En'âm Sûresi 91. Ayet

وَمَا قَدَرُوا اللّٰهَ حَقَّ قَدْرِه۪ٓ اِذْ قَالُوا مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ عَلٰى بَشَرٍ مِنْ شَيْءٍۜ قُلْ مَنْ اَنْزَلَ الْكِتَابَ الَّذ۪ي جَٓاءَ بِه۪ مُوسٰى نُوراً وَهُدًى لِلنَّاسِ تَجْعَلُونَهُ قَرَاط۪يسَ تُبْدُونَهَا وَتُخْفُونَ كَث۪يراًۚ وَعُلِّمْتُمْ مَا لَمْ تَعْلَمُٓوا اَنْتُمْ وَلَٓا اٰبَٓاؤُ۬كُمْۜ قُلِ اللّٰهُۙ ثُمَّ ذَرْهُمْ ف۪ي خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ  ٩١

Allah’ın kadrini gereği gibi bilemediler. Çünkü, “Allah, hiç kimseye hiçbir şey indirmedi” dediler. De ki: “Mûsâ’nın insanlara bir nur ve hidayet olarak getirdiği, parça parça kâğıtlar hâline koyup ortaya çıkardığınız, pek çoğunu ise gizlediğiniz; (kendisiyle) sizin de, babalarınızın da bilmediği şeylerin size öğretildiği Kitab’ı kim indirdi?” (Ey Muhammed!) “Allah” (indirdi) de, sonra bırak onları, içine daldıkları batakta oynayadursunlar.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَا
2 قَدَرُوا tanıyamadılar ق د ر
3 اللَّهَ Allah’ı
4 حَقَّ hakkıyla ح ق ق
5 قَدْرِهِ O’nun kadrini ق د ر
6 إِذْ zira
7 قَالُوا dediler ق و ل
8 مَا
9 أَنْزَلَ indirmedi ن ز ل
10 اللَّهُ Allah
11 عَلَىٰ üzerine
12 بَشَرٍ insan ب ش ر
13 مِنْ
14 شَيْءٍ bir şey ش ي ا
15 قُلْ de ki ق و ل
16 مَنْ kim
17 أَنْزَلَ indirdi ن ز ل
18 الْكِتَابَ Kitabı ك ت ب
19 الَّذِي o ki
20 جَاءَ getirdi ج ي ا
21 بِهِ onu
22 مُوسَىٰ Musa
23 نُورًا nur olarak ن و ر
24 وَهُدًى ve yol gösterici olarak ه د ي
25 لِلنَّاسِ insanlara ن و س
26 تَجْعَلُونَهُ siz onu haline getirip ج ع ل
27 قَرَاطِيسَ parça parça kağıtlar ق ر ط س
28 تُبْدُونَهَا gösteriyorsunuz ب د و
29 وَتُخْفُونَ ve gizliyorsunuz خ ف ي
30 كَثِيرًا çoğunu da ك ث ر
31 وَعُلِّمْتُمْ ve size öğretildiği ع ل م
32 مَا şeylerin
33 لَمْ
34 تَعْلَمُوا bilmediği ع ل م
35 أَنْتُمْ ne sizin
36 وَلَا
37 ابَاؤُكُمْ ne de babalarınızın ا ب و
38 قُلِ de ki ق و ل
39 اللَّهُ Allah
40 ثُمَّ sonra
41 ذَرْهُمْ bırak onları و ذ ر
42 فِي
43 خَوْضِهِمْ daldıkları bataklıkta خ و ض
44 يَلْعَبُونَ oynayadursunlar ل ع ب
 

Bu âyet, peygamberler ve onların gösterdikleri hidayet yolu, getirdikleri dinler ve kitaplarla ilgili önceki âyetlerin bir sonucu olarak görülmektedir.

 “Allah hiçbir insana hiçbir şey indirmedi” diyerek bütün peygamberleri ve ilâhî kitapları inkâr edenlerin kim veya kimler olduğu hususunda tefsirlerde değişik görüşler ileri sürülmüştür. Bir görüşe göre bu sözü söyleyen kişi bir yahudi hahamıdır. İbn Abbas’a isnad edilen bir rivayete göre Hz. Peygamber kendisiyle tartışmaya kalkışan bu hahama “Tevrat’ı Mûsâ’ya indiren Allah için doğru söyle, Tevrat’ta Allah’ın şişman hahamı sevmeyeceği yazılmış mıdır?” diye sormuş; kendisi de şişman olan haham, bu söze öfkelenerek “Allah hiçbir insana hiçbir şey indirmedi” demiştir (Vâhidî, Esbâbü’n-nüzûl, s. 164). Bu rivayetin doğruluğunu kabul eden müfessirlere göre En‘âm sûresi Mekkî olmakla beraber 91. âyet Medine’de inmiştir. Çünkü Mekke’de yahudi cemaati bulunmadığından böyle bir tartışmadan da söz edilemez.

 Ancak söz konusu rivayetin sıhhati tartışmalıdır. Öncelikle Resûlullah’ın bir insanı şişmanlığından dolayı küçük düşürmesi onun üstün ahlâkıyla bağdaşmaz. Çünkü o, insanların dinî ve ahlâkî kusurlarını bile yüzlerine vurmaz; “İçinizde şöyle şöyle yapanları görüyorum” gibi sözlerle uyarılarını isim vermeden yapardı. Ayrıca, bir yahudi din adamının bütün peygamberleri ve kitapları inkâr etmesi inanılır gibi görünmüyor. Söz konusu rivayette hahamın bu inkârı üzerine, yahudilerin kendisini görevinden uzaklaştırarak yerine Kâ‘b b. Eşref’i getirdikleri belirtiliyor. Ancak Kâ‘b’ın Arap asıllı ve bir Arap kabilesinin lideri olması göz önüne alınırsa, bu rivayetin asılsız olma ihtimali daha da artar.

 

 Bu durum karşısında, âyette peygamberleri ve kitapları inkâr ettikleri bildirilenlerin müşrik Araplar olduğu görüşü ağırlık kazanmaktadır. Onlar bu gibi inkârcı ifadeleriyle, önceki âyetlerde bir kısmı isimleriyle anılan peygamberleri, aynı âyetlerde üzerinde durulan Allah’ın hidayetini, tebliğlerini ve dolayısıyla insanlara yönelik rahmetini inkâr etmiş; bu suretle Allah’ı gerektiği şekilde tanımadıklarını, hakkıyla takdir etmediklerini göstermişlerdir.

 Onların bu tutumlarına karşı yüce Allah, peygamberine şu soruyu sormasını öğütlemiştir: “Öyleyse Mûsâ’nın insanlara bir nur ve hidayet olarak getirdiği kitabı (Tevrat’ı) kim indirdi?” Çünkü Araplar yahudi olmamakla birlikte, daha çok ticarî seyahatler esnasında az çok bilgi edindikleri Yahudiliğe, onun peygamberlerine ve kutsal kitabına bir ölçüde saygı duyuyorlardı. Âyette bu duruma da işaret edilerek, buna rağmen “Allah hiçbir insana hiçbir şey indirmedi” demelerinin bir çelişki olduğu ortaya konmuştur.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 438-439

 

وَمَا قَدَرُوا اللّٰهَ حَقَّ قَدْرِه۪ٓ اِذْ قَالُوا مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ عَلٰى بَشَرٍ مِنْ شَيْءٍۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. قَدَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ  lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

حَقَّ  masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. قَدْرِه۪ٓ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir  ه۪ٓ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اِذْ  zaman zarfı  قَدَرُوا  fiiline mütealliktir. قَالُوا  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l- kavli,  مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ ’dur.  قَالُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

مَٓا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اَنْزَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olarak mahallen merfûdur. عَلٰى بَشَرٍ  car mecruru  اَنْزَلَ  fiiline mütealliktir. مِنْ  harf-i ceri zaiddir.  شَيْءٍ  lafzen mecrur, mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

إِذ : Yalnız cümleye muzâf olan zaman zarfıdır.

a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur.

b) (إِذْ) den sonra muzari fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder.

c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur.

d) Sükûn üzere mebnidir. Burda mef’ûlun fih konumunda gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

عَلَى  harf-i ceri mecruruna istila, rağmen, karşı, hal gibi manalar kazandırabilir. Buradaki عَلَى  harf-i ceri istila manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مِنْ  harf-i ceri mecruruna ibtidaiyye, ba’z, tebyin, karşılaştırma, zaid, sebep, bedel – karşılık, iki şeyi birbirinden ayırt etmek gibi manalar kazandırabilir. Burada zaid manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَنْزَلَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.


قُلْ مَنْ اَنْزَلَ الْكِتَابَ الَّذ۪ي جَٓاءَ بِه۪ مُوسٰى نُوراً وَهُدًى لِلنَّاسِ تَجْعَلُونَهُ قَرَاط۪يسَ تُبْدُونَهَا وَتُخْفُونَ كَث۪يراًۚ 

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli,  مَنْ اَنْزَلَ الْكِتَابَ ’dir. قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

مَنْ  istifham harfi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. اَنْزَلَ الْكِتَابَ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

اَنْزَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. الْكِتَابَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الَّذ۪ي  müfred müzekker has ism-i mevsûl  الْكِتَابَ ’nin sıfatı olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  جَٓاءَ بِه۪ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.

جَٓاءَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. بِه۪  car mecruru  جَٓاءَ  fiiline mütealliktir. مُوسٰى  fail olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Gayri munsariftir.

نُوراً  kelimesi  بِه۪ ’deki zamirin hali olup fetha ile mansubdur. هُدًى  atıf harfi  وَ ’la makabline matuf olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Maksur isimdir. لِلنَّاسِ  car mecruru  هُدًى ’in mahzuf sıfatına mütealliktir.

تَجْعَلُونَهُ  cümlesi, amili  اَنْزَلَ  olan  الْكِتَابَ ’nin veya  بِه۪ ’deki zamirin hali olarak mahallen mansubdur. 

تَجْعَلُونَهُ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Değiştirme manasında kalp fiillerindendir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  

قَرَاط۪يسَ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. تُبْدُونَهَا  cümlesi, قَرَاط۪يسَ  ‘nin sıfatı olarak mahallen mansubdur.  

تُبْدُونَهَا  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. تُخْفُونَ كَث۪يراً  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la  تُبْدُونَهَا  fiiline matuftur.  

تُخْفُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. كَث۪يراً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

Maksur isim; Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin îrab durumu şöyledir: Merfû halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile îrab edilir. Yani maksur isimler merfû, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) îrab edilir.  مُوسٰى  burada maksur isim olduğu için takdiri olarak îrab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir:

1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek  

2. Bir halden başka bir hale geçmek 

3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. Bu ayette ‘bir halden başka bir hale geçmek’ manasında kullanılmıştır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْزَلَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir. 

تُبْدُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi بدو ’dir. 

تُخْفُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi خفي ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

وَعُلِّمْتُمْ مَا لَمْ تَعْلَمُٓوا اَنْتُمْ وَلَٓا اٰبَٓاؤُ۬كُمْۜ

Cümle, قَدْ  takdiriyle hal olarak mahallen mansubdur.

Fiil cümlesidir. وَ  haliyyedir.  عُلِّمْتُمْ  sükun üzere mebni meçhul mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمْ  naib-i fail olarak mahallen merfûdur. عُلِّمْتُمْ  bilmek anlamında kalp fiillerindendir. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  لَمْ تَعْلَمُٓوا ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. 

تَعْلَمُٓوا  fiili  ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنْتُمْ  munfasıl zamir  تَعْلَمُٓوا ’deki faili tekid eder, mahallen merfûdur.

لَا  zaid harftir. لَٓا  nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir.  اٰبَٓاؤُ۬كُمْۜ  atıf harfi وَ  ile  تَعْلَمُٓوا ’deki faile matuf olup, damme ile merfûdur. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim).

Burada hal mazi fiil cümlesi olarak gelmiştir. Hal müspet (olumlu) mazi fiil cümlesi olarak geldiğinde umumiyetle başına  “وَقَدْ”  gelir. Bazen sadece  “و”  gelir. Nadiren  و  sız gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasb ederler. Bilmek, sanmak, kalp yani zihin işi olduğundan bu fiillere kalp fiilleri denir. Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. 

Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdar-ı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. 

Kalp fiilleri iki mamulü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

عُلِّمْتُمْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi علم ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


قُلِ اللّٰهُۙ ثُمَّ ذَرْهُمْ ف۪ي خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli,  اللّٰهُ ’dur. قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. Haberi mahzuftur. Takdiri; أنزل الكتاب  şeklindedir.

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. ذَرْهُمْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

ف۪ي خَوْضِهِمْ  car mecruru  ذَرْهُمْ  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يَلْعَبُونَ  cümlesi, ذَرْهُمْ ’deki mef’ûlun hali olarak mahallen mansubdur.  

يَلْعَبُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

(ثُمَّ) : Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ   harfinin zıttıdır.  ثُمَّ   ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

ف۪ي  harf-i ceri mecruruna mekân zarfı, zaman zarfı, söz ve görüş konusu olarak, vardır – mevcuttur, hal, sebep, mukayese, karşılaştırma gibi manalar kazandırabilir. Burada mecazî mekân zarfı manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَمَا قَدَرُوا اللّٰهَ حَقَّ قَدْرِه۪ٓ اِذْ قَالُوا مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ عَلٰى بَشَرٍ مِنْ شَيْءٍۜ


وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Ayetin ilk cümlesi menfi mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

Tekid ifade eden  حَقَّ , kelimesi takdiri  قدرَه (Onu takdir etti) olan mahzuf mef’ûlü mutlaktan naib sıfattır.  قَدْرِه۪ٓ ‘ye muzaf olmuştur.

Veciz anlatım kastıyla gelen  قَدْرِه۪  izafetinde Allah Teâlâ'ya ait zamire muzâf olan  قَدْرِ  ve  حَقَّ  şan ve şeref kazanmıştır.

قَدَرُوا - قَدْرِه۪  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan  قَالُوا مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ عَلٰى بَشَرٍ مِنْ شَيْءٍۜ  cümlesi, مَا قَدَرُوا  fiiline müteallik zaman zarfı  اِذْ ’in muzâfun ileyhi konumundadır.

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ عَلٰى بَشَرٍ مِنْ شَيْءٍ  cümlesi, menfi mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. 

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Lafza-i celâlin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. عَلٰى بَشَرٍ  car mecruru ihtimam için mef’ûl olan  شَيْءٍ ‘e takdim edilmiştir.

شَيْءٍ  ve  بَشَرٍ ’ deki nekrelik, kıllet ve nev ifade ederek kelimeye ‘hiçbir’ manası katmıştır. Bilindiği gibi menfi siyakta nekre, selbin umumuna işaret eder. 

مِنْ شَيْءٍۜ ‘deki zaid  مِنْ  harfi de bu manada tekid ifade eder.

Nefy cümlesinde gelen nekre isim, umumi mana ifade eder. Bunun delili, bu ayettir. Çünkü Allah Teâlâ'nın,  مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ عَلٰى بَشَرٍ مِنْ شَيْءٍۜ  "Allah hiçbir beşere, hiçbir şey indirmemiştir" buyruğundaki ‘beşer’ ve ‘şey’ kelimeleri, olumsuz cümledeki nekre kelimelerdir. Binaenaleyh bu kelimeler umumi mana ifade etmemiş olsaydı,  قُلْ مَنْ اَنْزَلَ الْكِتَابَ الَّذ۪ي جَٓاءَ بِه۪ مُوسٰى  "De ki: Musa'nın getirdiği kitabı kim indirdi?" ayeti, o ifadeyi iptal etmez ve tenakuzunu (çelişki) göstermiş olmazdı. Eğer böyle olmasaydı, bu istidlal (çıkarım) yanlış olurdu. Bu yanlış olunca, nefy cümlesinde gelen nekre kelimenin, umumi mana ifade ettiği sabit olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)


 قُلْ مَنْ اَنْزَلَ الْكِتَابَ الَّذ۪ي جَٓاءَ بِه۪ مُوسٰى نُوراً وَهُدًى لِلنَّاسِ تَجْعَلُونَهُ قَرَاط۪يسَ تُبْدُونَهَا وَتُخْفُونَ كَث۪يراًۚ وَعُلِّمْتُمْ مَا لَمْ تَعْلَمُٓوا اَنْتُمْ وَلَٓا اٰبَٓاؤُ۬كُمْۜ

 

Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.  قُلْ  emrinin muhatabı Hz. Peygamberdir. 

Aslında bu emir Kur'an-ı Kerim'de pek çok kez geçmiş ve Resulullah'ın kendinden bir tek kelime bile söylemediğine işittiği her şeyin Allah'tan olduğuna kuvvetle delalet etmiştir. Resulullah’a  قُلْ  diyen emrin arkasında görkemli, muhteşem bir ses fark edilir. Kur'an-ı Kerim'in ne kadar saflıkla bize ulaştığını ve dokunulmazlığının önemini gösterir. Böyle yerlerde Resulullah'ın bize tebliğ eden sesinden önce kendisine bunu indiren Allah'ın ona kul dediğini işitiriz. Bunun etkisi çok kuvvetlidir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sûreleri Belâgi Tefsiri, Ahkaf Suresi 10, c. 7, s. 111)

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  مَنْ اَنْزَلَ الْكِتَابَ الَّذ۪ي جَٓاءَ بِه۪ مُوسٰى نُوراً وَهُدًى لِلنَّاسِ , istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen tevbih ve takrir amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca mütekellim Allah Teâlâ olduğu için ifadede tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Takrîr; soru soran kimsenin karşı tarafın ikrarını sağlamak için kullandığı bir üsluptur.

Takrîr: (itirafa zorlama) Muhâtabın bildiği birşey soru şeklinde dile getirilir ve ondan bunu tasdik etmesi istenir. Bunda iknâ edici, inandırıcı delil vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)

İstifham ismi  مَنْ  mübteda, muzari fiil sıygasındaki  اَنْزَلَ الْكِتَابَ الَّذ۪ي جَٓاءَ بِه۪ مُوسٰى نُوراً وَهُدًى لِلنَّاسِ  cümlesi, haberdir. 

Cümlede müsnedin mazi fiil sıygasında cümle olarak gelmesi cümlenin hükmünü takviye, etmiştir.

İstifham takrir manasında gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

الْكِتَابَ ‘nin sıfatı olan müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي ‘nin sıla cümlesi olan  جَٓاءَ بِه۪ مُوسٰى نُوراً وَهُدًى لِلنَّاسِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

نُوراً  kelimesi  بِه۪ ’deki zamirin halidir.  هُدًى  kelimesi atıf harfi وَ ’la  نُوراً ‘a matuftur. لِلنَّاس  car mecruru  هُدًى ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Açıklık ve gerçek manasında gelen  نُوراً  kelimesinde istiare vardır. Batılın karanlığa benzetilmesi gibi hak da aydınlığa benzetilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)

O kitabın insanlar için bir nur ve hidayet olması; bil ki Allah Teâlâ o kitabı, yolu aydınlatan ışığa benzeterek, "nur" diye nitelendirmiştir. Eğer bazıları, "Bu tefsire göre, Tevrat'ın bir nur olması ile, insanlar için bir hidayet rehberi olması arasında bir fark kalmaz. Halbuki bu iki kelimenin birbirine atfedilmiş olması, başka başka şeyler olmalarını gerektirir" derlerse, biz deriz ki: "Nur"un iki özelliği vardır. Birincisi: Bizzat kendisinin açık ve aşikâr olması; ikincisi ise başka varlıkların görünmesine vesile olabilecek bir durumda olmasıdır. İşte Tevrat'ın bir nur ve hidayet olmasından murad, bu iki durumdur. Bil ki Allah Teâlâ, Kur'an-ı Kerim'i de bir başka ayette bu iki sıfat ile tavsif ederek  وَلٰكِنْ جَعَلْنَاهُ نُورًا نَهْد۪ي بِه۪ مَنْ نَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِنَاۜ [Fakat biz o (Kur'an'ı) bir nur yaptık. Bununla, kullarımızdan dilediğimize hidayet ederiz] (Şûra, 52) buyurmuştur.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l - Gayb)

تَجْعَلُونَهُ قَرَاط۪يسَ تُبْدُونَهَا  cümlesi  بِه۪ ’deki zamirden haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Aynı üsluptaki  تُبْدُونَهَا  ve  وَتُخْفُونَ كَث۪يراً  cümleleri, قَرَاط۪يسَ  kelimesi için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

نُوراً  ve  هُدًى  kelimelerindeki nekrelik, nev, kesret ve tazim ifade eder. Ayrıca bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

تُبْدُونَهَا - تُخْفُونَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab,  اَنْزَلَ - مَٓا اَنْزَلَ  tıbâk-ı selb sanatı vardır.

قَرَاط۪يسَ - الْكِتَابَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

قُلْ - قَالُوا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

”O kitabı alelade bir kitap haline getirdiler (kâğıt yerine koydular). Onu açık ediyorlar, gösteriyorlar ve çoğunu da gizliyorlar” ifadesinde kötü fiillerinden dolayı ciddi bir uyarı vardır. Sanki onlar kitabı kitap olmaktan çıkarmış boş kâğıtlar haline getirmişlerdir.

القَراطِيسُ  kelimesi  قِرْطاسٍ  kelimesinin cemisidir. Aynı surenin 7. ayetinde de müfredi gelmişti. Paçavra, kağıt veya varak olsun, herhangi bir şey yaprağıdır. Yani; ‘’Musa'ya indirilen kitabı, bir kısmını açığa vurup, bir kısmını gizlemek niyetiyle ayrı sayfalar haline getiriyorsunuz’’, demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

وَ ’la gelen  وَعُلِّمْتُمْ مَا لَمْ تَعْلَمُٓوا اَنْتُمْ وَلَٓا اٰبَٓاؤُ۬كُمْۜ  cümlesi, قَدْ  takdiriyle haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

عُلِّمْتُمْ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. 

Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

عُلِّمْتُمْ  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَٓا ‘nın sılası olan  لَمْ تَعْلَمُٓوا اَنْتُمْ وَلَٓا اٰبَٓاؤُ۬كُمْ  cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. 

اَنْتُمْ  munfasıl zamiri  تَعْلَمُٓوا  ’deki faili tekid etmek içindir. Nefy harfi  لَٓا  olumsuzluğu tekid için gelmiş zaid harftir.

عُلِّمْتُمْ - لَمْ تَعْلَمُٓوا  kelimeleri arasında iştikak cinası, reddü’l-acüz ale’s-sadr ve tıbâk-ı selb sanatları vardır.

Öğretilenlerin “size ve babalarınıza” şeklinde açıklanması taksim sanatıdır. 

Ayette bir konuda kelamcıların usulünce kesin aklî delillerle konuşmak şeklinde tarif edilen mezheb-i kelamî sanatı vardır.

Bu sanat delil ve illet bildirmeye yöneliktir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi) 

مَا [şeyler], Yahudilerin Tevrat'tan aldıkları ilimler ve hükümler demektir. Bu kelâm, onlara yapılan uyarı ve kınamayı daha da ağırlaştırır. Çünkü onlar, istediklerini almak ve çoğunu gizlemek suretiyle Tevrat'ın bütünlüğünü bozmuş, onu parçalara bölmüşlerdir. Bu, büyük bir alçaklıktır. Tevrat'ın, onların ilim ve irfanlarının kaynağı olması onların bu yaptıklarını daha da vahimleştirir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)


 قُلِ اللّٰهُۙ ثُمَّ ذَرْهُمْ ف۪ي خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ

 

Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

قُلِ  emri konunun önemine dikkat çekmek için tekrarlanmıştır. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Resulullah'a onların yerine cevap vermesinin emredilmesi, kaçınılmaz cevabın belli olduğunu ve onların tamamen susturulup konuşmaya kudretleri kalmadığını bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

قُلِ  fiilinin mekulü’l-kavl cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır.  اللّٰهُ , takdiri,  اَنْزَلَ الْكِتَابَ  (Kitabı indirdi) olan mahzuf haber için mübtedadır. Bu takdire göre cümle, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

ثُمَّ  terahi (bir mertebeden bir mertebeye geçiştir.) içindir. Yani onlara deliller işlemez demektir. Bu yüzden tebliğ yaptıktan sonra onları daldıkları şeyde bırakmak en iyisidir. Onlara delil getirmek; azarlamak ve onlara mazeret bırakmamak içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Tertip ve terahî ifade eden  ثُمَّ  ile  قُلِ اللّٰهُۙ  cümlesine atfedilen  ثُمَّ ذَرْهُمْ ف۪ي خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.

يَلْعَبُونَ  cümlesi  ذَرْهُمْ ’ deki mef’ûlun halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Ayetteki muzari fiiller, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

ف۪ي خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ  ifadesinde istiare sanatı vardır. Inkâr edenlerin dünyada küfür içinde akıbetlerini düşünmeden yaşamaları, oyun havuzunda eğlenen çocuklara benzetilmiştir. Bu temsîli istiarede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.