بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَلَمْ يَلْبِسُٓوا ا۪يمَانَهُمْ بِظُلْمٍ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمُ الْاَمْنُ وَهُمْ مُهْتَدُونَ۟ ٨٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 2 | امَنُوا | inanan(lar) |
|
| 3 | وَلَمْ | ve |
|
| 4 | يَلْبِسُوا | bulamayanlar |
|
| 5 | إِيمَانَهُمْ | imanlarını |
|
| 6 | بِظُلْمٍ | bir haksızlıkla |
|
| 7 | أُولَٰئِكَ | işte |
|
| 8 | لَهُمُ | onlarındır |
|
| 9 | الْأَمْنُ | güven |
|
| 10 | وَهُمْ | ve onlardır |
|
| 11 | مُهْتَدُونَ | doğru yolu bulanlar da |
|
Ağırlıklı görüşe göre bu âyetteki ifade de Hz. İbrâhim’e aittir ve onun “İki taraftan hangisi güvende olmaya daha lâyıktır?” şeklindeki sorusuna yine kendisi tarafından verilen cevaptır. Sorunun soran tarafından cevaplandırılması, başka bir cevabın bulunmamasından dolayıdır. “(Allah’a) inanıp da imanlarına herhangi bir haksızlık bulaştırmayanlar” ifadesi, söz konusu kavmin Allah’a inanmakla birlikte, Tanrı saydıkları başka şeyleri O’na ortak koştuklarını göstermektedir. Âyetteki zulümden maksat, Allah’a şirk koşmaktır. Çünkü zulmün asıl anlamı, “hak sahibinin hakkını tanımamak, vermemektir.” Ulûhiyyet ve rubûbiyyet yalnızca Allah’a ait olduğu halde, başka varlık ve nesneleri de Tanrı yerine koymak, Allah’ın mahlûkatı üzerindeki hakkını tanımamaktır. Nitekim Hz. Peygamber de “Allah’ın kulları üzerindeki hakkı O’na kulluk edip hiçbir şeyi kendisine ortak koşmamaktır” (Buhârî, “Tevhîd”, 1; Müslim, “Îmân”, 48-51) buyurmuştur. Sahih kaynaklarda nakledilen bir rivayete göre bu âyet geldiğinde müslümanlar, hayat boyunca zulümden uzak durmanın kendileri için mümkün olmadığını düşünerek telâşa kapılmışlar; bunun üzerine Resûlullah âyete şu şekilde açıklık getirmiştir: “Bu sizin düşündüğünüz zulüm değildir. Burada Lokmân’ın oğluna hitaben söylediği “Sevgili oğlum! Allah’a ortak koşma; çünkü O’na ortak koşmak kesinlikle çok büyük bir haksızlıktır” (Lokmân 31/13) meâlindeki âyette geçen zulüm kastedilmiştir” (Buhârî, “Enbiyâ”, 41).
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 433-434
اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَلَمْ يَلْبِسُٓوا ا۪يمَانَهُمْ بِظُلْمٍ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمُ الْاَمْنُ وَهُمْ مُهْتَدُونَ۟
İsim cümlesidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يَلْبِسُٓوا fiili نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ا۪يمَانَهُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِظُلْمٍ car mecruru يَلْبِسُٓوا fiiline mütealliktir.
اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمُ الْاَمْنُ cümlesi, اَلَّذ۪ينَ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. لَهُمُ الْاَمْنُ cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
لَهُمُ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْاَمْنُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. هُمْ مُهْتَدُونَ۟ cümlesi, atıf harfi وَ ’la لَهُمُ الْاَمْنُ ’ye matuftur.
Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. مُهْتَدُونَ۟ haber olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
اٰمَنُوا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
مُهْتَدُونَ۟ sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَلَمْ يَلْبِسُٓوا ا۪يمَانَهُمْ بِظُلْمٍ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمُ الْاَمْنُ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. اَلَّذ۪ينَ mübteda, اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمُ الْاَمْنُ cümlesi haberdir.
Mübteda konumundaki has ism-i mevsûlun sılası olan اٰمَنُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, bahsi geçenlerin bilinen kişiler olmasının yanında o kişilere tazim ifade eder. Ayrıca ism-i mevsûl, sonradan gelecek habere dikkat çeker.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَلَمْ يَلْبِسُٓوا ا۪يمَانَهُمْ بِظُلْمٍ cümlesi, atıf harfi وَ ’la sılaya atfedilmiştir. Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.
Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمُ الْاَمْنُ cümlesi اَلَّذ۪ينَ ’nin haberidir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. اُو۬لٰٓئِكَ mübteda, لَهُمُ الْاَمْنُ cümlesi haberdir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Haber konumundaki cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur لَهُمُ mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْاَمْنُ, muahhar mübtedadır.
اٰمَنُوا - ا۪يمَانَهُمْ - الْاَمْنُ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
يَلْبِسُٓوا hakikatte يَخْلِطُوا karıştırmak anlamındadır. Burada benzer iki şeyin aynı vakitte yapılması konusunda mecazdır. ولا تَلْبِسُوا الحَقَّ بِالباطِلِ ayetindeki gibi cisimleri karıştırmaya benzetilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması işaret edilen kişilere tazim ifade etmiştir. Onların derecelerinin yüksekliğini ve şeref mertebelerinin yüceliğini bildirmek içindir. Yani şirk şaibesinden tamamen uzak, halis iman vasfını taşıyanlar var ya, güven ancak onlarındır ve Hakka hidayet edilmiş olanlar da ancak onlardır başkaları ise apaçık bir dalalettedir demektir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) zulüm kelimesine “şirk” manası vermiş, yorum olarak ve buna delil olarak Lokman Suresi 13. ayeti göstermiştir. Kur’an’da bir çok yerde zulüm şirk olarak geçmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm; Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
الْاَمْنُ ‘ in marifeliği cins içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَهُمْ مُهْتَدُونَ۟
Cümle, atıf harfi وَ ’la لَهُمُ الْاَمْنُ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Cümle sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlesinde müsned olan مُهْتَدُونَ۟ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder. Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail ise hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. İsm-i fail, isim cümlesi bağlamında kullanılıp başında tekid lâmı (lâm-ı muzahlaka) bulunursa, bu durum sübut manasını artırır. (Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi -Manaya Delâleti - Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran/June 2020, 19/1: 405-426)
اٰمَنُوا - مُهْتَدُونَ۟ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
وَتِلْكَ حُجَّتُنَٓا اٰتَيْنَاهَٓا اِبْرٰه۪يمَ عَلٰى قَوْمِه۪ۜ نَرْفَعُ دَرَجَاتٍ مَنْ نَشَٓاءُۜ اِنَّ رَبَّكَ حَك۪يمٌ عَل۪يمٌ ٨٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَتِلْكَ | işte bunlar |
|
| 2 | حُجَّتُنَا | hüccetlerimizdir |
|
| 3 | اتَيْنَاهَا | verdiğimiz |
|
| 4 | إِبْرَاهِيمَ | İbrahim’e |
|
| 5 | عَلَىٰ | karşı |
|
| 6 | قَوْمِهِ | kavmine |
|
| 7 | نَرْفَعُ | yükseltiriz |
|
| 8 | دَرَجَاتٍ | derecelerle |
|
| 9 | مَنْ | kimseyi |
|
| 10 | نَشَاءُ | dilediğimiz |
|
| 11 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 12 | رَبَّكَ | Rabbin |
|
| 13 | حَكِيمٌ | hüküm ve hikmet sahibidir |
|
| 14 | عَلِيمٌ | bilendir |
|
“Hüccet”ten maksat, Hz. İbrâhim’in gözlemleri ve aklî istidlâlleriyle ulaştığı kesin sonuçlarla ortaya koyduğu delillerdir. Âyetteki “alâ” edatı bu delillerin hasmı susturacak doğruluk ve sağlamlıkta olduğuna işaret eder. Bu delillerin ilâhî bir lutuf olarak gösterilmesinden sonra “Biz dilediğimiz kimselerin derecelerini yükseltiriz” buyurulması, bu tür gözlemler yapmanın sadece İbrâhim’e mahsus olmadığını, başkalarının da buna benzer metotlarla doğru sonuçlara ulaşabileceklerini; ayrıca, eşya ve olaylar üzerinde düşünerek bunlardan aklî ve ilmî bakımdan doğru sonuçlar çıkaran insanların Allah nezdindeki derece ve itibarlarını gösterir. Nitekim âyetin sonunda Allah Teâlâ kendi zatının ululuğunu da ilim ve hikmetteki kemali ile ifade buyurmuştur.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 434
وَتِلْكَ حُجَّتُنَٓا اٰتَيْنَاهَٓا اِبْرٰه۪يمَ عَلٰى قَوْمِه۪ۜ
İsim cümlesidir. İşaret ismi تِلْكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir. حُجَّتُنَٓا haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri نَٓا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrur veya işaret isminden bedel olup damme ile merfûdur.
اٰتَيْنَاهَٓا cümlesi, mübtedanın ikinci haberi olarak mahallen merfûdur.
اٰتَيْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَٓا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هَٓا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اِبْرٰه۪يمَ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Gayri munsarif olduğundan tenvin almamıştır. عَلٰى قَوْمِه۪ car mecruru mahzuf hale mütealliktir. Takdiri, حجّة على قومه (Kavmine hüccettir.) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰتَيْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’dir.
İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
نَرْفَعُ دَرَجَاتٍ مَنْ نَشَٓاءُۜ اِنَّ رَبَّكَ حَك۪يمٌ عَل۪يمٌ
Fiil cümlesidir. نَرْفَعُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. دَرَجَاتٍ mekân zarfı mef’ûlun fih olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır.
Müşterek ism-i mevsûl مَنْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsmi mevsûlun sılası نَشَٓاءُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
نَشَٓاءُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
رَبَّكَ kelimesi اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. حَك۪يمٌ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. عَل۪يمٌ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
حَك۪يمٌ - عَل۪يمٌ kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَتِلْكَ حُجَّتُنَٓا اٰتَيْنَاهَٓا اِبْرٰه۪يمَ عَلٰى قَوْمِه۪ۜ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsned حُجَّتُنَٓا , veciz ifade kastına matuf olarak izafetle gelmiştir. Bu izafette azamet zamirine muzaf olan حُجَّتُ , tazim ve şeref kazanmıştır. Müsnedin izafet şeklinde gelmesi, az sözle çok anlam ifadesinin yanında müsnedün ileyhe tazim ifade etmiştir.
Cümlede müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması işaret edilenleri tazim ifade eder. İsm-i işaret, müsnedün ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle onların mertebelerinin yüksekliğini belirtir.
İşaret isminde istiare vardır. Ayette Allah’ın Hz. İbrahim’e verdiği delillere işaret edilmiştir.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamda bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan/57, s.190)
تِلْكَ [işte bunlar], Enam Suresi’nin 76, 77, 78. ayetlerinde zikredilen ve İbrahim’e verilen hüccetleri ifade eder. Diğer bir görüşe göre ise söz konusu تِلْكَ , “Beni hidayete erdirdiği halde siz, Allah hakkında benimle tartışmaya mı giriyorsunuz?” (Enam/80) mealindeki ayete işaret eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
حُجَّتُ ’in ism-i celâle izafeti delillerin sıhhatini ve şanını yüceltmek içindir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
اٰتَيْنَاهَٓا اِبْرٰه۪يمَ عَلٰى قَوْمِه۪ cümlesi, تِلْكَ ‘nin ikinci haberidir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
اٰتَيْنَاهَٓا , fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
عَلٰى قَوْمِه۪ car-mecruru, fiilin mef’ûlünden mahzuf hale mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
نَرْفَعُ دَرَجَاتٍ مَنْ نَشَٓاءُۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
نَرْفَعُ , fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
نَرْفَعُ fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsul مَنْ ‘ in sılası olan نَشَٓاءُ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Genel olarak شَٓاءَ fiilinin mef'ûlun bu cümlede olduğu gibi hazf edilir. Çünkü ibham; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garip birşey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
نَرْفَعُ - دَرَجَاتٍ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Bu cümlede istikbal kipinin kullanılması bu terfiin sadece İbrahim’e mahsus değil bütün seçkin hayırlılar arasında câri ilâhi bir sünnet olduğuna delalet eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اِنَّ رَبَّكَ حَك۪يمٌ عَل۪يمٌ
Ayetin ta’liliyye olarak gelen son cümlesinin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Ayetin başında İbrahim (a.s.) şeklinde üçüncü şahıs olarak söz edilirken bu cümlede muhatap zamirine ve azamet zamirinden Rab ismine iltifat edilmiştir.
Müsnedün ileyhin Rab ismiyle gelmesi, Allah’ın rububiyet sıfatını ön plana çıkarma kastına matuftur.
رَبَّكَ izafetinde كَ zamirinin Rab ismine muzâfun ileyh olması dolayısıyla Hz. İbrahim şan ve şeref kazanmıştır. Ayrıca bu izafet Allah’ın, rububiyet vasfıyla ona destek olduğunun işaretidir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için cümledeki Rab isminde tecrîd sanatı vardır.
عَل۪يمٌ - حَك۪يمٌ۟ kelimeleri faîl vezninde mübalağa sıygasıdır, aralarında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır.
Haber olan iki vasfın aralarında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. Allah’ın عَل۪يمٌ ve حَك۪يمٌ sıfatlarının tenvinli gelişi, bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ رَبَّكَ حَك۪يمٌ عَل۪يمٌ cümlesi, istînafî beyaniyye olan müste’nef bir cümledir. Çünkü نَرْفَعُ دَرَجَاتٍ مَنْ نَشَٓاءُ sözü bir suali harekete geçirir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
رَبَّ kelimesinin, azamet zamiri yerine Hz. İbrahim’e ait bir zamire izafe edilmesi (senin Rabbin, demesi), Allah’ın İbrahim’e ziyadesiyle lütuf ve inayet buyurduğunu gösterir.(Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli’s-Selîm)
وَوَهَبْنَا لَهُٓ اِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَۜ كُلاًّ هَدَيْنَاۚ وَنُوحاً هَدَيْنَا مِنْ قَبْلُ وَمِنْ ذُرِّيَّتِه۪ دَاوُ۫دَ وَسُلَيْمٰنَ وَاَيُّوبَ وَيُوسُفَ وَمُوسٰى وَهٰرُونَۜ وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَۙ ٨٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَوَهَبْنَا | ve biz hediye ettik |
|
| 2 | لَهُ | ona |
|
| 3 | إِسْحَاقَ | İshak’ı |
|
| 4 | وَيَعْقُوبَ | ve Ya’kub’u da |
|
| 5 | كُلًّا | hepsine de |
|
| 6 | هَدَيْنَا | doğru yolu gösterdik |
|
| 7 | وَنُوحًا | Nuh’a |
|
| 8 | هَدَيْنَا | yol göstermiştik |
|
| 9 | مِنْ |
|
|
| 10 | قَبْلُ | daha önce |
|
| 11 | وَمِنْ | ve |
|
| 12 | ذُرِّيَّتِهِ | onun soyundan |
|
| 13 | دَاوُودَ | Davud’a |
|
| 14 | وَسُلَيْمَانَ | ve Süleyman’a |
|
| 15 | وَأَيُّوبَ | ve Eyyub’a |
|
| 16 | وَيُوسُفَ | ve Yusuf’a |
|
| 17 | وَمُوسَىٰ | ve Musa’ya |
|
| 18 | وَهَارُونَ | ve Harun’a |
|
| 19 | وَكَذَٰلِكَ | ve böylece |
|
| 20 | نَجْزِي | biz ödüllendiririz |
|
| 21 | الْمُحْسِنِينَ | güzel davrananları |
|
Önceki âyetlerde Hz. İbrâhim’in gözlem ve istidlâl metoduyla ortaya koyduğu tevhid akîdesinden söz edildikten sonra bu âyetlerde İbrâhim’in sahip olduğu akîdenin bütün peygamberlerce benimsenen mutlak hakikat olduğu anlatılmaktadır. 84. âyette, Hz. İbrâhim’in imanda hakikate ulaşma ve tevhid akîdesini hâkim kılma çabasının bir ödülü olmak üzere kendisine İshak adlı bir oğul ve Ya‘kub adlı bir torun armağan edildiği belirtiliyor.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 436
وهب: Bu fiilin mastarı kişinin herhangi bir karşılık ya da bedel beklemeden malını başkasına vermesi anlamında Türkçede de kullanılan “hibe” الْهِبَة kelimesidir. Yüce Allah’ın الْوَهَّاب esmâsı, O’nun herkese hak ettiği kadar hibe ettiğini bildirmektedir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 25 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri hîbe etmek, mevhîbe ve vehbîdir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَوَهَبْنَا لَهُٓ اِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَۜ كُلاًّ هَدَيْنَاۚ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. وَهَبْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَٓا fail olarak mahallen merfûdur. لَهُٓ car mecruru وَهَبْنَا fiiline mütealliktir. اِسْحٰقَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Gayr-i munsariftir. يَعْقُوبَ atıf harfi وَ ’la اِسْحٰقَ ’a matuftur. كُلاًّ هَدَيْنَاۚ cümlesi, اِسْحٰقَ veya يَعْقُوبَ ‘un hali olarak mahallen mansubdur.
كُلاًّ mukaddem mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. هَدَيْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَٓا fail olarak mahallen merfûdur.
Gayri munsarif isimler; kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarif isme “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir.
Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsarif isimlerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَنُوحاً هَدَيْنَا مِنْ قَبْلُ وَمِنْ ذُرِّيَّتِه۪ دَاوُ۫دَ وَسُلَيْمٰنَ وَاَيُّوبَ وَيُوسُفَ وَمُوسٰى وَهٰرُونَۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نُوحاً mukaddem mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. هَدَيْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَٓا fail olarak mahallen merfûdur.
مِنْ قَبْلُ car mecruru هَدَيْنَا fiiline mütealliktir. قَبْلُ cer mahallinde muzâftır. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır.
وَ atıf harfidir. مِنْ ذُرِّيَّتِه۪ car mecruru دَاوُ۫دَ ’nin mahzuf haline mütealliktir. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
سُلَيْمٰنَ وَاَيُّوبَ وَيُوسُفَ وَمُوسٰى وَهٰرُونَ kelimeleri, atıf harfi وَ ’la دَاوُ۫دَ ’ye matuftur.
قَبْلَ ve بَعْدَ kelimeleri; muzâfun ileyhleri hazfedilince zamme üzere mebni olurlar: Bu durumdaki izafete izafetten munkatı’ zarflar (izafetten kesilen zarflar) denir. قَبْلَ zarfı, hem cümleye hem de tek kelimeye (Müfrede) muzâf olanlar grubundandır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَۙ
وَ itiraziyyedir. كَ harf-i cerdir. مثل “gibi” manasındadır. Bu ibare, amili نَجْزِي olan mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. Takdiri, نجزي المحسنين جزاء كذلك (Muhsinleri böyle bir cezayla cezalandırırız, yani mükâfatlandırırız.) şeklindedir.
ذا işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir.
نَجْزِي fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. الْمُحْسِن۪ينَ mef’ûlun bih olup nasb alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
الْمُحْسِن۪ينَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babından ism-i faildir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَوَهَبْنَا لَهُٓ اِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَۜ كُلاًّ هَدَيْنَاۚ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl- Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Car-mecrur لَهُٓ önemine binaen mef’ûle takdim edilmiştir.
الوَهْبُ والهِبَةُ ; karşılıksız bir şey vermektir. Burada lütfetme ve kolaylıkla verme anlamında mecazdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
كُلاًّ هَدَيْنَا cümlesi, اِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ ‘un halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. كُلاًّ kelimesi هَدَيْنَا fiilinin mukaddem mef’ûlüdür. كُلاًّ kelimesindeki tenvin, mahzuf muzâfun ileyhten ivazdır.
وَهَبْنَا ve هَدَيْنَا fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
كُلاًّ هَدَيْنَا itiraziyyedir. Yani hepsini; İbrahim, İshak ve Yakub’u hidayet ettik. Zahir olduğundan muzâfun ileyh hazf olmuştur. كُلاًّ ’deki ُtenvin muzâfun ileyhten bedeldir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
وَنُوحاً هَدَيْنَا مِنْ قَبْلُ وَمِنْ ذُرِّيَّتِه۪ دَاوُ۫دَ وَسُلَيْمٰنَ وَاَيُّوبَ وَيُوسُفَ وَمُوسٰى وَهٰرُونَۜ
İstînâfa matuf olan cümlenin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. نُوحاً ihtimam için amili olan هَدَيْنَا ‘ya takdim edilmiştir.
هَدَيْنَا fiiline müteallik olan مِنْ قَبْلُ car-mecrurunun muzâfun ileyhi mahzuftur. Kelimedeki ötre mahzuftan ivazdır. Takdiri, قبل إبراهيم [İbrahim’den önce]’dir. Mef’ûl olan diğer isimler de temasül nedeniyle نُوحاً ’a atfedilmiştir.
هَدَيْنَا kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
مِنْ ذُرِّيَّتِه۪ car-mecruru, دَاوُ۫دَ ‘nin mahzuf mukaddem haline mütealliktir.
وَمِنْ ذُرِّيَّتِه۪ [onun zürriyetinden] ifadesindeki ه [o] zamiri İbrahim’e (a.s.) racidir. Çünkü burada, hem nazm-ı kerimin siyakı hem de İbrahim’e hüccet verilmesi, derecesinin yükseltilmesi, kendisine peygamber evlat bahşedilmesi, kıyamet gününe kadar bu şerefin kendi neslinde bırakılması gibi özellikler buna delalet eder. Bütün bunlar, İbrahim dinine mensup olduklarını iddia eden müşrikleri ve Yahudileri ilzam etmek içindir. Bu zamirin Hz.Nuh’a ait olduğu görüşünde olanlar da vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
دَاوُ۫دَ - سُلَيْمٰنَ - اَيُّوبَ - يُوسُفَ -مُوسٰى -هٰرُونَ kelimeleri arasında ıttırad sanatı vardır.
Bu ayette ıttırad sanatı vardır. Övdüğü kişinin, babasının, dedesinin isimleri zorlanmaksızın ve rastgele yapılmaksızın peşpeşe doğum sırasına göre zikredilmiştir. (Dr.Mustafa Aydın Arap Dili Belagatında Bedî‘ilmi Ve Sanatları)
وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَۙ
وَ , itiraziyyedir.
كَذٰلِكَ , amili نَجْزِي olan mahzuf bir mef’ûlü mutlaka mütealliktir. Takdiri; نجزي المحسنين جزاء كذلك (İyilik yapanları da böyle ödüllendiririz) şeklindedir.
Bu takdire göre müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir. Ayrıca muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
نَجْزِي fiili, azamet zamirine isnadla tazim edilmiştir.
Ayette cem’ ma’at-taksim sanatı vardır. İhsanda bulunulan peygamberlerin sayılması taksim, muhsin olma özelliğinde birleşmeleri cem sanatıdır.
Bu cümlede isimleri sayılan peygamberlerin, zamir makamında الْمُحْسِن۪ينَ kelimesiyle zahir olarak zikredilmeleri onları tazim ve yüceltmek içindir.
Mef’ûl olan الْمُحْسِن۪ينَ mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail, hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. (Muhammed Rızk, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Fail’in İfade Göstergesi (Manaya Delâleti), Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 10 (2007) s. 55 - 90)
كَذٰلِكَ kendinden önceki bir manaya işaret eder. Ancak çoğu zaman o da müstakil bir lafız değildir. Burada hem كَ hem de ذٰ işaret ismi aynı şeye işaret eder. Dolayısıyla bu durumu benzetecek yine kendisinden daha mükemmel bir şey bulunmadığını ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan Suresi 28, s. 101)
كَذٰلِكَ [İşte böyle], aslında uzaktaki bir nesneye işaret için kullanılır. Buradaki istimal, işaret edilen nimetin derecesinin, faziletteki mertebesinin yüksekliğini bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Burada zamir makamında zahir ismin zikredilmesi onları ihsan ile methetmek içindir. Çünkü ihsan güzel amelleri layıkı veçhile ifade etmekten ibarettir ki bu o amellerin zati güzelliğine vasfi güzellik katmak demektir. Peygamber Efendimiz ihsanı şöyle tefsir buyurmuştur: “Allah’ı görüyormuş gibi O’na ibadet etmendir. Sen O’nu göremiyorsan da O şüphesiz seni görüyor.” (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَزَكَرِيَّا وَيَحْيٰى وَع۪يسٰى وَاِلْيَاسَۜ كُلٌّ مِنَ الصَّالِح۪ينَۙ ٨٥
وَزَكَرِيَّا وَيَحْيٰى وَع۪يسٰى وَاِلْيَاسَۜ كُلٌّ مِنَ الصَّالِح۪ينَۙ
زَكَرِيَّا وَيَحْيٰى وَع۪يسٰى وَاِلْيَاسَ kelimeleri atıf harfi وَ ’la önceki ayetteki دَاوُ۫دَ ’ye matuftur.
كُلٌّ مِنَ الصَّالِح۪ينَ cümlesi, öncesinde geçen isimlerin hali olarak mahallen mansubdur.
كُلٌّ mübteda olup damme ile merfûdur. مِنَ الصَّالِح۪ينَ car mecruru mübtedanın mahzuf haberine müteallik olup, cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الصَّالِح۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi صلح olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَزَكَرِيَّا وَيَحْيٰى وَع۪يسٰى وَاِلْيَاسَۜ كُلٌّ مِنَ الصَّالِح۪ينَۙ
Bu ayette sayılan dört peygamber de önceki ayette mef’ûl konumunda sayılanlara matuftur.
Fasılla gelen كُلٌّ مِنَ الصَّالِح۪ينَ cümlesi öncesinde geçen isimlerin halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. مِنَ الصَّالِح۪ينَ car mecruru mahzuf habere mütealliktir.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
الصَّالِح۪ينَ ‘nin, ism-i fail kalıbıyla gelmesi durumun sübut ve devamlılığına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Tertibe riayet etmek vâciptir. Tertip ise ya fazilet ve derece itibariyle; yahut da zaman itibariyle yapılır. Halbuki ayet-i kerimede, bu iki itibare göre de tertiplenme nazar-ı itibara alınmamıştır. Bunun sebebi وَ harfi tertibi gerektirmez. Bunun böyle olduğunun delillerinden biri de tefsirini yaptığımız bu ayettir. Çünkü وَ harfi bu ayetlerde de mevcuttur. Ancak ne var ki bu harf, ne şeref ne de zaman bakımından kesinlikle bir tertip ifade etmemiştir. Burada bir çeşit tertip vardır. Çünkü Cenab-ı Hakk, her bir kısım peygambere, ayrı ayrı fazilet ve ikramlar vermiş, tahsis etmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Ayette cem’ ma’at-taksim sanatı vardır. Sayılan peygamberler salih olmakta cem’ edilmiştir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
Önceki ayette 10 peygamber ismi sayılmıştır. İyileri mükâfatlandırırız derken bu peygamberlerin iyilerden olduğu zımnen ifade edilmiştir. 4 peygamber ismi daha sayılmış ve bunların da salihlerden olduğu ifade edilmiştir.
وَاِسْمٰع۪يلَ وَالْيَسَعَ وَيُونُسَ وَلُوطاًۜ وَكُلاًّ فَضَّلْنَا عَلَى الْعَالَم۪ينَۙ ٨٦
وَاِسْمٰع۪يلَ وَالْيَسَعَ وَيُونُسَ وَلُوطاًۜ وَكُلاًّ فَضَّلْنَا عَلَى الْعَالَم۪ينَۙ
اِسْمٰع۪يلَ وَالْيَسَعَ وَيُونُسَ وَلُوطاً kelimeleri atıf harfi وَ ’la önceki ayetteki دَاوُ۫دَ veya زَكَرِيَّا ‘ya matuftur.
Fiil cümlesidir. كُلاًّ mukaddem mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. فَضَّلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَٓا fail olarak mahallen merfûdur. عَلَى الْعَالَم۪ينَ car mecruru فَضَّلْنَا ’ya müteallik olup cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
فَضَّلْنَا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi فضل ‘dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَاِسْمٰع۪يلَ وَالْيَسَعَ وَيُونُسَ وَلُوطاًۜ وَكُلاًّ فَضَّلْنَا عَلَى الْعَالَم۪ينَۙ
Bu ayette sayılan dört peygamber de önceki ayette mef’ûl konumunda, sayılanlara matuftur.
وَكُلاًّ فَضَّلْنَا عَلَى الْعَالَم۪ينَۙ cümlesindeki وَ istinafiyedir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. كُلاًّ kelimesi فَضَّلْنَا fiilinin mukaddem mef’ûlüdür. كُلاًّ kelimesindeki nekrelik, mahzuf muzâfun ileyhten ivazdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
فَضَّلْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
Bu ayetteki dört peygamberle birlikte bu ayetlerde sayılan peygamber sayısı 18 olmuştur.
Her peygamber ve onlara inananlar yaşadıkları çağda alemlere üstün kılınmıştır.
وَمِنْ اٰبَٓائِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ وَاِخْوَانِهِمْۚ وَاجْتَبَيْنَاهُمْ وَهَدَيْنَاهُمْ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ ٨٧
Araplar’ın ataları olarak bildikleri (Hac 22/78) ve saygı duydukları İbrâhim’le birlikte on sekiz peygamberin ismi zikredilerek hepsinin de hidayet üzere yaşadıkları, iyi ve sâlih kimselerden oldukları, bunların atalarından ve zürriyetlerinden de, Allah’ın fazlu keremiyle, âlemlere üstün kılınmış kimselerin bulunduğu; bütün bu sayılanların doğru yoldan giderek hidayete kavuşturulmuş seçkin insanlar olduğu ifade edildikten sonra “İşte bu, Allah’ın hidayetidir; O, bununla kullarından dilediğini doğru yola ulaştırır. Eğer onlar (siz Kureyş müşrikleri gibi) Allah’a ortak koşsalardı, yapageldikleri iyi şeyler elbette boşa giderdi” buyurularak, Câhiliye Arapları’nın, ataları İbrâhim’in de içinde bulunduğu bu üstün insanların gittikleri doğru yoldan saptıklarına zımnen işaret edilmektedir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 436-437
()
جَبَى toplamak/tahsil etmek demektir. جَبَيْتُ الْمَاءَ فِي الْحَوْضِ suyu havuzda topladım denir. جَابِيَة suyu toplayan havuza denir. Çoğulu جَوَاب şeklinde gelir ve Sebe sûresinde bir ayette de bu şekilde geçmektedir. إجْتِبَاءٌ en hâlisini, safını seçme şeklinde toplama demektir ve Kuran-ı Kerim’de bu kalıpta da geçmektedir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 12 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri Müctebâ ve çabadır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَمِنْ اٰبَٓائِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ وَاِخْوَانِهِمْۚ وَاجْتَبَيْنَاهُمْ وَهَدَيْنَاهُمْ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مِنْ اٰبَٓائِهِمْ car mecruru فَضَّلْنَا fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مِنْ teb’ıziyyedir. ذُرِّيَّاتِهِمْ ve اِخْوَانِهِمْۚ kelimeleri atıf harfi وَ ’la مِنْ اٰبَٓائِهِمْ ’e matuftur. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. اجْتَبَيْنَاهُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
وَ atıf harfidir. هَدَيْنَاهُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اِلٰى صِرَاطٍ car mecruru هَدَيْنَاهُمْ fiiline mütealliktir. مُسْتَق۪يمٍ kelimesi صِرَاطٍ ’in sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اجْتَبَيْنَاهُمْ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi جبي ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İftiâl kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
مُسْتَق۪يمٍ sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan istifâl babından ism-i faildir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمِنْ اٰبَٓائِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ وَاِخْوَانِهِمْۚ وَاجْتَبَيْنَاهُمْ وَهَدَيْنَاهُمْ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ
وَ , atıftır. Car-mecrurlar مِنْ اٰبَٓائِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ وَاِخْوَانِهِمْۚ , önceki ayetteki فَضَّلْنَا ’ya veya 84. ayetteki هَدَيْنَا ’ya mütealliktir.
ذُرِّيَّاتِهِمْ وَاِخْوَانِهِمْۚ kelimeleri اٰبَٓائِهِمْ ‘e temâsül sebebiyle atfedilmiştir. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
وَاجْتَبَيْنَاهُمْ cümlesi atıf harfi وَ ‘ la önceki ayetteki … فَضَّلْنَا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Aynı üsluptaki وَهَدَيْنَاهُمْ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اجْتَبَيْنَاهُمْ وَهَدَيْنَاهُمْ fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
Cümlede cem mea taksim sanatı vardır.
Hidayet kelimesinin üç kullanımı vardır: Harfsiz, اِلٰى harfiyle ve ل harfiyle gelebilir. Harfsiz kullanım, daha genel bir ifadedir, her iki türü de kapsar. اِلٰى harfiyle kullanım tamamen dalalette olanı hidayete erdirmek manasındadır. ل harfiyle kullanım, doğru yolda iken biraz sapanı yolun sonuna, hedefe varana kadar hidayete erdirmek manasındadır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Kur’ânın Edebi Dili, S. 57’den özetle)
اِلٰى صِرَاطٍ car mecruru هَدَيْنَاهُمْ fiiline mütealliktir.
صِرَاطٍ ‘deki nekrelik nev ve tazim içindir.
مُسْتَق۪يمٍ kelimesi صِرَاطٍ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
مُسْتَق۪يمٍ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
صِرَاطٍ - مُسْتَق۪يمٍۜ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ ibaresinde istiare vardır. Müsteâr صِرَاطٍ kelimesidir, hissîdir. Müsteârun leh İslam’dır, aklîdir. صِرَاطٍ kelimesi yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müsteârun leh) hazf edilmiş müsteârun minh kalmıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Sıratı müstakimden kasıt hak dindir.Bu ibarede istiare vardır. Sırat, hak manasında müsteardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
الصراط kelimesinin başındaki ال takısı ahd-i zihnî içindir. Zira talep edilen yol sıradan bir yol olmayıp varlığı gönüllerde olan, eğri büğrü olmayan bir yoldur. Doğal olarak talep edilen biricik, eşi benzeri olmayan yoldur. (Murat Ataman, Âşûr ve Fatiha Suresi’nin Arap Dili Açısından Tahlili)
Ayette özellikle hidayet kelimesinin seçilmiş olması, hidayetin nazikçe, şefkatle delalet etmek manasında olmasındandır. Zira sıratı müstakimi isteyen kimseler hayrı talep ettiklerinden; münasip olan onların şefkatle, lütufla irşad edilmeleridir. (Ebüssuûd ,İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
هَدَيْنَاهُمْ - الصِّرَاطَ - الْمُسْتَق۪يمَۙ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Hidayeti talep eden kimselerin zaten hidayette oldukları halde hidayet talep etmeleri, hidayetin ilâhî lütuf ile artmasının talep edilmesi anlamındadır. Emir kipi ile dua kipi aynıdır, çünkü her ikisi de taleptir. Farklılıkları ise (kendisinden talepte bulunulan zatın) mertebe(si) açısındandır. (Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Buradaki الصِّرَاطَ kelimesi iki tevilden birine göre istiâredir. Çünkü sırat sözlük anlamıyla yol (tarik) manasında bir isimdir. Halbuki burada din kelimesinden kinayedir. Çünkü din, müntesiplerini sevap kazanmaya, ceza ve azaptan kurtulmaya götürdüğü için, kurtuluş ve esenlik yurduna, ikamet edilecek güvenli diyara götüren yol gibidir. Yüce Allah dini, doğru yol ve açık çığır olarak ifade edince, zatını da din yolunu gösterme konusunda doğru yol gösteren kılavuz konumuna koyarak ''bizi doğru yola ilet'' buyurmuştur. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları)
صراط ; maddî veya manevî olarak açık ve geniş yol demektir. Sâd harfi ortaya çıkmaya delâlet eder. Ra ve tı harfleri de istilâ harfleridir. Dolayısıyla genişliğe ve yüceliğe delâlet eder. Elif med ve lîn harfidir. Uzunluğa delâlet eder. Aslında طريق kelimesindeki harfler de aynı özelliktedir. Tı, ra ve kâf harfleri istilâ harfleridir. Ya harfi de med ve lîn harfidir, ancak ya harfi ve kesre harekesi elife mukâbil azalmaya delâlet eder.
Sırât kelimesi; bir noktaya ulaştırması veyâ bir ameli gerektirmesi bakımından değil zâtı bakımından açık yol demektir.
ذٰلِكَ هُدَى اللّٰهِ يَهْد۪ي بِه۪ مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ۜ وَلَوْ اَشْرَكُوا لَحَبِطَ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ٨٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | ذَٰلِكَ | İşte bu |
|
| 2 | هُدَى | hidayetidir |
|
| 3 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 4 | يَهْدِي | doğru yola iletir |
|
| 5 | بِهِ | bununla |
|
| 6 | مَنْ |
|
|
| 7 | يَشَاءُ | dilediğini |
|
| 8 | مِنْ | -ndan |
|
| 9 | عِبَادِهِ | kulları- |
|
| 10 | وَلَوْ | eğer |
|
| 11 | أَشْرَكُوا | ortak koşsalardı |
|
| 12 | لَحَبِطَ | boşa giderdi |
|
| 13 | عَنْهُمْ | onlar |
|
| 14 | مَا | şeyler |
|
| 15 | كَانُوا | oldukları |
|
| 16 | يَعْمَلُونَ | yaptıkları |
|
ذٰلِكَ هُدَى اللّٰهِ يَهْد۪ي بِه۪ مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ۜ
İsim cümlesidir. İşaret ismi ذٰلِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir.
هُدَى haber olup elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. هُدَى maksur isimdir. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. يَهْد۪ي بِه۪ cümlesi, هُدَى اللّٰهِ ‘nin hali olarak mahallen mansubdur.
يَهْد۪ي fiili ي üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. بِه۪ car mecruru يَهْد۪ي fiiline mütealliktir.
Müşterek ism-i mevsûl مَنْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
يَشَٓاءُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. مِنْ عِبَادِه۪ car mecruru ism-i mevsûlun mahzuf haline mütealliktir. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَوْ اَشْرَكُوا لَحَبِطَ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
وَ istînâfiyyedir. لَوْ gayrı cazim şart harfidir. اَشْرَكُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
لَ harfi لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır.
حَبِطَ fetha üzere mebni mazi fiildir. عَنْهُمْ car mecruru حَبِطَ fiiline mütealliktir. مَا ve masdar-ı müevvel fail olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يَعْمَلُونَ cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.
يَعْمَلُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
اَشْرَكُوا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi شرك ’dir.
İf’al babı fiille ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkan sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
ذٰلِكَ هُدَى اللّٰهِ يَهْد۪ي بِه۪ مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. ذٰلِكَ mübteda, هُدَى اللّٰهِ haberdir.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması işaret edilene dikkat çekmek içindir. İsm-i işaret, müsnedün ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle onun önemini vurgular.
Müsned olan هُدَى اللّٰهِ izafeti sözü kısaltmış ve vecîz [az sözle çok şey ifade etmek] hale getirmiştir. Bu izafette lafz-ı celale muzaf olan هُدَى şan ve şeref kazanmıştır. Ayrıca müsnedün ileyhe de tazim ifade eder. Çünkü müsned tazim anlamındaki kelimeye muzâf olmakla müsnedün ileyhin de tazimine işaret etmiştir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden ذٰلِكَ ile Allah’ın hidayetine işaret etmektedir.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
ذٰلِكَ [işte o] aslında uzak işareti olduğu halde burada kullanılması, bu rütbenin yüksekliğini ve şerefteki mertebesinin yüceliğini zımnen bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
ذَ ٰلِكَ ile muşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz.(Muhammed Ebu Musa, Hâ- Mîm Sûreleri Belâgi Tefsiri, Duhan/57, C. 5, s. 190)
İşaret ismi arkasından gelen şeylerin, kendisinden öncekiler sebebiyle gerçekleştiğini işaret eder. (Halidi, Vakafat, s. 109)
يَهْد۪ي بِه۪ مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ cümlesi, هُدَى اللّٰهِ ‘nin halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasıyla gelmiş, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm özelliğiyle hidayetin yenilenerek devam ettiğini ifade etmiştir. Tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
يَهْد۪ي fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsul مَنْ ‘ nın sılası olan يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ cümlesi, müspet muzari sıygasında gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.
عِبَادِه۪ izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan عِبَاد kelimesi şeref kazandırmıştır.
يَهْد۪ - هُدَى kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Genel olarak شَٓاءَ fiilinin mef'ûlü bu cümlede olduğu gibi hazfedilir. Çünkü ibham; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garîb birşey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Ayeti kerimeyi doğru anlaşılması için şöyle tercüme etmek doğru olur: İşte bu Allah’ın hidayetidir, onunla kullarından dileyeni (hidayete ermek isteyeni) hidayete erdirir.
Hidayet kelimesinin Allah’a izafesi teşrif içindir. Bu işaret gösterir ki hidayet Allah’ın bir lütfudur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَلَوْ اَشْرَكُوا لَحَبِطَ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Cümle, atıf harfi وَ ’ la istînâfa atfedilmiştir. Şart üslubunda gelen terkipte لَوْ , cezmetmeyen şart harfidir. Şartın geçmiş zamanda gerçekleşmediği durumunda kullanılır. Müspet mazi fiil sıygasındaki اَشْرَكُوا cümlesi şarttır.
لَ karinesiyle gelen şartın cevap cümlesi olan لَحَبِطَ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. عَنْهُمْ car mecruru, ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ‘ nın sılası olan كَانُوا يَعْمَلُونَ cümlesi , nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كان ’nin haberi olan يَعْمَلُونَ ‘nin muzari fiil cümlesi olarak gelmesiyle hüküm takviye edilmiştir. Fiil muzari sıygada gelerek hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
كَان ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَۚ فَاِنْ يَكْفُرْ بِهَا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ فَقَدْ وَكَّلْنَا بِهَا قَوْماً لَيْسُوا بِهَا بِكَافِر۪ينَ ٨٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أُولَٰئِكَ | İşte onlar |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimselerdir |
|
| 3 | اتَيْنَاهُمُ | verdiğimiz |
|
| 4 | الْكِتَابَ | Kitap |
|
| 5 | وَالْحُكْمَ | ve hüküm |
|
| 6 | وَالنُّبُوَّةَ | ve peygamberlik |
|
| 7 | فَإِنْ | eğer |
|
| 8 | يَكْفُرْ | inkar ederse |
|
| 9 | بِهَا | bunları |
|
| 10 | هَٰؤُلَاءِ | şimdi şunlar |
|
| 11 | فَقَدْ | mukakkak |
|
| 12 | وَكَّلْنَا | biz vekil bırakmışızdır |
|
| 13 | بِهَا | bunlara |
|
| 14 | قَوْمًا | bir toplumu |
|
| 15 | لَيْسُوا | bunları etmeyecek |
|
| 16 | بِهَا |
|
|
| 17 | بِكَافِرِينَ | inkar |
|
Yüce Allah’ın, anılan peygamberlere verdiği kitaptan maksat, peygamberlere gönderilen ilâhî mesajlar bütünü veya genel olarak ilim ve mârifettir. Âyet metnindeki hüküm, bizim tercih ettiğimiz şekilde hikmet, yani doğrular ve yanlışlar, iyilik ve kötülükler hakkındaki gerçek ve kuşatıcı bilgi şeklinde yorumlandığı gibi hükümdarlık olarak da anlaşılmıştır. “Nübüvvet”ten maksat ise peygamberliktir. Bu yüce şahsiyetlerden bazılarına bu lutufların tamamı, bazılarına da biri veya ikisi verilmiştir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 437
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَۚ
İsim cümlesidir. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ haber olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
اٰتَيْنَاهُمُ sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
الْكِتَابَ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ kelimeleri atıf harfi وَ ’la الْكِتَابَ ’ye matuftur.
اٰتَيْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’dır.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
فَاِنْ يَكْفُرْ بِهَا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ فَقَدْ وَكَّلْنَا بِهَا قَوْماً لَيْسُوا بِهَا بِكَافِر۪ينَ
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَكْفُرْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. بِهَا car mecruru يَكْفُرْ fiiline mütealliktir. İşaret ismi هٰٓؤُ۬لَٓاءِ fail olarak mahallen merfûdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
وَكَّلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نا fail olarak mahallen merfûdur. بِهَا car mecruru وَكَّلْنَا fiiline mütealliktir. قَوْماً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. لَيْسُوا بِهَا cümlesi, قَوْماً ’in sıfatı olarak mahallen mansubdur.
لَيْسَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
لَيْسُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. لَيْسُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و merfû muttasıl zamir olarak mahallen merfûdur.
بِهَا car mecruru كَافِر۪ينَ ’ye mütealliktir. بِ harf-i ceri zaiddir. كَافِر۪ينَ lafzen mecrur, لَيْسُوا ’nun haberi olarak mahallen mansub olup, cer alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
لَيْس isim cümlesini olumsuz yapar. Sadece mazisi çekildiği için camid bir fiildir. Mazi kipinde tüm şahıs zamirlerine çekimi yapılabilmektedir. Türkçeye “değildir, yoktur, hayır” vb. şeklinde tercüme edilir. Bazen لَيْسَ ’ nin haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harfi ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَكَّلْنَا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi وكل ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
كَافِر۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi كفر olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَۚ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidâî kelamdır.
اُو۬لٰٓئِكَ mübteda, الَّذ۪ينَ haberdir.
Cümlede müsnedün ileyhin ism-i işaretle marife olarak gelmesi, işaret edilene dikkat çekip tazim etmek içindir.
Müsnedin ism-i mevsûlle marife olması, tazim kastının yanında sonraki habere dikkat çekmek içindir. Ayrıca onların muhatap tarafından bilinen kişiler olduklarını bize gösterir.
Haber konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
İşaret ismi arkasından gelen şeylerin, kendisinden öncekiler sebebiyle gerçekleştiğini işaret eder. (Halidi, Vakafat, s. 109)
وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ tezayüf sebebiyle الْكِتَابَ ’ye atfedilmiştir.
الْحُكْمَ - النُّبُوَّةَۚ - الْكِتَابَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
اُو۬لٰٓئِكَ ; zikredilen 18 peygamberle onlara atfedilenleri yani onların hidayetini ve taşıdıkları üstün sıfatları gösterir. Uzaklık manası da onların yüksek derecesini, fazilet ve şeref mertebelerini bildirmek içindir.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
الْكِتَابَ kelimesindeki tarif istiğrak manası içindir yani bütün semavi kitap cinsini ifade eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
فَاِنْ يَكْفُرْ بِهَا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ فَقَدْ وَكَّلْنَا بِهَا قَوْماً لَيْسُوا بِهَا بِكَافِر۪ينَ
Şart üslubunda gelen terkip, atıf harfi فَ ile istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Şart cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber üslubundan, şart üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.
Şart cümlesi olan يَكْفُرْ بِهَا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ , müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt, tecessüm ve istimrar ifade etmiştir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur بِهَا , ihtimam için fail olan هٰٓؤُ۬لَٓاءِ ‘ye takdim edilmiştir.
Müsnedün ileyhin uzağı işaret eden ism-i işaretle gelmesi, bahsi geçen kişilerin kötü durumlarındaki derinliği belirterek tazim ifade etmiştir.
Ayetin sonunda müştakı zikredilen يَكْفُرْ kelimesinde irsâd sanatı vardır.
فَ karînesiyle gelen فَقَدْ وَكَّلْنَا بِهَا قَوْماً şeklindeki cevap cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. قَدْ tahkik harfiyle tekid edilmiştir.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber talebî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
وَكَّلْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
وَكَّلْنَا بِهَا [Onlara vekil kılmışızdır]’ın manası, biz O’na inanmayı, onu gözlemlemeyi ve gereğini yapmayı başardık demektir. Buradaki tevkîl kelimesinde istiare vardır. Çünkü tevkîl hakikatte bir şeyin sahibini; onu idare edene, idaresini üstlenene, muhafaza etmeye gücü yetene, içindekini yaşatma, ıslah etme ve geliştirme külfetini yürütmeye kâfi olana isnad etmek demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لَيْسُوا بِهَا بِكَافِر۪ينَ cümlesi, قَوْماً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Nakıs fiil لَيْسَ ’ nin dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber inkarî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. بِهَا amili بِكَافِر۪ينَ ’ e takdim edilmiştir. Müsned olan بِكَافِر۪ينَ ’deki بِ harfi zaiddir. Tekid ifade eder.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Burada بِ harfi manayı pekiştirmek için gelmiş olup zâiddir. Olumlu cümlelerde لِ harfinin tekit ifade ettiği gibi, olumsuz cümlelerde de لَيْسَ ve مَٓا 'nın haberinin başında gelen بِ harfinin de tekid bildirdiğini söyler. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l- Kur’ân, II, 142)
يَكْفُرْ - بِكَافِر۪ينَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ هَدَى اللّٰهُ فَبِهُدٰيهُمُ اقْتَدِهْۜ قُلْ لَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْراًۜ اِنْ هُوَ اِلَّا ذِكْرٰى لِلْعَالَم۪ينَ۟ ٩٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أُولَٰئِكَ | İşte onlar |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimselerdir |
|
| 3 | هَدَى | hidayet ettikleridir |
|
| 4 | اللَّهُ | Allah’ın |
|
| 5 | فَبِهُدَاهُمُ | onların yoluna |
|
| 6 | اقْتَدِهْ | uy |
|
| 7 | قُلْ | de ki |
|
| 8 | لَا |
|
|
| 9 | أَسْأَلُكُمْ | sizden istemiyorum |
|
| 10 | عَلَيْهِ | ona karşılık |
|
| 11 | أَجْرًا | bir ücret |
|
| 12 | إِنْ | değildir |
|
| 13 | هُوَ | O |
|
| 14 | إِلَّا | ancak |
|
| 15 | ذِكْرَىٰ | bir öğüttür |
|
| 16 | لِلْعَالَمِينَ | alemlere |
|
Allah’ın bu kişileri hidayete erdirdiği, tarihî bir hakikati kesin olarak ortaya koymak bakımından, bir defa daha vurgulandıktan sonra Hz. Muhammed’e, son peygamber olarak onların hidayetine uyup aynı evrensel hakikati devam ettirmesi emredilmiştir. Burada Araplar’a ve Kur’an’ın muhatabı olan herkese, Hz. Muhammed’in görülmemiş duyulmamış bir din icat etmediğine, aksine, geçmiş peygamberlerin sünnetini devam ettirdiğine ilişkin dolaylı bir hatırlatma da vardır. Ayrıca Resûlullah’a, seleflerinden birini veya bir kısmını örnek almak yerine, hepsinin hidayetine uyması, meziyetlerini kendisinde toplaması emredilmiştir. Bu buyruk hangi devir, ülke, millet ve kültüre ait olursa olsun, evrensel gerçekliğin, doğruluk ve iyiliğin benimsenmesi ve yaşatılması gerektiğine işaret etmekte; Hz. Peygamber’den de bu değerlere sahip çıkmasını istemektedir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 437
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ هَدَى اللّٰهُ فَبِهُدٰيهُمُ اقْتَدِهْۜ
İsim cümlesidir. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ haber olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası هَدَى اللّٰهُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
هَدَى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إن صرت إلى مثل حالهم فاقتد بهواهم (Onların hali gibiysen onların hevasına uy) şeklindedir.
بِهُدٰيهُمُ car mecruru اقْتَدِهْ fiiline müteallik olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir هُمُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اقْتَدِهْ illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir.
اقْتَدِهْ fiilinin sonundaki he harfi vakıf içindir. Aslında yazıda olmaması gerekir, ancak vakıf işareti kabul edilerek ve resmi mushafa uyularak bu harfin yazıda da tespiti güzel kabul edilmiştir.(Ebüssuûd ,İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Hâ-i sekt: Kelimenin aslından olmayan, müstakil bir anlam da taşımayan, yalnız bulunduğu kelimenin son harfinin harekesini korumak için bazı kelime sonlarında görülen He ( ـه ) harflerine denir.
Kıraat imamları, Kur’an-ı Kerim’de yedi kelimenin sonlarında bulunan Hâ-i sekt’lerin;
a. Vakıf halinde sakin olarak okunması konusunda ittifak etmişlerdir. O halde bu örneklerin bulunduğu yerlerde, diğer kelime sonlarındaki sakin harfler gibi vakıf yapılmalıdır.
b. Vasıl halinde ise bu harflerin okunup okunmaması konusunda ihtilaf etmişlerdir.
Kıraat imamımız İmam Asım, bu yedi kelimenin tamamında, vakf ve vasl halinde Hâ-i sekt’leri, sakin olarak okumuştur. Bu yedi kelime şunlardır: 1: Bakara, 259. (لمْ يَتسَنّهْ) şeklinde, 2: En’am, 90. (إقْتدِهْ) şeklinde,
3:Hâkkah; 19, 25 . ayetlerinde (كِتابيَهْ ) şeklinde, 4:Hâkkah; 20, 26. ayetlerinde (حسابيَهْ)
5:Hâkkah, 28. (ماليَهْ) şeklinde, 6:Hâkkah, 29. ayette: (سلْطانِيَهْ) şeklinde
7:Kâria, 10. ayette: (ما هِيَهْ) şeklindedir.
قُلْ لَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْراًۜ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli, لَٓا اَسْـَٔلُكُمْ ’dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
لَٓا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اَسْـَٔلُكُمْ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنا ’dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
عَلَيْهِ car mecruru اَجْراً ’in mahzuf haline mütealliktir. اَجْراً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اِنْ هُوَ اِلَّا ذِكْرٰى لِلْعَالَم۪ينَ۟
İsim cümlesidir. اِنْ nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. Munfasıl zamiri هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. اِلَّا hasr edatıdır. ذِكْرٰى haber olup elif üzere mukadder damme ile merfûdur.
لِلْعَالَم۪ينَ۟ car mecruru ذِكْرٰى ’nın mahzuf sıfatına müteallik olup cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ هَدَى اللّٰهُ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkâri kelamdır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اُو۬لٰٓئِكَ mübteda, الَّذ۪ينَ haberdir.
Cümlede müsnedün ileyhin ism-i işaretle marife olarak gelmesi, işaret edilene dikkat çekip tazim etmek içindir.
Müsnedin ism-i mevsûlle marife olması, tazim kastının yanında sonraki habere dikkat çekmek içindir. Ayrıca onların muhatap tarafından bilinen kişiler olduklarını bize gösterir.
İsm-i işaret ve ism-i mevsûl marife kelimelerdir. Hem müsnedin hem de müsnedün ileyhin marife gelmesi kasr ifade eder.
İşaret ismi arkasından gelen şeylerin, kendisinden öncekiler sebebiyle gerçekleştiğini işaret eder. (Halidi, Vakafat, s. 109)
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ [işte onlar] işaret isminin kullanılması, onların mertebelerinin yüksekliğini bildirmek içindir. Yani o peygamberler, Allah’ın hakka ve sırat-ı müstakime hidayet ettiği kimselerdir. Bu kelamda ism-i celilin (Allah) zahir olarak zikredilmesi, hidayetin illetini zımnen bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اُو۬لٰٓئِكَ ism-i işaretin tekrarı işaret edilen temyizi tekid ve haberin öneminden dolayıdır. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Kasr (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) mübteda ve haber arasındadır. اُو۬لٰٓئِكَ mevsûf/maksûr, الَّذ۪ينَ sıfat/maksûrun aleyh olur. Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.
Kasr-ı mevsûf ale’s sıfat: Zikredilen mevsûfta, bu sıfattan başka bir sıfat olmadığını ifade etmektir. Ama bu sıfat başka mevsûflarda bulunabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Haber konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan هَدَى اللّٰهُ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
بِهُدٰيهُمُ - هَدَى kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
فَبِهُدٰيهُمُ اقْتَدِهْۜ
فَ , mahzuf şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. Takdiri; إن صرت إلى مثل حالهم (Onların hali gibiysen … ) olan şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Cevap cümlesi olan فَبِهُدٰيهُمُ اقْتَدِهْ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cevap cümlesinde takdim tehir sanatı vardır. بِهُدٰيهُمُ car mecruru, önemine binaen ve kasır manası için amili olan اقْتَدِهْ ’ya, takdim edilmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Kur'an'ın Beyan Üslubu, s. 150)
Kasr fiille müteallakı arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. اقْتَدِهْ maksur-sıfat, بِهُدٰيهُمُ maksurun aleyh- mevsuf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.
Mahzuf şart ve mezkur cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
[Öyleyse sadece bunların hidayetine uy] yani uymak için sadece bunların hidayetlerini tercih et ve başkasına değil sadece bunlara uy. Zira mef‘ûlün takdim edilmiş olması böyle bir manayı ifade etmektedir. “Bunların hidayeti”nden murad, onların Allah’a inanmaları, O’nu birlemeleri ve dinin temelleri / esasları hususunda takip ettikleri yoldur, şeriatler bunun dışındadır çünkü bunlarda peygamberden peygambere farklılık söz konusudur. Dolayısıyla şeriatler neshedilmedikleri takdirde hidayettirler neshedildikleri takdirde artık hidayet olma özellikleri kalmaz. Fakat dinin temelleri / esasları böyle değildir bunlar ebedi olarak hidayettir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
اقْتَدِهْ kelimesinin sonundaki هُ sekte içindir. (Yani ha sesi üzere durulsun diye) Bu harflerin hakkı, durulduğunda var olup geçildiğinde düşmesidir; ancak bu harfler Mushaf hattında var olduğu için durmanın tercih edilmesi güzel görülmüştür. Bununla birlikte, geçerek okuyup bu harflerin düşürülmesinde bir sakınca olmadığı da söylenmiştir. İbn Muhaysın bu kelimeleri hâ olmaksızın ya harfinin iskanıyla okumuştur. Bir grup kurra ise bu kelimeleri Mushaf hattına uyarak geçerken de dururken de ha’yı ispatla okumuştur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl, Hakka/19)
قُلْ لَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْراًۜ
Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan لَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْراً cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَلَيْهِ , ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan اَجْراً ’deki nekrelik, kıllet ifade eder. Nefy siyakında nekre, umum ifade eder.
اِنْ هُوَ اِلَّا ذِكْرٰى لِلْعَالَم۪ينَ۟
Ayetin son cümlesi ta’liliyye olarak gelmiştir. Fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Kasrla tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Nefy harfi اِنْ ve istisna edatı اِلَّا ile oluşan kasr mübteda ve haber arasındadır. Kasr-ı mevsuf ale’s-sıfattır. هُوَ mevsuf/maksûr, ذِكْرٰى sıfat/maksûrun aleyhtir.
Yani o, alemler için sadece öğüttür. Öğüt olmak dışındaki bütün özellikleri olumsuzlanmıştır.
لِلْعَالَم۪ينَ۟ car-mecruru haber olan ذِكْرٰى ‘ya mütealliktir.
ذِكْرٰى , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Belki nefsimizin, belki şeytanın vesveselerinin. Belki zamanın, belki de hepsinin yardımlaşarak oynadığı oyunla, insan evladının bir parçası devamlı geçmişte yaşar. Olmuşlara, olmamışlara üzülür. Veremediği cevaplar, gösteremediği tepkiler, engel olamadığı hadiseler. Bu öyle bir oyundur ki bitmek bilmez. ‘İbret almayı’ öğrenene dek kendini bu kısır döngüden kurtaramazsın. Dinimizde ibret al ve yoluna devam et, anını değerlendir olgusu vardır çünkü geçmişini silemezsin ama ondan kalan etkileri, şimdini nasıl değerlendirdiğine göre değiştirebilirsin. Geçmiş ümmetler geldi ve geçtiler. Senin yürüdüğün yollarda yürüdüler, yaşadılar ancak şimdi ne kendileri, ne de saplanıp kaldıkları keşkeleri kaldı. Ve bir çoğunun yaşadığına dair hiçbir işaret kalmadı. Kimisinin sadece ismi veya eseri kaldı. Üzüntüleri, hayal kırıklıkları yok olup gitti.
‘Şöyle olsaydı’ daha mutlu olurdum’un garantisi yok. Nasıl hissedersen hisset her şey bitecek ve bitiş noktasında, şu an üzüldüğün bir çok şey değerini yitirecek. Özellikle sosyal medyada görüp özendiğin ve mutluluk tabloları sandıklarının hepsi geçmişe ait yani yaşanmış bitmiş anlar yığını ve hiçbir şey gördüklerinden ibaret olmadığı gibi gördüklerin de paylaşanın sadece görülmesini istedikleri kadarı.
Müslümanın tövbesi ve şükrü durduğu yerde değil, o an içinde hareketle ifade edilendir.
‘Keşke’leri dilinden ve kalbinden söküp atanlardan,
Tövbesini ve şükrünü yaşadığı hayata, attığı adımlara, aldığı kararlara yansıtanlardan,
Gelene, gidene, yaşanana, yaşanamayana rıza gösterenlerden,
Dünyadaki azıcık zamanının değerini bilenlerden, hakkıyla yaşayanlardan,
Allah yolundan şaşmadan, Rabbine adım adım yaklaşanlardan,
Dünyasından çok ahiretini hatırlayıp, ahireti için endişelenenlerden,
Bulunduğumuz hayırlı ayların her hayrından nimetlenenlerden olma duasıyla.
Amin.
***
Yaşlı bir dede, uzaktan da olsa torunlarının konuşmalarını takip ediyordu. Arada birkaç yerde ‘evren’ kelimesini işittiğinde, bunun bir dil sürçmesinden öte bir şey olduğunu anladı ve onları uyardı:
“Estağfirullah. Aman ha! Dilinizi böyle şirk kokan ifadelere alıştırarak, kalplerinizi çürütmeyin.
Ömür boyunca hiçbir haksızlığa bulaşmamak oldukça zordur. Nefsani sebeplerden dolayı karşılaştıklarına, tanıdıklarına, akrabalarına, sevdiklerine ve hatta kendine; bilerek veya bilmeyerek haksızlık yapılabilir. Gereksiz kavgalarla gönül kırmaktan hırsızlığa, rüku ve secdeleri kısa tutmaktan yalana kadar ciddiyette daha hafif ya da ağır birçok örnek verilebilir. Ne güzel ki Allah, merhametiyle kullarını kuşatmış ve hataların ardından, gaflette ısrar etmeden tevbe kapısına varmalarını emretmiştir. Dünya hayatının çeşitli alanlarında yapılan haksızlıklardan dönüş ve Allah’ın affına kavuşma kapısı açık bırakılmıştır.
Ancak, imana bulaştırılan haksızlık böyle değildir. Hz. Lokman’ın oğluna buyurduğu gibi şüphesiz ki Allah’a ortak koşmak çok büyük bir haksızlıktır. Mü’min, kendi bedenini korumaya ve süslemeye özen gösterdiğinden çok daha fazlasını kalbindeki imanı için göstermelidir. Şirkin kendisinden değil, şirk tehlikelerinden kaçmalıdır. Zira, şirke bulaşan mü’min artık güvende değildir ve doğru yoldan sapmış yanlış yolun yolcusudur. Her anında rabbim Allah demelidir. Korktuğunda O’na kaçmalıdır, üzüldüğünde O’na arzetmelidir, iyileştiğinde O’na şükretmelidir ve istediğinde O’na yalvarmalıdır.”
Torunlarının yüz ifadelerini kontrol etmeye korkarcasına kalktı ve odasına gitti. Secdeye vardığında ise ağlamaya başladı:
Ey Allahım! Çocuklarımın küçüklüğünde, Senin dinini anlatma ve onları eğitme konusunda nefsani heveslerden dolayı yetersiz kaldıysam ve haksızlığa düştüysem eğer, beni affet.
Ey Allahım! Bizi şirkten ve her türlü şirk tehlikesinden uzaklaşanlardan eyle. Kalplerimizdeki imanı muhafaza buyur ve sağlamlaştır. İmanlarımıza haksızlık bulaştırmadan huzuruna gelenlerden eyle. Senin yolunda, Senin adınla; iman ile yaşayanlardan, yarışanlardan, ölenlerden ve dirilenlerden eyle.
Amin.