En'âm Sûresi 125. Ayet

فَمَنْ يُرِدِ اللّٰهُ اَنْ يَهْدِيَهُ يَشْرَحْ صَدْرَهُ لِلْاِسْلَامِۚ وَمَنْ يُرِدْ اَنْ يُضِلَّهُ يَجْعَلْ صَدْرَهُ ضَيِّقاً حَرَجاً كَاَنَّمَا يَصَّعَّدُ فِي السَّمَٓاءِۜ كَذٰلِكَ يَجْعَلُ اللّٰهُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ  ١٢٥

Allah, her kimi doğruya erdirmek isterse, onun göğsünü İslâm’a açar. Kimi de saptırmak isterse, onun da göğsünü göğe çıkıyormuşçasına daraltır, sıkar. Allah, inanmayanlara azap (ve sıkıntıyı) işte böyle verir.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَمَنْ kimi
2 يُرِدِ isterse ر و د
3 اللَّهُ Allah
4 أَنْ
5 يَهْدِيَهُ doğru yola iletmek ه د ي
6 يَشْرَحْ açar ش ر ح
7 صَدْرَهُ onun göğsünü ص د ر
8 لِلْإِسْلَامِ İslam’a س ل م
9 وَمَنْ kimi de
10 يُرِدْ isterse ر و د
11 أَنْ
12 يُضِلَّهُ saptırmak ض ل ل
13 يَجْعَلْ yapar ج ع ل
14 صَدْرَهُ onun göğsünü ص د ر
15 ضَيِّقًا daralmış ض ي ق
16 حَرَجًا tıkanık ح ر ج
17 كَأَنَّمَا gibi
18 يَصَّعَّدُ yükseliyor ص ع د
19 فِي
20 السَّمَاءِ göğe س م و
21 كَذَٰلِكَ işte böyle
22 يَجْعَلُ çökertir ج ع ل
23 اللَّهُ Allah
24 الرِّجْسَ pislik (sıkıntı) ر ج س
25 عَلَى üstüne
26 الَّذِينَ kimselerin
27 لَا
28 يُؤْمِنُونَ inanmayan(ların) ا م ن
 

Bir önceki âyette bildirildiğine göre müşrikler, Allah’ın elçilerine verilenlerin benzerleri kendilerine de verilmedikçe asla inanmayacaklarını ilân etmişler, güya zâhirî bazı sebeplere dayanarak kendilerini de peygamberliğe lâyık görmüşlerdi. Bu âyet gösteriyor ki, Allah’ın evrende mutlak geçerli olan küllî kanunları insanların inanç ve amel hayatında da geçerlidir ve bütün zâhirî sebeplerin ötesinde asıl ve gerçek sebeptir. O, küllî kanunları uyarınca, birinin hidayete ulaşmasını dilerse onun gönlünü İslâm’a açar, onu sevdirir ve kabul ettirir; eğer birinin haktan uzak kalmasını istiyorsa onun da kalbine hakkı benimseyip sevmesini engelleyici bir darlık ve sıkıntı verir.

 Âyette ikinci konumdaki kimselerin yaşadığı psikolojik durumun göğe doğru yükselenlerin hissettiği fizyolojik sıkıntıya benzetilmesi ilgi çekicidir. Zira bilindiği gibi, yükseğe çıkıldıkça hava basıncı düşer ve irtifaın artması oranında nefes almak da güçleşir. Böyle bir tabiat kanununun henüz bilinmediği bir dönemde Kur’an’ın bu kanunu açıkça ifade etmesi onun kesin bir mûcizesidir. Bunun kadar önemli olan diğer bir husus da menfi duyguların etkisinde kalan insanların yaşadığı psikolojik sıkıntıların ve açmazların bu âyette mükemmel bir şekilde teşhis ve veciz bir benzetmeyle tasvir edilmiş olmasıdır. Buna göre kötü niyet, kıskançlık, inatçılık, gurur ve kibir, zevk ve menfaat tutkusu gibi psikolojik âmillerin etkisine kapılan kâfirler akıllarını duygularına kurban ederler; bu tutumda ısrar ettikçe, tıpkı yükseldikçe nefes alma güçlüğü çekenler gibi, Müslümanlık ve müslümanlar karşısında giderek artan bir sıkıntı ve huzursuzluk hissederler; hak ve hidayet üzerine rahat ve sağlıklı düşünme imkânından gittikçe uzaklaşırlar; İslâm’ın anlatılması canlarını sıkar, inat ve inkârlarını arttırır, haksız davranışlara sevkeder; böylece ebedî hayat ve kurtuluş demek olan hidayete ulaşma imkânını da giderek kaybederler. Bütün bunlar, Allah’ın küllî kanunlarının zorunlu bir sonucu olarak, olumsuz duygu ve tutkularının, kötü niyetlerinin esiri olanlar için kaçınılmaz bir durumdur.

 

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 467-468  

 

ضِيق Genişliğin zıddıdır. ضَيْقَةٌ sözcüğü ise fakirlik, cimrilik, üzüntü ve keder gibi şeylerle ilgili konularda da kullanılır.  (Müfredat) 

Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 13 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) 

Türkçede kullanılan şekilleri tazyik ve müzâyakadır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

 

فَمَنْ يُرِدِ اللّٰهُ اَنْ يَهْدِيَهُ يَشْرَحْ صَدْرَهُ لِلْاِسْلَامِۚ


فَ  istînâfiyyedir. مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur.  Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

يُرِدِ  şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. اَنْ   ve masdar-ı müevvel  يُرِدِ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir. 

يَهْدِيَهُ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

فَ  karînesi olmadan gelen  يَشْرَحْ  cümlesi şartın cevabıdır.

يَشْرَحْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.  صَدْرَهُ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لِلْاِسْلَامِ  car mecruru  يَشْرَحْ  fiiline mütealliktir. 

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُرِدِ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  رود ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


 وَمَنْ يُرِدْ اَنْ يُضِلَّهُ يَجْعَلْ صَدْرَهُ ضَيِّقاً حَرَجاً كَاَنَّمَا يَصَّعَّدُ فِي السَّمَٓاءِۜ 


وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.   

يُرِدِ  şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  يُرِدِ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.  

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يُضِلَّهُ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

فَ  karînesi olmadan gelen  يَجْعَلْ  cümlesi şartın cevabıdır.

يَجْعَلْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Değiştirme manasında kalp fiilidir. صَدْرَهُ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

ضَيِّقاً  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  حَرَجاً  kelimesi  ضَيِّقاً ’ın sıfatı olup fetha ile mansubdur. 

كَاَنَّمَا  kâffe ve mekfûfe’dir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup, buradaki  مَا  harfidir,  اَنَّ  harfinden sonra gelmiş ve onun amel etmesine mani olmuştur. اَنَّ ’nin ameli ise engellenmiştir yani mekfûfedir.  

يَصَّعَّدُ فِي السَّمَٓاءِ  cümlesi, ضَيِّقاً  veya  حَرَجاً ‘nin hali olarak mahallen mansubdur.

يَصَّعَّدُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. فِي السَّمَٓاءِ  car mecruru  يَصَّعَّدُ  fiiline mütealliktir.

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi üç şekilde gelir:

1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek,  

2. Bir halden başka bir hale geçmek, 

3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. Bu ayette “bir halden başka bir hale geçmek” manasında kullanılmıştır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.  حَرَجاً  kelimesi burada hakiki ve müfred sıfat olarak gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Burada hal muzari fiil cümlesi olarak gelmiştir. Hal müsbet (olumlu) muzari fiil cümlesi olarak geldiğinde umumiyetle başında  “و ” gelmez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يَصَّعَّدُ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil  تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi  صعد ’dir. Aslı, يتصعَّد  şeklindedir.  تَ  harfi  ص ‘a idgam edilmiştir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.  

يُضِلَّ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi ضلل ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

كَذٰلِكَ يَجْعَلُ اللّٰهُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ


كَ  harf-i cer veya  مثل  “gibi” manasındadır. Bu ibare, amili  يَجْعَلُ  olan mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. Takdiri,  جعلًا مثلَ ذلك يجعل  (Benzeri bir şekilde yaptık) şeklindedir.

ذٰ  işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir.

يَجْعَلُ  damme ile merfû muzari fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. الرِّجْسَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  عَلَى  harf-i ceriyle  يَجْعَلُ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  لَا يُؤْمِنُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُؤْمِنُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

يُؤْمِنُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındadır. Sülâsîsi  أمن ’dir.

 

 

فَمَنْ يُرِدِ اللّٰهُ اَنْ يَهْدِيَهُ يَشْرَحْ صَدْرَهُ لِلْاِسْلَامِۚ وَمَنْ يُرِدْ اَنْ يُضِلَّهُ يَجْعَلْ صَدْرَهُ ضَيِّقاً حَرَجاً كَاَنَّمَا يَصَّعَّدُ فِي السَّمَٓاءِۜ 

فَ , istînâfiyyedir. 

Şart üslubunda gelen terkipte   يُرِدِ اللّٰهُ cümlesi, şarttır. مَنْ  şart ismi mübteda, hudus, teceddüt istimrar ve tecessüm ifade eden muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يُرِدِ اللّٰهُ  cümlesi, mübtedanın haberidir. 

Müsnedin, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam şeklinde gelmesi cümleye hükmü takviye, anlamı katmıştır. 

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يَهْدِيَهُ  cümlesi, masdar teviliyle  يُرِدِ  fiilinin mef’ûlü konumundadır. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

ف  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  يَشْرَحْ صَدْرَهُ لِلْاِسْلَامِ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Bu ayette  صَدْرَ  kelimesinin anlamı göğüstür. Kalbin mahalli göğüs olduğu için mahal söylenerek kalp kastedilmiştir. Göğüse isnad edilen vasıflar da bunu teyit eder. Çünkü ferahlık ve darlık kalbe isnad edilen sıfatlardır. (Süleyman Kablan, Arap Dili Ve Belâgatında Mecâz-ı Mürsel Ve Alakaları) 

وَمَنْ يُرِدْ اَنْ يُضِلَّهُ يَجْعَلْ صَدْرَهُ ضَيِّقاً حَرَجاً كَاَنَّمَا يَصَّعَّدُ فِي السَّمَٓاءِۜ  terkibi tezat nedeniyle, atıf harfi  وَ ‘ la önceki şart cümlesine atfedilmiştir. Şart üslubunda gelen terkipte  مَنْ يُرِدِ اللّٰهُ  cümlesi, şarttır. مَنْ  şart ismi mübteda,  يُرِدْ  cümlesi, mübtedanın haberidir. 

Müsnedin, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam şeklinde gelmesi cümleye hükmü takviye, anlamı katmıştır. 

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يُضِلَّهُ  cümlesi, masdar teviliyle  يُرِدِ  fiilinin mef’ûlü konumundadır. 

Masdar-ı müevvel, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade eden muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

ف  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  يَجْعَلْ صَدْرَهُ ضَيِّقاً حَرَجاً كَاَنَّمَا يَصَّعَّدُ فِي السَّمَٓاءِ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan bu iki terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümleler şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

حَرَجاً  kelimesi  ضَيِّقاً  için sıfattır. Sıfat mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

ضَيِّقاً  ve  حَرَجاً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  كَاَنَّمَا يَصَّعَّدُ فِي السَّمَٓاءِ  cümlesi,  حَرَجاً  veya  ضَيِّقاً ‘ın hali konumundadır. Teşbih harfinin dahil olduğu  كَاَنَّمَا , kâffe ve mekfufedir.  اَنَّ ’yi amelden düşürmüştür.  

فِي السَّمَٓاءِ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi  فِی  harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen  السَّمَٓاءِ , mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf,  عَلَيْ  yerine kullanılmıştır.  Çünkü sema, zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Gökyüzüne yükselerek orada bulunmak, bir kabın içinde muhafaza edilmeye benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır.

فَمَنْ يُرِدِ اللّٰهُ اَنْ يَهْدِيَهُ يَشْرَحْ صَدْرَهُ لِلْاِسْلَامِۚ  cümlesi ile   وَمَنْ يُرِدْ اَنْ يُضِلَّهُ يَجْعَلْ صَدْرَهُ ضَيِّقاً حَرَجاً كَاَنَّمَا يَصَّعَّدُ فِي السَّمَٓاءِ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

يَهْدِيَهُ - يُضِلَّهُ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab,  يَشْرَحْ - ضَيِّقاً  kelimeleri arasında ise tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.

لِلْاِسْلَامِۚ -  يُؤْمِنُونَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

صَدْرَهُ - مَنْ - يُرِدْ  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

صَدْرَ  kelimesiyle kalp kastedildiği için mahalliyet alakasıyla mecaz-ı mürsel vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Beyân İlmi)

Ayetteki teşbih, mücmel ve temsîlidir. 

Dalalete düşenlerin veya haktan kaçıp uzaklaşanların hali göğe çıkmak gibi kişinin gücünü aşan bir işe benzetilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

فِي السَّمَٓاءِ  ifadesindeki  في  harf-i cerinin  إلى  manasına gelmesi de zarfiyye manasında olması da caizdir. Yani o temsili olarak sema katlarına yükselmiştir veya sema, hava boşluğu manasında kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

ضَيِّقاً , birbirine sarmaş dolaş olmuş ağaçlık yer, anlamındadır. Kâfirin kalbi de otlayan bir hayvan, ağaçları sık ve birbirine dolaşmış yere nasıl ulaşamıyor ise hikmet ulaşmadığından dolayı böyle nitelendirilmiş gibidir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

كَاَنَّمَا يَصَّعَّدُ فِي السَّمَٓاءِ  Buradaki teşbihin niteliği hususunda iki izah vardır:

1. Nasıl ki insan göğe çıkmakla yükümlü tutulsa bu ona ağır ve zor gelir, bu emir gözünde büyür ve onun buna karşı isteksizliği kuvvetlenirse aynı şekilde kâfire de iman etmesi ağır gelir ve onun buna karşı olan nefreti, gittikçe çoğalır.

2. Ayetin takdiri, “Onun kalbi İslam’dan ve imanı kabul etmekten uzaklaşır.” şeklindedir. Böylece bu uzaklaşma işi, yerden göğe çıkan kimsenin uzaklaşmasına benzetilmiş olur. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

حَرَجًا  Nâfi ve Âsım'dan Ebû Bekir kıraatinde “râ”nın kesriyle  حَرِجًا  şeklinde, diğer kıraatlerde fetha ile  حَرَجًا  şeklinde okunur. Biri doğrudan doğruya sıfat-ı müşebbehe, biri de mübâlağa olarak masdarla nitelendirmedir ki son derece dar ve ciddi olarak darlık, tıkanmış kalmış ve açılmaz, geçilmez tıkanıklık demektir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

Göğsün açılması da, rahat rahat nefes alması da kalbin ferahlamasını gerektirir. Ve bu şekilde göğsün ferahlaması, hem kuvvet ve tahammülden hem de sevinme ve ferahlanmadan kinaye olur. Burada İslam için göğsün açılması da nefse hakkı seve seve kabul etmeye hazır, engel ve zıtlıktan arınmış bir yetenek bahşetmekten kinayedir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 


كَذٰلِكَ يَجْعَلُ اللّٰهُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ

 

Ayetin son cümlesi, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Önceki anlamı desteklemek için gelmiş tezyîl cümlesi olarak ıtnâb sanatıdır. 

كَذٰلِكَ , amili  يَجْعَلُ  olan mahzuf bir mef’ûlü mutlaka mütealliktir. Cümlenin takdiri, جعلًا مثلَ ذلك يجعل  [Benzeri bir şekilde yaptık] şeklindedir.

Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

كَذٰلِكَ  [İşte böyle], aslında uzaktaki bir nesneye işaret için kullanılır. Burada işaret edilen durumunun ne derece kötü olduğunu ifade eder. 

İşin büyüklüğünü göstermek ve kalplere korku salmak için, izmardan izhara dönülerek Allah lafzının açık isim olarak getirilmesi iltifat sanatıdır. Bu tekrarda ayrıca tecrîd ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ , harf-i cerle  يَجْعَلُ  fiiline mütealliktir. Sılası olan  لَا يُؤْمِنُونَ  cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Bahsi geçenlerin ism-i mevsûlle belirtilmeleri, onları tahkir ve sonraki habere dikkat çekmek içindir.

Ayetteki muzari fiiller hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

عَلَى الَّذ۪ينَ  ifadesindeki istila manası taşıyan عَلَيْ  harfinde istiare vardır. Çünkü istila; mülazemet gerektirir. الرِّجْسَ , o kimseleri kaplamış gibi ifade edilmiştir. İnsanlar binek yerine konmuştur. Sanki manevî pislik insanların üzerine binmiş, kontrol onun elindedir. Mülazemet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

رِّجْسَ; tabiat itibarıyla iğrenç, berbat ya da korkunç olan herhangi bir şey demektir. Bu durumda hayatın bir anlamı ve amacı olduğuna inanmayan herkesi er veya geç kuşatacak olan korkunç boşluk, hiçlik duygusunu ifade eder. (Muhsin Demirci, Kur’an Tefsirinde Farklı Yorumlar)

Alimler, ayette geçen  الرِّجْسَ  kelimesinin ne demek olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. İbni Abbas, “Bu, Allah'ın onlara musallat ettiği şeytandır.” Mücahid, “Rics, kendisinde hiçbir hayır bulunmayan şey”, Atâ, “Rics, azabtır.”; Zeccâc da: “Rics, dünyada lanet, ahirette de azaptır.” demişlerdir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

يَجْعَلُ  kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır. 

Ayetin başındaki  كذلك  sözü son derece kısa ve müstakil bir cümledir. Manası başka bir manaya sürükler. Ancak öncesinde bunu açıkça ifade edecek müstakil bir lafız yoktur. Öyle ki bu bir şeye benzetmek istenirse bundan daha kâmil olan bir başka şekil bulunamaz. Bu cümle Kur’an-ı Kerîm'de gerçekten çok geçer, en güzel geldiği yer de burada görüldüğü gibi farklı konuların arasında ve kelamın mafsalında tek bir hakikat için gelmesidir. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan Suresi 28, s. 101) 

Bu ifadedeki  ك  harfi ‘misil’ manasındadır ancak neyin misli olduğu açık değildir. İşaret ismi ise bir merci gerektirir. İşaret ismi  ك  ile birleşmiştir ve bunlarda bir kapalılık söz konusudur. Çünkü muşârun ileyh bilinmedikçe bir şey ifade etmeyen, işaret ismi ile  ك ‘ten oluşmuştur. Bu bina önemli mafsallarda gelen kapalı bir terkiptir. Bize ‘’arkadan gelecek olan şeyler şu anda bulunduğunuzdan daha yüce bir makamdır’’ der. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhân/54, s. 177, 205)

Ayetteki  كَذٰلِكَ  tabirindeki  كَ  bir benzetme olduğunu gösterir. Bu şeyin ne olduğu hususunda da şu iki izah yapılmıştır:

a. Kelamın takdiri, “Allah onların kalplerinde bir göğüs darlığı meydana getirdiği gibi Allah onların üzerine böyle bir rüsvaylık da çökertir.” şeklindedir.

b. Zeccâc, bu sözün takdirinin, “Sana anlattığımız şeyler gibi Allah onların üzerine böyle bir rüsvaylık da çökertir.” şeklinde olduğunu söylemiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

كَذٰلِكَ يَجْعَلُ اللّٰهُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ  cümlesi öncesi için ıtnabdan tezyîl cümlesidir.  الرِّجْسُ  pislik ve fesattır. Nefsin manevi pisliğidir. Burada kastedilen nefsin pisliğidir ki o da şirk pisliğidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)