اِنَّ اللّٰهَ فَالِقُ الْحَبِّ وَالنَّوٰىۜ يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَمُخْرِجُ الْمَيِّتِ مِنَ الْحَيِّۜ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ فَاَنّٰى تُؤْفَكُونَ ٩٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 2 | اللَّهَ | Allah’tır |
|
| 3 | فَالِقُ | yaran |
|
| 4 | الْحَبِّ | daneyi |
|
| 5 | وَالنَّوَىٰ | ve çekirdeği |
|
| 6 | يُخْرِجُ | çıkarır |
|
| 7 | الْحَيَّ | diriyi |
|
| 8 | مِنَ | -den |
|
| 9 | الْمَيِّتِ | ölü- |
|
| 10 | وَمُخْرِجُ | ve çıkarır |
|
| 11 | الْمَيِّتِ | ölüyü |
|
| 12 | مِنَ | -den |
|
| 13 | الْحَيِّ | diri- |
|
| 14 | ذَٰلِكُمُ | işte budur |
|
| 15 | اللَّهُ | Allah |
|
| 16 | فَأَنَّىٰ | o halde nasıl |
|
| 17 | تُؤْفَكُونَ | çevriliyorsunuz |
|
Bu ve müteakip âyetlerde, her biri başlı başına birer mûcize olan, fakat her zaman tekrarlandığı için insanların önemini kavramaktan gafil olduğu başlıca yaratılış olaylarına ve ilâhî kudretin işaretlerine dikkat çekilmiştir.
Tohumun ve çekirdeğin patlayarak filiz vermesi ve bu suretle tabiatın canlanması, bitkilerle bezenmesi, nimetlerle dolup taşması o yüce kudretin muhteşem eserleridir. Böylece O, ölüden diriyi, diriden ölüyü, tohumdan ve çekirdekten bitkileri, bitkiden tohum ve çekirdekleri çıkarmaktadır. Âyette, kesintisiz tekrar eden bu açık seçik tecellilere rağmen insanoğlunun nasıl olup da gerçeğe sırtını dönebildiği, O’nu yaratıcı olarak tanıyıp kulluk etmekten geri durabildiği sorulmaktadır.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 444
Neveye نوي :
نَوَى fiili niyet etmek, karar vermek, yapmaya niyetlenmek anlamındadır. (Dağarcık)
Kuran’ı Kerim’de isim formunda 1 ayette geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)
Türkçede kullanılan şekilleri niyet etmek ve nüvedir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
اِنَّ اللّٰهَ فَالِقُ الْحَبِّ وَالنَّوٰىۜ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. فَالِقُ kelimesi, اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْحَبِّ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. النَّوٰى atıf harfi وَ ’la الْحَبِّ ’ye matuf olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir.
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَالِقُ kelimesi sülâsî mücerredi فلق olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَمُخْرِجُ الْمَيِّتِ مِنَ الْحَيِّۜ
Fiil cümlesidir. يُخْرِجُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الْحَيَّ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنَ الْمَيِّتِ car mecruru يُخْرِجُ fiiline mütealliktir.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُخْرِجُ mahzuf mübtedanın haberidir. Takdiri, هو şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. الْمَيِّتِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مِنَ الْحَيّ car mecruru مُخْرِجُ ’ye mütealliktir.
يُخْرِجُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi خرج ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
مُخْرِجُ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
ذٰلِكُمُ اللّٰهُ فَاَنّٰى تُؤْفَكُونَ
İsim cümlesidir. İsaret ismi ذٰلِكُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir. اللّٰهُ lafza-i celâl haber olup damme ile merfûdur.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إن بدا لكم بيان قدرة الله فأنى تؤفكون وتصرفون عن الإيمان (Eğer size Allah’ın kudreti tecelli ediyor gibi geliyorsa o halde nasıl imandan dönersiniz?) şeklindedir.
اَنّٰى istifham ismi كَيْفَ manasındadır. Amili تُؤْفَكُونَ ‘nin hali olarak mahallen mansubdur.
تُؤْفَكُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir.
Şart cümlesi mazi ve muzari fiille olur. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; olumlu mazi, olumlu muzari ve umumiyetle لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ‘si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Burada hal muzari fiil cümlesi olarak gelmiştir. Hal müsbet (olumlu) muzari fiil cümlesi olarak geldiğinde umumiyetle başında “و ” gelmez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ اللّٰهَ فَالِقُ الْحَبِّ وَالنَّوٰىۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Müsned veciz ifade kastına matuf izafet terkibi ile gelmiştir.
فَالِقُ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
Tezayüf nedeniyle birbirine atfedilen الْحَبِّ - النَّوٰى kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
İsim cümlesi gelmesi; bu vasfın sabit ve devamlı olduğuna delalet eder. Çünkü bu vasıf Allah Teâlâ’nın zati sıfatıdır. Bu fiili vasıftır veya kudret vasfıdır ki fiil sıfatı verilemeyen durumlarla alakalı ıstılah olarak kullanılır. Burada maksat; Allah’ın ölülerden diri çıkarmak kudretine delil getirirken tohumun ve çekirdeğin yarılmasını zikretmekle yetinmektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
الْحَبِّ (tane), ot tohumlarına; النَّوٰى (çekirdek), ağaç tohumlarına delalet eder. Bununla beraber ot ve ağaç ikisi de bitkisel olduğundan النَّوٰى kelimesini tanenin içindeki bitkisel maya gibi düşünmek mana bakımından daha uygun olacaktır ki bir tanenin içindeki öz, maya, bir hurma veya üzüm tanesinin içindeki çekirdek gibidir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
فَالِقُ الْحَبِّ وَالنَّوٰى [(O), taneleri ve çekirdekleri yaratandır.] vasfı ile ilgili iki görüş vardır:
1- Bu, İbni Abbas’tan (r.a.) rivayet edilen ve Dahhâk ile Mukâtil’in de tercih ettiği görüş olup “O taneleri ve çekirdekleri yaratandır.” manasına gelir. Vahidî şöyle der: “Bunlar, فَالِقُ (yarıp çıkaran) kelimesini, فاطر (yaratan) kelimesi yerine koymuşlardır. Ben derim ki: فَالِقُ, yarmak manasındadır. فاطر kelimesi de aynı manadadır. Binaenaleyh bir şey varlık alemine girmezden önce serâpâ yokluk ve olumsuzluktur. Akıl o yokluk hakkında kendisinde bir aralanma bir açılma olmayan devamlı ve koyu bir karanlık tasavvur eder. Yaratıcı, mevcut olmayan o şeyi yokluktan varlığa çıkarınca insanın hayal ve tasavvuruna göre sanki yokluğu yarıp içinden daha önce mevcud olmayan o varlığı meydana getirmiş olur. İşte bu izaha göre فَالِقُ (yarıp çıkaran) kelimesini, ‘icad eden, yaratan ve yoktan var eden’ manalarına hamletmek uzak bir ihtimal sayılmaz.”
2- Alimlerin ekserisinin görüşüne göre فَالِقُ kelimesi, “yarmak” manasınadır. الْحَبِّ tıpkı buğday, arpa ve benzeri şeylerin tanesi gibi bizzat “tane” manasınadır. النَّوٰى ise şeftali, hurma ve benzeri şeylerin çekirdeği gibi meyvenin içinde bulunan “çekirdek” manasındadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَمُخْرِجُ الْمَيِّتِ مِنَ الْحَيِّۜ
Beyanî istînaf olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Bu cümleye tezat nedeniyle atfedilen وَمُخْرِجُ الْمَيِّتِ مِنَ الْحَيَّ cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. مُخْرِجُ takdiri هو olan mahzuf mübteda için haberdir.
Bu takdire göre cümle sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Bunun sebebi tefennün (değişik sıygalar kullanarak muhatap için sözü monotonluktan kurtarmak) de olabilir. Diğer yandan hayat ve ölüm birbirini tamamlayan bir devir daim içindedir. Ölüm her canlının tadacağı kaçınılmaz bir netice olması sebebiyle hayattan daha açık daha görülür bir gerçektir. Bu yüzden diriden ölüyü çıkarmak isim cümlesiyle ölüden diriyi çıkarmak ise fiil cümlesiyle ifade edilmiştir.
مُخْرِجُ - يُخْرِجُ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
الْحَيِّۜ - الْمَيِّتِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ cümlesi ile مُخْرِجُ الْمَيِّتِ مِنَ الْحَيَّ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
اللّٰهُ - مِنَ - الْحَيِّۜ - الْمَيِّتِ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَمُخْرِجُ الْمَيِّتِ مِنَ الْحَيَّ ifadesinde fiillerin müteallıkları arasında akis gerçekleşmiştir. Aks (tebdîl) çaprazlama demektir. Beyitte veya cümlede kelimelerin sırasını değiştirerek tekrarlama sanatıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Bu konuda iki görüş vardır: Birinci bahis: الْحَيَّ [diri], canlılıkla nitelendirilen her şeyin adıdır. الْمَيِّتِ ise kendisinde hayat sıfatı bulunmayan şeyin adıdır. Bu takdire göre bitkiler [الْحَيَّ] değildir. Bu konuda da iki görüş vardır:
Birinci görüş: Bu iki lafzı, hakikî manaya hamletmektir. İbni Abbas şöyle der: “Cenab-ı Hakk, nutfeden canlı bir beşer, canlı beşerden de ölü bir nutfe çıkarır. Yine aynı şekilde yumurtadan canlı civcivi, tavuktan da ölü yumurtayı çıkarır. Bundan maksat, canlı ile ölünün birbirlerinin zıttı olup birbirlerini nefyettiklerini ifade etmektir. Binaenaleyh benzer bir şeyin benzer bir şeyden meydana gelmesi, bunun tabiat ve hassalar icabı olduğu zannını uyandırabilir. Ama zıddın zıddan meydana gelmesine gelince, bunun tabiat ve o şeylere ait özellikler sebebiyle olması imkânsızdır. Bilakis bunun, hakîm olan bir yaratıcının takdiri ve Alîm olan bir müdebbirin yönetmesiyle meydana gelmesi gerekir.
İkinci görüş: الْحَيَّ ve الْمَيِّتِ kelimelerinin, bizim zikrettiğimiz manalar ile yine bazı mecazî manalara hamledilmesidir. Bu hususta da şu izah şekilleri bulunmaktadır:
a- Zeccâc şöyle demiştir: “Cenab-ı Hakk yeni, taze yeşil bitkiyi, kuru taneden; kuruyu da canlı ve büyüyen bitkiden çıkarır.”
b-İbni Abbas şöyle demiştir: “Hz. İbrahim’de olduğu gibi mümini kâfirden; Hz. Nûh’da (a.s.) olduğu gibi kâfiri (Nuh’un oğlunu) müminden; isyan edeni itaat edenden; itaat edeni isyan edenden çıkarır.”
c-Kesin olarak zararlı olduğuna hükmedilen bazı şeyler, büyük faydalara vesile olabilir. Bunun aksi de söz konusudur.
يُخْرِجُ الْحَیَّ مِنَ الْمَيِّتِ [O, ölüden diriyi çıkarır.] daha sonra da [وَمُخْرِجُ الْمَيِّتِ مِنَ الْحَیِّ ] buyurmuş. Halbuki isim cümlesinin fiil cümlesine atfı güzel değildir. Böyle ifade etmesinin sebebi; وَمُخْرِجُ الْمَيِّتِ مِنَ الْحَیِّ buyruğu, O’nun فَالِقُ الْحَبِّ وَالنَّوٰى taneleri ve çekirdekleri yaratandır.” sözüne atfedilmiştir. Zira bu, o sözün adeta bir beyanı ve tefsiri gibidir. Çünkü bitki ve büyüyen ağacı bitirmek için taneyi ve çekirdeği çatlatmak ölüden canlı çıkarma cinsindendir. Çünkü “büyüyen”, canlı hükmündedir.
Birincide Fiil, İkincide İsim Cümlesi Kullanmanın Sebebi:
Fiil cümlesi, o failin o fiile her an ve her zaman itina gösterdiğine delalet eder. Ama isim cümlesine gelince bu, her zaman yenilenmeyi ve itina göstermeyi ifade etmez.
Canlı cansızdan daha kıymetlidir; diriyi ölüden çıkarma hususunda gösterilen itinanın, ölüyü diriden çıkarmaya gösterilen itinadan daha fazla olması gerekir. İşte bu manadan dolayı diriyi ölüden yaratmaya gösterilen ihtimam ve dikkatin ölüyü diriden yaratmaya gösterilen itinadan daha fazla ve daha mükemmel olduğuna dikkat çekmek için birincisi fiil, ikincisi de isim cümlesiyle getirilmiştir. Allah, muradını en iyi bilendir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
ذٰلِكُمُ اللّٰهُ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle gelmesi işaret edilene dikkat çekmek ve önemini vurgulamak içindir. Ayrıca tazim ve tecessüm ifade eder.
Cümle, itiraziyye olarak gelmiştir. ذٰلِكُمُ , müşrik muhatapların gafletlerindeki derinliği tarîz ve temyizi artırmak içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İsm-i işaret ve lafza-i celâl marife kelimelerdir. Hem müsnedin hem müsnedün ileyhin marife gelmesi kasr ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Gâfir Suresi 64, c. 1, s. 318)
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
İşin büyüklüğünü göstermek ve kalplere korku salmak için, izmardan izhara dönülerek Allah lafzının açık isim olarak getirilmesi iltifat sanatıdır. Bu tekrarda ayrıca tecrîd ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
ذَلِكُمُ اللَّهُ cümlesi müstenef bir cümledir. Maksat, konunun önemidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَاَنّٰى تُؤْفَكُونَ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen terkipte فَ , mahzuf şartın cevabı için rabıta harfidir.
Cevap cümlesi olan فَاَنّٰى تُؤْفَكُونَ cümlesi, inkârî istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümle istifham üslubunda geldiği halde soru kastı taşımayıp kınama, inkâr ve taaccüp manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Ayrıca cümlede tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça başvurulan bir üslup olarak karşımıza çıkan istifhâmı inkârî ile kabul edilmeyen/edilmemesi gereken bir olgunun neden hala farkına varılmadığı sorgulanmaktadır. (Avnullah Enes Ateş, İstifhâm Üslûbunun Mecâzi Kullanımları ve Meallere Yansıması)
Takdiri, إن بدا لكم بيان قدرة الله (Eğer size Allah’ın kudreti tecelli ediyor gibi geliyorsa) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Bu takdire göre mahzuf cevap ve mezkûr şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
تُؤْفَكُونَ fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Ayrıca bu bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Suret-i İbrahim, s. 127)
Ayetin bu son cümlesi, bir çok ayette tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitlensin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S. 314)
Bu ayette فَاَنّٰى تُؤْفَكُونَ ifadesinde bulunan istifham inkârî olup nefy/olumsuzlama anlamındadır. Yani apaçık deliller kaim olduktan sonra imandan yüz çevirmenize hiçbir yol yok demektir. İbn Âşûr da bu istifhamın taaccübî ve inkarî olduğunu, mananın “Sizi Allah’ı birlemekten/tevhidden çevirecek herhangi bir şey bulunmamaktadır.” şeklinde olduğunu ifade etmektedir. (Sinan Yıldız, Vehbe Zuhaylî’nin Tefsiru’l Münîr Adlı Tefsirinde Belâğat İlmi Uygulamaları)
“Allah Teâlâ’nın ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkardığını müşahede ettiğiniz, sonra canlı bedeni, bir seferde ölü nutfeden (meniden) çıkardığını müşahede ettiğiniz halde daha nasıl olur da çürümüş ölünün toprağından yeniden canlı bedeni çıkarabileceğini uzak ihtimal görürsünüz?” Bundan maksad, o insanların haşr ve neşri yalanlamalarını reddir. Hem sonra bu iki zıt şey nispet hususunda birbirine denktir. Binaenaleyh iki zıddan birinden diğerine geçiş nasıl imkansız ise diğerinden birinciye geçiş de aynı şekilde imkânsız olmalı. Hayat varken ölümün bulunması nasıl imkânsız ise aynı şekilde (bir bedende) ölüm varken de hayatın bulunması imkânsız olur. Her iki takdirde de öldükten sonra dirilmenin mümkün olduğu neticesi çıkar. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)