَنِ müşterek ism-i mevsûl, mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اتَّبَعَ رِضْوَانَهُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اتَّبَعَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. رِضْوَانَهُ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
سُبُلَ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. السَّلَامِ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ cümlesi, atıf harfi وَ ’la sılaya matuftur.
يُخْرِجُهُمْ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
مِنَ الظُّلُمَاتِ car mecruru يُخْرِجُهُمْ fiiline mütealliktir. اِلَى النُّورِ car mecruru aynı şekilde يُخْرِجُهُمْ fiiline mütealliktir. بِاِذْنِه۪ car mecruru mahzuf hale mütealliktir. بِ harf-i ceri sebebiyyedir. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اتَّبَعَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi تبع ’dır.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
يُخْرِجُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi دخل ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَيَهْد۪يهِمْ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَهْد۪يهِمْ fiili ي üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اِلٰى صِرَاطٍ car mecruru يَهْد۪يهِمْ fiiline mütealliktir. مُسْتَق۪يمٍ kelimesi صِرَاطٍ ’in sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
مُسْتَق۪يمٍ sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan istif’al babından ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَهْد۪ي بِهِ اللّٰهُ مَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَهُ سُبُلَ السَّلَامِ وَيُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ بِاِذْنِه۪ وَيَهْد۪يهِمْ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ
Ayet, önceki ayetteki الْكِتَابِ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasıyla gelmiş, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm özelliğiyle hidayetin yenilenerek devam ettiğini ifade etmiştir. Tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur بِهِ , ihtimam için, faile ve mef’ûle takdim edilmiştir
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
يَهْد۪ي بِهِ اللّٰهُ cümlesinde ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, hidayete son derece ehemmiyet verildiğini zımnen belirtmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
يَهْد۪ي fiilinin mef’ûlu konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَنِ ’ in sıla cümlesi اتَّبَعَ رِضْوَانَهُ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Veciz ifade kastına matuf رِضْوَانَهُ izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan رِضْوَانَ , tazim ve şeref kazanmıştır.
[Rızasına uyan] ibaresinde kevn-i lâhik alakası ile mecâz-ı mürsel vardır. Rızasına ulaştıracak emir ve nehiylere uyumayı ifade eder. Hidayet isteyen kişinin Allah’ın rızası olan şeylere yapışması lazımdır.
Az sözle çok anlam ifade eden سُبُلَ السَّلَامِ izafeti, يَهْد۪ي fiilinin ikinci mef’ûlüdür.
سُبُلَ السَّلَامِ , [selamet yolu] ibaresinde istiare sanatı vardır. Manevi sebepler, maddi yollara benzetilmiştir.
Muzâfun ileyh olan السَّلَامِ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
بِهِ ‘deki zamirin hem rasule hem kitaba râci olma ihtimali dolayısıyla tenâzu sanatı vardır. (Medine Balcı, Dergahü’l Kuran)
وَيُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ بِاِذْنِه۪ cümlesi, atıf harfi وَ ’la sıla cümlesine atfedilmiştir. Cümlenin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden cümle, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
يُخْرِجُهُمْ fiiline müteallik car-mecrur بِاِذْنِه۪ izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan اِذْنِ , tazim ve şeref kazanmıştır.
الظُّلُمَاتِ - النُّورِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
وَيُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ [Karanlıklardan nura çıkarır.] ifadesinde istiare vardır. Karanlıklar inkâr, nur da iman manasında müstear olarak kullanılmıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Aynı üsluptaki وَيَهْد۪يهِمْ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ cümlesi, atıf harfi وَ ’la sıla cümlesine atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasıyla gelmiş, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlenin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
اِلٰى صِرَاطٍ car mecruru يَهْد۪يهِمْ fiiline mütealliktir.
صِرَاطٍ ‘ deki nekrelik nev ve tazim içindir.
مُسْتَق۪يمٍ kelimesi صِرَاطٍ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
مُسْتَق۪يمٍ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
صِرَاطٍ - مُسْتَق۪يمٍۜ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ ibaresinde istiare vardır. Müsteâr صِرَاطٍ kelimesidir, hissîdir. Müsteârun leh İslam’dır, aklîdir. صِرَاطٍ kelimesi yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müsteârun leh) hazf edilmiş müsteârun minh kalmıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Buradaki صِّرَاطَ kelimesi iki tevilden birine göre istiâredir. Çünkü sırat sözlük anlamıyla yol (tarik) manasında bir isimdir. Halbuki burada din kelimesinden kinayedir. Çünkü din, müntesiplerini sevap kazanmaya, ceza ve azaptan kurtulmaya götürdüğü için, kurtuluş ve esenlik yurduna, ikamet edilecek güvenli diyara götüren yol gibidir. Yüce Allah dini, doğru yol ve açık çığır olarak ifade edince, zatını da din yolunu gösterme konusunda doğru yol gösteren kılavuz konumuna koyarak ''bizi doğru yola ilet'' buyurmuştur. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları)
صراط ; maddî veya manevî olarak açık ve geniş yol demektir. ص harfi ortaya çıkmaya delâlet eder. ر ve ط harfleri de istilâ harfleridir. Dolayısıyla genişliğe ve yüceliğe delâlet eder. Elif; med ve lîn harfidir. Uzunluğa delâlet eder. Aslında طريق kelimesindeki harfler de aynı özelliktedir. ط , ر ve ق harfleri istilâ harfleridir. Ya harfi de med ve lîn harfidir, ancak ya harfi ve kesre harekesi elife mukâbil azalmaya delâlet eder.
صراط kelimesi; bir noktaya ulaştırması veyâ bir ameli gerektirmesi bakımından değil zâtı bakımından açık yol demektir.
Kur’ân’da 46 kez geçer (Kur’ân-ı Kerîm Lugatı).
Sebîl; bir şeyi uzatarak sarkıtmak demektir. Kadının saçını veya elbisesini sarkıtması gibi. Suyun akması, yağmurun yağması, örtünün örtülmesi ve cömertlik gibi bir çok manada deyim olarak kullanılır. Yol manasında ise su gibi akıcı, kolay olması manası vardır. Maddî veya mânevî manalar taşır. Bu özelliğiyle tarîkten farklıdır. طريق ; vurmak manasından gelir ki bunda kolaylık yoktur. صراط ise açık ve geniş yoldur (Mustafavî, et-Tahkîk).
Ayrıca صراط kelimesinin çoğul şekli yoktur. Dİn manasında istiare olarak kullanılması da bu açıdan güzeldir. Allah’a götüren yol ve din tektir.
سُبُلَ السَّلَامِ ile صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ arasında mürâât-ı nazîr vardır.
Ayetin son cümlesinin, başındaki يَهْد۪ي fiililiyle başlaması teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Bu tekrarda reddül’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
İkisi farklı şeylermiş gibi وَيَهْد۪يهِمْ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ cümlesinin يَهْد۪ي بِهِ اللّٰهُ cümlesine atfedilmiş olması, vasıf olan farklılığın zatî farklılık gibi mülahaza edilmiş olmasından dolayıdır.(Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli’s-Selîm)
سُبُلَ السَّلَامِ ibaresinde mahzuf bir muzâf olduğu düşünülerek, سُبُلَ دَارِ السَّلَامِ [Selam, selamet, kurtuluş yurdunun yollarına] manasında olması caizdir. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
لَقَدْ كَفَرَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَس۪يحُ ابْنُ مَرْيَمَۜ قُلْ فَمَنْ يَمْلِكُ مِنَ اللّٰهِ شَيْـٔاً اِنْ اَرَادَ اَنْ يُهْلِكَ الْمَس۪يحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَاُمَّهُ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ جَم۪يعاًۜ وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَاۜ يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ١٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | لَقَدْ | andolsun |
|
| 2 | كَفَرَ | küfre gitmişlerdir |
|
| 3 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 4 | قَالُوا | diyen(ler) |
|
| 5 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 6 | اللَّهَ | Allah |
|
| 7 | هُوَ | o |
|
| 8 | الْمَسِيحُ | Mesih’tir |
|
| 9 | ابْنُ | oğlu |
|
| 10 | مَرْيَمَ | Meryem |
|
| 11 | قُلْ | de ki |
|
| 12 | فَمَنْ | öyle ise kim |
|
| 13 | يَمْلِكُ | sahipse |
|
| 14 | مِنَ | karşı |
|
| 15 | اللَّهِ | Allah’a |
|
| 16 | شَيْئًا | bir şeye |
|
| 17 | إِنْ | eğer |
|
| 18 | أَرَادَ | isterse |
|
| 19 | أَنْ |
|
|
| 20 | يُهْلِكَ | helak etmek |
|
| 21 | الْمَسِيحَ | Mesih’i |
|
| 22 | ابْنَ | oğlu |
|
| 23 | مَرْيَمَ | Meryem |
|
| 24 | وَأُمَّهُ | ve annesini |
|
| 25 | وَمَنْ | ve kimseleri |
|
| 26 | فِي |
|
|
| 27 | الْأَرْضِ | yeryüzündeki |
|
| 28 | جَمِيعًا | hepsini |
|
| 29 | وَلِلَّهِ | Allah’ındır |
|
| 30 | مُلْكُ | mülkü |
|
| 31 | السَّمَاوَاتِ | göklerde |
|
| 32 | وَالْأَرْضِ | ve yerde |
|
| 33 | وَمَا | ve bulunanların |
|
| 34 | بَيْنَهُمَا | ikisinin arasında |
|
| 35 | يَخْلُقُ | yaratır |
|
| 36 | مَا |
|
|
| 37 | يَشَاءُ | dilediğini |
|
| 38 | وَاللَّهُ | Allah |
|
| 39 | عَلَىٰ |
|
|
| 40 | كُلِّ | he |
|
| 41 | شَيْءٍ | şeyi |
|
| 42 | قَدِيرٌ | yapabilendir |
|
لَقَدْ كَفَرَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَس۪يحُ ابْنُ مَرْيَمَۜ
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
كَفَرَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası قَالُٓوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
قَالُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavl, اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَس۪يحُ ابْنُ مَرْيَمَ ’dir. قَالُٓوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. Munfasıl zamir هُوَ fasıl zamiridir. الْمَس۪يحُ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.
ابْنُ kelimesi الْمَس۪يحُ ’nun sıfatı veya bedeli olup damme ile merfûdur. مَرْيَمَ muzâfun ileyh olup gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır.
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Zamiru’l Fasl (ضَمِيرُ الفَصْلِ Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ضَمِيرُ الفَصْلِ ayırma zamiri) denir.
Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُلْ فَمَنْ يَمْلِكُ مِنَ اللّٰهِ شَيْـٔاً اِنْ اَرَادَ اَنْ يُهْلِكَ الْمَس۪يحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَاُمَّهُ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ جَم۪يعاًۜ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l kavli şart ve cevab cümlesidir.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasihadır. Takdiri; إن أراد الله إهلاك الناس فمن يملك منه شيئا (Allah insanları yok etmek isterse kim buna karşı bir şey yapabilir?) şeklindedir.
مَنْ istifhâm ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. يَمْلِكُ cümlesi, مَنْ ’in haberi olarak mahallen merfûdur.
يَمْلِكُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. مِنَ اللّٰهِ car mecruru شَيْـٔاً ’in mahzuf haline mütealliktir. شَيْـٔاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَرَادَ şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يُهْلِكَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri; فمن يملك من الله شيئا (Kim buna karşı bir şey yapabilir?) şeklindedir.
الْمَس۪يحَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. ابْنُ kelimesi الْمَس۪يحَ ’in sıfatı veya bedeli olup fetha ile mansubdur. مَرْيَمَ muzâfun ileyh olup, gayrı munsarif olduğu için cer alameti fethadır. اُمَّهُ atıf harfi وَ ’la الْمَس۪يحَ ’ye matuftur.
مَنْ müşterek ism-i mevsûl atıf harfi وَ ile الْمَس۪يحَ ’ye matuf olup, mahallen mansubdur. فِي الْاَرْضِ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. جَم۪يعاً kelimesi المسيح وأمّه والموصول ’in hali olup fetha ile mansubdur.
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُهْلِكَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi هلك ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَاۜ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. لِلّٰهِ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مُلْكُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. السَّمٰوَاتِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
الْاَرْضِ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. Müşterek ism-i mevsûl مَا atıf harfi وَ ’la السَّمٰوَاتِ ’ye matuf olup, mahallen mecrurdur.
Mekân zarfı بَيْنَ mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir هُمَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لِ harf-i ceri mecruruna tahsis, sahiplik, istihkak, sebep gibi manalar kazandırabilir. Burada sahiplik manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُۜ
Fiil cümlesidir. يَخْلُقُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يَشَٓاءُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
يَشَٓاءُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.
وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur.
عَلٰى كُلِّ car mecruru قَد۪يرٌ ’e mütealliktir. شَيْءٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. قَد۪يرٌ haber olup, damme ile merfûdur.
قَد۪يرٌ۟ kelimesi mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَقَدْ كَفَرَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَس۪يحُ ابْنُ مَرْيَمَۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Âşûr’a göre beyanî istînaf cümlesidir.
لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle, kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. Mahzuf kasem ve قَدْ ile tekid edilmiş kasemin cevabı olan كَفَرَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَس۪يحُ ابْنُ مَرْيَمَۜ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Fail konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَس۪يحُ ابْنُ مَرْيَمَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالُٓوا fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَس۪يحُ ابْنُ مَرْيَمَ cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, kizbi haber, inkârî kelamdır.
Lafza-ı celal اِنَّ ‘nin ismi, هُوَ الْمَس۪يحُ ابْنُ مَرْيَمَ cümlesi haberidir. Müsned olan cümlede haberin marife gelişi, bu vasfın müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğuna işaret eder.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
الَّذ۪ينَ ism-i mevsûlu muhatabı hatadan kurtarmak için gelmiştir.
Gerçekte Hristiyanların üçlü inanışının iki yüzü vardır ki birisi şirk, birisi “bir”liktir. Şirk ile azarlandıkları zaman tevhid yüzünden görünürler, ittihad ile muahaze edildikleri zaman da «biz üç diyoruz» derler. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
لَقَدْ كَفَرَ الَّذ۪ينَ قَالُوۤا اِنَّ الْمَس۪يحَ بْنَ مَرْيَمَ هُوَ اللّٰهُ [Muhakkak küfredenler, “Allah, Meryem’in oğlu Mesihtir.” dediler.] buyurulmuş olmakla teslis (üçleme) iddia edenlerin hepsinin inançlarını içine almış ve burada bunların yalnız şirk ve çokluk ifade eden üçleme açısından değil, özellikle bunun altında iddia ettikleri tevhid bakımından kâfir oldukları açıklanmıştır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
قُلْ فَمَنْ يَمْلِكُ مِنَ اللّٰهِ شَيْـٔاً
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir. Cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ fiilinin şart üslubunda gelen mekulü’l-kavl فَمَنْ يَمْلِكُ مِنَ اللّٰهِ شَيْـٔاً cümlesi, mukadder şartın cevabıdır. Bu cevap cümlesi istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Rabıta harfi فَ , mahzuf şartın cevabının başına gelmiştir.
Mübteda olan istifham ismi مَنْ , inkârî manadadır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَمْلِكُ مِنَ اللّٰهِ شَيْـٔاً cümlesi haberdir. Haberin muzari fiil sıygasında cümle olması, hükmü takviye, hudus, teceddüt istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Ayette mütekellimin Allah Teâlâ olduğu istifhamda tecâhül-i ârif sanatı, lafza-i celâlin zikrinde tecrîd sanatı vardır.
Mef’ûl olan شَيْـٔاً ‘in nekreliği kıllet ve nev ifade eder. Bilindiği gibi nefy siyakında nekre umum ve şümule işarettir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. مِنَ اللّٰهِ car mecruru ihtimam için mef’ûl olan شَيْـٔاً ‘e takdim edilmiştir.
Cümle, zahiren istifham üslubunda inşa cümlesi olmasına rağmen mana itibariyle kınama ve azarlama kastı taşımaktadır. Vaz edildiği anlamın dışında mana kazandığı için terkip, mecaz-ı mürsel mürekkeptir. İnkârî istifham uslûbu; onların cahillik ve gaflet içinde olduklarını haber üslubundan daha etkili bir şekilde ifade etmiştir.
Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Takdiri إن أراد الله إهلاك الناس (Allah insanları helak etmek isterse) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
شَيْـٔاً kelimesinin nekreliği azlık ve tahkir manası içindir. İstifham da olumsuzluk manasındadır. Bir şeyin azının yokluğu, çoğunun da yokluğunu gerektirir. O halde mana فَمَن يَقْدِرُ عَلى شَيْءٍ مِنَ اللَّهِ (Kim Allah’tan bir şey takdir ederse…) yani O’nun fiilini ve tasarrufunu değiştirmek isterse… şeklindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنْ اَرَادَ اَنْ يُهْلِكَ الْمَس۪يحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَاُمَّهُ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ جَم۪يعاًۜ
Şart üslubundaki terkip, tefsiriyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Şart cümlesi olan اِنْ اَرَادَ اَنْ يُهْلِكَ الْمَس۪يحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَاُمَّهُ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ جَم۪يعاًۜ , mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki يُهْلِكَ الْمَس۪يحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَاُمَّهُ cümlesi, masdar teviliyle اَرَادَ fiilinin mef’ûlu olarak nasb mahallindedir.
Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Zamir makamında zahir olarak الْمَس۪يحَ ابْنَ مَرْيَمَ ‘nin zikrinde ıtnâb, tekrir ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Müşterek ism-i mevsûl مَنْ ve اُمَّهُ tezâyüf sebebiyle الْمَس۪يحَ ’ye atfedilmiştir. Sıla cümlesi mahzuftur. فِي الْاَرْضِ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
جَم۪يعاً kelimesi, المسيح , أمّه ve mevsulün halidir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
İstifham ismi olan مَنْ ile ism-i mevsûl olan مَنْ arasında tam cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Şartın takdiri, فمن يملك من الله شيئا (Kim Allah’a karşı bir şey yapabilir?) olan cevabı, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Bu takdire göre, mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur.
Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mubalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.)
يَمْلِكُ - يُهْلِكَ kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Burada يَمْلِكُ شَيْئًا cümlesi “şeyi takdir eder” manasındadır. Kinaye yoluyla mürekkeb mananın lâzımı olarak kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
قُلْ فَمَنْ يَمْلِكُ مِنَ اللّٰهِ شَيْپًا اِنْ اَرَادَ اَنْ يُهْلِكَ الْمَسٖيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَاُمَّهُ وَمَنْ فِى الْاَرْضِ جَمٖيعً, cezasının şartından önce gelmiş olduğu bir şart cümlesi olup kelamın takdiri, “O halde Allah, Meryem oğlu Mesih (İsa’yı), anası (Meryem) ve yeryüzünde bulunan herkesi öldürmeyi isterse kim Allah’ı irade ve takdir ettiği şeyden caydırabilir, geri döndürebilir?” şeklindedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Zamir makamında Meryem oğlu İsa Mesih isminin zahir olarak zikredilmesi, fazla izahat vermek ve İsa’nın Mesih (hastalara şifa veren, mübarek) olması cihetiyle de Allah Teâlâ’nın kahir kudreti ve hakimiyeti altında olduğunu sarahatle belirtmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اِنْ اَرَادَ اَنْ يُهْلِكَ الْمَس۪يحَ بْنَ مَرْيَمَ [Allah Meryem’in oğlu Mesih’i helak etmeyi dilerse] demek yeterli iken bununla yetinilmeyip gerçeği hem ilzamî (susturucu) hem burhanî (delilli) bir şekilde beyan etmek ve anlatmak üzere وَاُمَّهُ وَمَنْ فِى اْلاَرْضِ جَم۪يعاً [anasını ve yeryüzündekilerin hepsini] atıfları da eklenmiştir ki çok dikkate şayandır. Bununla azdan çoğa doğru giden bir bakış istikrası (tümevarım) öğretilerek Mesih’in önce anasına, ikinci olarak yeryüzündeki bütün ruh sahipleri, akıl sahipleri beşer cinsine dahil ve bunlarla birtakım hususlarda cins birliği ve aynilik olduğu anlatılmış ve bu şekilde Mesih ve anasının yok ve fani olması mümkün olup ilâh olamayacakları önce açıkça ve özellikle, ikinci olarak bir genelleme içinde üstü kapalı ve pekiştirilerek ispat edilmiş ve hatırlatılmıştır ki bu ifade de Mesih’i, şahsi beşer veya külli beşer ile düşünen Hristiyan mezheplerinin hepsine işaret olunarak اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَس۪يحُ بْنُ مَرْيَمَ [Muhakkak Allah, Meryem’in oğlu İsa’dır.] iddiasının gerek şahsi birlik ile şahsi ittihad ve aynilik üzere ve gerek tür ve cinse ait vahdet (birlik) ile cüz’i birleşme ve tazammun (içine alma) şeklinde olsun bütün ihtimalleriyle batıl ve küfür olduğu anlatılmıştır. Yani Allah, Mesih’in ne aynı ne cüz’ü ne de cüz’isi ve ferdidir. Ancak onun üstünde yaratıcısı, sahibi, hakimidir. Diğer deyimle Mesih, Allah’ın ne aynı ne cüz’ü ne tümü ne de küllisi değil, aşağısıdır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَاۜ
وَ , istînâfiyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatı vardır. لِلّٰهِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مُلْكُ السَّمٰوَاتِ , muahhar mübtedadır. Cümlede müsnedün ileyh izafetle marife olmuştur. Bu izafet faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacına matuftur.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin tekrarlanması azamet ve heybeti artırmanın yanısıra manayı zihne yerleştirmek, telezzüz ve teberrük içindir. Bu tekrarda ıtnâb, tekrir ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَالْاَرْضِ kelimesi, tezat sebebiyle muzâfun ileyh olan السَّمٰوَاتِ ’ye matuftur.
السَّمٰوَاتِ ’den sonra الْاَرْضِ ’ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.
السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
Müşterek ism-i mevsûl مَا , muahhar mübteda olan مُلْكُ السَّمٰوَاتِ ’ye matuftur. Atıf sebebi temâsüldür. Sılasının hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Mekân zarfı بَيْنَهُمَا , bu mahzuf sılaya mütealliktir.
يُهْلِكَ - يَخْلُقُ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
يَمْلِكُ - مُلْكُ ve قُلْ - قَالُٓوا gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ [Göklerin yerin ve ikisi arasındakiler Allah’ındır.] cümlesinde cem mea taksim sanatı vardır. “Siz hiçbir şeye sahip değilsiniz.” anlamında tarizdir.
Bu ibarede tağlîb düşünülebilir. Gök yer ve arasındakiler zikredilmiş, ama kainattaki her şeyin mülkü Allah'a aittir.
يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُۜ
Ta’liliyye olarak gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Mef’ûl konumunda olan müşterek ism-i mevsûl مَا ' nın sılası olan يَشَٓاءُ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Fiilin mef’ûlü, yani dilediği şey belirtilmemiştir. يَشَٓاءُ fiili, müteaddi olduğu halde mef’ûlünün hazfedilmesi umum ifade edip zihni devreye sokar, geniş düşünmeye imkan sağlar.
Genel olarak شَٓاءُ fiilinin mef'ûlü bu cümlede olduğu gibi hazfedilir. Çünkü ibham; ilgi uyandırır, muhâtabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garîb birşey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
شَيْءٍ - يَشَٓاءُۜ kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
ولِلَّهِ مُلْكُ السَّماواتِ والأرْضِ وما بَيْنَهُما يخْلُقُ ما يَشاءُ cümlesi Allah’ın şanını tazim için gelmiş bir tezyîldir. Aynı zamanda mesih ortaya çıkmadan önce semavatı ve arzı yarattığını ve oralarda olan her şeyin de sahibi olduğunu, hakiki ilâh olduğunu, dilediğini yarattığını, Mesih’i de alışılmışın dışında bir şekilde yarattığını ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formunda gelen cümle faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin hükmün illetini bildirmek, korkuyu ve ikazı artırmak kastıyla zamir makamında Allah ismiyle gelerek üçüncü kez tekrarlanmasında tecrîd, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car mecrur عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ , önemine binaen amili olan قَد۪يرٌ ‘ e takdim edilmiştir.
شَيْءٍ ’ deki tenvin kesret, tazim ve nev ifade eder.
قَد۪يرٌ۟ mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Dinleyenin vicdanına korku salmak ve ikazı artırmak için zamir makamında lafza-ı celalin zahir olarak zikredildiği cümle, konudan bağımsız olarak, atasözü gibi insanlar arasında kullanılması nedeniyle mesel tarikinde tezyil cümlesidir.
شَيْءٍ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ifadesi Kur’ânda 22 kere geçmiştir. Tekrarlanan kelimeler ya da sıygalar, okuyucuyu kelimenin ilk geçtiği yere gönderir ki bu beyan renklerinden biridir. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
Bu cümle Allah Teâlâ’nın tüm mevcudattaki tasarrufunun umumiliğine delalet etmektedir. Var olanı yok etmek ve yok olanı da var etmek yalnız O’nun elindedir.
Allah Teâlâ, öldürmeye de hayat vermeye de ve hepinizi bir araya toplamaya da kadirdir. Bu itibarla bu cümle, geçen hükmün sebep ve gerekçesidir.
مَنْ ve شَئْ lafızları âmm olmakla, yerdekilerle beraber göktekiler ve melekler de dahil olmak üzere bütün masivallah (Allah’ın dışındakiler)ı içine almış bulunduklarından, Allah’ın zatından başka her şeyin yok olmasının mümkün olduğuna işaret ile bütün Allah’ın dışındakilerden ilahlığı inkâr etmiş ve şu halde bütün alemler veya kısımlarından hiçbirisinin de Allah ile ayniliği veya külli, cüz’i bir birleşmesinin mümkün olmadığına ve böyle sözlerin yalnız Mesih hakkında değil, diğerleri hakkında da söylenmesi Allah’a küfretmek olduğuna işaret etmiştir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Karanlık gökyüzünün altında, görünmeyen yıldızlara bakıyordu. Zihninden geçenleri, gönlüne işlemeye çalışıyordu:
Bir yalnızlıktır dolanmış dilimize. Bir umutsuzluktur sarılmış zihnimize. Kalbimizdeki vesveseler şişmanlamış, hayrı hatırlatanlar ise zayıflamış. Dünyalık huzurlara zincirlenen ruhumuz, yorgun düşmüş. Ahiret huzuru denince, bedenimize tembellik çökmüş.
Halbuki hatırlamalı: Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin sahibi Allah’tır. Nereye gidersen git Rabbin oradadır. Nasıl hissedersen hisset, Rabbin hep yanındadır. İstersen göklere çık, istersen yerin dibine gir, hiçbir şey O’ndan gizli değildir. Hangi duygu ve düşüncelerle boğuşursan boğuş, Rabbin seni en iyi bilendir ve halinden haberdar olandır.
O, umuttur. O, huzurdur. O, şefkattir. Düştüğünde kaldırandır. Çabanı mükafatlandırandır. Daraldığında genişletendir. Dilediğinde affedendir. Ağladığında güldürendir. Yeter ki O’ndan iste. Her şeyini, her derdinin devasını O’ndan dile. Ve arzuladığına, senin için en hayırlısı hangisi ise, o şekilde ve o vakitte kavuşacağına inanarak bekle.
Allahım! Karanlıklardan aydınlığa çıkar bizi. Yanlış yollardan doğru yola döndür yüzümüzü. Vesveselerden arındır kalbimizi. İmanınla doldur gönlümüzü. Kaldır üzerimizdeki ağırlığı. Gider halimizdeki gafleti. Bir elimizde Kur’an-ı Kerim, diğerinde sünnet; huzuruna kabul et bizi. Gazabından rahmetine, Senden Sana sığınırız. Merhametinle muamele ettiklerinden, bağışladıklarından ve razı olduklarından eyle bizi.
Amin.
***
Şüphesiz ki, insan değerli bir varlıktır. Ancak, kendisine ya da başkalarına yüklediği değerde aşırıya kaçmaya da meyillidir. Dolayısı ile yaptıklarına, seçimlerine ve sarıldığı sebeplere de eşsiz gözüye baktığı olur.
Abarttığına dair uyarıldığı zaman kulaklarını kapatır ve inandığı kıymetin aksini gösteren kanıtları da görmezden gelir. Hakikatlerden uzaklaşır ve yaratılanları, onları Yaratan’dan daha çok anmaya başlar.
Hz. İsa’nın ve annesi Meryem’in değeri büyüktür. Ancak, kimileri onları farklı bir şekilde anarak ve onlara yüklenen manayı farklı boyutlara taşıyarak Allah’a şirk koşmaya başlamıştır. Hakk yolunda yürümek yerine batılla oyalanmıştır.
Bu yüzden denir ki: Allah’ın kudretiyle yeryüzünden silinip gidecek hiçbir şeye sıkıca sarılıp, yalnız onlara dayanmaya kalkışma ki yolunu şaşırmayasın. Zira, sebepleri şifa, huzur, rızık ya da bereket vesilesi kılan Allah’tır.
Yaratılmışlara fazlasıyla güvenenlerin hayatı, hayal kırıklıklarıyla dolar taşar. İmtihan dünyasında birinin şifası, huzuru, rızkı ya da bereketi olan; bir başkasının zehri olabilir. Birinin binbir çabayla elde ettiğine, diğeri kolaylıkla ulaşabilir.
Allah’a dayanan kul ise tevazu ve tevekkül sahibidir. Elinden geleni yaparken ve beklerken, işinin sürecini ve sonunu Allah’a bırakır. Sebepleri vesile kıldığı için Allah’a hamdeder. İstediği sonuca ulaşınca da, ulaşamayınca da şükür ile doğru yolda kalmak için yardım ister.
Ey şu geçici alemin ve içindekilerin sahibi olan Allahım! Ömrümüz boyunca şifa, rızık, bereket ve huzur vesilesi kıldığın her nimetin için şükürler olsun. Yeryüzündeki ve mahşer günündeki yokluktan ve çaresizlikten; Sana sığınırız. Bizi sebepleri değil, Seni ananlardan eyle. Dünyalıklarla değil; zikrinle, kelamınla ve sevdiğin amellerle meşgul olanlardan eyle. Ey bizi, bizden daha iyi bilen Allahım! İki cihanda da ihtiyaçlarımızı rahmetinle ve kolaylıkla gider. Bizi, takva sahibi mütevazi ve mütevekkil olan şükür ehlinden eyle.
Amin.