وَجَاوَزْنَا بِبَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ الْبَحْرَ فَاَتَوْا عَلٰى قَوْمٍ يَعْكُفُونَ عَلٰٓى اَصْنَامٍ لَهُمْۚ قَالُوا يَا مُوسَى اجْعَلْ لَـنَٓا اِلٰهاً كَمَا لَهُمْ اٰلِهَةٌۜ قَالَ اِنَّكُمْ قَوْمٌ تَجْهَلُونَ ١٣٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَجَاوَزْنَا | ve geçirdik |
|
| 2 | بِبَنِي | oğullarını |
|
| 3 | إِسْرَائِيلَ | İsrail |
|
| 4 | الْبَحْرَ | denizden |
|
| 5 | فَأَتَوْا | rastladılar |
|
| 6 | عَلَىٰ | üzerine |
|
| 7 | قَوْمٍ | bir kavim |
|
| 8 | يَعْكُفُونَ | tapan |
|
| 9 | عَلَىٰ |
|
|
| 10 | أَصْنَامٍ | putlara |
|
| 11 | لَهُمْ | kendilerine |
|
| 12 | قَالُوا | dediler |
|
| 13 | يَا مُوسَى | Musa |
|
| 14 | اجْعَلْ | yap |
|
| 15 | لَنَا | bize de |
|
| 16 | إِلَٰهًا | bir ilah |
|
| 17 | كَمَا | gibi |
|
| 18 | لَهُمْ | bunların |
|
| 19 | الِهَةٌ | ilahları |
|
| 20 | قَالَ | dedi |
|
| 21 | إِنَّكُمْ | siz gerçekten |
|
| 22 | قَوْمٌ | bir toplumsunuz |
|
| 23 | تَجْهَلُونَ | cahil |
|
Müfessirler, 138. âyette sözü edilen putperest toplumun kimliği konusunda farklı bilgiler vermişlerdir. Bir görüşe göre bu toplum, Lahm kabilesinin bir boyu olup sığır heykellerine taparlardı. Diğer bir görüşe göre bunlar, Araplar’ın Amâlika dedikleri ve Baal (sahip, efendi) adlı boğa heykeline tapan Ken‘ânîler’dir. İsrâiloğulları da zaman zaman Baal’e tapmışlardır (meselâ bk. Hâkimler, 2/11-13; I. Krallar, 16/30-33). Mevdûdî ise söz konusu putperest toplumun, Sînâ yarımadasında, Mafka denilen askerî bir garnizonda yaşayan Mısırlılar olması ihtimali üzerinde durmuştur. Mafka’ya yakın başka bir yerde Sâmî kavimlerinin inancındaki ay tanrısına tahsis edilmiş başka bir tapınak bulunuyordu. Belki de İsrâiloğulları’nın ilgisini çeken topluluk bu tapınaktaki putlara tapıyordu (II, 85).
Hz. Mûsâ kavmini Kızıldeniz’den sağ salim geçirince karşılaştıkları bu toplumun putperestlik uygulamaları İsrâiloğulları’nın hoşlarına gitti ve Mûsâ’dan, kendi dinlerinde de böyle bir gelenek başlatmasını istediler. İbn Atıyye onların bu isteklerinin, Allah’ı inkâr ederek O’nun yerine bu putları tanrı tanımaları anlamına gelmediğini, sadece Allah’a yakınlaşmak için putları aracı olarak kullanma maksadı taşıdığını belirtir (VII, 149). Fahreddin er-Râzî de, onların bu tutumlarını “cehalet” ve “irtidad” olarak değerlendirdikten sonra, İbn Atıyye’nin görüşünü tekrar eder. Râzî ayrıca, Allah’tan başka bir varlığa tapmanın, –ister o varlığı evrenin yaratıcısı kabul ederek olsun, isterse ona ibadet etmenin Allah’a yaklaştıracağı düşüncesiyle olsun– Allah’tan başka mâbudlar ve putlar ihdas etmenin küfür olduğunu ifade eder. Çünkü ibadet en büyük saygıdır ve böyle bir saygı ancak, en büyük nimet ve lutufların sahibi Allah’a yapılır (XIV, 222-223). Bu sebeple Hz. Mûsâ, böyle bir teklifte bulunanları “Gerçekten siz cahil bir toplumsunuz!” diyerek suçlamış; ayrıca özendikleri kavmin bu temelsiz din ve inançlarının, bütün benzerleri gibi yıkılmaya mahkûm olduğunu, kezâ dinî ibadet ve uygulamalarının da asılsız ve geçersiz olduğunu ifade ederek böyle bir kavme özenmenin cahillikten başka bir şey olmadığını bildirmiştir.
Şu halde takarrub (Allah’a yakınlaşma) maksadıyla da olsa, putlar türetip onlara tapanlar, zamanla bu önemsiz varlıkları gerçek tanrı yerine koyup Allah’ı unutacak ve inkâr edeceklerdir. Nitekim tarihteki birçok benzerleri gibi Câhiliye Arapları da “Biz putlara, sadece bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz” (Zümer 39/3) demelerine rağmen gerçekte Allah’ı unutmuşlar, O’nun yerine putları koymuşlardı. Bazı gelişmemiş toplumlarda görülen ve cismanî olmayan varlığı somutlaştırarak algılama eğiliminin bir neticesi olan inkârcılık ve müşriklik şeklindeki bu tür sapmalara, farklı biçimlerde de olsa, günümüzün gelişmiş toplumlarında bile rastlanabilmektedir.
İsrâiloğulları’nın, tevhid inancının hâkim olduğu İbrâhim milletine mensup olmalarına rağmen, böyle bir teklifte bulunmalarının, yüzyıllar boyunca putperest bir dinî geleneğin hüküm sürdüğü Mısır kültürüyle dejenere olmalarından kaynaklandığı düşünülebilir. Nitekim Kitâb-ı Mukaddes’te de bu duruma işaret edilmektedir (Yeşû, 24/14-15). Burada Hz. Mûsâ’nın ilk halefi olan Yeşû (Yûşa‘), İsrâiloğulları’na Allah’tan korkmalarını ve yalnız O’na kulluk etmelerini, “ırmağın öte tarafında ve Mısır’da” atalarının taptığı ilâhları bırakmalarını emretmekte; “… Kime kulluk edeceğinizi bugün seçin; fakat ben ve evim halkı, biz rabbe kulluk edeceğiz” demektedir. İlginçtir ki, Yûşa‘ peygamber bu konuşmayı Mısır’dan çıkıştan yetmiş yıl sonra yapmıştır ve bu konuşma, İsrâiloğulları’nın “ırmağın ötesindeki” putperest tesirlerden, yetmiş yıl sonra bile hâlâ kurtulamadıklarını göstermektedir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 581-582
جوز Ceveze : جاوَزَ fiili yolun ortasını geçmek demektir. جَوْزُ الطَّرِيقِ yolun ortası, جَوْزُ السَّماءِ. semanın ortasıdır. مَجازٌ Mecaz sözcüğü ise temelde kendisi için va’z edilmiş olan manayı aşıp ötesine geçen tecavüz anlamına gelir. Zıddı olan حَقِيقَةٌ hakikat ise kendisi için konulmuş manayı asmamış olan demektir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de iki mezid fiil kalıbında toplam 5 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri cevâz, câiz, mecaz, mütecâviz, icaz, icâzet ve tecavüzdür. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
عكف Akefe : عُكُوفٌ Bir şeye yönelmek, sıkıca yapışmak ve tazim yollu ona kendini hasretmektir. İtikaf إعْتِكافٌ sözcüğü şer’i literatürde Allah’a yaklaşma maksadıyla kendini mescide kapatmak anlamına gelir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 9 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri Âkif vr i’tikâftır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَجَاوَزْنَا بِبَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ الْبَحْرَ فَاَتَوْا عَلٰى قَوْمٍ يَعْكُفُونَ عَلٰٓى اَصْنَامٍ لَهُمْۚ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. جَاوَزْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. بِبَن۪ٓي car mecruru جَاوَزْنَا fiiline mütealliktir.
بَن۪ٓي cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için cer alameti ى ’dir. İzafetten dolayı ن harfi mahzuftur. اِسْرَٓاء۪يلَ muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. الْبَحْرَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَتَوْا iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَلٰى قَوْمٍ car mecruru اَتَوْا fiiline mütealliktir. يَعْكُفُونَ cümlesi, قَوْمٍ ‘nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur.
يَعْكُفُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَلٰٓى اَصْنَامٍ car mecruru يَعْكُفُونَ fiiline mütealliktir. لَهُمْ car mecruru اَصْنَامٍ ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
جَاوَزْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi جوز ’dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالُوا يَا مُوسَى اجْعَلْ لَـنَٓا اِلٰهاً كَمَا لَهُمْ اٰلِهَةٌۜ
Fiil cümlesidir. قَالُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli, يَا مُوسٰٓى ’dır. قَالُوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
يَا nida harfidir. مُوسٰٓى münadadır. Müfred alem olup damme üzere mebni, mahallen mansubdur. Nidanın cevabı اجْعَلْ لَـنَٓا اِلٰهاً ‘dir.
اجْعَلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Değiştirme manasında kalp fiilidir. لَـنَٓا car mecruru اجْعَلْ fiiline mütealliktir. اِلٰهاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
كَ harf-i cerdir. مَا müşterek ism-i mevsûl كَ harfi ceriyle اِلٰهاً ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. لَهُمْ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. İbn-i Hişam‘a göre bu car mecrur mahzuf mübtedanın haberine mütealliktir. Takdiri; الأصنام kelimesine ait olan هي zamiridir. (Mahmut Safi, El-Cedvel fi İrabi’l Kur’an)
اٰلِهَةٌ kelimesi mahzuf sılanın bedelidir.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar.
2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir.
Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالَ اِنَّكُمْ قَوْمٌ تَجْهَلُونَ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l kavli, اِنَّكُمْ قَوْمٌ تَجْهَلُونَ ‘dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
كُمْ muttasıl zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. قَوْمٌ kelimesi, اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. تَجْهَلُونَ cümlesi, قَوْمٌ ‘un sıfatı olarak mahallen merfûdur.
تَجْهَلُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
وَجَاوَزْنَا بِبَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ الْبَحْرَ فَاَتَوْا عَلٰى قَوْمٍ يَعْكُفُونَ عَلٰٓى اَصْنَامٍ لَهُمْۚ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Müspet mazi fiil cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)
Burada deniz için اليم değil الْبَحْرَ kelimesi kullanılmıştır. Bu deniz bugün Kızıldeniz adıyla bilinen denizdir. Önceki ayetlerde اليَمِّ şeklinde ifade edilen denizdir. الْبَحْرَ şeklinde marife gelişi ahd-i hudûrî manası dolayısıyladır. Daha önce marife olarak zikredildiği için yine marife olarak gelmiştir. Tekrardan kaçınmak için farklı kelimeler kullanılmıştır. Mana şöyledir: Onlar denizi geçip doğu kıyısasına çıktılar. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Aynı üslupta gelen فَاَتَوْا عَلٰى قَوْمٍ يَعْكُفُونَ عَلٰٓى اَصْنَامٍ لَهُمْۚ cümlesi, atıf harfi فَ ile makabline atfedilmiştir. Müspet mazi fiil cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
اَتَى fiili ‘gelmek’ manasındadır. Bu ayette olduğu gibi عَلٰى harfiyle kullanıldığında karşılaşmak anlamına gelir. Fiilin harf-i cerle yeni bir anlam kazanması, tazmin sanatıdır.
يَعْكُفُونَ عَلٰٓى اَصْنَامٍ لَهُمْ cümlesi, قَوْمٍ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
قَوْمٍ ’deki nekrelik ‘herhangi bir’ anlamında adet ifade eder.
عكف ; kendini ibadete adamak demektir. اعتكاف (İtikaf) sözü de bu kökten gelir.
اَصْنَامٍ ‘deki nekrelik kesret ve tahkir ifade eder. Putlar demektir, tekili صنم kelimesidir.
لَهُمْۚ car-mecruru, اَصْنَامٍ ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Burada İsrâiloğullarının Firavunun hakimiyetinden kurtulduktan sonra Allah'a karşı verdikleri sözü nasıl nakzettikleri, oysa onların şükrü gerektiren Allah'ın ne büyük nimetlerine mazhar oldukları anlatılıyor ve aynı zamanda bir yandan Resulullah (s.a.v) teselli edilirken diğer yandan da müminler nefis muhasebesinden ve davranış murakabesinden gafil olmamaları için ikaz ediliyor.
جَاوَزَ kelimesi lügatte ‘mesafe katetmek, geçmek’ anlamına gelir. جَاوَزْنَا fiili, "onlar için denizi kat ettik" manasına teşdîd ile جَوَّزْنَا şeklinde de okunmuştur. Rivâyete göre Allah Teâlâ aşûra günü Musa (a.s) ile kavmini denizden geçirdi; Firavun ile maiyetini de helak etti. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
يَعْكُفُونَ kelimesine Zeccâc, "Putlara tapmaya devam ediyorlar ve bunu hiç bırakmıyorlar" manasını vermiştir. Mescidden ayrılmayan kimseye de "mu'tekif" adının verilmesi bundandır. Katâde ise şöyle demektedir: "Bu topluluk, Lahm kabilesinden idi ve köyde oturuyorlardı." İbn Cüreyc de, o putların sığır şeklinde olduklarını söylemiştir. Bu, buzağı kıssasının ilk defa beyan edildiği yerdir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
قَالُوا يَا مُوسَى اجْعَلْ لَـنَٓا اِلٰهاً كَمَا لَهُمْ اٰلِهَةٌۜ
İstînâfiye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالُوا۟ fiilinin mekulü’l-kavli olan يَا مُوسَى اجْعَلْ لَـنَٓا اِلٰهاً كَمَا لَهُمْ اٰلِهَةٌۜ cümlesi, nida üslubunda talebî inşaî isnaddır.
Nidanın cevabı olan اجْعَلْ لَـنَٓا اِلٰهاً كَمَا لَهُمْ اٰلِهَةٌۜ , emir üslubunda talebî inşaî isnaddır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur لَـنَٓا , ihtimam için mef’ûl olan اِلٰهاً ‘e takdim edilmiştir.
اِلٰهاً kelimesindeki nekrelik, nev ve kesret ifade eder.
Teşbih harfi ك sebebiyle mecrur mahaldeki مَا masdar harfi ve sılası, masdar tevilinde, اِلٰهاً ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sılası mahzuftur. لَهُمْ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. اٰلِهَةٌ , mahzuf sıladaki gizli zamirden haldir. Bu hazifler, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Ayette teşbih sanatı vardır. Teşbih edatı zikredildiği için mürsel, benzetme yönü hazfedildiği için de mücmel teşbihtir.
اِلٰهاً - اٰلِهَةٌ kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.
[Nasıl bunların birtakım tanrıları varsa] tapındıkları putları varsa, [bize de bir tanrı] yani put [yap] da ona tapalım. Buradaki مَا ismi كَ harfinin amelini engelleyen mâ-i kâffe’dir, bu yüzden cümle onun devamında gelmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
اَصْنَامٍ - يَعْكُفُونَ - اِلٰهاً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Cenab-ı Hak, o İsrailoğullarının, "Ey Musa, onların nasıl putları varsa, sen de bize öyle bir tanrı yap" dediklerini nakletmiştir. Bil ki bir kimsenin, Hz. Musa'ya "Onların nasıl putları varsa, sen de bize öyle bir tanrı, yaratıcı ve bir müdebbir yap!" demesi imkânsızdır. Bunun böyle olduğu hususunda şüphe eden kimsenin aklı tam olamaz. Halbuki bu hususta doğruya en yakın olan şudur: Onlar Hz. Musa'dan, dua ve ibadetlerinde karşılarına alacakları, birtakım putlar ve heykeller belirlemesini, tespit etmesini istemişlerdir. İşte bu söz, Allah Teâlâ'nın, putperestlerden nakletmiş olduğu sözün aynısıdır. Çünkü onlar: "Biz, bunlara sırf bizi Allah'a daha fazla yaklaştırsınlar diye tapıyoruz." (Zümer. 3) demişlerdi. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
قَالَ اِنَّكُمْ قَوْمٌ تَجْهَلُونَ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنَّكُمْ قَوْمٌ تَجْهَلُونَ cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
تَجْهَلُونَ cümlesi قَوْمٌ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Sıfatın kullanılmasının, metbusunun daha iyi tanınması, övülmesi, yerilmesi, pekiştirilmesi, acındırılması, kapalılığının giderilmesi, tahsis edilmesi gibi maksatları vardır. Itnâb, bazen de sıfatlar vasıtasıyla yapılmaktadır. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz (I) Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)
تَجْهَلُونَ ; muzari fiil olarak gelmiş, ‘’hep yapıyordunuz, hala da yapıyorsunuz’’ manasını ifade etmiştir. (Bahrul Muhit - Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Musa’nın kavmine olan bu sözü bizzat yaşadıkları mucizelerden sonraki bu taleplerine hayret ve şaşma ifade eder.
قَالَ - قَالُوا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
قَوْمٌ kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
اِنَّكُمْ قَوْمٌ تَجْهَلُونَ [Siz gerçekten cahil bir topluluksunuz!] Bu, onların, içlerinde en büyük mucize de olmak üzere o kadar büyük mucizeler gördükten sonra söyledikleri bu söz karşısında duyulan hayretin ifadesidir. Musa (a.s) onları mutlak manada cahillikle nitelemiş ve bunu tekitli, vurgulu bir şekilde söylemiştir. Çünkü onun onlardan gördüğü bu davranıştan daha büyük ve çirkin bir cehalet yoktur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
Bu ifadede bahsedilen "cehalet"in izahı şu husustur: İbadet, tazimin en son noktasıdır. Dolayısıyla ibadet, ancak kendisinden en büyük in'am ve nimetlerin sadır olduğu kimseye uygun düşer. Bu en büyük in'am da maddenin, hayatın, şehvetin, kudretin, aklın ve istifade edilen her türlü nimetin yaratılmasıyla olur. Halbuki bu tür şeylere kādir olan, ancak Allah Teâlâ'dır. Öyleyse ibadetin de ancak O'na yapılması yakışır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
قَالَ - قَالُوا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
قَوْمٌ kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.