اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ هَدَى اللّٰهُ فَبِهُدٰيهُمُ اقْتَدِهْۜ قُلْ لَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْراًۜ اِنْ هُوَ اِلَّا ذِكْرٰى لِلْعَالَم۪ينَ۟ ٩٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أُولَٰئِكَ | İşte onlar |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimselerdir |
|
| 3 | هَدَى | hidayet ettikleridir |
|
| 4 | اللَّهُ | Allah’ın |
|
| 5 | فَبِهُدَاهُمُ | onların yoluna |
|
| 6 | اقْتَدِهْ | uy |
|
| 7 | قُلْ | de ki |
|
| 8 | لَا |
|
|
| 9 | أَسْأَلُكُمْ | sizden istemiyorum |
|
| 10 | عَلَيْهِ | ona karşılık |
|
| 11 | أَجْرًا | bir ücret |
|
| 12 | إِنْ | değildir |
|
| 13 | هُوَ | O |
|
| 14 | إِلَّا | ancak |
|
| 15 | ذِكْرَىٰ | bir öğüttür |
|
| 16 | لِلْعَالَمِينَ | alemlere |
|
Allah’ın bu kişileri hidayete erdirdiği, tarihî bir hakikati kesin olarak ortaya koymak bakımından, bir defa daha vurgulandıktan sonra Hz. Muhammed’e, son peygamber olarak onların hidayetine uyup aynı evrensel hakikati devam ettirmesi emredilmiştir. Burada Araplar’a ve Kur’an’ın muhatabı olan herkese, Hz. Muhammed’in görülmemiş duyulmamış bir din icat etmediğine, aksine, geçmiş peygamberlerin sünnetini devam ettirdiğine ilişkin dolaylı bir hatırlatma da vardır. Ayrıca Resûlullah’a, seleflerinden birini veya bir kısmını örnek almak yerine, hepsinin hidayetine uyması, meziyetlerini kendisinde toplaması emredilmiştir. Bu buyruk hangi devir, ülke, millet ve kültüre ait olursa olsun, evrensel gerçekliğin, doğruluk ve iyiliğin benimsenmesi ve yaşatılması gerektiğine işaret etmekte; Hz. Peygamber’den de bu değerlere sahip çıkmasını istemektedir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 437
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ هَدَى اللّٰهُ فَبِهُدٰيهُمُ اقْتَدِهْۜ
İsim cümlesidir. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ haber olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası هَدَى اللّٰهُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
هَدَى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إن صرت إلى مثل حالهم فاقتد بهواهم (Onların hali gibiysen onların hevasına uy) şeklindedir.
بِهُدٰيهُمُ car mecruru اقْتَدِهْ fiiline müteallik olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir هُمُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اقْتَدِهْ illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir.
اقْتَدِهْ fiilinin sonundaki he harfi vakıf içindir. Aslında yazıda olmaması gerekir, ancak vakıf işareti kabul edilerek ve resmi mushafa uyularak bu harfin yazıda da tespiti güzel kabul edilmiştir.(Ebüssuûd ,İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Hâ-i sekt: Kelimenin aslından olmayan, müstakil bir anlam da taşımayan, yalnız bulunduğu kelimenin son harfinin harekesini korumak için bazı kelime sonlarında görülen He ( ـه ) harflerine denir.
Kıraat imamları, Kur’an-ı Kerim’de yedi kelimenin sonlarında bulunan Hâ-i sekt’lerin;
a. Vakıf halinde sakin olarak okunması konusunda ittifak etmişlerdir. O halde bu örneklerin bulunduğu yerlerde, diğer kelime sonlarındaki sakin harfler gibi vakıf yapılmalıdır.
b. Vasıl halinde ise bu harflerin okunup okunmaması konusunda ihtilaf etmişlerdir.
Kıraat imamımız İmam Asım, bu yedi kelimenin tamamında, vakf ve vasl halinde Hâ-i sekt’leri, sakin olarak okumuştur. Bu yedi kelime şunlardır: 1: Bakara, 259. (لمْ يَتسَنّهْ) şeklinde, 2: En’am, 90. (إقْتدِهْ) şeklinde,
3:Hâkkah; 19, 25 . ayetlerinde (كِتابيَهْ ) şeklinde, 4:Hâkkah; 20, 26. ayetlerinde (حسابيَهْ)
5:Hâkkah, 28. (ماليَهْ) şeklinde, 6:Hâkkah, 29. ayette: (سلْطانِيَهْ) şeklinde
7:Kâria, 10. ayette: (ما هِيَهْ) şeklindedir.
قُلْ لَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْراًۜ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli, لَٓا اَسْـَٔلُكُمْ ’dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
لَٓا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اَسْـَٔلُكُمْ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنا ’dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
عَلَيْهِ car mecruru اَجْراً ’in mahzuf haline mütealliktir. اَجْراً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اِنْ هُوَ اِلَّا ذِكْرٰى لِلْعَالَم۪ينَ۟
İsim cümlesidir. اِنْ nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. Munfasıl zamiri هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. اِلَّا hasr edatıdır. ذِكْرٰى haber olup elif üzere mukadder damme ile merfûdur.
لِلْعَالَم۪ينَ۟ car mecruru ذِكْرٰى ’nın mahzuf sıfatına müteallik olup cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ هَدَى اللّٰهُ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkâri kelamdır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اُو۬لٰٓئِكَ mübteda, الَّذ۪ينَ haberdir.
Cümlede müsnedün ileyhin ism-i işaretle marife olarak gelmesi, işaret edilene dikkat çekip tazim etmek içindir.
Müsnedin ism-i mevsûlle marife olması, tazim kastının yanında sonraki habere dikkat çekmek içindir. Ayrıca onların muhatap tarafından bilinen kişiler olduklarını bize gösterir.
İsm-i işaret ve ism-i mevsûl marife kelimelerdir. Hem müsnedin hem de müsnedün ileyhin marife gelmesi kasr ifade eder.
İşaret ismi arkasından gelen şeylerin, kendisinden öncekiler sebebiyle gerçekleştiğini işaret eder. (Halidi, Vakafat, s. 109)
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ [işte onlar] işaret isminin kullanılması, onların mertebelerinin yüksekliğini bildirmek içindir. Yani o peygamberler, Allah’ın hakka ve sırat-ı müstakime hidayet ettiği kimselerdir. Bu kelamda ism-i celilin (Allah) zahir olarak zikredilmesi, hidayetin illetini zımnen bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اُو۬لٰٓئِكَ ism-i işaretin tekrarı işaret edilen temyizi tekid ve haberin öneminden dolayıdır. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Kasr (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) mübteda ve haber arasındadır. اُو۬لٰٓئِكَ mevsûf/maksûr, الَّذ۪ينَ sıfat/maksûrun aleyh olur. Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.
Kasr-ı mevsûf ale’s sıfat: Zikredilen mevsûfta, bu sıfattan başka bir sıfat olmadığını ifade etmektir. Ama bu sıfat başka mevsûflarda bulunabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Haber konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan هَدَى اللّٰهُ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
بِهُدٰيهُمُ - هَدَى kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
فَبِهُدٰيهُمُ اقْتَدِهْۜ
فَ , mahzuf şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. Takdiri; إن صرت إلى مثل حالهم (Onların hali gibiysen … ) olan şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Cevap cümlesi olan فَبِهُدٰيهُمُ اقْتَدِهْ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cevap cümlesinde takdim tehir sanatı vardır. بِهُدٰيهُمُ car mecruru, önemine binaen ve kasır manası için amili olan اقْتَدِهْ ’ya, takdim edilmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Kur'an'ın Beyan Üslubu, s. 150)
Kasr fiille müteallakı arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. اقْتَدِهْ maksur-sıfat, بِهُدٰيهُمُ maksurun aleyh- mevsuf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.
Mahzuf şart ve mezkur cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
[Öyleyse sadece bunların hidayetine uy] yani uymak için sadece bunların hidayetlerini tercih et ve başkasına değil sadece bunlara uy. Zira mef‘ûlün takdim edilmiş olması böyle bir manayı ifade etmektedir. “Bunların hidayeti”nden murad, onların Allah’a inanmaları, O’nu birlemeleri ve dinin temelleri / esasları hususunda takip ettikleri yoldur, şeriatler bunun dışındadır çünkü bunlarda peygamberden peygambere farklılık söz konusudur. Dolayısıyla şeriatler neshedilmedikleri takdirde hidayettirler neshedildikleri takdirde artık hidayet olma özellikleri kalmaz. Fakat dinin temelleri / esasları böyle değildir bunlar ebedi olarak hidayettir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
اقْتَدِهْ kelimesinin sonundaki هُ sekte içindir. (Yani ha sesi üzere durulsun diye) Bu harflerin hakkı, durulduğunda var olup geçildiğinde düşmesidir; ancak bu harfler Mushaf hattında var olduğu için durmanın tercih edilmesi güzel görülmüştür. Bununla birlikte, geçerek okuyup bu harflerin düşürülmesinde bir sakınca olmadığı da söylenmiştir. İbn Muhaysın bu kelimeleri hâ olmaksızın ya harfinin iskanıyla okumuştur. Bir grup kurra ise bu kelimeleri Mushaf hattına uyarak geçerken de dururken de ha’yı ispatla okumuştur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl, Hakka/19)
قُلْ لَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْراًۜ
Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan لَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْراً cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَلَيْهِ , ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan اَجْراً ’deki nekrelik, kıllet ifade eder. Nefy siyakında nekre, umum ifade eder.
اِنْ هُوَ اِلَّا ذِكْرٰى لِلْعَالَم۪ينَ۟
Ayetin son cümlesi ta’liliyye olarak gelmiştir. Fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Kasrla tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Nefy harfi اِنْ ve istisna edatı اِلَّا ile oluşan kasr mübteda ve haber arasındadır. Kasr-ı mevsuf ale’s-sıfattır. هُوَ mevsuf/maksûr, ذِكْرٰى sıfat/maksûrun aleyhtir.
Yani o, alemler için sadece öğüttür. Öğüt olmak dışındaki bütün özellikleri olumsuzlanmıştır.
لِلْعَالَم۪ينَ۟ car-mecruru haber olan ذِكْرٰى ‘ya mütealliktir.
ذِكْرٰى , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)