بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
فَمَنْ يُرِدِ اللّٰهُ اَنْ يَهْدِيَهُ يَشْرَحْ صَدْرَهُ لِلْاِسْلَامِۚ وَمَنْ يُرِدْ اَنْ يُضِلَّهُ يَجْعَلْ صَدْرَهُ ضَيِّقاً حَرَجاً كَاَنَّمَا يَصَّعَّدُ فِي السَّمَٓاءِۜ كَذٰلِكَ يَجْعَلُ اللّٰهُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ ١٢٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | فَمَنْ | kimi |
|
| 2 | يُرِدِ | isterse |
|
| 3 | اللَّهُ | Allah |
|
| 4 | أَنْ |
|
|
| 5 | يَهْدِيَهُ | doğru yola iletmek |
|
| 6 | يَشْرَحْ | açar |
|
| 7 | صَدْرَهُ | onun göğsünü |
|
| 8 | لِلْإِسْلَامِ | İslam’a |
|
| 9 | وَمَنْ | kimi de |
|
| 10 | يُرِدْ | isterse |
|
| 11 | أَنْ |
|
|
| 12 | يُضِلَّهُ | saptırmak |
|
| 13 | يَجْعَلْ | yapar |
|
| 14 | صَدْرَهُ | onun göğsünü |
|
| 15 | ضَيِّقًا | daralmış |
|
| 16 | حَرَجًا | tıkanık |
|
| 17 | كَأَنَّمَا | gibi |
|
| 18 | يَصَّعَّدُ | yükseliyor |
|
| 19 | فِي |
|
|
| 20 | السَّمَاءِ | göğe |
|
| 21 | كَذَٰلِكَ | işte böyle |
|
| 22 | يَجْعَلُ | çökertir |
|
| 23 | اللَّهُ | Allah |
|
| 24 | الرِّجْسَ | pislik (sıkıntı) |
|
| 25 | عَلَى | üstüne |
|
| 26 | الَّذِينَ | kimselerin |
|
| 27 | لَا |
|
|
| 28 | يُؤْمِنُونَ | inanmayan(ların) |
|
Bir önceki âyette bildirildiğine göre müşrikler, Allah’ın elçilerine verilenlerin benzerleri kendilerine de verilmedikçe asla inanmayacaklarını ilân etmişler, güya zâhirî bazı sebeplere dayanarak kendilerini de peygamberliğe lâyık görmüşlerdi. Bu âyet gösteriyor ki, Allah’ın evrende mutlak geçerli olan küllî kanunları insanların inanç ve amel hayatında da geçerlidir ve bütün zâhirî sebeplerin ötesinde asıl ve gerçek sebeptir. O, küllî kanunları uyarınca, birinin hidayete ulaşmasını dilerse onun gönlünü İslâm’a açar, onu sevdirir ve kabul ettirir; eğer birinin haktan uzak kalmasını istiyorsa onun da kalbine hakkı benimseyip sevmesini engelleyici bir darlık ve sıkıntı verir.
Âyette ikinci konumdaki kimselerin yaşadığı psikolojik durumun göğe doğru yükselenlerin hissettiği fizyolojik sıkıntıya benzetilmesi ilgi çekicidir. Zira bilindiği gibi, yükseğe çıkıldıkça hava basıncı düşer ve irtifaın artması oranında nefes almak da güçleşir. Böyle bir tabiat kanununun henüz bilinmediği bir dönemde Kur’an’ın bu kanunu açıkça ifade etmesi onun kesin bir mûcizesidir. Bunun kadar önemli olan diğer bir husus da menfi duyguların etkisinde kalan insanların yaşadığı psikolojik sıkıntıların ve açmazların bu âyette mükemmel bir şekilde teşhis ve veciz bir benzetmeyle tasvir edilmiş olmasıdır. Buna göre kötü niyet, kıskançlık, inatçılık, gurur ve kibir, zevk ve menfaat tutkusu gibi psikolojik âmillerin etkisine kapılan kâfirler akıllarını duygularına kurban ederler; bu tutumda ısrar ettikçe, tıpkı yükseldikçe nefes alma güçlüğü çekenler gibi, Müslümanlık ve müslümanlar karşısında giderek artan bir sıkıntı ve huzursuzluk hissederler; hak ve hidayet üzerine rahat ve sağlıklı düşünme imkânından gittikçe uzaklaşırlar; İslâm’ın anlatılması canlarını sıkar, inat ve inkârlarını arttırır, haksız davranışlara sevkeder; böylece ebedî hayat ve kurtuluş demek olan hidayete ulaşma imkânını da giderek kaybederler. Bütün bunlar, Allah’ın küllî kanunlarının zorunlu bir sonucu olarak, olumsuz duygu ve tutkularının, kötü niyetlerinin esiri olanlar için kaçınılmaz bir durumdur.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 467-468
ضِيق Genişliğin zıddıdır. ضَيْقَةٌ sözcüğü ise fakirlik, cimrilik, üzüntü ve keder gibi şeylerle ilgili konularda da kullanılır. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 13 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri tazyik ve müzâyakadır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
فَمَنْ يُرِدِ اللّٰهُ اَنْ يَهْدِيَهُ يَشْرَحْ صَدْرَهُ لِلْاِسْلَامِۚ
فَ istînâfiyyedir. مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يُرِدِ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel يُرِدِ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يَهْدِيَهُ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
فَ karînesi olmadan gelen يَشْرَحْ cümlesi şartın cevabıdır.
يَشْرَحْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. صَدْرَهُ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لِلْاِسْلَامِ car mecruru يَشْرَحْ fiiline mütealliktir.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُرِدِ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi رود ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَمَنْ يُرِدْ اَنْ يُضِلَّهُ يَجْعَلْ صَدْرَهُ ضَيِّقاً حَرَجاً كَاَنَّمَا يَصَّعَّدُ فِي السَّمَٓاءِۜ
وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يُرِدِ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. اَنْ ve masdar-ı müevvel يُرِدِ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يُضِلَّهُ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
فَ karînesi olmadan gelen يَجْعَلْ cümlesi şartın cevabıdır.
يَجْعَلْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Değiştirme manasında kalp fiilidir. صَدْرَهُ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
ضَيِّقاً ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. حَرَجاً kelimesi ضَيِّقاً ’ın sıfatı olup fetha ile mansubdur.
كَاَنَّمَا kâffe ve mekfûfe’dir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup, buradaki مَا harfidir, اَنَّ harfinden sonra gelmiş ve onun amel etmesine mani olmuştur. اَنَّ ’nin ameli ise engellenmiştir yani mekfûfedir.
يَصَّعَّدُ فِي السَّمَٓاءِ cümlesi, ضَيِّقاً veya حَرَجاً ‘nin hali olarak mahallen mansubdur.
يَصَّعَّدُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. فِي السَّمَٓاءِ car mecruru يَصَّعَّدُ fiiline mütealliktir.
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi üç şekilde gelir:
1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek,
2. Bir halden başka bir hale geçmek,
3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. Bu ayette “bir halden başka bir hale geçmek” manasında kullanılmıştır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. حَرَجاً kelimesi burada hakiki ve müfred sıfat olarak gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Burada hal muzari fiil cümlesi olarak gelmiştir. Hal müsbet (olumlu) muzari fiil cümlesi olarak geldiğinde umumiyetle başında “و ” gelmez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَصَّعَّدُ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi صعد ’dir. Aslı, يتصعَّد şeklindedir. تَ harfi ص ‘a idgam edilmiştir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
يُضِلَّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi ضلل ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
كَذٰلِكَ يَجْعَلُ اللّٰهُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ
كَ harf-i cer veya مثل “gibi” manasındadır. Bu ibare, amili يَجْعَلُ olan mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. Takdiri, جعلًا مثلَ ذلك يجعل (Benzeri bir şekilde yaptık) şeklindedir.
ذٰ işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir.
يَجْعَلُ damme ile merfû muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. الرِّجْسَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl عَلَى harf-i ceriyle يَجْعَلُ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası لَا يُؤْمِنُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُؤْمِنُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
يُؤْمِنُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındadır. Sülâsîsi أمن ’dir.
فَمَنْ يُرِدِ اللّٰهُ اَنْ يَهْدِيَهُ يَشْرَحْ صَدْرَهُ لِلْاِسْلَامِۚ وَمَنْ يُرِدْ اَنْ يُضِلَّهُ يَجْعَلْ صَدْرَهُ ضَيِّقاً حَرَجاً كَاَنَّمَا يَصَّعَّدُ فِي السَّمَٓاءِۜ
فَ , istînâfiyyedir.
Şart üslubunda gelen terkipte يُرِدِ اللّٰهُ cümlesi, şarttır. مَنْ şart ismi mübteda, hudus, teceddüt istimrar ve tecessüm ifade eden muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يُرِدِ اللّٰهُ cümlesi, mübtedanın haberidir.
Müsnedin, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam şeklinde gelmesi cümleye hükmü takviye, anlamı katmıştır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki يَهْدِيَهُ cümlesi, masdar teviliyle يُرِدِ fiilinin mef’ûlü konumundadır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
ف karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan يَشْرَحْ صَدْرَهُ لِلْاِسْلَامِ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Bu ayette صَدْرَ kelimesinin anlamı göğüstür. Kalbin mahalli göğüs olduğu için mahal söylenerek kalp kastedilmiştir. Göğüse isnad edilen vasıflar da bunu teyit eder. Çünkü ferahlık ve darlık kalbe isnad edilen sıfatlardır. (Süleyman Kablan, Arap Dili Ve Belâgatında Mecâz-ı Mürsel Ve Alakaları)
وَمَنْ يُرِدْ اَنْ يُضِلَّهُ يَجْعَلْ صَدْرَهُ ضَيِّقاً حَرَجاً كَاَنَّمَا يَصَّعَّدُ فِي السَّمَٓاءِۜ terkibi tezat nedeniyle, atıf harfi وَ ‘ la önceki şart cümlesine atfedilmiştir. Şart üslubunda gelen terkipte مَنْ يُرِدِ اللّٰهُ cümlesi, şarttır. مَنْ şart ismi mübteda, يُرِدْ cümlesi, mübtedanın haberidir.
Müsnedin, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam şeklinde gelmesi cümleye hükmü takviye, anlamı katmıştır.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki يُضِلَّهُ cümlesi, masdar teviliyle يُرِدِ fiilinin mef’ûlü konumundadır.
Masdar-ı müevvel, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade eden muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
ف karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan يَجْعَلْ صَدْرَهُ ضَيِّقاً حَرَجاً كَاَنَّمَا يَصَّعَّدُ فِي السَّمَٓاءِ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan bu iki terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümleler şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
حَرَجاً kelimesi ضَيِّقاً için sıfattır. Sıfat mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
ضَيِّقاً ve حَرَجاً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan كَاَنَّمَا يَصَّعَّدُ فِي السَّمَٓاءِ cümlesi, حَرَجاً veya ضَيِّقاً ‘ın hali konumundadır. Teşbih harfinin dahil olduğu كَاَنَّمَا , kâffe ve mekfufedir. اَنَّ ’yi amelden düşürmüştür.
فِي السَّمَٓاءِ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi فِی harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen السَّمَٓاءِ , mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf, عَلَيْ yerine kullanılmıştır. Çünkü sema, zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Gökyüzüne yükselerek orada bulunmak, bir kabın içinde muhafaza edilmeye benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır.
فَمَنْ يُرِدِ اللّٰهُ اَنْ يَهْدِيَهُ يَشْرَحْ صَدْرَهُ لِلْاِسْلَامِۚ cümlesi ile وَمَنْ يُرِدْ اَنْ يُضِلَّهُ يَجْعَلْ صَدْرَهُ ضَيِّقاً حَرَجاً كَاَنَّمَا يَصَّعَّدُ فِي السَّمَٓاءِ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
يَهْدِيَهُ - يُضِلَّهُ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab, يَشْرَحْ - ضَيِّقاً kelimeleri arasında ise tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.
لِلْاِسْلَامِۚ - يُؤْمِنُونَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
صَدْرَهُ - مَنْ - يُرِدْ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
صَدْرَ kelimesiyle kalp kastedildiği için mahalliyet alakasıyla mecaz-ı mürsel vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Beyân İlmi)
Ayetteki teşbih, mücmel ve temsîlidir.
Dalalete düşenlerin veya haktan kaçıp uzaklaşanların hali göğe çıkmak gibi kişinin gücünü aşan bir işe benzetilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
فِي السَّمَٓاءِ ifadesindeki في harf-i cerinin إلى manasına gelmesi de zarfiyye manasında olması da caizdir. Yani o temsili olarak sema katlarına yükselmiştir veya sema, hava boşluğu manasında kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
ضَيِّقاً , birbirine sarmaş dolaş olmuş ağaçlık yer, anlamındadır. Kâfirin kalbi de otlayan bir hayvan, ağaçları sık ve birbirine dolaşmış yere nasıl ulaşamıyor ise hikmet ulaşmadığından dolayı böyle nitelendirilmiş gibidir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
كَاَنَّمَا يَصَّعَّدُ فِي السَّمَٓاءِ Buradaki teşbihin niteliği hususunda iki izah vardır:
1. Nasıl ki insan göğe çıkmakla yükümlü tutulsa bu ona ağır ve zor gelir, bu emir gözünde büyür ve onun buna karşı isteksizliği kuvvetlenirse aynı şekilde kâfire de iman etmesi ağır gelir ve onun buna karşı olan nefreti, gittikçe çoğalır.
2. Ayetin takdiri, “Onun kalbi İslam’dan ve imanı kabul etmekten uzaklaşır.” şeklindedir. Böylece bu uzaklaşma işi, yerden göğe çıkan kimsenin uzaklaşmasına benzetilmiş olur. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
حَرَجًا Nâfi ve Âsım'dan Ebû Bekir kıraatinde “râ”nın kesriyle حَرِجًا şeklinde, diğer kıraatlerde fetha ile حَرَجًا şeklinde okunur. Biri doğrudan doğruya sıfat-ı müşebbehe, biri de mübâlağa olarak masdarla nitelendirmedir ki son derece dar ve ciddi olarak darlık, tıkanmış kalmış ve açılmaz, geçilmez tıkanıklık demektir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Göğsün açılması da, rahat rahat nefes alması da kalbin ferahlamasını gerektirir. Ve bu şekilde göğsün ferahlaması, hem kuvvet ve tahammülden hem de sevinme ve ferahlanmadan kinaye olur. Burada İslam için göğsün açılması da nefse hakkı seve seve kabul etmeye hazır, engel ve zıtlıktan arınmış bir yetenek bahşetmekten kinayedir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
كَذٰلِكَ يَجْعَلُ اللّٰهُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ
Ayetin son cümlesi, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Önceki anlamı desteklemek için gelmiş tezyîl cümlesi olarak ıtnâb sanatıdır.
كَذٰلِكَ , amili يَجْعَلُ olan mahzuf bir mef’ûlü mutlaka mütealliktir. Cümlenin takdiri, جعلًا مثلَ ذلك يجعل [Benzeri bir şekilde yaptık] şeklindedir.
Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
كَذٰلِكَ [İşte böyle], aslında uzaktaki bir nesneye işaret için kullanılır. Burada işaret edilen durumunun ne derece kötü olduğunu ifade eder.
İşin büyüklüğünü göstermek ve kalplere korku salmak için, izmardan izhara dönülerek Allah lafzının açık isim olarak getirilmesi iltifat sanatıdır. Bu tekrarda ayrıca tecrîd ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ , harf-i cerle يَجْعَلُ fiiline mütealliktir. Sılası olan لَا يُؤْمِنُونَ cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Bahsi geçenlerin ism-i mevsûlle belirtilmeleri, onları tahkir ve sonraki habere dikkat çekmek içindir.
Ayetteki muzari fiiller hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
عَلَى الَّذ۪ينَ ifadesindeki istila manası taşıyan عَلَيْ harfinde istiare vardır. Çünkü istila; mülazemet gerektirir. الرِّجْسَ , o kimseleri kaplamış gibi ifade edilmiştir. İnsanlar binek yerine konmuştur. Sanki manevî pislik insanların üzerine binmiş, kontrol onun elindedir. Mülazemet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
رِّجْسَ; tabiat itibarıyla iğrenç, berbat ya da korkunç olan herhangi bir şey demektir. Bu durumda hayatın bir anlamı ve amacı olduğuna inanmayan herkesi er veya geç kuşatacak olan korkunç boşluk, hiçlik duygusunu ifade eder. (Muhsin Demirci, Kur’an Tefsirinde Farklı Yorumlar)
Alimler, ayette geçen الرِّجْسَ kelimesinin ne demek olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. İbni Abbas, “Bu, Allah'ın onlara musallat ettiği şeytandır.” Mücahid, “Rics, kendisinde hiçbir hayır bulunmayan şey”, Atâ, “Rics, azabtır.”; Zeccâc da: “Rics, dünyada lanet, ahirette de azaptır.” demişlerdir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
يَجْعَلُ kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Ayetin başındaki كذلك sözü son derece kısa ve müstakil bir cümledir. Manası başka bir manaya sürükler. Ancak öncesinde bunu açıkça ifade edecek müstakil bir lafız yoktur. Öyle ki bu bir şeye benzetmek istenirse bundan daha kâmil olan bir başka şekil bulunamaz. Bu cümle Kur’an-ı Kerîm'de gerçekten çok geçer, en güzel geldiği yer de burada görüldüğü gibi farklı konuların arasında ve kelamın mafsalında tek bir hakikat için gelmesidir. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan Suresi 28, s. 101)
Bu ifadedeki ك harfi ‘misil’ manasındadır ancak neyin misli olduğu açık değildir. İşaret ismi ise bir merci gerektirir. İşaret ismi ك ile birleşmiştir ve bunlarda bir kapalılık söz konusudur. Çünkü muşârun ileyh bilinmedikçe bir şey ifade etmeyen, işaret ismi ile ك ‘ten oluşmuştur. Bu bina önemli mafsallarda gelen kapalı bir terkiptir. Bize ‘’arkadan gelecek olan şeyler şu anda bulunduğunuzdan daha yüce bir makamdır’’ der. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhân/54, s. 177, 205)
Ayetteki كَذٰلِكَ tabirindeki كَ bir benzetme olduğunu gösterir. Bu şeyin ne olduğu hususunda da şu iki izah yapılmıştır:
a. Kelamın takdiri, “Allah onların kalplerinde bir göğüs darlığı meydana getirdiği gibi Allah onların üzerine böyle bir rüsvaylık da çökertir.” şeklindedir.
b. Zeccâc, bu sözün takdirinin, “Sana anlattığımız şeyler gibi Allah onların üzerine böyle bir rüsvaylık da çökertir.” şeklinde olduğunu söylemiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
كَذٰلِكَ يَجْعَلُ اللّٰهُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ cümlesi öncesi için ıtnabdan tezyîl cümlesidir. الرِّجْسُ pislik ve fesattır. Nefsin manevi pisliğidir. Burada kastedilen nefsin pisliğidir ki o da şirk pisliğidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَهٰذَا صِرَاطُ رَبِّكَ مُسْتَق۪يماًۜ قَدْ فَصَّلْنَا الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَذَّكَّرُونَ ١٢٦
İlk âyet, inkârcıların tuttukları dalâlet yolunun zıddı olan hidayet yolunun özelliğini, 127. âyet de bu yoldan gidenlerin ulaşacakları huzur ve mutluluğu dile getirmektedir. Buna göre Allah’ın, ruhunu ve gönlünü İslâm’a açtığı, bu sayede iyi niyetli olan ve sağlıklı düşünen insanlar tarafından benimsenen İslâm, Hz. Peygamber’in rabbi olan Allah’ın dosdoğru gerçeğe ve mutluluğa götüren yoludur. Böylece Kur’an doğru yolu da eğri yolu da açık seçik bildirmiştir. Fakat bundan ancak öğüt ve ibret almaya niyetli olanlar yararlanırlar; bu sayede onlar rableri nezdinde esenlik yurdunu, bütün güzelliklerin yaşanacağı cenneti; ayrıca hayırlı amelleriyle, bütün nimetlerin en yücesi olmak üzere, Allah’ın dostluğunu kazanırlar.
127. âyetteki “esenlik yurdu” tabirini, müslümanların doğru inançları ve temiz yaşayışları sayesinde gerçekleştirecekleri düzenli, huzurlu, güvenli ve mutlu bir ülke veya dünya hayatı şeklinde anlamak da mümkündür.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 468
وَهٰذَا صِرَاطُ رَبِّكَ مُسْتَق۪يماًۜ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. İşaret ismi هٰذَا mübteda olarak mahallen merfûdur. صِرَاطُ haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. رَبِّكَ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مُسْتَق۪يماً hal olup fetha ile mansubdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Burada hal müfred hal şeklinde gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُسْتَق۪يماً sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan istif’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَدْ فَصَّلْنَا الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَذَّكَّرُونَ
Fiil cümlesidir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. فَصَّلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. الْاٰيَاتِ mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler harf ile irablanır.
لِقَوْمٍ car mecruru فَصَّلْنَا fiiline mütealliktir. يَذَّكَّرُونَ cümlesi قَوْمٍ ‘nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur. يَذَّكَّرُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَصَّلْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi فصل ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
يَذَّكَّرُونَ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi ذكر ’dir. Aslı يَتَذَكَّرُونَ şeklindedir. تَ harflerinden biri hazf edilmiştir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
وَهٰذَا صِرَاطُ رَبِّكَ مُسْتَق۪يماًۜ
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle gelmesi, işaret edilenin önemini, şerefini ve manevi değerinin çok yüksek olduğunu ifade eder.
Ayette işaret edilen bu yoldan gidenlerin ulaşacakları şey huzur ve mutluluktur. Bu nedenle işaret isminde istiare vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
صِرَاطُ رَبِّكَ , [Rabbinin yolu] ibaresinde tasrihî istiare vardır. صِرَاطُ kelimesi yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müstear leh) hazfedilmiş, müşebbehün bih (müstear minh) olan yol zikredilmiştir.
Veciz ifade kastına matuf رَبِّكَ izafetinde, Rab isminin Hz. Peygambere ait zamire muzâf olması Peygamberin makamını şereflendirmek ve ona destek hususunda son derece lütufkâr muameleye işaret içindir.
مُسْتَق۪يماً kelimesi haldir. Amili هٰذَا ‘dır. Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlarla yapılan ıtnâb sanatıdır.
مُسْتَق۪يماً , mezid südasi استفعال babının ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Sülasi fiillerin dışındaki fiillerin sıfat-ı müşebbeheleri, kendi ism-i failleridir.
İsm-i fail, bir eylemi gerçekleştiren kişiyi gösterirken sıfat-ı müşebbehede eylem söz konusu değildir.
هٰذَا ism-i işareti, Kur’an’da zikredilen her şeye bir işarettir. Bu cümleden olarak İbni Abbas, “Allah Teâlâ, ‘Ey Muhammed, üzerinde olduğun bu şey, Rabbinin dosdoğru olan dinidir’ manasını murad etmiştir.” derken İbni Mesud, “Allah Teâlâ bununla Kur’an’ı kastetmiştir.” demiştir. Birinci görüş daha evladır. Çünkü işaret zamirinin, zikredilen hususların en yakınına işaret etmesi daha uygundur.
Bunun böyle olduğu sabit olunca biz deriz ki: Allah Teâlâ, önceki ayette bulunan şeylere uymayı emredince, bu ayetin, müteşabihattan (ayırt edilmesi zor olacak şekilde birbirine benzeyen) değil, muhkemattan (anlam yönünden başka bir ihtimal taşımayan açık manalı nas) olması gerekir. Çünkü Allah bir şeyi zikredip o şeye sarılmayı, ona yönelmeyi ve ona dayanmayı iyice emredince onun muhkemattan olması vacip olur. Böylece önceki ayetin muhkemattan olduğu, o ayeti zahirî manasına göre anlamanın vacip olup onu tevil ederek tasarrufta bulunmanın haram olduğu sabit olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
“Ayetteki, مُسْتَق۪يماً kelimesi, hal olduğu için halin amili ise هٰذَا kelimesidir. Zira هٰذَا ’daki ذَا işaret manasını tazammun (içine alma, kapsama) eder. Bu, “Ayakta olduğu vaziyette Zeyd’e işaret ediyorum.” manasına gelen هَاذَا زَيْدٌ قَائِمًا demen gibidir. Halde amil olan fiil değil, “manay-ı fiil (fiil manasını tazammun eden şey)” olunca halin amiline takdimi caiz olmaz ve mesela, قَائِمًا هَاذَا زَيْدٌ denilemez ama ضَاحِكًا جَاءَ زَيْدٌ “Zeyd, gülerek geldi.” denir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
قَدْ فَصَّلْنَا الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَذَّكَّرُونَ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlenin başındaki قَدْ tekid içindir. Tahkik ifade eder. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. قَدْ mazi fiile dahil olduğunda kesinlik ifade eder.
قَدْ sadece fiilin başına gelen bir tekid harfidir. Muzari fiilin başına geldiği zaman bazen azlık bazen de çokluğa delâlet eder. Ancak belâgat alimlerinin sözlerinden anladığımıza göre; fiilin gerçekleştiği anlatılmak isteniyorsa قَدْ harfi, başına geldiği fiil için ister mazî ister muzari olsun tekid ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
فَصَّلْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
Önceki cümledeki Rab isminden bu ayetteki فَصَّلْنَا ile azamet zamirine geçişte iltifat sanatı vardır.
Allah Teâlâ Kur'an'da ne zaman kendisinden azamet zamiriyle bahsetse hemen öncesinde veya sonrasında vahdaniyetinin bilinmesi için kendisine ait tekil bir zamir gelir. (Samerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 467)
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَذَّكَّرُونَ cümlesi, فَصَّلْنَا fiiline müteallik olan لِقَوْمٍ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. لِقَوْمٍ ‘in nekreliği tazim içindir.
Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لِقَوْمٍ يَذَّكَّرُونَ kavlindeki لِ harfi ta’lîl manasındadır. Ayetleri onlar için açıkladık; Çünkü onun açıklanmasından kazanç sağlayanlar onlardır. Kavimden kastedilenler de Müslümanlardır. Çünkü ayetlerden faydalanan ve onları düşünenler onlardır.
Ayetlerin tafsilatlı olarak açıklanması bütün insanlara müteveccih iken bunun düşünen bir topluma tahsis edilmesi onların bu ayetlerden daha fazla yarar sağlamaları sebebiyledir.
Kur’an’daki fasılalar, kimi zaman kevnî ayetler üzerinden örnekler verilerek kimi zaman ahiretin kalıcılığına vurgu yapılarak kimi zaman kâfirlerin Allah’ın dışında ilâhlar edinme konusundaki mantıksızlıkları geçmişle gelecek arasında bağ kurulmak suretiyle geçmişin tecrübesini geleceğe aktarma anlamındaki bir düşünmeyi kapsayan teakkul kelimesi ve “Hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?”, “Hiç düşünmüyor musunuz?” gibi ifadelerle bitirilirken geçmişe yönelik düşünmeyi gerektiren ve hassaten önceki milletlerin tecrübeleriyle ilgili olaylar anlatılırken لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ gibi tezekküre çağıran ifadelerle bitirilmiştir. Olayın arka planının kavranmasının önem arz ettiği Kur’an’ın anlamına yönelik düşünme çağrıları ise أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ ifadesiyle karşılık bulmuştur. Zira tezekkürün zıddı olarak kullanılan tedebbür, geleceğe yön verecek bu türden bir düşünmeyi ve tedbiri gerektirir. Aklını kullanan bireylerin (teakkul) geçmişin yaşanmışlığını idrak ederek (tezekkür) geleceğe yol bulmaları (tedebbür) anlamında üçünü de kapsayan bir anlamın gerekli olduğu bazı fasılalar ise tefekküre yapılan vurgularla, bütün bunlardan içinde bulunduğumuz an için hüküm çıkarma bağlamındakiler ise tefakkuh kelimesiyle sonlandırılmıştır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)
يَذَّكَّرُونَ kelimesinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.
“Ey iman edenler!” şeklindeki hitapların çoğunda kadınların erkeklere katılması yoluyla tağlîb vardır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belagat)
لَهُمْ دَارُ السَّلَامِ عِنْدَ رَبِّهِمْ وَهُوَ وَلِيُّهُمْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ١٢٧
لَهُمْ دَارُ السَّلَامِ عِنْدَ رَبِّهِمْ
Ayet, يَذَّكَّرُونَ ‘deki failin hali olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. لَهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. دَارُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. السَّلَامِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
عِنْدَ mekân zarfı, دَارُ السَّلَامِ ’ın mahzuf haline mütealliktir. رَبِّهِمْ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim).Burada hal, şibh-i cümle şeklinde gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَهُوَ وَلِيُّهُمْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
İsim cümlesidir. وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. وَلِيُّهُمْ haber olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مَا ve masdar-ı müevvel بِ harf-i ceriyle وَلِيُّهُمْ ’e mütealliktir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يَعْمَلُونَ cümlesi كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.
يَعْمَلُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
لَهُمْ دَارُ السَّلَامِ عِنْدَ رَبِّهِمْ
Beyanî istînâf olarak gelen cümlenin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.
Ayet, önceki ayetteki يَذَّكَّرُونَ fiilinin failinden müekked hal olarak ıtnâbtır. وَ olmaması onların bu hal üzere kalıcı olduklarına işaret eder.
Müekkid hal, cümleye yeni bir mana yüklemeyip sadece kendinden önceki failin, mef’ûlün ya da cümlenin manasını tekid eder. Müekkid hal ile medh, tazim, tahkir veya tehdit amaçlanır. (Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3 yıl: 8 cilt: VIII sayı: 18 s.174)
Tekit edici halin başına وَ gelmez. Müekked ve tekid arasında kemâl-i ittisâl olduğundan arada vav olmaz. (Sekkâkî, Miftâhu’l-ulûm, s. 273)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur لَهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. دَارُ السَّلَامِ izafeti, muahhar mübtedadır.
Car ve mecrurun takdim edilmesi tahsis içindir. Yani selamet yurdu, sadece düşünüp ibret alanlar içindir. Başkası için değil. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Car-mecrurun takdimi kasr ifade etmiştir. Kasr, mübteda ve haber arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. لَهُمْ , maksurun aleyh/sıfat, دَارُ السَّلَامِ maksûr/mevsûf olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, takdîm edilen bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir.
Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda كائِنٍ benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyh olan دَارُ السَّلَامِ ’nin izafetle gelmesi gelmesi az sözle çok anlam ifadesi içindir.
عِنْدَ رَبِّهِمْ izafetinde هِمْ zamirin Rab ismine muzâfun ileyh olmasıyla onlar, yine Rab ismine muzaf olmasıyla عِنْدَ şan ve şeref kazanmıştır.
Bu izafetin عِنْدَ رَبِّهِمْ [Rabblerinin katında] şeklinde kayıtlanması tazim ifade eder. Arkadan gelen cümle de bu tazimi tekid eder.
دَارُ السَّلَامِ ifadesinde istiare vardır. Kastedilen “Onlar için güven, esenlik ve korkulardan kurtuluş yeri vardır.” manasıdır. Bunlar cennetin sıfatlarıdır. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları)
دَارُ السَّلَامِ tabiri ile ilgili birkaç görüş vardır:
Ayetteki “Selam yurdu onlarındır.” buyruğunun anlattığı husustur. Bu, hasır manası ifade edip buna göre mana, “Selam yurdu, başkalarının değil, sadece onlarındır.” manasındadır.
السَّلَامِ kelimesi, selametin çoğuludur. İçinde her türlü selamet (kurtuluş) bulunduğu için cennet, selam yurdu diye adlandırılmıştır.
دَارُ ifadesini, “selamet dârı (yurdu)” olarak tavsif etmek, “Allah’ın yurdu” diye tavsif etmeye nazaran, insanları daha çok cezbeder.
Allah Teâlâ’yı selam ismi ile tavsif (nitelendirme), aslında mecazî bir tavsiftir. Allah selamet sahibi (yani kurtarıcı) olduğu için bu isimle tavsif edilmiştir. Binaenaleyh bir sözü, hakiki (lügavi) manasına hamletmek mümkün ise böyle yapmak daha uygun olur.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l -Gayb)
دَارُ السَّلَامِ, barış, sağlık ve esenlik yurdu, دَارُالله yani Allah’ın yurdu, selam yurdu yani cennet vardır. Allah Teâlâ bu yurdu kendi zatına izafe ederek bunun önem ve azametini, saygınlığını gösterir. Ya da her afetten, tehlikeden korunup arınan, kir ve pastan uzak olan tertemiz yurt, demektir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
Ayetteki عِنْدَ رَبِّهِمْ [Rabbleri katında...] tabirinin anlattığı ifadenin tefsiri hususunda da şu izahlar yapılmıştır:
“Rableri katında…” tabiri ileride hazırlanmış olan o mükâfatın, Allah’a yakın olma sıfatı ile olduğunu hissettirir. Bu yakınlık mekân ve cihet bakımından olmaz. O halde bunun şeref, yücelik, rütbe (derece) ile olması gerekir. Bu da o şeyin künhünü (özünü, aslını) ancak Allah Teâlâ’nın bilebileceği bir kemâl ve yüceliğe ulaştığına delalet eder. Bunun bir benzeri de “Kendilerine ne (nimetler) gizlenmiş (hazırlanmış) olduğunu hiç kimse bilemez.” (Secde Suresi, 17) ayetidir.
Diğer husus şereflendirmedir. Ayetteki, “O (Allah), kendilerinin dostudur.” buyruğu veli, “dost, yakın olan” manasındadır. Binaenaleyh ayetteki, “Rableri katında…” tabiri kulların Allah’a, “O, kendilerinin dostudur.” buyruğu da Allah’ın onlara yakın olduğuna delalet eder. Hem sonra Cenab-ı Hakk’ın, “O (Allah) kendilerinin dostudur.” sözü, hasır manası ifade eder. Yani “Onların dostu, sadece Allah’tır.” demektir. Nasıl böyle olmaz ki çünkü bu şereflendirme, “Allah kime hidayet etmeyi isterse onun göğsünü İslam’a açar kimi de saptırmak isterse onun da kalbini son derece daraltır.” (Enam Suresi, 125) ayetinde anlatılan tevhid üzerine bina edilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَهُوَ وَلِيُّهُمْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Cümle, atıf harfi وَ ‘ la önceki hal cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin izafet formunda gelmesi, veciz anlatım amacına matuftur.
Mecrur mahaldeki masdar harfi مَا ve akabindeki كَانُوا يَعْمَلُونَ cümlesi, masdar tevilinde olup بِ harfi ile وَلِيُّهُمْ ‘e mütealliktir. Masdar-ı müevvel, nakıs fiil كان ‘nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كان ’nin haberi olan يَعْمَلُونَ ‘nin muzari fiil cümlesi olarak gelmesiyle hüküm takviye edilmiştir. Fiil muzari sıygada gelerek hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كان ' nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
كَان ' nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ “Yapmakta oldukları (iyi işlerden) dolayı…” buyurmuştur. Allah Teâlâ, insan işi gücü bırakmasın, ibadetten vazgeçmesin diye böyle buyurmuştur. Çünkü insan için amel mutlaka gereklidir. Bu hususta sözün özü şudur: Ruh ile beden arasında çok sıkı bir bağ vardır. Nasıl ki ruhî haller, ruhtan kaynaklanarak bedene inerse -nitekim insan, kendisini kızdıracak bir şey düşündüğünde bedeni ısınıp kızarır, bedeni haller de bedenden ruha doğru çıkar. Binaenaleyh insan iyi ve güzel amellere devam ettiği sürece ruh cevherinde o amellere uygun tesirler-eserler meydana gelir. Bu da sâlikin (dervişin, muridin) mutlaka amel etmesi; amel ve ibadeti bırakmaması gerektiğine delalet eder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Rabbimizin yaptıklarımız dolayısıyla bizim velimiz olması, yaptıklarımızı ne kadar dikkatle düşünerek davranmamız gerektiğini gösterir.
وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ جَم۪يعاًۚ يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ قَدِ اسْتَكْثَرْتُمْ مِنَ الْاِنْسِۚ وَقَالَ اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمْ مِنَ الْاِنْسِ رَبَّـنَا اسْتَمْتَعَ بَعْضُنَا بِبَعْضٍ وَبَلَغْنَٓا اَجَلَنَا الَّـذ۪ٓي اَجَّلْتَ لَنَاۜ قَالَ النَّارُ مَثْوٰيكُمْ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اِلَّا مَا شَٓاءَ اللّٰهُۜ اِنَّ رَبَّكَ حَك۪يمٌ عَل۪يمٌ ١٢٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَيَوْمَ | ve gün |
|
| 2 | يَحْشُرُهُمْ | bir araya toplayacağı |
|
| 3 | جَمِيعًا | hepsini |
|
| 4 | يَا مَعْشَرَ | topluluğu |
|
| 5 | الْجِنِّ | cinler |
|
| 6 | قَدِ | muhakkak |
|
| 7 | اسْتَكْثَرْتُمْ | siz çok uğraştınız |
|
| 8 | مِنَ |
|
|
| 9 | الْإِنْسِ | insanlarla |
|
| 10 | وَقَالَ | derler ki |
|
| 11 | أَوْلِيَاؤُهُمْ | onların dostları |
|
| 12 | مِنَ | -dan |
|
| 13 | الْإِنْسِ | insanlar- |
|
| 14 | رَبَّنَا | Rabbimiz |
|
| 15 | اسْتَمْتَعَ | yararlandık |
|
| 16 | بَعْضُنَا | kimimiz |
|
| 17 | بِبَعْضٍ | kimimizden |
|
| 18 | وَبَلَغْنَا | ve ulaştık |
|
| 19 | أَجَلَنَا | sonuna |
|
| 20 | الَّذِي | ki |
|
| 21 | أَجَّلْتَ | verdiğin sürenin |
|
| 22 | لَنَا | bize |
|
| 23 | قَالَ | (Allah da) buyurur ki |
|
| 24 | النَّارُ | ateştir |
|
| 25 | مَثْوَاكُمْ | durağınız |
|
| 26 | خَالِدِينَ | ebedi kalacaksınız |
|
| 27 | فِيهَا | orada |
|
| 28 | إِلَّا | hariç |
|
| 29 | مَا |
|
|
| 30 | شَاءَ | dilemesi |
|
| 31 | اللَّهُ | Allah’ın |
|
| 32 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 33 | رَبَّكَ | Rabbin |
|
| 34 | حَكِيمٌ | hüküm ve hikmet sahibidir |
|
| 35 | عَلِيمٌ | bilendir |
|
Önceki âyetler grubunda Allah’ın doğru yola ilettiği, ayrıntılı olarak açıklanan âyetler üzerinde düşünerek onlardan gerekli ders ve öğütleri alan ve bu sayede “esenlik yurdu”nu (cennet) kazanan müminlerin bu güzel âkıbetinden söz edildikten sonra bu âyette de vukuu kesin olan, kesin olduğu için de sanki gerçekleşmiş gibi geçmiş zaman fiilleriyle söz edilen mahşerden müşrikler ve inkârcılarla ilgili bir tablo sergilenmektedir. “Cinler”den maksat, 112. âyette belirtilen “cinlerin şeytanları”dır. Şeytanlar insanlarla çok uğraşmışlar, onları dalâlete sevketmişler, kendi yandaşları yapmışlar; böylece müşrikler onların dostları olmuşlardır. Yüce Allah mahşerde cinleri (şeytanlar) bu yaptıkları yüzünden suçladığında müşrikler sanki bu dostluğun bir gereği olarak “Yâ rabbi! Biz birbirimizden yararlandık; biz onlardan faydalandık, onlar da bizden faydalandılar” diyecekler. Buna göre şeytanlar müşriklerin kötü arzu ve isteklerini kolaylaştırmışlar, zevklerin ve hazların kapılarını açmışlar; onlara şeytanlara bağlanmak suretiyle onların yandaşlarının sayılarını çoğaltmışlardır. Âyetin bu kısmı kötülük âmilleri olan şeytanlarla inkârcılar arasında her devirde geçerli ve sorumluluğu gönüllü paylaşacak kadar ileri olan derin bir ilişkiyi dile getirmesi bakımından ilgi çekicidir. Ancak onlar, İslâm’ın gerçeklerine karşı şeytanlarla birlik olup mücadele verenler için Allah’ın tanıdığı müddetin sonsuz olmadığını mahşerde anlayacaklardır. “Bize verdiğin sürenin sonuna ulaştık” şeklindeki ifadeleri, artık mühletlerinin dolduğunu, Allah’a teslim olmaktan başka çıkar yolları bulunmadığını gösteren samimi bir itiraftır. Zira bu, artık kötüler için bütün çarelerin bittiği bir andır. Ne var ki geç kalmış bu itiraf işe yaramayacak ve Allah Teâlâ onlara “İçinde ebedî kalacağınız yer ateştir” buyuracaktır. Hemen bu tehdidin ardından gelen “illâ mâşâallah” şeklindeki istisna ifadesi farklı yorumların yapılmasına sebep olmuştur. Bir görüşe göre bu, “Allah dilerse bu ebedîliği bir müddet sonra sona erdirir”; başka bir görüşe göre de “Allah, dilediği kimseleri orada ebedî kalmaktan kurtarır” anlamına gelir. Bunlardan ilki cehennemin sonlu olacağı, ikincisi ise bazı müşrik ve inkârcıların cehennemde ebediyen kalmaktan kurtulacakları ihtimalini hatıra getirmektedir. Oysa başka birçok âyette her iki ihtimali de ortadan kaldıran açıklamalar mevcuttur. Bu sebeple söz konusu istisnayı, bazı insanları sürekli olarak cehennemde bırakmanın, Allah için bir mecburiyet olmadığı, O’nun hür irade ve isteği ile olduğu şeklinde anlamak daha isabetli görülmüştür. Nitekim Hûd sûresinin 107. âyetindeki benzer bir ifadenin ardından “Rabbin gerçekten istediğini yapar” buyurulması da bunu göstermektedir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 469-470
ثَوَى – يَثْوِي – ثَوَاءٌ Bir yerde yerleşerek ikâmet etmek, orada kalmaktır. مَثْوَى ise bu kökten gelen mekân ismidir ve ikâmetgâh manasına gelir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de 14 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan bir türevi bulunmamakla birlikte Kuran-ı Kerim’de 10’dan fazla geçmesi sebebiyle kitabın Arapça kelimeler sözlüğü bölümüne alınmıştır.(Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ جَم۪يعاًۚ يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ قَدِ اسْتَكْثَرْتُمْ مِنَ الْاِنْسِۚ
وَ istînâfiyyedir. Zaman zarfı يَوْمَ takdiri يقول olan mahzuf fiile mütealliktir. يَحْشُرُهُمْ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يَحْشُرُهُمْ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. جَم۪يعاً kelimesi يَحْشُرُهُمْ ’deki mef’ûlun hali olup fetha ile mansubdur. Mahzuf fiilin mekulü’l-kavli, يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ ’dir.
يَا nida harfidir. Münada olan مَعْشَرَ muzâf olup fetha ile mansubdur. الْجِنِّ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
قَدِ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. اسْتَكْثَرْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. مِنَ الْاِنْسِۚ car mecruru اسْتَكْثَرْتُمْ fiiline mütealliktir. Muzâf hazfedilmiştir. Takdiri, من إغواء الإنس şeklindedir.
يَوْمَ hem cümleye hem de tek kelimeye (müfrede) muzâf olan zarflardandır. Cümleye muzâf olduğunda, muzâfun ileyh cümlesinin başında (اَنْ) bulunmaz. Bu duruma pratikte çok rastlanılmaktadır. Burada cümleye muzâf olmuştur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
جَم۪يعاً kelimesi zamirsiz gelirse tekid bildiren hal olur. Ancak bazı gramercilere göre tekid kabul edilmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada îrab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzâf, 2) Şibh-i muzâf, 3) Nekre-i gayrı maksude. Burada münada muzâf olarak geldiği için mureb münadaya girer ve lafzen mansubdur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اسْتَكْثَرْتُمْ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsisi كثر ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamları katar.
وَقَالَ اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمْ مِنَ الْاِنْسِ رَبَّـنَا اسْتَمْتَعَ بَعْضُنَا بِبَعْضٍ وَبَلَغْنَٓا اَجَلَنَا الَّـذ۪ٓي اَجَّلْتَ لَنَاۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمْ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مِنَ الْاِنْسِ car mecruru اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمْ ’un mahzuf haline mütealliktir. Mekulü’l-kavli, nida ve cevabıdır. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubtur.
Nida harfi mahzuftur. Münada olan رَبَّ muzâf olup fetha ile mansubdur. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Nidanın cevabı اسْتَمْتَعَ بَعْضُنَا ’dır.
اسْتَمْتَعَ fetha üzere mebni mazi fiildir. بَعْضُنَا fail olup damme ile merfûdur. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِبَعْضٍ car mecruru اسْتَمْتَعَ fiiline mütealliktir.
وَ atıf harfidir. بَلَغْنَٓا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. اَجَلَنَا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
الَّـذ۪ٓي müfred müzekker has ism-i mevsûl اَجَلَنَا ‘nin sıfatı olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اَجَّلْتَ لَنَا ’dır. Îrabtan mahalli yoktur.
اَجَّلْتَ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfûdur. لَنَا car mecruru اَجَّلْتَ fiiline mütealliktir.
اسْتَمْتَعَ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsîsi متع ’dir.
Bu bab fiile talep, tahavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamları katar.
Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzâf ise yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. الَّـذ۪ٓي burada hakiki ve müfred sıfat olarak gelmiştir. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)
اسْتَمْتَعَ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsîsi متع ’dir.
اَجَّلْتَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi اَجَلَ ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
قَالَ النَّارُ مَثْوٰيكُمْ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اِلَّا مَا شَٓاءَ اللّٰهُۜ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُوَ ‘dir. Mekulü’l-kavli, النَّارُ مَثْوٰيكُمْ ’dür. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
النَّارُ mübteda olup damme ile merfûdur. مَثْوٰيكُمْ haber olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Maksur isimdir. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
خَالِد۪ينَ hal olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile iranlanır. اِلَّا istisna harfidir. مَا müşterek ism-i mevsûl, muttasıl istisna olarak mahallen mansubdur. Yani, إلا زمنا يرده الله مستثنى من الزمن الدائم الخالد demektir. İsm-i mevsûlun sılası شَٓاءَ اللّٰهُ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
شَٓاءَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.
Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere maksûr isimler denir. Maksûr isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksûr isimler de vardır. Maksûr isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksûre” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi.
Maksûr isimlerin îrab durumu şöyledir: Merfû halinde takdiri damme ile mansub halinde takdiri fetha ile mecrur halinde takdiri kesra ile îrab edilir. Yani maksûr isimler merfû, mansub, mecrur hallerinde hep takdirî olarak (takdiren) îrab edilir. Burada مَثْوٰي maksûr isim olduğu için takdirî îrab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Burada خَالِد۪ينَ müfred hal şeklinde gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır. İstisnanın üç unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları üçe ayrılır: 1. Muttasıl istisna, 2. Munkatı’ istisna, 3. Müferrağ istisna. Burada muttasıl istisna olarak mahallen mansubdur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خَالِد۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi خلد olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ رَبَّكَ حَك۪يمٌ عَل۪يمٌ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
رَبَّكَ kelimesi اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
حَك۪يمٌ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. عَل۪يمٌ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
حَك۪يمٌ - عَل۪يمٌ kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ جَم۪يعاًۚ يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ قَدِ اسْتَكْثَرْتُمْ مِنَ الْاِنْسِۚ
وَ , istînâfiyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayetin başındaki zaman zarfı يَوْمَ , takdiri يقول (Der) olan mahzuf fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzâfun ileyh olarak mahallen mecrur olan يَحْشُرُهُمْ جَم۪يعاً cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
جَم۪يعاً kelimesi هُمْ zamirinden haldir. Hal, anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Cümle bütün müşrikleri, başkanlarını, şeytanlarını ve onlarla ilişkisi olan herkesi umumi olarak kapsaması için جَم۪يعاً ile tekid edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
يقول fiilinin mekulü’l-kavli olan يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ قَدِ اسْتَكْثَرْتُمْ مِنَ الْاِنْسِۚ cümlesi nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Nidanın cevabı olan, قَدِ اسْتَكْثَرْتُمْ مِنَ الْاِنْس cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber talebî kelamdır. قَدْ tahkik harfiyle tekid edilmiştir.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
قَدْ mazi fiile dahil olduğunda kesinlik ifade eder.
قَدْ sadece fiilin başına gelen bir tekid harfidir. Muzari fiilin başına geldiği zaman bazen azlık bazen de çokluğa delâlet eder. Ancak belâgat alimlerinin sözlerinden anladığımıza göre; fiilin gerçekleştiği anlatılmak isteniyorsa قَدْ harfi, başına geldiği fiil için ister mazî ister muzari olsun tekid ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اسْتَكْثَرْتُمْ مِنَ الْاِنْس sözünde muzâf mahzuftur.Takdiri şöyledir: إضْلالِ الإنْسِ (insanları saptırmak) veya إغْوائِهِمْ (baştan çıkarmak)’tır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Kelam, cinleri azarlamak ve inkâr içindir. Yani insanların çokluğu size itaat eder. Cinler şeytanları da kapsar. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu kelamda onlara tabi olan, itaat eden ve onları memnun etmekte aşırıya giden insanların azarlanmasına bir işaret vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
مَعْشَرَ - يَحْشُرُ kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
الْجِنِّ - الْاِنْسِۚ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
يَحْشُرُهُمْ - جَم۪يعاًۚ - مَعْشَرَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
وَقَالَ اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمْ مِنَ الْاِنْسِ رَبَّـنَا اسْتَمْتَعَ بَعْضُنَا بِبَعْضٍ وَبَلَغْنَٓا اَجَلَنَا الَّـذ۪ٓي اَجَّلْتَ لَنَاۜ
وَ atıf harfidir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle mukadder istînâfa atfedilmiştir.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan رَبَّـنَا اسْتَمْتَعَ بَعْضُنَا بِبَعْضٍ cümlesi, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Nida harfinin mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işaret eden hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Münada konumundaki رَبَّنَٓا izafetinde mütekellim zamirinin Rab ismine izafesi, mütekellim zamirinin aid olduğu kişilere tazim ifadesinin yanında onların Allah’ın rububiyet vasfına sığınma isteklerine işarettir.
Nidanın cevabı olan اسْتَمْتَعَ بَعْضُنَا بِبَعْضٍ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Nidanın cevabı, haber cümlesi formunda gelmiş olmasına rağmen anlam itibariyle dua manasındadır. Vaz edildiği anlamın dışında anlam ifade ettiği için bu haber cümlesi, mecaz-ı mürsel mürekkeptir.
مِنَ الْاِنْسِ (insanlardan) sözü اَوْلِيَٓاؤُ۬ (dostlar) sözünü açıklar. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Aynı üsluptaki وَبَلَغْنَٓا اَجَلَنَا الَّـذ۪ٓي اَجَّلْتَ لَنَا cümlesi atıf harfi وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
اَجَلَنَا için sıfat konumundaki müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي ’nin sılası olan اَجَّلْتَ لَنَا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اَجَلَنَا - اَجَّلْتَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Allah Teâlâ onların, وَبَلَغْنَٓا اَجَلَنَا الَّـذ۪ٓي اَجَّلْتَ لَنَا [ve bizim için takdir ettiğin vadeye, (ecele) erdik] dediklerini nakletmiştir. Buna göre mana, “Bu faydalanma işi, belli bir zamana ve muayyen bir vakte kadar oldu. Sonra da fayda vermeyen bir pişmanlık, tahassür ve nedamet dönemi gelir.” şeklinde olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
قَالَ النَّارُ مَثْوٰيكُمْ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اِلَّا مَا شَٓاءَ اللّٰهُۜ
Beyanî istînaf olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan النَّارُ مَثْوٰيكُمْ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder.İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
النَّارُ mübteda, مَثْوٰيكُمْ haberdir. النَّارُ , cehennemden kinayedir.
النَّارُ مَثْوٰيكُمْ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا ifadesinde tehekkümî istiare vardır. الثُّواءِ ’nın ism-i mekanı olan مَثْوًى , aslında sığınılacak yer demektir. Burada ateş yani cehennemin, insanın huzur bulmak, rahatlamak için gittiği bir yere benzetilmesi, cehennemin korkunçluğunu mübalağa içindir. Aralarındaki zıddiyet, tehekküm ve alay maksadıyla tenasübe benzetilmiştir.
خَالِد۪ينَ kelimesi haldir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
خَالِد۪ينَ ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir. İsm-i fail vezni, ف۪يهَا car mecruruna müteallak olmasını sağlamıştır.
Müstesna konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَٓا ’nın sılası olan شَٓاءَ اللّٰهُ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması haşyet duyguları uyandırmak ve kalplere korku salmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Genel olarak شَاءَ fiilinin mef'ûlü bu cümlede olduğu gibi hazf edilir. Çünkü ibham; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garîb bir şey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
قَالَ sözünün mazi sıygasıyla gelmesi, önce geçen نَحْشُرُهُمْ sözü karînesiyle söyleme fiilinin gelecekte vuku bulacağına tenbih içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
مَثْوٰي kelimesi ثْوٰي ’dan ism-i mekândır. İkame edilecek, içinden çıkılmayacak yer demektir. Devamlılık ifade eder. (Medine Balcı Dergâhu’l Kur’an)
قَالَ النَّارُ مَثْوٰيكُمْ [Bunun üzerine o ateş, karargâhınızdır] buyurmuştur. مَثْوٰي kelimesi, durulacak, karar kılınacak ve varılacak yer demektir. Fakat dünyada insanın, bir makamı ve karar kılacağı bir yeri bulunup bilahare ölmesi ile o yerinden kurtulma ihtimali vardır. İşte Allah Teâlâ bu (ahirette) meskenin ebedî ve devamlı olduğunu beyan buyurarak bu zannı izale etmiştir. Bu da Hakk Teâlâ’nın خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا [Ebedî kalıcı olacağınız.] buyruğudur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
النّارُ مَثْواكُمْ sözündeki muhatap zamiri insanlara yöneliktir. Çünkü ayetten maksat, onlardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِلَّا مَنْ شَٓاءَ اللّٰهُ buyurulmayıp da اِلَّا مَا شَٓاءَ اللّٰهُ buyurulmasından anlaşılır ki cehennemde ebedi kalmaktan bu istisna bazı şahıslara değil bazı zamanlara aittir. Allah’ın dilediği bazı zamanlar kâfirler ateşten çıkarılıp soğuğa, çok soğuğa atılacak, sonra yine ateşe döndürülecektir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Zeccâc der ki: İstisna kıyamet gününe racidir. Yani onlar, Allah’ın dilediği, kabirlerinden haşredilmeleri ve hesaplarının görüleceği süre miktarı müstesna olmak üzere cehennemde ebedî kalacaklardır. Buna göre istisna-i munkatıdır. Şöyle de denilmektedir: İstisna, cehennemden yapılmıştır. Yani kimi zamanlarda Allah’ın sizleri cehennem ateşinden başkasıyla azaplandırmayı dilediği vakitler müstesnadır.
İbni Abbas da şöyle demektedir: İstisna iman ehlindendir. Buna göre cansızlar için kullanılan ism-i mevsûl edatı olan “ مَا - Şey”, canlılar için kullanılan “ مَنْ - Kimse” anlamına kullanılmıştır.
Yine İbni Abbas’tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bu ayet-i kerime bütün kâfirler hakkında (cennet veya cehennemlik olacakları hususunda) durmayı (hüküm vermemeyi) gerektirmektedir. Yani bu ayet-i kerimeye göre henüz ölmemiş kâfirler hakkında karar vermemeyi gerektirir. Çünkü Müslüman olabilirler. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
Ayetteki istisna, onlarla alay ve onları manen yıkmak içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
“Allah’ın dilemesi müstesna…” buyruğu ile ilgili olarak şu izah yapılmıştır:
Bundan maksat, mahlûkatın hesaba çekildiği vakitleri istisna etmektir. Çünkü o zaman insanlar henüz ebedi olarak cehenneme girmemişlerdir.
Zeccâc, bu görüş evladır demiştir. Çünkü istisna kıyametle ilgilidir. Zira ayetteki, “O gün (Allah), onların hepsini toplayacaktır.” buyruğu kıyamet günü hakkındadır. Daha sonra Cenab-ı Hakk, “Kabirlerinden diriltilip hesaba çekilmeleri için Allah’ın dilemiş olduğu süre müstesna onlar diriltildiklerinden beri orada ebedidirler.” buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
النَّارُ مَثْوٰيكُمْ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا [Hepinizin yeri, temelli kalacağınız ateştir! Allah’ın dilediği hariç.] Yani ateş azabının içinde ebediyen kalacaklardır. Allah’ın dilediği hariç اِلَّا مَا شَٓاءَ اللّٰهُ ifadesi, Allah’ın dilediği vakitler hariç demektir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
اِنَّ رَبَّكَ حَك۪يمٌ عَل۪يمٌ
Ayetin ta’liliyye olarak gelen son cümlesinin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedün ileyhin izafet terkibi ile gelmesi, Allah’ın rububiyet sıfatını ön plana çıkarma ve az sözle çok anlam ifade etme kastına matuftur.
رَبَّكَ izafetinde كَ zamirinin Rab ismine muzâfun ileyh olması dolayısıyla Hz. peygamber şan ve şeref kazanmıştır. Ayrıca bu izafet Allah’ın, ona destek ve lutufkâr olduğunun işaretidir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için cümledeki Rab isminde tecrîd sanatı vardır.
عَل۪يمٌ - حَك۪يمٌ۟ kelimeleri faîl vezninde mübalağa sıygasıdır, aralarında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır.
Haber olan iki vasfın aralarında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. Allah’ın عَل۪يمٌ ve حَك۪يمٌ sıfatlarının tenvinli gelişi, bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümle mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır.
Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekid etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Bu iki şekilde olmaktadır: Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekit etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)
Bu cümle itiraz için tezyîl ve azapta ebediyete hak kazanmayı şirk edinme şartına ve bundan kurtuluşu iman şartına bağlama iradesinden kastedilen için tekiddir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Allah اِنَّ رَبَّكَ حَك۪يمٌ عَل۪يمٌ “Şüphesiz ki senin Rabbin, verdiği sevap, ceza ve diğer karşılık verme hususlarında Hakîm ve Alîm’dir.” buyurmuştur. Allah sanki o kâfirlere, “Onların buna müstehak olduklarını bildiğim için onlara ebedi azap ile hükmettim.” demek istemiştir. Allah en iyi bilendir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
خَالِد۪ينَ - وَبَلَغْنَٓا kelimeleri arasında tıbak-ı hafî sanatı vardır.
رَبَّ - اللّٰهُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
قَالَ - رَبَّ - بَعْضُ - الْاِنْسِ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
وَكَذٰلِكَ نُوَلّ۪ي بَعْضَ الظَّالِم۪ينَ بَعْضاً بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ۟ ١٢٩
Şeytanlar insanlara kötülük işletmiş, insanlar da kendi tercihleriyle onlara uyarak kötülük işlemişler ve böylece kendi rızâlarıyla kötülüğe iştirak etmelerinden dolayı Allah onları birbirinin dostları yapmıştır. Şu halde benimsedikleri inançlar, yaptıkları işler, tuttukları yollar aynı olanlar birbirinin dostlarıdırlar ve âkıbetleri de aynıdır. Mümin müminin, münkir münkirin, zalim de zalimin dostudur ve âyetin beyanına göre bu, ilâhî bir yasadır. Buna göre bir mümin bir münkire veya zalime, onunla dostluk kurmak için değil, onu inkâr ve zulmünden vazgeçirmek için yaklaşmalıdır; dostluk ise ancak bu sağlandıktan sonra kurulabilir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 470
وَكَذٰلِكَ نُوَلّ۪ي بَعْضَ الظَّالِم۪ينَ بَعْضاً بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ۟
وَ istînâfiyyedir. كَ harf-i cer veya مثل “gibi’’ manasındadır. Bu ibare, amili نُوَلّ۪ي olan mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. Takdiri, توليةً مثلَ ذلك نولي بعض الظالمين بعضًا (Bu şekilde zalimleri birbirine dost yaparız.) şeklindedir.
ذٰ işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir.
نُوَلّ۪ي fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur.
بَعْضَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الظَّالِم۪ينَ muzâfun ileyh olup cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
بَعْضاً ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مَا ve masdar-ı müevvel بِ harf-i ceriyle نُوَلّ۪ي fiiline mütealliktir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يَكْسِبُونَ۟ cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.
يَكْسِبُونَ۟ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
بِ harf-i ceri mecruruna ilsak, sebep, musahabe, zaid, karşılık – bedel, istiane, zaman-mekân zarfı gibi manalar kazandırabilir. Burada sebep manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نُوَلّ۪ي fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi ولي ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef‘ûlu herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
الظَّالِم۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi ظلم olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَكَذٰلِكَ نُوَلّ۪ي بَعْضَ الظَّالِم۪ينَ بَعْضاً بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ۟
وَ istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
كَذٰلِكَ , amili نُوَلّ۪ي olan mahzuf bir mef’ûlü mutlaka mütealliktir. Cümlenin takdiri, توليةً مثلَ ذلك نولي بعض الظالمين بعضًا (Bu şekilde zalimleri birbirine dost yaparız.) şeklindedir.
Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
نُوَلّ۪ي fiilinin, azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
Ayetin başındaki كذلك sözü son derece kısa ve müstakil bir cümledir. كذلك manası başka bir manaya sürükler. Ancak öncesinde bunu açıkça ifade edecek müstakil bir lafız yoktur. Öyle ki bu bir şeye benzetmek istenirse bundan daha kâmil olan bir başka şekil bulunamaz. Bu cümle Kur’an-ı Kerîm'de gerçekten çok geçer, en güzel geldiği yer de burada görüldüğü gibi farklı konuların arasında ve kelamın mafsalında tek bir hakikat için gelmesidir. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan Suresi 28, s. 101)
Bu ifadedeki ك harfi ‘misil’ manasındadır. Ancak neyin misli olduğu açık değildir. İşaret ismi ise bir merci gerektirir. İşaret ismi ك ile birleşmiştir ve bunlarda bir kapalılık söz konusudur. Çünkü muşârun ileyh bilinmedikçe bir şey ifade etmeyen, işaret ismi ile ك ‘ten oluşmuştur. Bu bina önemli mafsallarda gelen kapalı bir terkiptir. Bize ‘’arkadan gelecek olan şeyler şu anda bulunduğunuzdan daha yüce bir makamdır’’ der. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhân/54, s. 177, 205)
كَذٰلِكَ kelimesi teşbih veya ايضا manasında olabilir, bazen her iki manaya da uygun olabilir. Teşbih olduğunda مثل ذلك (Bunun gibi) manasındadır. هذا الرجل كذلك الرجل (Bu adam o adam gibidir.)
وَكَذٰلِكَ نُوَلّ۪ي buyruğundaki teşbih harfi كَ , daha önce geçmiş olan bir şeyin bulunmasını iktizâ eder. Buna göre ifadenin takdiri manası: Cenab-ı Hakk, “Daha önce bahisleri geçen cin ve insanlara, kendisinden kurtuluş olmayan ve ebedi ve elim olan bir azabı indirdiğim gibi işte aynı şekilde zalimleri de birbirine musallat ettim.” demek istemiştir şeklindedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)
Bazen müşarun ileyh hazfedilir.
قالوا بل وجدنا آباءنا كذلك يفعلون (Hayır, biz babalarımızı böyle ibadet ederken bulduk dediler.) Yani bunlar gibi fiil yapıyorlar demektir. (Şuara/74)
ايضا manasına örnek: أنت ضربت خالدا و سرقت ماله كذلك (Sen Halid’e vurdun ve yine aynı şekilde malını çaldın.)
هو ضربه و كذلك توعده (Ona vurdu ve bu vuruş gibi ona gözdağı verdi manasında anlarsak teşbih manasında olur. Ona vurdu ve bununla yetinmedi, üstüne üstlük gözdağı verdi manasında anlarsak ايضا manasında olur.) (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Meani-n Nahvi)
Buradaki kullanım da her iki manaya da uygundur.
Bu cümle iki ihtimali tezyîl veya itirazla tamamlar. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayetteki الظَّالِم۪ينَ kelimesinden murad müşriklerdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
بَعْضاً kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Mecrur mahaldeki masdar harfi مَا ve akabindeki كَانُوا يَكْسِبُونَ cümlesi, masdar tevilinde olup بِ harfi ile نُوَلّ۪ي fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel, nakıs fiil كان ‘nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كان ’nin haberi olan يَكْسِبُونَ ‘nin muzari fiil cümlesi olarak gelmesiyle hüküm takviye edilmiştir. Fiil muzari sıygada gelerek hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
كَان ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
بِما كانُوا يَكْسِبُونَ sözündeki بِ harf-i ceri sebep içindir. Yani şirklerine devam etmelerine bir ceza olarak demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayetteki, بِما كانُوا يَكْسِبُونَ “İşlemekte oldukları yüzünden…” buyruğunun manası, “Halktan bazılarının zulmü işlemiş olması sebebiyle zalimleri birbirlerine musallat ederiz.” şeklindedir. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ayetten maksat zalimlerin dostluğuna aldanmaktan ibret almak, öğüt ve ihtar ve Allah’ın sünnetlerinden birini alemlere açıklamaktır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ اَلَمْ يَأْتِكُمْ رُسُلٌ مِنْكُمْ يَقُصُّونَ عَلَيْكُمْ اٰيَات۪ي وَيُنْذِرُونَكُمْ لِقَٓاءَ يَوْمِكُمْ هٰذَاۜ قَالُوا شَهِدْنَا عَلٰٓى اَنْفُسِنَا وَغَرَّتْهُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا وَشَهِدُوا عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ اَنَّهُمْ كَانُوا كَافِر۪ينَ ١٣٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا مَعْشَرَ | topluluğu |
|
| 2 | الْجِنِّ | cin |
|
| 3 | وَالْإِنْسِ | ve insan |
|
| 4 | أَلَمْ |
|
|
| 5 | يَأْتِكُمْ | gelmedi mi? |
|
| 6 | رُسُلٌ | elçiler |
|
| 7 | مِنْكُمْ | içinizden |
|
| 8 | يَقُصُّونَ | anlatan |
|
| 9 | عَلَيْكُمْ | size |
|
| 10 | ايَاتِي | ayetlerimi |
|
| 11 | وَيُنْذِرُونَكُمْ | ve sizi uyaran |
|
| 12 | لِقَاءَ | karşılaşacağınıza dair |
|
| 13 | يَوْمِكُمْ | gününüzle |
|
| 14 | هَٰذَا | bu |
|
| 15 | قَالُوا | dediler |
|
| 16 | شَهِدْنَا | şahidiz |
|
| 17 | عَلَىٰ | aleyhine |
|
| 18 | أَنْفُسِنَا | nefsimiz |
|
| 19 | وَغَرَّتْهُمُ | onları aldattı |
|
| 20 | الْحَيَاةُ | hayatı |
|
| 21 | الدُّنْيَا | dünya |
|
| 22 | وَشَهِدُوا | ve şahidlik ettiler |
|
| 23 | عَلَىٰ | karşı |
|
| 24 | أَنْفُسِهِمْ | nefislerine |
|
| 25 | أَنَّهُمْ | şüphesiz |
|
| 26 | كَانُوا | olduklarına |
|
| 27 | كَافِرِينَ | kafir |
|
İnsanoğlunun, imanla inkâr arasında nihaî bir tercih yapmakla karşı karşıya bulunduğu, fakat aklının, bilgisinin, bütün beşerî imkânlarının doğruyu bulmakta yetersiz kaldığı kaderinin en kritik anında, Allah’ın engin rahmetinin eseri olarak gönderdiği peygamberler, ebedî kurtuluşlarını düşünen insanlar için nihaî bir fırsattır. Âyette, “İçinizden size âyetlerimi anlatan ve bugünle (mahşer günüyle) karşılaşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?” şeklindeki bir soru ifadesiyle bu büyük fırsatı kaçırmış olanların yaptıkları korkunç hataya dikkat çekilmekte, bir bakıma insanlar, böyle bir soru ve suçlamayla karşılaşmadan önce uyarılmaktadır. Zira dünyanın aldatıcı zevklerine, çıkar kaygısı veya benlik davası gibi yıkıcı duygulara kapılarak peygamberlerin tebliğlerini hiçe sayan veya onları etkisiz kılmaya çalışan ve bu suretle hüsranı tercih edenlerin, mahşerde bu kaçınılmaz soruyla karşı karşıya kalınca kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik etmekten başka çareleri kalmayacaktır.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 471-472
يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ اَلَمْ يَأْتِكُمْ رُسُلٌ مِنْكُمْ يَقُصُّونَ عَلَيْكُمْ اٰيَات۪ي وَيُنْذِرُونَكُمْ لِقَٓاءَ يَوْمِكُمْ هٰذَاۜ
يَا nida harfidir. Münada olan مَعْشَرَ muzâf olup fetha ile mansubdur. الْجِنِّ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الْاِنْسِ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. Nidanın cevabı اَلَمْ يَأْتِكُمْ رُسُلٌ مِنْكُمْ ’dür.
Hemze istifhamdır. لَمۡ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يَأْتِكُمْ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. رُسُلٌ fail olup damme ile merfûdur. مِنْكُمْ car mecruru رُسُلٌ ’un mahzuf sıfatına mütealliktir. يَقُصُّونَ cümlesi, رُسُلٌ ’un sıfatı olarak mahallen merfûdur.
يَقُصُّونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
عَلَيْكُمْ car mecruru يَقُصُّونَ fiiline mütealliktir. اٰيَات۪ي mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُنْذِرُونَكُمْ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
لِقَٓاءَ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. يَوْمِكُمْ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. هٰذَا işaret ismi يَوْمِكُمْ ’den bedel veya atf-ı beyan olarak mahallen mecrurdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Atf-ı beyan konusuna giren kelime grupları ve cümleler şunlardır:
1. İsm-i işaretten sonra gelen camid ismin (muşârun ileyhin) atf-ı beyan olarak gelmesi,
2. اَيُّهَا ve اَيَّتُهَا ’dan sonra gelen camid ismin atf-ı beyan olarak gelmesi,
3. Sıfattan sonra gelen mevsufun atf-ı beyan olarak gelmesi,
4. Tefsir harfi اَنْ ’den sonra gelen kelime veya cümleler. Burada işaret isminden sonradır.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada îrab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. Burada münada muzâf olarak geldiği için mureb münadaya girer ve fetha ile mansubdur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُنْذِرُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نذر ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
قَالُوا شَهِدْنَا عَلٰٓى اَنْفُسِنَا وَغَرَّتْهُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا وَشَهِدُوا عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ اَنَّهُمْ كَانُوا كَافِر۪ينَ
Fiil cümlesidir. قَالُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli, شَهِدْنَا عَلٰٓى اَنْفُسِنَا ’dir. قَالُوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
شَهِدْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. عَلٰٓى اَنْفُسِنَا car mecruru شَهِدْنَا fiiline mütealliktir. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ istînâfiyyedir. غَرَّتْهُمُ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. Muttasıl zamir هُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الْحَيٰوةُ fail olup damme ile merfûdur. الدُّنْيَا kelimesi الْحَيٰوةُ ’nun sıfatı olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Maksur isimdir.
وَ atıf harfidir. شَهِدُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ car mecruru شَهِدُوا fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَنَّ ve masdar-ı müevvel mahzuf ب harf-i ceriyle شَهِدُوا fiiline mütealliktir.
اَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
هُمْ muttasıl zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. كَانُوا ‘nun dahil olduğu cümle اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamir olarak mahallen merfûdur. كَافِر۪ينَ kelimesi كَانُوا ’nun haberi olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.
Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere maksûr isimler denir. Maksûr isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksûr isimler de vardır. Maksûr isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksûre” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi.
Maksûr isimlerin îrab durumu şöyledir: Merfû halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile mecrur halinde takdiri kesra ile îrab edilir. Yani maksûr isimler merfû, mansub, mecrur hallerinde hep takdirî olarak îrab edilir. الدُّنْيَا kelimesi burada maksûr bir isim olduğu için takdirî olarak îrab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَافِر۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi كفر olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ اَلَمْ يَأْتِكُمْ رُسُلٌ مِنْكُمْ يَقُصُّونَ عَلَيْكُمْ اٰيَات۪ي وَيُنْذِرُونَكُمْ لِقَٓاءَ يَوْمِكُمْ هٰذَاۜ
İstînâfiye olarak fasılla gelen ayet, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Nidanın cevabı olan, اَلَمْ يَأْتِكُمْ رُسُلٌ مِنْكُمْ يَقُصُّونَ عَلَيْكُمْ اٰيَات۪ي cümlesi istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Menfi muzari fiil sıygası, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir.
Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen gerçek manada soru olmayıp kınama ve azarlama manası taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır. Çünkü Allah Teâlâ’nın soru sorup cevap beklemesi muhaldir.
Cümlede müsnedün ileyh olan رُسُلٌ kelimesinin nekre gelmesi tazim ve kesret ifade eder.
مِنْكُمْ car-mecruru, رُسُلٌ ‘un mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
يَقُصُّونَ عَلَيْكُمْ اٰيَات۪ي cümlesi, رُسُلٌ için ikinci sıfattır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Veciz ifade kastına matuf اٰيَات۪ي izafetinde Allah Teâlâ’ya ait olan mütekellim zamirine muzâf olan اٰيَات۪ , şan ve şeref kazanmıştır.
قصّ ; ibretlik olan şeyleri anlatmak demektir. “Kıssadan hisse almak” tabiri hikayelerden ibret alındığı için kullanılır.
وَيُنْذِرُونَكُمْ لِقَٓاءَ يَوْمِكُمْ هٰذَا cümlesi öncesindeki sıfat cümlesi olan يَقُصُّونَ عَلَيْكُمْ اٰيَات۪ي ‘ye atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayetteki muzari fiiller, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
هٰذَا işaret ismi يَوْمِكُمْ ’den bedel olup ıtnâb sanatıdır.
لِقَٓاءَ يَوْمِكُمْ هٰذَا ifadesi hesap gününden kinayedir.
يَوْمِ ’nin هٰذَاۜ ile işaret edilmesi onu tazim ve teşrif içindir.
Hesap gününe هٰذَاۜ ile işaret edilmesi, يَوْمِ için tazim ifade eder. İsm-i işaret, işaret edileni net bir şekilde gösterip onu göz önüne koymuştur. İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ifade eden هٰذَٓا ile zamana işaret edilmiştir.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
لِقَٓاءَ يَوْمِكُمْ هٰذَا (Güne kavuşmak) ifadesinde aklî mecaz sanatı vardır.
لِقَٓاءَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Allah Teâlâ bu ayet ile kâfirleri azarlayıp susturmuştur. Çünkü O, bütün herkese müjdeleyici ve korkutucu olarak peygamberler göndermekle her türlü mazeret kapısını kapatmıştır. Binaenaleyh işte bu yolla herkese müjde ve inzar (korkutma-ikaz) ulaşınca her türlü mazeret ve bahaneyi kaldırma maksadı gerçekleşmiş olur. Böylece de bizzat maksadın kendisi meydana gelmiş olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اَلرُّسُلُ zahiri olarak şer’î ıstılahtaki meşhur mana ile رَسُولٍ kelimesinin çoğuludur. Yani Allah tarafından kullarına inanacakları ve yapacakları şeylere kılavuzluk edecek şekilde gönderilen elçidir. رَسُولٍ kelimesinin lügat manasının çoğulu olması da caizdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
مِنكم ifadesindeki مِن hücceti arttırmak içindir. Yani tanıdığınız, sesini işittiğiniz resuller demektir. Bu harfin لَسْتُ مِنكَ ولَسْتَ مِنِّي (Ben senden değilim, sen de benden değilsin.) sözünde olduğu gibi “ittisaliyye” olması da caizdir. Yani bu harf teb’iz için değildir. هُوَ الَّذِي بَعَثَ في الأُمِّيِّينَ رَسُولًا مِنهُمْ (Cuma Suresi, 2) ayetindeki manada değildir. Çünkü Allah’ın resulleri sadece insan cinsinden olur. Ve makam Allah’ın risaleti makamıdır. Bu makam da resulun melek veya insan cinsinin en şereflisi olmasını gerektirir. Cin cinsi beşerden daha alçaktır. Zira nâr’dan yaratılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Her ne kadar peygamberler, insanlardan gönderilmiş ise de müzekkerin müennese tağlîb yoluyla (sıyga müzekker) geldiği gibi burada da hitapta insanlar cinlere tağlib edilmişlerdir. (Kurtubî, El- Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
قَالُوا شَهِدْنَا عَلٰٓى اَنْفُسِنَا
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Allah Teâla, kendilerine elçiler geldiği halde onlara tabi olmayanların itirafını bildirmektedir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. قَالُوا fiilinin mekulü’l-kavli olan شَهِدْنَا عَلٰٓى اَنْفُسِنَا cümlesi müspet mazi fiil sıygasında lâzım-ı faideî haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
وَغَرَّتْهُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا وَشَهِدُوا عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ اَنَّهُمْ كَانُوا كَافِر۪ينَ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Sebat temekkün ve istikrar ifade eden müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَغَرَّتْهُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا ibaresinde istiare vardır. Canlılara mahsus olan aldatma fiili dünya hayatına nisbet edilmiş, böylece cansız olan bir şey canlı yerinde kullanılmıştır. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır. Sebep- müsebbep alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatıdır.
الدُّنْيَا kelimesi, الْحَيٰوةُ için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
وَشَهِدُوا عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ اَنَّهُمْ كَانُوا كَافِر۪ينَ cümlesi, makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Masdar ve tekid harfi أَنَّ ve akabindeki اَنَّهُمْ كَانُوا كَافِر۪ينَ cümlesi masdar tevilinde, takdir edilen ب harf-i ceriyle birlikte شَهِدُوا fiiline mütealliktir.
Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede اَنَّ ’nin haberi olan كَانُوا كَافِر۪ينَ cümle, nakıs fiil كان ‘nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi )
Müsned olan كَافِر۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
اَنَّهُمْ كَانُوا كَافِر۪ينَ cümlesi ibhamdan sonra izah itnâbıdır. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
شَهِدْنَا عَلٰٓى اَنْفُسِنَا cümlesiyle شَهِدُوا عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
شَهِدْنَا - شَهِدُوا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır..
اَنْفُسِ kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Bu cümle, matufu olan cümle ile beraber onların, dünyada irtikâp ettikleri çirkinlikleri işlemelerine, ahirette de küfürlerini itiraf ve azabı hak etmelerine sebep olan şeyi anlatır ve onları bu şekilde zemmeder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Onlarla ilgili bu haberin maksadı; durumlarını ortaya koymak ve muhatabı, buna benzer kötü bir duruma düşmemeleri için uyarmaktır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
ذٰلِكَ اَنْ لَمْ يَكُنْ رَبُّكَ مُهْلِكَ الْقُرٰى بِظُلْمٍ وَاَهْلُهَا غَافِلُونَ ١٣١
Bu âyetlerde Allah Teâlâ’nın adalet ve rahmeti vurgulanmıştır. O, hem ülke ve milletler hakkında, hem de tek tek insanlar hakkında adaletle muamele eder; bundan dolayı da peygamberler göndererek insanlığa lâyık inanç ve hayat düzeninin ne olduğunu bildirmeden, sapkınlığa düşmüş olan ülke ve milletleri, gerçeklerden habersizken çöküşe mâruz bırakmaz. Ayrıca O, her bir ferdin derecesini yaptıklarına göre belirler. Çünkü Allah onların yaptıklarından habersiz değildir. Hiçbir şey O’nun ilminin dışında kalmadığı için insanları amellerine göre derecelendirmekte de hata etme ihtimali yoktur.
Diyanet Kuran Yolu Tefsiri
ذٰلِكَ اَنْ لَمْ يَكُنْ رَبُّكَ مُهْلِكَ الْقُرٰى بِظُلْمٍ وَاَهْلُهَا غَافِلُونَ
İsim cümlesidir. İşaret ismi ذٰلِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir.
اَنْ tekid ifade eden muhaffefe اِنَّ ’dir. İsmi olan şan zamiri mahzuftur. Takdiri, أنه şeklindedir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, mahzuf لِ harf-i ceriyle ذٰلِكَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
يَكُنْ nakıs, sükun ile meczum muzari fiildir. رَبُّكَ kelimesi يَكُنْ ’un ismi olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مُهْلِكَ kelimesi, يَكُنْ ’un haberi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْقُرٰى muzâfun ileyh olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir.
بِظُلْمٍ car mecruru مُهْلِكَ ’nin failinin veya ذٰلِكَ ’nin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, متلبسا بظلم (zulümle sarılmış olarak) şeklindedir.
وَ haliyyedir. اَهْلُهَا mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. غَافِلُونَ haber olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim).
Burada وَاَهْلُهَا غَافِلُونَ ifadesinde hal isim cümlesi olarak gelmiştir. Hal müspet (olumlu) isim cümlesi olarak geldiğinde umumiyetle başına “و ve zamir” veya yalnız “و ” gelir. Bazen “و ” gelmediği de olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hafifletilmiş olan اَنْ aynı اَنَّ gibi isim cümlesinin başına gelir. Fakat ismini hiçbir zaman açıkta göremeyiz. Çünkü ismini gizli bir zamir (zamir-i şan) olarak alır.
Hafifletilmiş olan اِنْ cümle başında gelebileceği gibi, hafifletilmiş olan اَنْ cümle ortasında gelir ve haberi devamlı cümle olur. Bu cümle isim veya fiil cümlesi olabilir. Edattan sonraki cümle isim veya çekimi yapılamayan (camid) bir fiilden oluşan fiil cümlesi ise edatla arasında yabancı bir kelime bulunmaz. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Şan zamirleri: Müfred gaib ve gaibe (3. tekil şahıs zamiri)nde kendisine dikkat çekilmek istenen bir iş için kullanılır. İkisine birden iş zamiri denir.
Müzekkerine > zamir-i şan (هُوَ – هُ) Müennesine > zamir-i kıssa (هِيَ – هَا)
Zamirler normalde kendinden önceki ismi açıklarken, zamir-i şan/kıssa ise kendinden sonraki kısma dikkat çeker. Şan zamiri “Benden sonra bir cümle gelecek; gelecek olan o cümle çok önemli” mesajı verir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere maksûr isimler denir. Maksûr isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksûr isimler de vardır. Maksûr isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksûre” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksûr isimlerin îrab durumu şöyledir: Merfû halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile mecrur halinde takdiri kesra ile îrab edilir. Yani maksûr isimler merfû, mansub, mecrur hallerinde hep takdirî olarak irab edilir. الْقُرٰى kelimesi burada maksûr bir isim olduğu için takdirî olarak îrab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بِ harf-i ceri mecruruna ilsak, sebep, musahabe, zaid, karşılık-bedel, istiane, zaman-mekân zarfı gibi manalar kazandırabilir. Burada sebep manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
غَافِلُونَ kelimesi sülâsî mücerredi غفل olan fiilin ism-i failidir.
مُهْلِكَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i faildir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ذٰلِكَ اَنْ لَمْ يَكُنْ رَبُّكَ مُهْلِكَ الْقُرٰى بِظُلْمٍ وَاَهْلُهَا غَافِلُونَ
Ayet beyanî istinâf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.
Cümle, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtida-i kelamdır.
ذٰلِكَ mübtedadır. Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması, işaret edilenin önemini vurgular.
ذٰلِكَ , müsnedün ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle müşarün ileyhin mertebesinin yüksekliğini belirtir.
İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden ذٰلِكَ ile duruma işaret edilmiştir.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Cümlede mecrur mahaldeki masdar-ı müevvelin müteallakı olan haberin hazfî îcâz-ı hazif sanatıdır.
اَنْ muhaffefe اَنَّ ’dir ve şan zamiri mahzuftur. Takdiri, اَنْهُ ’dur. Şan zamirinin hazfi dolayısıyla îcâz-ı hazif sanatı vardır.
Tekit ve masdar harfi اَنْ ‘nin dahil olduğu اَنْ لَمْ يَكُنْ رَبُّكَ مُهْلِكَ الْقُرٰى بِظُلْمٍ وَاَهْلُهَا غَافِلُونَ cümlesi masdar tevilinde takdir edilen ل harfiyle birlikte mahzuf habere mütealliktir. Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
اَنْ ’in haberi olan لَمْ يَكُنْ رَبُّكَ مُهْلِكَ الْقُرٰى cümlesi, menfi muzari sıygadaki nakıs fiil كَان ‘nin dahil olduğu isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyh رَبُّكَ izafetiyle gelerek Rab isminin peygambere ait zamire muzâf olması, peygamberin makamını şereflendirmek ve teselli hususunda son derece lütufkar muamele ettiğinin beyanı içindir.
Veciz ifade kastına matuf مُهْلِكَ الْقُرٰى izafeti, كَان ‘nin haberidir.
بِظُلْمٍ car mecruru مُهْلِكَ ’nin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, متلبسا بظلم (zulümle sarılmış olarak) şeklindedir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
بِظُلْمٍ ’deki nekrelik, kesret ve nev ifade eder.
مُهْلِكَ الْقُرٰى ifadesinde hal-mahal alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Helak edilen belde değil, oradaki insanlardır.
مُهْلِكَ , rubaî mezid أهلك fiilinin ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Sülasi fiillerin dışındaki fiillerin sıfat-ı müşebbeheleri, kendi ism-i failleridir.
İsm-i fail, bir eylemi gerçekleştiren kişiyi gösterirken sıfat-ı müşebbehede eylem söz konusu değildir.
Ayetteki بِظُلْمٍ [zulüm sebebi ile…] kelimesi hakkında şu izah yapılmıştır:
Bunun manası, “Rabbin, ... onların yöneldikleri zulümler sebebi ile memleketlerini helak edici değildir.” şeklindedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ayetteki بِظُلْمٍ [zulüm sebebi ile…] ifadesindeki بِ harf-i ceri sebep içindir. Bu zulüm, şirktir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
القُرى ’dan hal olan وَاَهْلُهَا غَافِلُونَ , mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hal, cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlarla yapılan ıtnâb sanatıdır.
İsim cümleleri mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsned olan غَافِلُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
اَهْلُهَا - مُهْلِكَ kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Halkın gafil olması ile kastedilen kendilerine hiç uyarıcı gelmemiş olması değil, gelen uyarıcılara tabi olmamak gafletinde bulunmalarıdır.
غَافِلُ kelimesi yakaza kelimesinin zıddıdır.
وأهْلُها غافِلُونَ cümlesi القُرى ’dan haldir. Burada أهْلُها kelimesinin açıkça zikredilmesiyle köylerin helakinin sakinlerinin eylemlerinin sonucu olduğu açıklanmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
ذَ ٰلِكَ ile muşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamda bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan Suresi 57, s. 190)
İstînafî ibtidaiyye; sapkın insanların, elçilerin çağrısının faydasını göz ardı etmelerine bir tehdit, öğüt ve uyarıdır. Allah Teâlâ’nın ümmetlere resul göndermesi; müşrikleri haşr günü gelmeden önce bu dünyadayken bulundukları halden döndürmek ve resulünün davetine yüz çevirmenin akıbetinin hüsran olduğunu bilmelerini sağlamaktır ki ellerinden kaçıracakları şeyler yüzünden durumlarını düzeltsinler. Böylece azabın yakın olduğu uyarısı yapılmıştır. Müşrikler şirk üzere öldükleri takdirde hallerinin bu bahsedilenler gibi olacağı konusunda uyarılmışlardır. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
ذلك ile daha önce geçen elçi göndermeye ve bu elçilerin kötü bir akıbete karşı kendilerini uyarmalarına ve inzar etme işine işaret etmektedir.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı ’t - Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden و- نَ ve ي - نَ harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
“Hikaye olunuyor ki; Bir kişi küçük bir kuş avladı. Kuş kendisinden sordu:
“Beni ne yapacaksın?”
Avcı: “Seni kesip yiyeceğim!”
Kuş: “Sen koyunlar, sığırlar, develer yedin de doymadın. Yemin olsun, ben bir derdine derman olmadığım gibi açlığını da gideremem. Fakat beni bırakırsan sana üç öğüt vereceğim ki, onlar beni yemekten daha hayırlıdır. Birisini elinde, ikincisini şu damın üstünde, üçüncüsünü ise ağacın dalına konduğumda söyleyeceğim.
Avcı: “O halde birincisini söyle!”
Kuş: “Sakın elinden kaçan bir şey için üzülme.”
Avcı öğüdü beğendi ve kuşu bıraktı. Kuş damın üstüne konunca avcı: “İkincisini söyle.” dedi.
Kuş: “Olmayacak şeyin olacağına, kim söylerse söylesin inanma!”
Ve ağacın dalına kondu ve devam etti: “Ey şakî (haydut)! Eğer beni kesmiş olsaydın, kursağımdan her biri yirmi dirhem ağırlığında iki inci çıkaracaktın.”
Avcı eyvah dedi, üzüldü, dövündü, ah çekti ve:
“Üçüncü öğüdünü söyle.” dedi.
Kuş: “Sen iki tanesini unuttun bile, üçüncüsünü sana nasıl haber vereyim? Ben sana elinden kaçana üzülme ve olmayacak bir şeye sakın inanma demedim mi? Benim etim, kanım ve tüyüm üst üste yirmi dirhem ağırlığında değildir. O halde kursağımda ağırlığı yirmişer olan iki inci nasıl bulunabilir? İlk iki öğüdü tutamadın, üçüncüsünü mü tutacaksın?” dedikten sonra uçup gitti.”
Elinden gidene üzülüp, gidenin hasretini çekmekten ve insanı hakikatı idrak etmekten alıkoyan açgözlülükten ve olmayacak bir şeyin olacağına inanma gafletine düşmekten Allah’a sığınırım. Rabbim; kalp, göz ve mide tokluğu nasip et.
Kalbi İslam’a açılanlardan ve gönül bahçesi genişleyenlerden. Öğütleri işitenlerden ve hayatıyla haline hakikatleri işleyenlerden. Kalbi açgözlülükten arınanlardan. Dünyadan ihtiyacı olanı aldıktan sonra, “daha fazla, daha fazla” diyen nefsinin susturup, “kâfi” diyenlerden olmak duasıyla.
Amin.
***
Övünmekle şükretmek ve başarıyı sahiplenmekle vesile olmak farklı şeylerdir. Biri nankörlüğe ve kibirlenmeye, diğeri ise tevazuya ve teslimiyete götürür. Biri nefsi şımartır ve hedefi şaşırtır, diğeri ise tefekküre daldırır ve Allah’ı andırır.
Bir hoca, öğrencisine dedi ki: Allah’ın seni her an gördüğü bilinciyle kendine ve haline çekidüzen ver. Bulunduğun her anda ve mekanda, Allah’ın rızasını ara ve karşına çıkan fırsatları mümkün olduğunca ve elinden geldiğince değerlendir.
Yaptığın iyiliklerin ve ibadetlerin asıl sahibi olan Allah’a sığın. O’nun emirlerine itaati hafife alma ama asla layık değilim vesvesine kanıp da uzaklaşma. İkisinde de, sen zararlı çıkarsın. Yaptığın bütün ibadet ve iyiliklerin ardından; olası kusurların için af dile ve daima şükret. Zira, ancak şükrettiğini seversin. Sevdiğini anmaya sebep olanların da kıymetini bilirsin.
Ey kalpleri genişleten ve daraltan Allahım!
Kalplerimizi İslam’a açıp, bizi Sana iman ile şereflendirdiğin için,
Yapmamızı nasip ettiğin iyilikler, ibadetler ve başarılar için,
Sana sonsuz hamdu senalar olsun.
Ey hikmet sahibi olan Allahım!
Senin rızan için olan her halimizi ve davranışımızı; çoğaltarak ve niyetlerimizi samimileştirerek daim eyle. Bize Senin yolunda salih kullarınla yarışmayı ve Sana ibadet etmeyi sevenlerden eyle. Yerde ve göklerde sevilenlerden; Senin katındaki cennet evine, Senin sevdiklerine ve Sana kavuşanlardan eyle.
Amin.