En'âm Sûresi 124. Ayet

وَاِذَا جَٓاءَتْهُمْ اٰيَةٌ قَالُوا لَنْ نُؤْمِنَ حَتّٰى نُؤْتٰى مِثْلَ مَٓا اُو۫تِيَ رُسُلُ اللّٰهِۜ اَللّٰهُ اَعْلَمُ حَيْثُ يَجْعَلُ رِسَالَتَهُۜ سَيُص۪يبُ الَّذ۪ينَ اَجْرَمُوا صَغَارٌ عِنْدَ اللّٰهِ وَعَذَابٌ شَد۪يدٌ بِمَا كَانُوا يَمْكُرُونَ  ١٢٤

Onlara bir âyet geldiği zaman, “Allah elçilerine verilenin bir benzeri bize de verilinceye kadar asla inanmayacağız” derler. Allah, elçilik görevini kime vereceğini çok iyi bilir. Suç işleyenlere Allah katından bir aşağılık ve yapmakta oldukları hilekârlık sebebiyle çetin bir azap erişecektir.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِذَا ve zaman
2 جَاءَتْهُمْ onlara geldiği ج ي ا
3 ايَةٌ bir ayet ا ي ي
4 قَالُوا dediler ق و ل
5 لَنْ
6 نُؤْمِنَ kat’iyyen inanmayız ا م ن
7 حَتَّىٰ kadar
8 نُؤْتَىٰ bize verilinceye ا ت ي
9 مِثْلَ aynısı م ث ل
10 مَا
11 أُوتِيَ verilenin ا ت ي
12 رُسُلُ elçilerine ر س ل
13 اللَّهِ Allah’ın
14 اللَّهُ Allah
15 أَعْلَمُ daha iyi bilir ع ل م
16 حَيْثُ yeri ح ي ث
17 يَجْعَلُ koyacağı ج ع ل
18 رِسَالَتَهُ mesajını ر س ل
19 سَيُصِيبُ erişecektir ص و ب
20 الَّذِينَ kimselere
21 أَجْرَمُوا suç işleyen(lere) ج ر م
22 صَغَارٌ bir aşağılık ص غ ر
23 عِنْدَ katında ع ن د
24 اللَّهِ Allah
25 وَعَذَابٌ ve bir azab ع ذ ب
26 شَدِيدٌ çetin ش د د
27 بِمَا karşı
28 كَانُوا (yaptıkları) ك و ن
29 يَمْكُرُونَ hilelerine م ك ر
 

Müfessirlerin çoğunluğuna göre âyet, müşriklerin ileri gelenlerinin Hz. Peygamber’e karşı kıskançlıklarını dile getirmektedir. Fahreddin er-Râzî’ye göre de “Onlar, hüccet ve deliller bekledikleri için değil, aşırı kıskançlıkları yüzünden inkârda daima ısrarlı olmuşlardır” (XIII, 175). Esasen tarihin bütün dönemlerinde ve günümüzde inkârcılık veya bâtıl inançlarda ısrar etmenin temelinde çoğunlukla kıskançlık, gurur ve kibir, yanlış geleneklerin veya telkinlerin etkisini aşamama gibi psikolojik sebepler bulunmaktadır. Hz. Muhammed’in risâletini kıskanan Velîd b. Mug^re, Ebû Cehil gibi Mekke ileri gelenleri de oğullarının çokluğunu, soylu veya zengin olduklarını gerekçe göstererek kendilerinin yahut kendi kabilelerinden birinin peygamberliğe daha lâyık olduğunu ileri sürmüşlerdir (bk. Râzî, XIII, 175). Âyette bu tür iddialara “Allah, elçiliğini kime vereceğini çok iyi bilir” şeklinde cevap verilmiştir. Bu ifade bize peygamberliğin kesbî (insanın istemesi ve gayret göstermesiyle elde edebileceği) bir makam olmadığını, Allah’ın birine peygamberlik vermesinin sadece O’nun bir lutfu olduğunu göstermektedir. Ancak Allah, mutlak irade ve tasarrufuyla, peygamberliği lutfedeceği kişiyi yüksek ahlâkî ve zihnî melekelerle donatır. Buna karşılık kendilerini de peygamberliğe lâyık görenlerin ruhları isyan, kıskançlık, hile ve desisecilik, gurur ve kibir gibi fenalıklarla kirlenmiş olup buna rağmen Peygamber’i tanımamaya, cürümler işlemeye devam ettikleri için, kibirlerine karşılık aşağılık ve zillete, isyanlarına karşılık da azaba mâruz kalacaklardır.

 

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 465-466 

 

صغر Sağara : Kökü  صَغُرَ, mastarı صِغَرٌ olan kelime ile كِبَرٌ kelimesi birbirleriyle değerlendirilen zıd isimlerdendir. Küçük olmak manasında kullanılır. Bu küçüklük  zaman, kadr, itibar, derece, konum ya da cüsse ve yaş itibarıyla olabilir. Kökü صَغِرَ olan صَغَرٌ sözcüğü ise zillet ve hakirlik anlamında kullanılır. Yine Kuran-ı Kerim’de de geçen صاغِرٌ ifadesi alçak bir konum ve mertebeye razı olan kişi demektir. (Müfredat) 

Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 13 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)

 Türkçede kullanılan şekli asgarîdir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

 

وَاِذَا جَٓاءَتْهُمْ اٰيَةٌ قَالُوا لَنْ نُؤْمِنَ حَتّٰى نُؤْتٰى مِثْلَ مَٓا اُو۫تِيَ رُسُلُ اللّٰهِۜ


وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِذَا  şart manalı ,cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. جَٓاءَتْهُمْ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

جَٓاءَتْهُمُ  sükun üzere mebni mazi fiildir.  تۡ  te’nis alametidir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir  هُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اٰيَة  fail olup damme ile merfûdur. Şartın cevabı  قَالُوا ’dur.  

قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l- kavli, لَنْ نُؤْمِنَ ’dir. قَالُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

لَنْ  muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.

نُؤْمِنَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur.

حَتّٰى  gaye bildiren cer harfidir. نُؤْتٰى  muzari fiilini gizli  اَنْ  ile nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  نُؤْمِنَ  fiiline müteallik olarak mahallen mecrurdur.  

نُؤْتٰى   elif üzere mukadder fetha ile mansub meçhul muzari fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. مِثْلَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَٓا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  اُو۫تِيَ رُسُلُ اللّٰهِ ’dır. Îrabtan mahalli yoktur.

اُو۫تِيَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir.  رُسُلُ  naib-i fail olup damme ile merfûdur. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. 

(إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: 

a)  (إِذَا)  fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.

b)  (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır.

c)  Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

حَتّٰٓى  edatı üç şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak. Burada harf-i cer olarak gelmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Burada harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اُو۫تِيَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’dir. 

نُؤْمِنَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ‘dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

 

اَللّٰهُ اَعْلَمُ حَيْثُ يَجْعَلُ رِسَالَتَهُۜ

İsim cümlesidir.  اَللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur.  اَعْلَمُ  haber olup damme ile merfûdur.  

حَيْثُ  mekân zarfı olup mahzuf fiile mütealliktir. Damme üzere mebnidir. يَجْعَلُ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

يَجْعَلُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. رِسَالَتَهُ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

حَيْثُ  mekân zarfıdır. Bu edat cümleye muzâf olur. Edattan sonraki cümle isim ve fiil cümlesi olabilir. Edat kendisinden önceki bir fiilin mekân zarfı, yani mef‘ûlun fihidir. Sonu damme üzere mebni olduğundan mahallen mansubdur.(Arap Dilinde Edatlar, Hasan Akdağ)

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi üç şekilde gelir:

1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek,  

2. Bir halden başka bir hale geçmek, 

3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَعْلَمُ  ism-i tafdil kalıbındandır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


سَيُص۪يبُ الَّذ۪ينَ اَجْرَمُوا صَغَارٌ عِنْدَ اللّٰهِ وَعَذَابٌ شَد۪يدٌ بِمَا كَانُوا يَمْكُرُونَ

 

Fiil cümlesidir. سَيُص۪يبُ  damme ile merfû muzari fiildir. Fiilin başındaki  سَ  harfi tekid ifade eden istikbal harfidir. Faili müstetir zamir olup takdiri هُو ’dir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ, mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اَجْرَمُوا صَغَارٌ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

اَجْرَمُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. صَغَارٌ kelimesi  سَيُص۪يبُ  fiilinin faili olup damme ile merfûdur.  عِنْدَ  mekân zarfı  سَيُص۪يبُ  fiiline mütealliktir.  اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

عَذَابٌ  atıf harfi  وَ ’la  صَغَارٌ ‘e matuftur.  شَد۪يدٌ  kelimesi  عَذَابٌ ‘nun sıfatı olarak damme ile merfûdur. مَا ve masdar-ı müevvel  بِ  harf-i ceriyle  سَيُص۪يبُ  fiiline mütealliktir. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nin ismi, cemi müzekker olan و  muttasıl zamir olarak mahallen merfûdur. يَمْكُرُونَ  cümlesi, كَانُوا ’nin haberi olarak mahallen mansubdur.

يَمْكُرُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

سَيُص۪يبُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi صوب ‘dir. 

اَجْرَمُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  جرم ‘dir.

 

وَاِذَا جَٓاءَتْهُمْ اٰيَةٌ قَالُوا لَنْ نُؤْمِنَ حَتّٰى نُؤْتٰى مِثْلَ مَٓا اُو۫تِيَ رُسُلُ اللّٰهِۜ

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

Şart üslubunda gelen terkipte  اِذَا  şart manalı, cümleye muzaf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Müteallakı, şartın cevap cümlesidir. Şart cümlesi olan  جَٓاءَتْهُمْ اٰيَةٌ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.) 

Cümlenin müsnedün ileyhi olan  اٰيَةٌ ‘ün nekre gelişi muayyen olmayan nev ve tazim ifade eder.

جَٓاءَتْهُمْ اٰيَةٌ  [Ayetin gelmesi] tabirinde جَٓاءَ  fiilinin  اٰيَةٌ ‘a isnad edilmesi istiare sanatıdır. Canlılara mahsus olan gelme fiili zarara nispet edilmiş, böylece cansız olan bir şey canlı yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı vardır. Zararın dokunması ibaresi sebep-müsebbep alakasıyla mecaz-ı mürseldir.

اٰيَةٌ  kelimesinde tevcih sanatı vardır. Hem vahiy hem mucizevi hem ibret alınacak şey manasına gelir. “Ayetlerin gelmesi” tabirinde tecessüm sanatı vardır. Ayetlere canlılık kazandırmıştır. (Medine Balcı Dergâhu’l Kur’an)

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  قَالُوا لَنْ نُؤْمِنَ حَتّٰى نُؤْتٰى مِثْلَ مَٓا اُو۫تِيَ رُسُلُ اللّٰهِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan   لَنْ نُؤْمِنَ حَتّٰى نُؤْتٰى مِثْلَ مَٓا اُو۫تِيَ رُسُلُ اللّٰهِ  cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Muzariye asla manası kazandıran  لَنْ  edatı tekit ifade eder.

Gaye bildiren harf-i cer  حَتّٰى ‘nın, gizli  أنْ ‘le masdar yaptığı   نُؤْتٰى مِثْلَ مَٓا اُو۫تِيَ رُسُلُ اللّٰهِ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel mecrur mahalde olup, حَتّٰى  ile birlikte  نُؤْمِنَ  fiiline mütealliktir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مِثْلَ ‘nin muzâfun ileyhi konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَٓا ‘ nın sılası olan  اُو۫تِيَ رُسُلُ اللّٰهِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اُو۫تِيَ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kur'an-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

نُؤْتٰى - اُو۫تِيَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اُو۫تِيَ - جَٓاءَتْهُمْ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

رُسُلُ اللّٰهِ  izafetinde  رُسُلُ , şan ve şeref kazanmıştır.


اَللّٰهُ اَعْلَمُ حَيْثُ يَجْعَلُ رِسَالَتَهُۜ 

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يَجْعَلُ رِسَالَتَهُۜ  cümlesine muzâf olan mekan zarfı  حَيْثُ , takdiri  أنفذ علما (İlim verdi) olan mahzuf fiile mütealliktir. Müteallakının mahzuf oluşu îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu takdire göre istînafiye olan cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mekan zarfı  حَيْثُ ’nun muzâfun ileyhi olan  يَجْعَلُ رِسَالَتَهُ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

حَيْثُ  mekan zarfıdır. Bu edat cümleye muzaf olur. Edattan sonraki cümle isim ve fiil cümlesi olabilir. Edat kendisinden önceki bir fiilin mekan zarfı yani mef’ûlun fihidir. Sonu damme üzere mebnidir ve mahallen mansubdur.

حَيْثُ  zarfı bazılarına göre mef’ûlun bihtir. Amili mukadder bir fiildir. Çünkü Allah Teâlâ bir mekânda başka bir mekândan daha alîm değildir. Ebu Hayyan; bu kelimenin açıkça zikredilmesi mecazen zarfiyyedir ve  أعلم  kelimesine zarfa müteaddi olma manası kazandırmıştır.  الله أنفذ علما حيث يجعل (Allah nerede olursa olsun ilmini uygular) şeklinde takdir edilir. Yani bu konudaki ilmini gerçekleştirendir. (https://tafsir.app/aljadwal/6/124)

Veciz ifade kastına matuf  رِسَالَتَهُ  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  رِسَالَتَ  şan ve şeref kazanmıştır.

رُسُلُ - رِسَالَتَهُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Allah kelimesi bir kere muzâfun ileyh bir kere de mübteda olarak gelmiştir. Bu terdîd sanatıdır.

Terdîd ; Lügat anlamı tekrarlamaktır ve bu anlamıyla tekrar sanatına benzemektedir. Alimler tarafından farklı tarifleri yapılarak farklı örnekler verilmiştir. Bir lafzın aynı bağlamda, farklı bir manayı ifade etmek üzere tekrar edilmesidir. Tarifteki farklı anlam kaydı bu sanatı tekrîrden ayırmaktadır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Bediî İlmi)


سَيُص۪يبُ الَّذ۪ينَ اَجْرَمُوا صَغَارٌ عِنْدَ اللّٰهِ وَعَذَابٌ شَد۪يدٌ بِمَا كَانُوا يَمْكُرُونَ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İstikbal harfi  سَ  ile tekid edilmiş müspet muzari fiil cümlesi, faide-i haber talebî kelamdır.  سَ  harfi vaid ve vaad siyakında tekid ifade eder.

س  lafzı ile dünyada gerçekleşecek olayları, سوف  lafzı ile ise, ahirette gerçekleşecek olayları ifade etmek için kullanıldığı belirtilmiştir. (Necmettin Çalışkan, Abdurrahman Hasan Habenneke El- Meydânî Ve Tefsîri)

سَيُص۪يبُ  fiilinin mef’ûlü konumundaki has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan  اَجْرَمُوا صَغَارٌ عِنْدَ اللّٰهِ وَعَذَابٌ شَد۪يدٌ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mef’ûlün  الَّذ۪ينَ  ile gelmesi, bahsi geçenleri tahkir anlamı taşır.

Veciz ifade kastı ile gelen ve  صَغَارٌ  ‘a müteallik olan  عِنْدَ اللّٰهِ  izafetinde Allah ismine muzâf olan  عِنْدَ , şan ve şeref kazanmıştır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafz-ı celâllerde tecrîd sanatı, kalplerde haşyet duygularını artırmak için yapılan tekrarda ve zamir makamında zahir isim gelmesinde ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

وَعَذَابٌ , tezayüf nedeniyle fail olan  صَغَارٌ ‘a atfedilmiştir.

صَغَارٌ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

Fail konumundaki  عَذَابٌ  ve صَغَارٌ  kelimelerindeki nekrelik onlardaki özelliğin tahayyül edilemez derece ve çeşitte olduğuna işarettir. 

عَذَابٌ  için sıfat olan  شَد۪يدٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Mecrur mahaldeki masdar harfi  مَا  ve akabindeki  كَانُوا يَمْكُرُونَ cümlesi, masdar tevilinde olup  بِ  harfi ile  سَيُص۪يبُ  fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel, nakıs fiil  كان ‘nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كان ’nin haberi olan  يَمْكُرُونَ , hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidai kelamdır. Muzari fiil cümlesi olarak gelmesiyle hüküm takviye edilmiştir.

كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)

كَان ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)

صَغَارٌ - عَذَابٌ - اَجْرَمُوا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.