24 Temmuz 2024
Mâide Sûresi 10-13 (108. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Mâide Sûresi 10. Ayet

وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَٓا اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَح۪يمِ  ١٠


İnkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlar var ya; işte onlar cehennemliklerdir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَالَّذِينَ kimseler
2 كَفَرُوا inkar eden(ler) ك ف ر
3 وَكَذَّبُوا ve yalanlayanlar ise ك ذ ب
4 بِايَاتِنَا ayetlerimizi ا ي ي
5 أُولَٰئِكَ onlar
6 أَصْحَابُ halkıdır ص ح ب
7 الْجَحِيمِ cehennemin ج ح م

وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَٓا اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَح۪يمِ

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

كَفَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. كَذَّبُوا  cümlesi, atıf harfi  وَ  ile sılaya matuftur.  

كَذَّبُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاٰيَاتِنَٓا  car mecruru  كَذَّبُوا  fiiline mealliktir. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَح۪يمِ  cümlesi,  الَّذ۪ينَ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  اَصْحَابُ  haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْجَح۪يمِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

كَذَّبُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındadır. Sülâsîsi  كذب ’dir. 

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef‘ûlu herhangi bir vasfa nisbet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, birşeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


وَك۪يلًا۟  temyizdir. Temyiz anlamı kuvvetlendiren ıtnâb sanatıdır.

وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَٓا اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَح۪يمِ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki  وَعَدَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  cümlesine atfedilmiştir. Cümlenin atıf sebebi tezattır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ , mübteda konumundadır. Mevsulü her zaman takibeden sılası olan  كَفَرُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Cümlede müsnedün ileyhin ism-i mevsûl ile marife olması, arkadan gelen habere dikkat çekmek ve inkâr edenleri tahkir içindir.

و ’la sılaya atfedilen  وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَٓا  cümlesi de aynı üsluptadır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

كَذَّبُوا  fiili  تفعيل  babındandır.  تفعيل  babının en yaygın anlamı teksirdir. 

كَذَّبُوا  fiiline müteallik olan  بِاٰيَاتِنَا  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  اٰيَاتِ , şan ve şeref kazanmıştır. 

Mübtedası işaret ismi olan  اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَح۪يمِ  cümlesi  الَّذ۪ينَ  için haberdir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Müsnedün ileyhin ism-i işaretle marife olması veciz ifade yanında tahkir ve kınama ifade eder. 

Haber olan cümlede müsnedin izafetle marife olması kasr ifade etmiştir. İki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. Onlar cehennem eshabı olmaya tahsis edilmişlerdir. Onlardan başka cehennem eshabı da vardır. اُو۬لٰٓئِكَ  mevsûf/maksûr,  اَصْحَابُ الْجَح۪يمِ  sıfat/maksûrun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.

اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَح۪يمِ  Cümlesinde kasr-ı iddia-i veya kasr-ı hakiki vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Önceki ayette Allah Teâlâ’nın açık isminden bu cümlede  بِاٰيَاتِنَٓا  ibaresindeki azamet zamirine iltifat sanatı vardır. 

Müsnedin, izafetle marife olması kasr ifadesi yanında az sözle çok şey anlatmak amacına matuftur. Ayrıca muzafı ve müsnedün ileyhi de tahkir ifade eder. Çünkü müsnedin tahkir anlamlı bir kelimeye muzâf olması müsnedün ileyhin de tahkirine sebeptir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كَذَّبُوا - كَفَرُوا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

اَصْحَابُ الْجَح۪يم  ifadesi şu manayı ifade eder: Orada o kadar uzun kalırlar ki artık oranın ashabı olup sohbet arkadaşı olurlar. Arkadaşlar birbirine benzer. Bu dünyada da arkadaşlarımıza, kimlerle vakit geçirdiğimize dikkat edelim.

الْجَح۪يمِ ; Ahirette ceza görenlerin yaşadığı yeri ifade eden kelimelerden biri olup çok kızışmış ateş demektir.

Kur’an-ı Kerim’de göze çarpan kullanımlardan biri de vaat ile vaîdin, terğib (teşvik) ile terhibin (korkutmanın) bir arada zikredilmeleridir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)

Allah Teâlâ bu ayette, [İnkâr edip ayetlerimizi yalanlayanlara gelince onlar da alevli ateşe arkadaştırlar.] buyurmuştur. Bu ayet, cehennemde ebedî kalışın, sadece kâfirler için olduğunu kesin olarak ifade eden bir delildir. Çünkü “Onlar da alevli ateşe arkadaş olacaklardır.” sözü, hasr manası ifade eder. Arkadaşlık (dostluk), ayrılmamayı gerektirir. Nitekim devamlı çölde bulunanlara, oradan hiç ayrılmayanlara da “ashab-ı sahra” denilir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bu ifadede tehekküm istiaresi vardır. Kâfirlerin cehennemde ebedi kalışları, arkadaşların birbirinden ayrılmamasına benzetilmiştir. Arkadaşlar iyi anlaşır, aralarında sevgi vardır. Kâfirlerin de inkâra olan bağlılıklarına, ayrılmamalarına, sevgi duyduklarına tariz vardır. Bu dünyada ayrılmadıkları küfürleri ile ahirette de ayrılmayacaklardır. (Medine Balcı, Dergâhü’l Kur’an) 

Mâide Sûresi 11. Ayet

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ هَمَّ قَوْمٌ اَنْ يَبْسُطُٓوا اِلَيْكُمْ اَيْدِيَهُمْ فَكَفَّ اَيْدِيَهُمْ عَنْكُمْۚ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ۟  ١١


Ey iman edenler! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani bir topluluk size el uzatmaya (tecavüze) kalkışmıştı da, Allah (buna engel olmuş) onların ellerini sizden çekmişti. Allah’a karşı gelmekten sakının. Mü’minler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَا أَيُّهَا ey
2 الَّذِينَ kimseler
3 امَنُوا inanan(lar) ا م ن
4 اذْكُرُوا hatırlayın ذ ك ر
5 نِعْمَتَ ni’metini ن ع م
6 اللَّهِ Allah’ın
7 عَلَيْكُمْ size olan
8 إِذْ hani
9 هَمَّ yeltenmişti ه م م
10 قَوْمٌ bir topluluk ق و م
11 أَنْ
12 يَبْسُطُوا uzatmağa (saldırmaya) ب س ط
13 إِلَيْكُمْ size
14 أَيْدِيَهُمْ ellerini ي د ي
15 فَكَفَّ (Allah) çekmişti ك ف ف
16 أَيْدِيَهُمْ onların ellerini ي د ي
17 عَنْكُمْ sizden
18 وَاتَّقُوا korkun و ق ي
19 اللَّهَ Alah’tan
20 وَعَلَى ve
21 اللَّهِ Allah’a
22 فَلْيَتَوَكَّلِ dayansınlar و ك ل
23 الْمُؤْمِنُونَ Mü’minler ا م ن

Müfessirler bu âyetin nüzûl sebebi olarak birçok olaydan söz etmişlerse de İbn Âşûr bunları tatmin edici bulmamakta ve âyetin Hendek Savaşı hakkında inmiş olan Ahzâb sûresinin 9. âyetine benzediğini ileri sürerek burada Hendek Savaşı’nın hatırlatıldığını ifade etmektedir. Orada şöyle buyurulmuştur: “Ey iman edenler! Allah’ın size şu lutfunu hatırlayın: Üzerinize düşman ordusu gelmişti de onların üzerine şiddetli bir fırtına ve göremediğiniz bir ordu göndermiştik. Allah bütün yaptıklarınızı görmekte idi.”

 Hicretin 5. yılında Mekkeliler yanlarına bazı Arap kabilelerini de alarak müslümanları imha etmek amacıyla Medine’ye saldırdılar. Saldırıyı önceden haber alan Hz. Peygamber Medine’yi savunmak için düşmanın girebileceği yerlerde şehrin çevresine hendekler kazdırdı. Kuşatma yaklaşık bir ay sürdü, sonunda –âyette belirtildiği üzere– Allah’ın yardımı ulaştı, Hz. Peygamber ve ashabının uyguladıkları savaş taktikleri düşmanın bölünmesini ve birbirlerine olan güvenlerini yitirmelerini sağladı. Ayrıca şiddetli fırtına, yağmur ve yüce Allah’ın diğer yardımları neticesinde düşman çekilip gitti. Böylece savaş, müslümanların zaferiyle sonuçlanmış oldu. İbn Âşûr, âyette bu olaya işaret edildiğini belirtmektedir (VI, 137).

 

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 229-230

Riyazus Salihin, 79 Nolu Hadis

Câbir İbni Abdullah radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre o, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte Necid taraflarında bir gazvede bulunmuştu. Dönüşte Resûlullah ile birlikteydi. Öğle vakti ağaçlık, çalılık bir vadiye geldiklerinde Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem orada mola vermiş, mücâhidler ağaçlar altında gölgelenmek üzere çevreye dağılmışlardı. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ise, semure denilen sık yapraklı bir ağaç altında istirahate çekilmiş kılıcını da ağaca asmıştı.

(Câbir dedi ki:) birazcık (uyku) kestirmiştik ki, Resûlullah’ın bizi çağırdığını işittik ve hemen yanına koştuk. Bir de baktık, Resûlullah’ın yanında (müşriklerden) bir bedevi, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

– “Ben uyurken bu bedevi kılıcımı almış, uyandığımda kılıç kınından sıyrılmış vaziyette bunun elindeydi. Bana:

– Seni benim elimden kim koruyup kurtaracak? dedi. Ben de üç defa:

– “Allah” cevabını verdim.

(Câbir diyor ki) Resûlullah adamı cezalandırmamıştı, yanında oturuyordu.

 

Buhârî, Cihâd 84, 87, Meğâzî 31, 32; Müslim, Fezâil 13, 14, Müsâfirîn 311

(Buhârî’deki) bir başka rivayette (bk. Meğâzî 31) Câbir radıyallahu anh şöyle demiştir:

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte zâtü’r-rikâ’ denilen gazvede bulunuyorduk. Gölgeli bir ağaç bulduğumuzda onu Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e bırakmayı âdet edinmiştik. (Bu defa da öyle yaptık.) Ancak müşriklerden bir adam gelerek Resûlullah’ın (ağaçta asılı olan) kılıcını alıp çekmiş ve:

– Benden korkuyor musun? diye seslenmiş. Nebi sallallahu aleyhi ve sellem:

– “Hayır” cevabını vermiş. Adam:

– Peki seni benim elimden kim kurtaracak? demiş. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de

– “Allah” buyurmuştur.

Ebû Bekir el-İsmâîlî’nin “Sahîh”inde yer alan bir rivâyette olayın bundan sonraki kısmı şöyle anlatılmaktadır:

Adam:

– Seni benim elimden kim kurtarır? dedi.

Nebi sallallahu aleyhi ve sellem:

– “Allah” cevabını verdi. Bunun üzerine adamın elinden kılıç düştü. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem kılıcı aldı ve:

– Peki şimdi seni benim elimden kim kurtaracak? buyurdu. Adam:

– İyi bir cezalandırıcı ol! dedi. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

– “Allah’tan başka ilâh olmadığını ve benim Allah’ın elçisi olduğumu kabul ve itiraf eder misin?” dedi.

Adam:

– Hayır, kabul etmem. Ancak seninle çarpışmamaya, seninle savaşacak herhangi bir topluluk içinde bulunmamaya söz veririm, dedi.

Bunun üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem adamı serbest bıraktı. O da arkadaşlarının yanına döndü ve onlara:

– En hayırlı kişinin yanından geliyorum, dedi.

Ayetle ilgili kelime çalışması;

كفّ

 

İnsanın كَفّ ‘i yani bir nesneyi tutmada veya yakalamada ve yayarak genişletmede kullandığı organdır. Fakat ألْكَفُّ nin elle ya da başka bir şeyle ve hangi şekilde olursa olsun itip defetme anlamı yaygınlaşmıştır. Kuran-ı Kerim’de geçen كَافَّة kavramı bir görüşe göre sakındırmak ve uzak tutmak manasına gelirken diğer görüşe göre ise topluluk/cemaat anlamındadır. Çünkü topluluğa da كَافَّةٌ denir. Sözcükteki dişilik ‘ ة ‘si mübalağa bildirmek içindir.

Türçedeki kefe kelimeside tartılan şeylerin tartılırken konduğu kefenin  avuca benzemesi dolayısıyladır. 

(Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 15 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri (terazi) kefesi, kâffe ve kefedir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ هَمَّ قَوْمٌ اَنْ يَبْسُطُٓوا اِلَيْكُمْ اَيْدِيَهُمْ فَكَفَّ اَيْدِيَهُمْ عَنْكُمْۚ

يَٓا  nida harfidir.  اَيُّ  münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur.  هَا  tenbih harfidir.  الَّذ۪ينَ  münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

اٰمَنُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Nidanın cevabı  اذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ ‘dir.  

اذْكُرُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. نِعْمَةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. عَلَيْكُمْ car mecruru  نِعْمَةَ ’nin mahzuf haline mütealliktir.

اِذْ  zaman zarfı,  نِعْمَتَ ’ye  mütealliktir.  هَمَّ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

هَمَّ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  قَوْمٌ  fail olup damme ile merfûdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  ب  harfi ceriyle  هَمَّ  fiiline mütealliktir. Takdiri;  همّ قوم ببسط أيديهم (Bir kavim onlara saldırmaya karar verdi)  eklindedir. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يَبْسُطُٓوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اِلَيْكُمْ  car mecruru  يَبْسُطُٓوا  fiiline mütealliktir.  

اَيْدِيَهُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mansubtur.

فَ  atıf harfidir.  Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَفَّ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir.  اَيْدِيَهُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. عَنْكُمْ  car mecruru  كَفَّ  fiiline mütealliktir.

Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde  اَيُّهَا, müennes isimlerde   اَيَّتُهَا  getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır.

a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur.

b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder.

c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur.

d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰمَنُٓوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ۟

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اتَّقُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ  lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

وَ  istînâfiyyedir.  عَلَى اللّٰهِ  car mecruru  يَتَوَكَّلِ  fiiline mütealliktir.

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. Takdiri;  إن اتّكل الناس على غير الله فليتوكّل المؤمنون على الله (İnsanlar Allah'tan başkasına güvenirlerse de, mü'minler Allah'a tevekkül etsinler.) şeklindedir.

لْ  emir lam’ıdır.  يَتَوَكَّلِ  sükun ile meczum muzari fiildir.  الْمُؤْمِنُونَ  fail olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

اتَّقُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi وقي ’dır. İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي olmuştur. 

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

يَتَوَكَّلِ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi  وكل ’dir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar. 

الْمُؤْمِنُونَ۟  kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ هَمَّ قَوْمٌ اَنْ يَبْسُطُٓوا اِلَيْكُمْ اَيْدِيَهُمْ فَكَفَّ اَيْدِيَهُمْ عَنْكُمْۚ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.

يَٓا  nida edatı,  اَيُّ  münadadır. هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.

الَّذ۪ينَ  münadadan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası olan  اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

İsm-i mevsûller muhakkak herkesin bildiği bir grup varsa kullanılır. Burada bu iman edenler Peygamber Efendimiz ve sahabe tarafından bilinen insanlardı. Böyle bir grup yoksa ism-i mevsûl gelmez.

اٰمَنُوا  kelimesinde irsâd sanatı vardır. Ayetin sonunda türevi zikredilmiştir.

Nidanın cevap cümlesi  اذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ هَمَّ قَوْمٌ اَنْ يَبْسُطُٓوا اِلَيْكُمْ اَيْدِيَهُمْ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Veciz ifade kastına matuf  نِعْمَتَ اللّٰهِ  izafetinde Allah ismine muzâf olan  نِعْمَتَ , şan ve şeref kazanmıştır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Zamir makamında zahir ismin zikredilmesi tenbih ve ikazı artırmak içindir. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

نِعْمَتَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

اِذْ  zaman zarfı, نِعْمَتَ ‘ye veya  اذْكُرُوا  fiiline mütealliktir.

Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan   هَمَّ قَوْمٌ اَنْ يَبْسُطُٓوا اِلَيْكُمْ اَيْدِيَهُمْ  cümlesi, اِذْ ’in muzâfun ileyhidir.

Zaman ismi olan  إذ ’ in masdara değil de fiil cümlesine muzâf olmasıyla bu vaktin tazimi anlaşılır. Yani fiilin teceddüd manası dolayısıyla olay şimdiki zamanda meydana gelmiş gibi olur. (Âşûr, Hac/26)

قَوْمٌ ‘deki nekrelik tahkir ifade eder.

Masdar harfi  اَنْ ’i takip eden  يَبْسُطُٓوا اِلَيْكُمْ اَيْدِيَهُمْ  cümlesi, takdir edilen  بِ  harfi ile birlikte  هَمَّ  fiiline mütealliktir.  بِ  harfinin mahzuf oluşu, îcâz-ı hazîf sanatıdır. 

Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  اِلَيْكُمْ  car-mecruru, ihtimam için, mef’ûl olan  اَيْدِيَهُمْ ‘a takdim edilmiştir.

اَنْ يَبْسُطُٓوا اِلَيْكُمْ اَيْدِيَهُمْ  ifadesi, “Size kötülük ederek sizi öldürüyorlar.” anlamında kinayedir.

كَفَّ اَيْدِيَهُمْ عَنْكُمْ  cümlesi, makabline  فَ  ile atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Ellerini durdurmak, kötülüklerinden sizi korumak manasında mecaz olarak kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

يَبْسُطُٓوا اِلَيْكُمْ اَيْدِيَهُمْ  cümlesiyle  فَكَفَّ اَيْدِيَهُمْ عَنْكُمْ  cümlesi arasında mukabele sanatı,  اَيْدِيَهُمْ kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اِلَيْكُمْ - عَنْكُمْ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab,  يَبْسُطُٓوا - كَفَّ  kelimeleri arasında ise tıbâk-ı hafî sanatı vardır.

يَبْسُطُٓوا اِلَيْكُمْ اَيْدِيَهُمْ  ve  كَفَّ اَيْدِيَهُمْ عَنْكُمْ  sözleri, sebep veya alet alakası ile mecaz-ı mürseldir.

[Allah’ın nimetlerini hatırlayın.] ibaresiyle, “şükrünü yapın” manası kastedilmiştir. Lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürsel vardır.

يَبْسُطُٓوا اِلَيْكُمْ اَيْدِيَهُمْ  [Elini uzattı] yerine “hücum etti, saldırdı” denebilirdi. Bu ifade yakalamak ve öldürmekten kinayedir. Ellerini çekmek de engellemek ve durdurmaktan kinayedir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

İki mef’ûl alan iki cümleden birincisinde: “size-ellerini” sıralaması, ikincisinde “ellerini-sizden” sıralaması vardır. Birincide müminler önemli olduğu için önce “size” denmiştir. Halbuki birinci mefulun “ellerini” olması gerekir. Yani Allah Teâlâ başkalarına el uzatmalarına değil de sadece kötü niyetle müminlere el uzatmalarına karışıyor/müdahele ediyor. İkincide ise kâfirlerin ellerini engellemek önemli olduğu için “eller” öne geçmiştir.

Bu ayette surenin başından itibaren beşinci nida gelmiştir.  هَمَّ  fiilinin; karar vermek, azmetmek, arzu etmek, rahatsız etmek, üzmek, eritmek, zayıflatmak, süt sağmak, yılan sokmak gibi manaları vardır. Bu manaların hepsi de müşriklerin yaptıkları kötülükleri ifade eder. Ayet-i kerimede sırf bu manalarla birçok istiare düşünülebilir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)

“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” ve “Ey İman Edenler” Hitaplarıyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese) 

Kur’an’da bu tip  يَٓا اَيُّهَا  formunda nida çoktur. İçinde tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra  اَيُّ  harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan emri uyanık ve dikkatli bir şekilde almak için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan  هَا  gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri't T'abîri'l Kur'ânî, Dirâsetu Tahlîliyye li Sûreti'l Ahzâb, s. 43)

Bazı salihler Allah Teâlâ’nın, ايَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  [Ey iman edenler]  sözünü işitince sanki Allah’ın nidasını işitmiş gibi لبيك وسعديك  “Emret Allah'ım, emrine amadeyim.” der. Böyle söylemek Kur’an’ın edebidir.

Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  hitabıyla Kur'an'ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. Ey iman edenler ifadesi hep Medeni surelerde geçmiştir. Bu hitap bir teşriftir. Mekkî surelerde “Ey insanlar” ifadesi vardır. Medine’de emir ve yasaklar fazlalaşmıştır. Mekke'de fazla emir ve yasak yoktur.

Muhataplara "Ey müminler!" diye seslenilmesi, onlara, bu iman sahibinin, Allah'ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü't Tefasir) 

 وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ


وَاتَّقُوا اللّٰهَ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la nidanın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin tekrarlanması ise azamet ve heybeti artırmak, emre itaati kuvvetlendirmek, zihne yerleştirmek içindir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Bu cümle, sekizinci ayette ve Kur’an-ı Kerim’in  birçok  suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)


وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ۟


وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Şart üslubundaki terkipte  وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ۟  cümlesi mahzuf şartın cevabıdır. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

فَلْيَتَوَكَّلِ  fiiline dahil olan  فَ , mahzuf şartın cevabına gelen rabıta harfidir. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. فَلْيَتَوَكَّلِ  fiiline müteallik olan  عَلَى اللّٰهِ  car mecruru ihtimam için amiline takdim edilmiştir.

Takdiri,  إن أراد المؤمنون النصر  (Müminler eğer yardım istiyorlarsa) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf şart cümlesiyle birlikte terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır. Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin tekrarlanması ise azamet, heybet ve muhabbeti artırmak içindir. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

فَلْيَتَوَكَّلِ - الْمُؤْمِنُونَ - اتَّقُوا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazir sanatı vardır.

Ayetin başındaki muhatap zamirinden bu cümlede  الْمُؤْمِنُونَ۟  zahir ismiyle gaib zamire dönülerek iltifat ve ıtnâb sanatı yapılmıştır.

اٰمَنُوا - الْمُؤْمِنُونَ۟  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

يَتَوَكَّل  [tevekkül etsin] şeklinde gaib emir kipinin tercih ve müminlere isnad edilmesi, tevekkülü muhataplara delil getirmek yoluyla vacip kılmak içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Zamir makamında Allah isminin zikredilmesi hükmün illetini beyan etmek içindir ve bu cümlenin istiklalini (öncesindeki cümleden bağımsız bir cümle olduğunu) takviye eder.(Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli’s-Selîm)

[O halde, müminler] O’ndan başka yardım edecek biri olmadığını bildikleri ve O’na imanları bunu gerektirdiği için [sadece Allah’a güvenip dayansınlar] işlerini O’na bıraksınlar. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Mâide Sûresi 12. Ayet

وَلَقَدْ اَخَذَ اللّٰهُ م۪يثَاقَ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَۚ وَبَعَثْنَا مِنْهُمُ اثْنَيْ عَشَرَ نَق۪يباًۜ وَقَالَ اللّٰهُ اِنّ۪ي مَعَكُمْۜ لَئِنْ اَقَمْتُمُ الصَّلٰوةَ وَاٰتَيْتُمُ الزَّكٰوةَ وَاٰمَنْتُمْ بِرُسُل۪ي وَعَزَّرْتُمُوهُمْ وَاَقْرَضْتُمُ اللّٰهَ قَرْضاً حَسَناً لَاُكَفِّرَنَّ عَنْكُمْ سَيِّـَٔاتِكُمْ وَلَاُدْخِلَنَّكُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۚ فَمَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذٰلِكَ مِنْكُمْ فَقَدْ ضَلَّ سَوَٓاءَ السَّب۪يلِ  ١٢


Andolsun, Allah İsrailoğullarından sağlam söz almıştı. Onlardan on iki temsilci -başkan- seçmiştik. Allah, şöyle demişti: “Sizinle beraberim. Andolsun eğer namazı kılar, zekâtı verir ve elçilerime inanır, onları desteklerseniz, (fakirlere gönülden yardımda bulunarak) Allah’a güzel bir borç verirseniz, elbette sizin kötülüklerinizi örterim ve andolsun sizi, içinden ırmaklar akan cennetlere koyarım. Ama bundan sonra sizden kim inkâr ederse, mutlaka o, dümdüz yoldan sapmıştır.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَقَدْ andolsun
2 أَخَذَ almıştı ا خ ذ
3 اللَّهُ Allah
4 مِيثَاقَ söz و ث ق
5 بَنِي oğullarından ب ن ي
6 إِسْرَائِيلَ İsrail
7 وَبَعَثْنَا ve göndermiştik ب ع ث
8 مِنْهُمُ içlerinden
9 اثْنَيْ iki (on iki) ث ن ي
10 عَشَرَ on (on iki) ع ش ر
11 نَقِيبًا başkan ن ق ب
12 وَقَالَ demişti ki ق و ل
13 اللَّهُ Allah
14 إِنِّي şüphesiz ben
15 مَعَكُمْ sizinle beraberim
16 لَئِنْ eğer
17 أَقَمْتُمُ kılarsanız ق و م
18 الصَّلَاةَ namazı ص ل و
19 وَاتَيْتُمُ ve verirseniz ا ت ي
20 الزَّكَاةَ zekatı ز ك و
21 وَامَنْتُمْ ve inanırsanız ا م ن
22 بِرُسُلِي elçilerime ر س ل
23 وَعَزَّرْتُمُوهُمْ ve onlara yardım ederseniz ع ز ر
24 وَأَقْرَضْتُمُ ve borç verirseniz ق ر ض
25 اللَّهَ Allah’a
26 قَرْضًا bir borç ق ر ض
27 حَسَنًا güzel ح س ن
28 لَأُكَفِّرَنَّ elbette örterim ك ف ر
29 عَنْكُمْ sizin
30 سَيِّئَاتِكُمْ günahlarınızı س و ا
31 وَلَأُدْخِلَنَّكُمْ ve sizi sokarım د خ ل
32 جَنَّاتٍ cennetlere ج ن ن
33 تَجْرِي akan ج ر ي
34 مِنْ
35 تَحْتِهَا altlarından ت ح ت
36 الْأَنْهَارُ ırmaklar ن ه ر
37 فَمَنْ kim
38 كَفَرَ inkar ederse ك ف ر
39 بَعْدَ sonra ب ع د
40 ذَٰلِكَ bundan
41 مِنْكُمْ sizden
42 فَقَدْ muhakkak
43 ضَلَّ sapmış olur ض ل ل
44 سَوَاءَ düz س و ي
45 السَّبِيلِ yoldan س ب ل

عزر Tazim ve hürmetle birlikte yardım etmeye التَّعْزِير denir. Ayrıca bu kelime had cezasından daha hafif bir darp anlamına da gelir. 

Aslında bu da ilk anlama râcidir. Zira bu bir tür terbiyedir ve terbiye etmek de bir çeşit yardımdır. Ancak ilki kişiden düşmanı uzak tutarak yapılan yardımı, ikincisi ise kişiyi kendisine zarar veren şeylerden uzak tutarak yapılan yardımı ifade eder. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 3 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri ta’zir ve azar (işari)dır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

نقب Duvar veya deri delme anlamında kullanılan نَقَبٌ , tahta delme anlamında ثَقْبٌ adını alır.

ألنُّقْبَة fistan gibi bir elbisedir, içinden kemer geçirilen bir deliği bulunduğundan bu ismi almıştır.

ألْمَنْقَبَة  dağın içinden geçen yol demektir.

ألنَّقِيبُ  ise bir kavmi, topluluğu ve onların durumlarını araştırıp inceleyen kişi demektir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 3 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri nakip (öncü), menkıbe ve menâkıptır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

وَلَقَدْ اَخَذَ اللّٰهُ م۪يثَاقَ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَۚ

وَ  istînâfiyyedir.  لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.

اَخَذَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.  م۪يثَاقَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır.

بَن۪ٓي  muzâfun ileyh olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için nasb alameti  ى dir. İzafetten dolayı  ن  harfi mahzuftur. اِسْرَٓاء۪يلَ  muzâfun ileyh olup gayri munsarif olduğu için fetha ile mecrurdur. 

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

  

وَبَعَثْنَا مِنْهُمُ اثْنَيْ عَشَرَ نَق۪يباًۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

بَعَثْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. مِنْهُمُ  car mecruru اثْنَيْ عَشَرَ ‘nin mahzuf haline mütealliktir. اثْنَيْ  mef’ûlun bih olup, müsennaya mülhak olduğu için nasb alameti  ى ‘dir.  Sonundaki  نَ  izafetten dolayı mahzuftur.

عَشَرَ  adet ismi olup, fetha üzere mebnidir. Îrabtan mahalli yoktur. نَق۪يبًا  temyiz olup fetha ile mansubdur.

Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:

1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.

2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نَق۪يبًا  kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


  وَقَالَ اللّٰهُ اِنّ۪ي مَعَكُمْۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. Mekulü’l kavl  اِنّ۪ي مَعَكُمْ ’dir.  قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder. 

ي  mütekellim  zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. مَعَ  mekân zarfı  اِنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

 

 لَئِنْ اَقَمْتُمُ الصَّلٰوةَ وَاٰتَيْتُمُ الزَّكٰوةَ وَاٰمَنْتُمْ بِرُسُل۪ي وَعَزَّرْتُمُوهُمْ وَاَقْرَضْتُمُ اللّٰهَ قَرْضاً حَسَناً

 

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. 

إِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَقَمْتُمُ  şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur. الصَّلٰوةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  اٰتَيْتُمُ الزَّكٰوةَ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. 

اٰتَيْتُمُ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur. الزَّكٰوةَ   mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اٰمَنْتُمْ  cümlesi, atıf harfi  وَ  ile  اَقَمْتُمُ  ‘e matuftur.

اٰمَنْتُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur. بِرُسُل۪ي  car mecruru  اٰمَنْتُمْ  fiiline mütealliktir. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. عَزَّرْتُمُوهُمْ cümlesi, atıf harfi  وَ ’la  اَقَمْتُمُ الصَّلٰوةَ ‘ye matuftur. 

عَزَّرْتُمُوهُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اَقْرَضْتُمُ اللّٰهَ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la  اَقَمْتُمُ الصَّلٰوةَ ’ye matuftur.  

اَقْرَضْتُمُ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ  lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  

قَرْضًا  mef’ûlun mutlak olup fetha ile mansubdur.  حَسَنࣰا  kelimesi  قَرْضًا ’ın sıfatı olup fetha ile mansubdur. Şartın cevabı kasemin cevabının delaletiyle mahzuftur.

Mansub muttasıl zamirler cemi müzekker muhatap mazi fiillere doğrudan doğruya gelmez. Bu fiiller ile söz edilen zamirle arasına bir  و  harfi getirilir.  عَزَّرْتُمُوهُمْ  fiilinde olduğu gibi. Buna işba vavı /  işba edatı denilir. 

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَقَمْتُمُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi قوم ’dir. 

اٰتَيْتُمُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أتي ‘dir.

اٰمَنْتُمْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أمن ‘dir.

اَقْرَضْتُمُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi قرض ‘dır.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

عَزَّرْتُمُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  عزر ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


 لَاُكَفِّرَنَّ عَنْكُمْ سَيِّـَٔاتِكُمْ وَلَاُدْخِلَنَّكُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۚ

 

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. 

اُكَفِّرَنَّ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انا ’dir. Fiilin sonundaki  نَّ , tekid ifade eden nunu sakiledir. عَنْكُمْ car mecruru  اُكَفِّرَنَّ  fiiline mütealliktir.  

سَيِّـَٔاتِهِمْ  mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

لَاُدْخِلَنَّكُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la kasemin cevabına matuftur. 

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.    

اُدْخِلَنَّكُمْ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انا ’dir. Fiilin sonundaki  نَّ , tekid ifade eden nunu sakiledir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

جَنَّاتٍ  ikinci mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. تَجْر۪ي  cümlesi  جَنَّاتٍ ‘nin sıfatı olarak mahallen mansubdur.  

تَجْرِي  fiili  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. مِنْ تَحْتِهَا  car mecruru  تَجْر۪ي  fiiline mütealliktir. Muzâf mahzuftur. Takdiri  من تحت أشجارها (Ağaçlarının altından) şeklindedir. الْاَنْهَارُ  fail olup damme ile merfûdur.

Tekid nun’ları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اُكَفِّرَنَّ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Tef’il babındandır. Sülâsîsi  كفر ’dir.  

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef‘ûlu herhangi bir vasfa nisbet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

اُدْخِلَنَّ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  دخل ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 


 فَمَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذٰلِكَ مِنْكُمْ فَقَدْ ضَلَّ سَوَٓاءَ السَّب۪يلِ

فَ  istînâfiyyedir. مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

كَفَرَ  şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. بَعْدَ  zaman zarfı,  كَفَرَ  fiiline mütealliktir.  

ذٰ  işaret ismi sükun üzere mebni mahallen mecrur, muzâfun ileyhtir.  ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir. مِنْكُمْ  car mecruru  كَفَرَ ’deki failin mahzuf haline mütealliktir.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıtadır. قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder. 

ضَلَّ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. سَوَٓاءَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. السَّب۪يلِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

وَلَقَدْ اَخَذَ اللّٰهُ م۪يثَاقَ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَۚ

وَ , istînafiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

لَ  mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle, kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. Mahzuf kasem ve  قَدْ  ile tekid edilmiş cevap olan  اَخَذَ اللّٰهُ م۪يثَاقَ بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda, vurgu kasem cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazfedilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur’an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur’ân-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)

Fiilin  قَدْ  ve  لَ  ile tekidi ihtimam içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Bu istinafî kelam İsrailoğullarının hıyanetleri, verdikleri sözden caymak, kesin ahdi bozmak gibi hataları ile bu yüzden uğradıkları sıkıntıları ihtiva eder. Bunun zikrinden amaç, müminlerin Allah Teâlâ’nın nimetlerini her zaman hatırlamalarını, kendilerinden aldığı ahde riayet etmelerini sağlamak ve onları ahdi bozmaktan sakındırmaktır. Eğer bundan önceki ayet, zikredilen rivayette anlatıldığı gibi Benî Kureyza’nın Peygamberimize (s.a.v) yapmayı düşündükleri suikasta işaret ediyorsa bu kelam, ahde vefasızlık ve ihanetin Yahudilerin eski bir âdeti olup seleflerinden kendilerine miras kaldığını belirtmek suretiyle konuya açıklama getirmek amacına yöneliktir. Burada da zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, saygıyı arttırmak, anlaşmayı ağırlaştırmak, anlaşmayı geçersiz kılmanın korkunçluğuna işaret etmek ve istînâf cümlesinin gereği olan makablinden bağımsızlık durumunu gözetmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s- Selîm)


وَبَعَثْنَا مِنْهُمُ اثْنَيْ عَشَرَ نَق۪يباًۜ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ’la …  اَخَذَ اللّٰهُ م۪يثَاقَ  cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Matufun aleyhteki lafza-ı celâlden bu cümlede azamet zamirine iltifat sanatı vardır.

Fiilin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. 

مِنْهُمُ  car mecruru  اثْنَيْ عَشَرَ ‘nin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazf îcâz-ı hazif sanatıdır. 

نَق۪يبًا  kelimesi temyizdir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren itnabdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.

Arapçada temyizli ifadeler tekid bildirir. Müsnedün ileyhin muhtevasında kapalı olarak bulunan birim temyizle açıkça belirtildiğinden tekrar dolayısıyla tekid ifade eder. (TDV Tekid)

وَبَعَثْنَا مِنْهُمُ  [Onlardan gönderdik.] Burada üçüncü şahıs fiilinden birin­ci şahıs fiiline dönüş vardır. Sözün akışına göre  بَعَثَ  [gönderdi.] olması ge­rekirdi. Yüce Allah, kendi şanına itina göstermek için birinci şahıs fiilini kullanmıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir) 

Bir zamanlar Allah, İsrailoğullarından da söz almıştı. Ve onlardan on iki nakib (müfettiş) göndermiştik. Birinci cümlede “Allah”, ikincide “biz” diye gıyabdan tekellüme iltifat (dönme), büyüklük ve ululuğun ortaya konması veya nakibleri Hz. Musa aracılığıyla gönderdiğine işaret içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

البَعْثُ  kelimesinin asıl manası yönelme ve göndermektir. Mecazi olarak “kaldırmak ve canlandırmak” manasında da kullanılır. Tıpkı Yasin Suresi 52. ayetteki  مَن بَعَثَنا مِن مَرْقَدِنا  [Bizi kabrimizden kim kaldırdı?] ve Rum Suresi 56. ayetteki  فَهَذا يَوْمُ البَعْثِ  [Bu dirilme günüdür.] sözlerinde olduğu gibi. Bu mecazi kullanım o kadar yaygınlaştı ki bundan da başka bir mecazi kullanım oluştu. Âl-i İmran Suresi 164. ayetteki  إذْ بَعَثَ فِيهِمْ رَسُولًا مِن أنْفُسِهِمْ  [Onlara kendilerinden bir peygamber göndermişti.] sözü gibi. Daha sonra da bir şeyleri harekete geçirmek ve nefiste düşünce istek inşa etmek manasında da kullanıldı. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

نَق۪يبًا; “deldi, araştırdı” manasındadır.  نَقيب  ise “başkan, kavminin durumunu bilen emin ve güvenilir kişi, elçi” demektir.

Zeccâc, نَق۪يبًاۜ  kelimesinin, faîl vezninde bir kelime olup bu kelimenin aslının “geniş delik” manasında olduğunu söylemiştir. Nitekim hallerini ve sırlarını adeta delerek ortaya koyduğu izhar ettiği için  فُلَانٌ نَقِيبُ القَوْمِ  “Falanca, o topluluğun nakibidir.” denir. Yine “delme işinde, sonuna yaklaştım, sonuna vardım” manasında,  نَقَبْتُ الحَائِطَ  (duvarı iyice deldim) denir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 وَقَالَ اللّٰهُ اِنّ۪ي مَعَكُمْۜ 

 

Cümle, atıf harfi  وَ ’la kasemin cevabına atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi teberrük, telezzüz,haşyet uyandırma ve ikazı artırma amacına matuftur.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

Bu cümlede Allah isminin zikriyle  بَعَثْنَا ’daki azamet zamirinden gaib zamire iltifat edilmiştir.

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اِنّ۪ي مَعَكُمْ  cümlesi, اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mekân zarfı  مَعَكُمْ , mahzuf habere mütealliktir. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi sebebiyle bu tür ifadeler tekit içeren çok muhkem cümlelerdir.

Allah’ın onlarla birlikte olması mecazî bir ifadedir. “Allah’ın yardımı” gibi bir muzâf hazfı vardır.

Allah Teâlâ, o zaman yalnız İsrailoğullarına hitap etti. Çünkü teşvik ve uyarıya muhtaç olan onlardı. Nitekim ayetteki iltifat da bunu gösterir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l -Akli’s-Selîm)

اِنّ۪ي مَعَكُمْ  sözündeki beraberlik mecazî bir beraberliktir. Önem, muhafaza ve yardım için temsildir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

 

لَئِنْ اَقَمْتُمُ الصَّلٰوةَ وَاٰتَيْتُمُ الزَّكٰوةَ وَاٰمَنْتُمْ بِرُسُل۪ي وَعَزَّرْتُمُوهُمْ وَاَقْرَضْتُمُ اللّٰهَ قَرْضاً حَسَناً لَاُكَفِّرَنَّ عَنْكُمْ سَيِّـَٔاتِكُمْ وَلَاُدْخِلَنَّكُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۚ

 

 

Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

ل ; mahzuf kasem için gelen muvattie, ئِنْ  şart harfidir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf kasemle birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. 

لَئِنْ اَقَمْتُمُ الصَّلٰوةَ  cümlesi, şart üslubunda gelmiştir. Şart cümlesi mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Şartın cevabı, kasemin cevabının delaletiyle mahzuftur. 

Mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Aynı üslupta gelen  وَاٰتَيْتُمُ الزَّكٰوةَ  ve  وَاٰمَنْتُمْ بِرُسُل۪ي ve وَعَزَّرْتُمُوهُمْ  cümleleri atıf harfi  وَ ‘la şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebepleri hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Birbirine atfedilen cümleler mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.  

Yine hükümde ortaklık nedeniyle şart cümlesine atfedilen  اَقْرَضْتُمُ اللّٰهَ قَرْضًا حَسَنًا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Masdardan naib mef’ûlü mutlak  قَرْضاً , cümleyi tekit etmiştir.

حَسَناً  kelimesi  قَرْضاً  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır. Zamir makamında lafza-i celâlin tekrarlanması korkuyu ve ikazı artırmak içindir. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

رُسُل۪ي  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  رُسُل۪, şan ve şeref kazanmıştır.

اَقَمْتُمُ الصَّلٰوةَ; namaza kalkmak istediğiniz zaman demektir. Yüce Allah burada namaz kılmak istemeyi  اَقَمْتُمُ  fiiliyle ifade etmiş ve aralarındaki ilgiden dolayı müsebbep olan “namaza kalkma”yı, sebep olan “namaz kılmayı istemek” yerine koymuştur. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) Yani sebebiyet alakasıyla mecaz-ı mürsel vardır.

قَرْضًا حَسَنًا, güzel bir borç demektir. Burada bir istiare vardır. Biz birisine bir hayır yaparken karşılığını almıyoruz aslında ama bu, karşılığını alacağımız bir borca benzetilmiştir. Üstelik bu borcun sahibi de Allah’tır. Dünyada verdiğimiz borcun karşılığını Allah bize ahirette ödeyecektir. Yani karşılıksız gibi görünse de en büyük karşılığın verildiği bir borçtur. İstiarede ortak yön; karşılığın olmasıdır.

وَاَقْرَضْتُمُ اللّٰهَ قَرْضًا حَسَنًا  cümlesi; vacip olmayan sadakaları ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

اَقْرَضْتُمُ -  قَرْضًا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve  reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Peygamberlere iman, neden namaz ve zekâttan sonra getirildi?

Cevap: Yahudiler, namaz kılıp zekât verdikleri için mutlaka kurtulacaklarını zannediyorlardı. Ama ne var ki onlar bazı peygamberleri ısrarla yalanlamaya devam ediyorlardı. Böylece Cenab-ı Hakk, maksat hasıl olsun diye namazın kılınıp zekâtların verilmesinin yanında mutlaka bütün peygamberlere inanmanın gerekli olduğunu beyan buyurmuştur. Aksi halde bütün peygamberlere iman etmeden namaz kılıp zekât vermenin, kurtuluşa nail olmada herhangi bir tesiri olamaz. Hak Teâlâ'nın, "ve Allah'a güzel bir borç verirseniz..." ifadesi,  وَاٰتَيْتُمُ الزَّكٰوةَ  "zekatı verirseniz..." ifadesinde mündemiçtir. O halde bu ifadeyi yeniden zikretmenin fayda ve manası nedir?

Cevap: وَاٰتَيْتُمُ الزَّكٰوةَ "Zekâtı verirseniz…’’  sözünden maksat, farz olanlar ve  اَقْرَضْتُمُ اللّٰهَ قَرْضًا حَسَنًا  [Allah’a güzel bir borç verirseniz…] ifadesinden maksat da mendup olan sadakalardır. Sadakalar da dinî bakımdan mertebelerinin çok yüce ve kıymetli olduğuna dikkat çekmek için ayrıca zikredilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)

حَسَناً  [İyi bir şekilde] ifadesi güzel bir şekilde demektir. Bu kelime borcun sıfatıdır. Bu ayette borçtan kasıt malının bir kısmını kesmesi ve onu Allah rızasına ulaşmak ve sevabına kavuşmak için fakire vermesidir. Abdullah b. Abbas’a göre buradaki  حَسَنࣰا [güzel] ifadesi yaptığı iyiliği hemen, gizli bir şekilde yapması ve küçük görmesidir. Bir görüşe göre fakirlerin başına kakmaması ve onlara eziyet etmemesidir. 

Ezherî şöyle demiştir: Arap lisanında  ضِعْف  kelimesi benzer ve daha fazlası için kullanılır. Yoksa sadece iki kat için kullanılmaz. Bilakis Arap lisanında iki veya üç katı kast edilebilir. Çünkü bu kelime aslında sınırsız fazlalığa delalet eder. En azı ise bir kattır. En fazlası sınırsızdır. Allah Teâlâ burada “kat kat fazlası” buyurmuştur. Buradaki  كَـث۪يرَةً  [çok] ifadesi hesaplama konusundaki bütün vehim ve şüpheleri gidermektedir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

یُضَـٰعِفَ  kelimesinin kökü  ضعف  olup kuvvetin zıttıdır. Zayıf, zaaf ve zafiyet kelimeleri dilimize buradan geçmiştir. ضِعْف  sözcüğü tıpkı yarım ve eş sözcükleri gibi birinin varlığı zorunlu olarak diğerinin varlığını gerektiren sözcüklerdendir. Bu sözcük, birbirine eşit iki miktarın birleşmesi anlamına gelir. Bu sadece sayılarda kullanılır. Misil, kat demektir.

Kisaî der ki: Karz, ödünç olarak verdiğin (ya da; önceden işlediğin) iyi ya da kötü ameldir. Kelime asıl anlamı itibariyle kesmek demektir. (Makas anlamına gelen) المقراض  da burdan gelmektedir. Karşılığını vermek üzere malından bir parça kesip vermek anlamında  إقراض  tabiri kullanılır. Bir kavmin إنقراض ‘ı demek, onların köklerinin kesilip helak olmaları demektir. 

Burada  قَرۡض  isimdir. Eğer böyle olmasaydı, burada (قَرۡض  denilmeyip)  إقراض denmesi gerekirdi. Bu ayet-i kerimede قَرۡض ‘ ın istenmesi, insanların anlayacakları bir şekilde ayetin ifade edilmesi ve alışageldikleri bir üslupla onlara hitap edilmesi içindir. Çünkü yüce Allah Ganî ve Hamîd olandır. Fakat şanı yüce Allah, müminin ahirette sevabını umacağı şeyler karşılığında dünyada iken verdiği şeyleri bir karza (ödünce) benzetmiştir. Nitekim insanların cenneti almaları karşılığında can ve mallarını vermesini de -ileride yüce Allah'ın izniyle Tevbe Sûresi'nde açıklanacağı üzere (Tevbe, 9/111)- alışverişe benzetmiştir. 

Denildiğine göre ayet-i kerimeden maksat fakirlere, ihtiyaç sahiplerine, sadaka vermeye, infakta bulunmaya ve Allah yolunda dinin zaferi için infakta bulunmaya teşvik etmektir. Şanı yüce Allah sadaka vermeyi teşvik etmek üzere her türlü ihtiyaçtan münezzeh ve yüce zatını kinaye yoluyla fakir gibi göstermiştir. Nitekim her türlü eksiklik ve acılardan takdis edilmiş bulunan yüce olan zatını da hasta, aç ve susuz diye kinaye yoluyla ifade etmiştir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l - Kur’ân, Bakara/245)

لَاُكَفِّرَنَّ عَنْكُمْ سَيِّـَٔاتِكُمْ  cümlesi, mukadder kasemin cevabıdır. Kasem cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf kasemle birlikte terkip, kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır.

Cevap cümlesi mahzuf kasem ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkâri kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  عَنْكُمْ, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak ve ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.

Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu  ن , َّfiilin üç defa tekidini sağlar. (Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri, Mehmet Altın, Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)

Aynı üsluptaki  وَلَاُدْخِلَنَّكُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ  cümlesi makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi  hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

جَنَّاتٍ  ‘deki nekrelik, tazim ve kesret ifade eder. 

تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ  cümlesi,  جَنَّاتٍ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasıyla gelmiş, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  مِنْ تَحْتِهَا , ihtimam için fail olan  الْاَنْهَارُ ‘ya takdim edilmiştir.

تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ  cümlesinde mekan alakasıyla aklî mecaz sanatı vardır. Akan, nehirler değil içindeki sudur. Fiil, hakiki failine değil; mekanına isnad edilmiştir. Kur’an’da bunun benzeri çok ayet vardır. Hepsinde de akma fiili suya değil de nehre isnad edilmiştir. Suyun miktarındaki çokluk ve akış şiddetinden dolayı mecazî isnad yapılmıştır. Sanki nehir, suyun akma fiilinden etkilenmiş, o da akmaya başlamıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Kuran-ı Kerim’in birçok ayetinde geçen جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ  cümlesi, zihinlere yerleştirmek kastıyla tekrarlanmıştır.Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Gaib zamirden mütekellim zamirine iltifat vardır.

تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ  [Altından nehirlerin akması] tabirinde otoritenin, saltanatın onlara ait olduğu manası da vardır.

Allah’ın, cennetle mükafatlandıracağı amellerin sayılması taksim sanatıdır.


فَمَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذٰلِكَ مِنْكُمْ فَقَدْ ضَلَّ سَوَٓاءَ السَّب۪يلِ

 

Şart üslubunda gelen terkipte  فَ , istînâfiye, şart harfi olan  مَنِ  mübtedadır. Şart cümlesi olan  مَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذٰلِكَ مِنْكُمْ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formunda gelmiştir.

Haber konumundaki  كَفَرَ بَعْدَ ذٰلِكَ مِنْكُمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında gelerek hükmü takviye, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

بَعْدَ ‘nin muzâfun ileyhi olan işaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ile Allah’ın koyduğu hükümlere işaret edilerek konunun önemi vurgulanmıştır.

Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi) İşaret edilen hüküm, maddi bir şey yerine konulmuştur.

فَ  karînesiyle gelen cevap cümlesi olan  فَقَدْ ضَلَّ سَوَٓاءَ السَّب۪يلِ , tahkik harfi  قَدْ  ile tekid edilmiş, mazi fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber talebî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

اٰمَنْتُمْ - كَفَرَ  ve  حَسَنًا - سَيِّـَٔاتِكُمْ  ve  اَخَذَ - اٰتَيْتُمُ  gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

لَاُكَفِّرَنَّ - كَفَرَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

ضَلَّ سَوَٓاءَ السَّب۪يلِ “Yolun ortasından sapmak” tabirinde istiare vardır. ‘’Hidayetten ayrılmak’’ manası yolda kaybolmak gibi ifade edilmiştir. Sebil, ortada, herkesin gördüğü, açık, kolay yol demektir. İman için müstear olarak kullanılır. 

Salih ameller ve hidayet üzere olmak, düz yola benzetilerek  سَوَٓاءَ السَّب۪يلِ  lafzı müstear olarak gelmiştir. Bu öyle bir yoldur ki, bu yola giren gideceği hedefe varır, ondan sapanlar ise helake düşer. Burada kastedilen İslam'dan ve doğru yoldan sapmaktır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Mümtehine/1)

Sebil, “kolay yol” demektir. Üstelik ortada, herkesin gördüğü, açık, kolay yol… Buna rağmen sapmak aslında zor bir şeydir.

Şu var ki ayetin, yeni bir küfre delalet eden ifadesinden, onların küfürde ileri gitmeleri halinin kastedildiği anlaşılmaktadır. Zira bir vasfı tamamen ortadan kaldırmayı gerektiren bir durum hasıl olduktan sonra o vasfı taşımak her ne kadar eskiyi sürdürmek ise de isim olarak yeni bir fiil ve taze bir iştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)

سَوَٓاءَ السَّب۪يلِ [Doğru yolu] ifadesi, sıfatın mevsufa iza­feti kabilinden olup "doğru yol" manasınadır. Bu şekilde bir ifade, hakkı gördükten sonra onu bırakıp batıla dönen kimsenin son derece alçaklık ettiğini ve adi birisi olduğunu vurgular. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, Bakara/108) 


 لَاُكَفِّرَنَّ عَنْكُمْ سَيِّـَٔاتِكُمْ وَلَاُدْخِلَنَّكُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۚ 
Mâide Sûresi 13. Ayet

فَبِمَا نَقْضِهِمْ م۪يثَاقَهُمْ لَعَنَّاهُمْ وَجَعَلْنَا قُلُوبَهُمْ قَاسِيَةًۚ يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِه۪ۙ وَنَسُوا حَظاًّ مِمَّا ذُكِّرُوا بِه۪ۚ وَلَا تَزَالُ تَطَّلِعُ عَلٰى خَٓائِنَةٍ مِنْهُمْ اِلَّا قَل۪يلاً مِنْهُمْ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاصْفَحْۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَ  ١٣


İşte, verdikleri sözlerini bozmaları sebebiyledir ki onları lânetledik, kalplerini de kaskatı kıldık. Kelimeleri yerlerinden kaydırarak (tahrif edip) değiştiriyorlar. Akıllarından çıkarmamaları istenen şeylerden önemli bir kısmını da unuttular. (Ey Muhammed!) İçlerinden pek azı hariç, onların daima bir hainliğini görüyorsun. Yine de sen onları affet ve aldırış etme. Çünkü Allah, iyilik yapanları sever.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَبِمَا sebebiyle
2 نَقْضِهِمْ bozmaları ن ق ض
3 مِيثَاقَهُمْ sözlerini و ث ق
4 لَعَنَّاهُمْ onları la’netledik ل ع ن
5 وَجَعَلْنَا ve yaptık ج ع ل
6 قُلُوبَهُمْ kalblerini ق ل ب
7 قَاسِيَةً kaskatı ق س و
8 يُحَرِّفُونَ kaydırıyorlar ح ر ف
9 الْكَلِمَ kelimeleri ك ل م
10 عَنْ
11 مَوَاضِعِهِ yerlerinden و ض ع
12 وَنَسُوا ve unuttular ن س ي
13 حَظًّا pay almayı ح ظ ظ
14 مِمَّا şeyden
15 ذُكِّرُوا öğütlenen ذ ك ر
16 بِهِ kendilerine
17 وَلَا asla
18 تَزَالُ daima ز ي ل
19 تَطَّلِعُ muttali olursun ط ل ع
20 عَلَىٰ üzerinde (olduklarına)
21 خَائِنَةٍ hainlik خ و ن
22 مِنْهُمْ onlardan
23 إِلَّا hariç
24 قَلِيلًا pek azı ق ل ل
25 مِنْهُمْ içlerinden
26 فَاعْفُ yine de affet ع ف و
27 عَنْهُمْ onları
28 وَاصْفَحْ ve aldırma ص ف ح
29 إِنَّ şüphesiz
30 اللَّهَ Allah
31 يُحِبُّ sever ح ب ب
32 الْمُحْسِنِينَ güzel davrananları ح س ن

فَبِمَا نَقْضِهِمْ م۪يثَاقَهُمْ لَعَنَّاهُمْ وَجَعَلْنَا قُلُوبَهُمْ قَاسِيَةًۚ 


فَ  istînâfiyyedir. بِ  harf-i ceri sebebiyyedir.  مَا  harfi zaiddr.  بِمَا نَقْضِهِمْ  car mecruru  لَعَنَّاهُمْ  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

م۪يثَاقَهُمْ , mastar  نَقْضِهِمْ  ‘in mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

لَعَنَّاهُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. جَعَلْنَا  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur.  

جَعَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. قُلُوبَهُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  قَاسِيَةً  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

Masdar; bir iş, bir oluş, bir durum bildiren ve zamanla ilgili olmayan kelimelerdir. Masdarlar fiil gibi zamanla ilgileri olmadığından isimdirler.

Masdarın fiil gibi amel şartları şunlardır: Tenvinli olmalıdır.  Harfi tarifli (ال) olmalıdır.

Masdarın failine muzaf olmalıdır. Masdarın mefulüne muzaf olmalıdır.

Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir.Bu amel şartlarından birini taşıyan masdar kendisinden sonra fail veya mef’ûl alabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَاسِيَةً  kelimesi sülâsî mücerredi قسو  olan fiilin ism-i failidir. 

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِه۪ۙ 

 

Fiil cümlesidir.  يُحَرِّفُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الْكَلِمَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

عَنْ مَوَاضِعِه۪  car mecruru  يُحَرِّفُونَ  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

يُحَرِّفُونَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il   babındandır. Sülâsîsi  حرف ’dir. 

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef‘ûlu herhangi bir vasfa nisbet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


وَنَسُوا حَظاًّ مِمَّا ذُكِّرُوا بِه۪ۚ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نَسُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. حَظًّا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  

مَا  müşterek ism-i mevsûl  مِنْ  harfi ceriyle  حَظًّا ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  ذُكِّرُوا بِه۪ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

ذُكِّرُوا  damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.  بِه۪  car mecruru  ذُكِّرُوا  fiiline mütealliktir.

ذُكِّرُوا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  ذكر ’dir. 

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef‘ûlu herhangi bir vasfa nisbet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


وَلَا تَزَالُ تَطَّلِعُ عَلٰى خَٓائِنَةٍ مِنْهُمْ اِلَّا قَل۪يلاً مِنْهُمْ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاصْفَحْۜ 

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  لَا تَزَالُ  istimrar (devamlılık) fiillerinden olup, nakıs fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref, haberini nasbeder. 

لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  تَزَالُ  nakıs damme ile merfû muzari fiildir. تَزَالُ ’nun ismi, müstetir olup takdiri  أنت ‘dir.  تَطَّلِعُ  cümlesi,  تَزَالُ ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.

تَطَّلِعُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir.  عَلٰى خَٓائِنَةٍ  car mecruru  تَطَّلِعُ  fiiline mütealliktir. مِنْهُمْ  car mecruru  خَٓائِنَةٍ  ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir.  

اِلَّا  istisna edatıdır. قَل۪يلًا  kelimesi,  مِنْهُمْ ’deki zamirden müstesna olup mahallen mansubdur.

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasihadır. Takdiri; إن تابوا وأصلحوا فاعف عنهم (Tövbe edip kendilerini ıslah ederlerse, onları affet.) şeklindedir.

اعْفُ  illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. عَنْهُمْ  car mecruru  اعْفُ  fiiline mütealliktir.  اصْفَحْ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. 

اصْفَحْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir.

İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:

1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.

2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.

3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.

İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَطَّلِعُ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İftiâl babındadır. Sülâsîsi  طلع ’dır. İftial babının fael fiili  ص ض ط ظ  olursa iftial babının  ت  si  ط  harfine çevrilir.

Bu bab, fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar. 

خَٓائِنَةٍ  kelimesi sülâsî mücerredi  خون  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَ  

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.  

ٱللَّهَ  lafza-i celâl  إِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. يُحِبُّ  cümlesi,  إِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

يُحِبُّ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir.  الْمُحْسِن۪ينَ  mef‘ûlun bih olup nasb alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. 

الْمُحْسِن۪ينَ   kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَبِمَا نَقْضِهِمْ م۪يثَاقَهُمْ لَعَنَّاهُمْ وَجَعَلْنَا قُلُوبَهُمْ قَاسِيَةًۚ يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِه۪ۙ وَنَسُوا حَظاًّ مِمَّا ذُكِّرُوا بِه۪ۚ وَلَا تَزَالُ تَطَّلِعُ عَلٰى خَٓائِنَةٍ مِنْهُمْ اِلَّا قَل۪يلاً مِنْهُمْ

 

فَ  istînâfiyye,  بِ  sebebiyyedir. Zaid harf  مَا , tekid ifade eder. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelam olan cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  بِمَا نَقْضِهِمْ  car-mecruru konudaki önemine binaen fiile ve mef’ûle takdim edilmiştir. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

لَعَنَّاهُمْ  şeklinde fiilin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Önceki ayetteki mütekellim zamirinden bu ayette azamet zamirine geçişte iltifat sanatı vardır.

نَقْضِ, “bozdu, ipi çözdü” demektir. Burada bir istiare vardır. Ahdi bozmak, ipi çözmeye benzetilmiştir. Bu benzetmeler sayesinde olay gözümüzde canlanır ve daha etkili olur.

Makabline hükümde ortaklık sebebiyle atfedilen  وَجَعَلْنَا قُلُوبَهُمْ قَاسِيَةً  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

İkinci mef’ûl olan  قَاسِيَةً ‘deki nekrelik nev ifade eder.

قَاسِيَةً , taşın özelliğidir. Taş değil, taşın sıfatı zikredildiği için istiare vardır. Çimento sertleştikten sonra yani sıvı iken kullanılmadıysa taşlaşır ve hiçbir işe yaramaz. Kalpler de böyle olur. Kalbimiz havuz gibidir. Beş duyudan gelen hislerle dolar. Gelen su berraksa havuz da berrak olur. Ama kalbe gelen olumsuzluklar kin ve düşmanlık oluşmasına ve kalbin katılaşmasına sebep olur. Dikkatli olalım ve kalbimizi olumsuz duygu ve düşüncelerden koruyalım.

وَجَعَلْنَا قُلُوبَهُمْ قَاسِيَةً  [Ve onların kalplerini katılaştırdık.] cümlesinde kalbin katılığı bir mecazdır, aslı sertlik ve dayanıklılıktır. Kalplerin vaazlardan ve uyarılardan etkilenmediği manasında istiaredir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

نَقْضِهِمْ - م۪يثَاقَهُمْ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.

يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِه۪ۙ  cümlesi, لَعَنَّاهُمْ ‘deki mef’ûlün halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. 

Hal cümlesinin و ’ sız gelmesi, onların ateşte kalışlarının hâl-i müekkide olduğunu ifade eder. Yani bu onların sabit bir vasfıdır. Sahibinden ayrılmayan sabit bir vasıf kastedildiği zaman mesela,  هذا اخوك عطوف (Bu, çok şefkatli kardeşindir) cümlesinde olduğu gibi uzunluk, kısalık, esmerlik, sarışınlık vs. sabit vasıfların ifade edildiği hal cümleleri böyledir. Bunlar her zaman  و ' sız gelir.

Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. Müekkid hal ise, cümleye yeni bir mana yüklemeyip sadece kendinden önceki failin, mef’ûlün ya da cümlenin manasını tekid eder. Müekkid hal ile medh, tazim, tahkir veya tehdit amaçlanır. (Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3 yıl: 8 cilt: VIII sayı: 18 s.174)

Tekit edici halin başına  و  gelmez. Müekked ve tekid arasında kemâl-i ittisâl olduğundan arada و  olmaz. (Sekkâkî, Miftâhu’l-ulûm, s.273)

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يُحَرِّفُونَ  fiili, muzari şeklinde gelerek bu tahrifin devam ettiğini, yenilendiğini, sürekli hale geldiğine delalet eder. Bu fiilde istiare vardır. Ayetlerin lafzını veya manasını değiştirmek, başka mana çıkarmak Yahudilerin işi olup lanet sebebidir.

Günah lekeleri ile kararmış kalp artık ilhama kapanmıştır. Simsiyah olmuş kalp kullanılmadığından Allah tarafından mühürlenir.

يُحَرِّفُونَ  şeklinde muzari (geniş zaman) kipi kullanılmış olması tahrifin devam ettiğine, yenilendiğine, istimrara (sürekliliğe) delalet eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr - Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

… يُحَرِّفُونَ  şeklindeki istînâf cümlesi, onların kalplerinin ne kadar katılaştığını gösterir. Zira Allah Teâlâ’nın kelamını değiştirecek ve O’na iftira etmek cüretini gösterecek kadar büyük bir kalp katılığı mertebesi yoktur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِه۪  cümlesi istînaf veya  لَعَنَّاهُمْ  deki zamirden haldir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

التَّحْرِيفُ; bir şeyi bir tarafa doğru eğmek demektir. Arapçada çoğunlukla yürümek ve yürümekle alakalı konularda, amel, hidayet ve dalalet manalarında istiare şeklinde kullanılır.  السُّلُوكُ ، والسِّيرَةُ؛ والسَّعْيُ  kelimeleri de böyledir.

الصِّراطُ المُسْتَقِيمُ ، وصِراطًا سَوِيًّا ، وسَواءُ السَّبِيلِ  tabirleri ve  يَعْبُدُ اللَّهَ عَلى حَرْفٍ  ifadesi de böyledir. Burada da aynı şekilde kullanılmıştır. Yani Peygamberin sözünü söylendiği manada değil de başka manada anlıyorlar demektir. Bu; semavi olan kitaplarının manalarını değiştirdiklerini ifade eder. Bu da çoğunlukla hevaya tabi olarak yapılan yanlış yorumlama şeklinde olur ve umumi hevaya uygun olarak hükümlerin çoğu gizlenir. Bu da kitaplarındaki lafızları değiştirerek yapılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)

وَنَسُوا حَظًّا مِمَّا ذُكِّرُوا بِه۪  cümlesi, hal cümlesine matuftur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

حَظًّا , “nasip” demektir ve nekre gelişi tazim için veya zem karinesiyle teksir manası içindir. Hatırlatılan şey Tevrat’tır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا , başındaki harf-i cerle birlikte  حَظًّا ’ın mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Sılası olan  ذُكِّرُوا بِه۪  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

ذُكِّرُوا  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

ذُكِّرُوا - وَنَسُوا  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

لَا تَزَالُ تَطَّلِعُ عَلٰى خَٓائِنَةٍ مِنْهُمْ اِلَّا قَل۪يلًا مِنْهُمْ  cümlesi atıf harfi  وَ ‘la  يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِه۪ۙ  cümlesine atfedilmiştir. Muzari sıygada gelen istimrar fiili  لَا تَزَالُ ‘nun dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir.

İstimrar fiili  لَا تَزَالُ ’nin haberi olan   تَطَّلِعُ عَلٰى خَٓائِنَةٍ مِنْهُمْ اِلَّا قَل۪يلًا مِنْهُمْ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

مِنْهُمْ  car mecruru  خَٓائِنَةٍ  ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Ism-i fail vezninde gelerek hudus ve yenilenme ifade eden  خَٓائِنَةٍ ‘deki nekrelik, kesret ve nev ifade eder.

خَٓائِنَةٍ ’teki  ةٍ  mübalağa içindir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

مِنْهُمْ  ‘deki zamirden istisna edilenler olarak gelen قَل۪يلًا , müstesnadır. 

قليلا , kelimesindeki nekrelik taklîl içindir.

Unutmadan murad, sıklıkla unutmaya yol açan ihmaldir ve unutma tekrarlanmadığı için geçmiş zaman kipinde ifade edilir. Mazi fiille ifade edilmişse birinin hatırlatması içindir. Bu kelimeden maksat ihmal etmek ise muraşşah istiare veya hatırlamak konusunu hafife almak manasında kinaye için mazi sıygada gelir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

لا تَزالُ  fiili sürekliliği ifade eder, çünkü muzari fiil, fiilin devam ettiğine delalet eder. Bu cümle “Konuya muttali olman devam ediyor.” kuvvetindedir.  اطِّلاعُ; 

konuyu, meseleyi bilmek manasında kullanılan meşhur bir mecazdır ve burada da aşina olmak manasında bir kinayedir, yani onlar hala hıyanet ediyor, sen de onların ihanetini biliyorsun şeklindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Allah  اِلَّا قَل۪يلًا مِنْهُمْ  “içlerinden birazı müstesna…” buyurmuştur ki bunlar, Abdullah İbni Selam ve arkadaşları gibi iman eden Yahudilerdir. Ayette bahsedilen bu az sayıdaki müstesna kimselerin, küfürleri üzere kaldıkları halde ahidlerine vefa gösteren ve sözlerinde hainlik etmeyen kimselerin de olabilecekleri söylenmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاصْفَحْۜ 


Fasılla gelen terkipte rabıta harfi  فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuştur. Takdiri,  إن تابوا وأصلحوا  (eğer tövbe edip salih olurlarsa) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Cevap cümlesi olan  فَاعْفُ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Aynı üslupta gelen  وَاصْفَحْ  cümlesi, hükümde ortaklık sebebiyle  şartın cevabına atfedilmiştir. Cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

 فَاعْفُ - وَاصْفَحْۜ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

 

 اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَ

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen son cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. Lafza-ı celâl müsnedün ileyh, يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَ  cümlesi müsneddir.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması teberrük, telezzüz ve muhabbet duyguları uyandırmak içindir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmektedir. Ayrıca muzari fiil olayı zihinde canlandırmayı sağlayarak muhatabı etkiler. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla, sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi) 

Ayetin başındaki  لَعَنَّاهُمْ ‘daki azamet zamirinden, son cümlede Allah lafzına dönülmesi iltifat sanatıdır.

Günün Mesajı
13. ayette geçen qâsiye kelimesi taşın özelliği olarak gelmiştir. Ama taş değil, taşın sıfatı zikredildiği için istiare vardır. Çimento sertleştikten sonra, yani sıvı iken kullanılmadıysa, taşlaşır ve hiçbir işe yaramaz. Kalpler de böyle olur. Kalbimiz havuz gibidir. Beş duyudan gelen hislerle dolar. Gelen su berraksa, havuz da berrak olur. Ama kalbe gelen olumsuzluklar kin ve düşmanlık oluşmasına ve kalbin katılaşmasına sebep olur. Dikkatli olalım ve kalbimizi olumsuz duygu ve düşüncelerden koruyalım.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Gözlerini açıp saatine baktı. ‘Daha vaktim var, sonra kılarım’ düşüncesiyle kendini yeniden uykuya bıraktı.

Ne başı, ne de sonu olan bir alana gelmişti. İnsan dışında, canlı cansız başka hiçbir şey yoktu. Herkes hareket halindeydi. Tanıdık yüzlerle karşılaşınca, el salladı. Selamlarına karşılık almayınca, kimsenin onu görmediğini anladı. Demek ki zihnen oradaydı ama bedenen değildi.

Solundaki yolda yürüyen insanları takip etti. İlerledikçe hava ısınıyordu. Bir süre sonra bedenindeki her hücreden ter fışkırdığına yemin edebilirdi. Nefesi bile ağırlaşmıştı. Yorgun düşmüştü. Ne kadar yürüdüklerine dair bir fikri yoktu. Başını kaldırıp ileriye baktığında, dehşete kapıldı. İnsanları durdurmaya ve yönlerini değiştirmeye çalıştı. Kimsenin onu duymadığını unutmuş gibiydi. İnsanlar ise bir tuhaftı. Göz göre göre korkunç bir sona doğru, kendi iradeleriyle gidiyorlardı. Ateşten çukurlara atlayan insanları izlemekten midesi bulanmıştı. Korkuyla beraber enerjisi tavan yapmıştı. Ardına bakmadan ters yöne doğru koşmaya başladı.

Koştukça serinledi. Teri kurudu. Koşmasına rağmen nefesi hafifledi. Attığı adımlar uzadı. Mesafeler kısaldı. Kalabalığın toplandığı yere varınca, heybetli adamları farketti. Aydınlanmış yüzleriyle insanları çağırıyorlardı: “Rabbiniz sizinle beraber. Namaz kılar, zekat verir, peygamberlerine iman eder, O’nun rızası için borç verirseniz, Allah’ın izniyle kurtuluş sizindir.” Her dinleyen, tasdik eder gibi başını sallıyordu ama bir kısmı gerisin geri dönüyordu. Her yolunu değiştirenin arkasından adamlar bir daha sesleniyordu: “İnkar edenlerden olmayın. Doğru yoldan sapmayın. Affedilmekten ve cennetten uzaklaşmayın, cehenneme yaklaşmayın.” Yanlarından geçip sağ yolda devam edenlere ise inci gibi dişlerini göstererek: “Allah’ın selamı ve rahmeti üzerine olsun kardeşim, hoşgeldin.” diyerek selamlıyorlardı.

Her şey bu kadar net ve kolayken, soldaki yolda ilerleyenlerin halini anlayamıyordu. Arkalarından bağırdı: “Tek yapmanız gereken sözünüzü tutmak.” Davetçilerden biriyle gözgöze gelince, görülmenin endişesini hissetti. Adam eliyle onu çağırdı ve Hak yolunu gösterdi. Dönüp gidenlerin arkasından bir kez daha baktı ve onların halini anlama ihtimalinden Allah’a sığındı. Gözlerini kapatıp tekrar koşmaya başladı. Bu yolda güvende olduğunu biliyordu. Allah, onunla beraberdi. Bu sefer kendini ferahlığın kollarına bıraktı. Gözlerini açtığında, yatağından düşercesine kalkarak namazına koştu.

Ey muhsinleri seven ve kullarını koruyan Allahım! Bizi; yalnız Sana tevekkül edenlerden, kulluk sözünü tutanlardan ve cennetine koşanlardan eyle. Kulluğumuzu kolaylaştır ve kabul buyur. Yanlışlarımızın doğrusunu göstererek düzeltmemizi nasip et ve günahlarımızı affet. Şüphesiz merhametine muhtacız. Rabbim, bizi rahmetine kabul et.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji