وَلَمَّا سَكَتَ عَنْ مُوسَى الْغَضَبُ اَخَذَ الْاَلْوَاحَۚ وَف۪ي نُسْخَتِهَا هُدًى وَرَحْمَةٌ لِلَّذ۪ينَ هُمْ لِرَبِّهِمْ يَرْهَبُونَ ١٥٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَمَّا | ve ne zaman ki |
|
| 2 | سَكَتَ | dinince |
|
| 3 | عَنْ |
|
|
| 4 | مُوسَى | Musa’nın |
|
| 5 | الْغَضَبُ | öfkesi |
|
| 6 | أَخَذَ | aldı |
|
| 7 | الْأَلْوَاحَ | levhaları |
|
| 8 | وَفِي | ve vardı |
|
| 9 | نُسْخَتِهَا | onlardaki yazıda |
|
| 10 | هُدًى | yol gösterme |
|
| 11 | وَرَحْمَةٌ | ve rahmet |
|
| 12 | لِلَّذِينَ | için |
|
| 13 | هُمْ | onlar |
|
| 14 | لِرَبِّهِمْ | Rablerinden |
|
| 15 | يَرْهَبُونَ | korkanlar |
|
Nüsha kelimesi, “bir asıl metinden çıkarılan kopya, o metnin yeniden yazılmış şekli” anlamına gelir. İkisine birden kopya denildiği de olur. Bu sebeple ilgili kısmı, “bu tekrar yazılmış metinlerde” diye çevirmeyi uygun bulduk. Bu nüsha kelimesini dikkate alan müfessirler, Mûsâ’ya vahyin taş levhalar üzerine yazılmış olarak geldiğini, Mûsâ’nın yere atmasıyla bu levhalar kırıldığı için yeni bir nüshasının yazılmış olabileceğini düşünmüşlerdir. Tevrat’ın verdiği bilgiler de bu yöndedir (Tesniye, 9/10-11, 10/1-5). Bu levhalarda, yüce Allah’ın, kendisinden korkanlara, yani O’na iman edip buyruklarıyla amel edenlere, hidayet ve rahmetini kazanmaları için gönderdiği hükümler vardı. Buradaki “hidayet” (hüden) ve “rahmet” kelimeleri, bir ilâhî kitabın ve onunla ortaya konan dinin bütün işlevlerini özetler mahiyettedir. Zira hidayet ancak sahih iman ve sâlih amellerle gerçekleşir; bu da insanların, fert ve toplum olarak rahmete yani yüce Allah’ın hidayet üzere yaşayanlara bahşedeceği engin sevgisinin eseri olarak, dünya ve âhiret hayatında huzurlu ve mutlu olmaya götürür.
Âyette, öfkenin insanlara doğru olmayan işler yaptırdığına dolaylı bir işaret vardır. Nitekim Mûsâ’nın öfke sebebiyle Tevrat levhalarını yere atması, bilinçsizce yapılmış yanlış bir iş olduğu için, öfkesi yatışınca bunun farkına vararak yerdeki levhaları tekrar eline almış ve af dilemiştir.
Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 597-598
وَلَمَّا سَكَتَ عَنْ مُوسَى الْغَضَبُ اَخَذَ الْاَلْوَاحَۚ
وَ istînâfiyyedir. لَمَّا kelimesi حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. سَكَتَ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
سَكَتَ fetha üzere mebni mazi fiildir. عَنْ مُوسَى car mecruru سَكَتَ fiiline müteallik olup gayri munsarif olduğundan elif üzere mukadder fetha ile mecrurdur. الْغَضَبُ fail olup damme ile merfûdur. Şartın cevabı اَخَذَ الْاَلْوَاحَۚ ‘dır.
اَخَذَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الْاَلْوَاحَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Gayr-ı munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayr-ı munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayr-ı munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَف۪ي نُسْخَتِهَا هُدًى وَرَحْمَةٌ لِلَّذ۪ينَ هُمْ لِرَبِّهِمْ يَرْهَبُونَ
İsim cümlesidir. وَ haliyyedir. ف۪ي نُسْخَتِهَا car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. هُدًى muahhar mübteda olup elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Maksur isimdir.
رَحْمَةٌ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl لِ harfi ceriyle هُدًى ve رَحْمَةٌ ‘e mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası هُمْ لِرَبِّهِمْ يَرْهَبُونَ ‘dır. Îrabtan mahalli yoktur.
Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. لِ takviye için zaid harftir. رَبِّهِمْ lafzen mecrur, يَرْهَبُونَ fiilinin mukaddem mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
يَرْهَبُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَمَّا سَكَتَ عَنْ مُوسَى الْغَضَبُ اَخَذَ الْاَلْوَاحَۚ وَف۪ي نُسْخَتِهَا هُدًى وَرَحْمَةٌ لِلَّذ۪ينَ هُمْ لِرَبِّهِمْ يَرْهَبُونَ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Şart üslubunda gelen terkipte لَمَّا edatı, حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı da taşıyan zaman zarfıdır.
Haynûne manasındaki لَمَّا aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, c. 7, s. 424)
لَمَّا ; maziden önce ‘vakta ki,...dığı zaman’ manalarına gelen, cezmetmeyen, şart manalı zaman zarfıdır. Şart fiili de, cevap fiili de mazi veya mazi manalı olmalıdır. (Meral Çörtü, Cümle Kuruluşu ve Tercüme Tekniği)
وَلَمَّا سَكَتَ عَنْ مُوسَى الْغَضَبُ cümlesi şarttır. لَمَّا ’nın muzâfun ileyhi konumundaki سَكَتَ عَنْ مُوسَى الْغَضَبُ cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَنْ مُوسَى , durumun onunla ilgili olduğunu vurgulamak için faile takdim edilmiştir.
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan اَخَذَ الْاَلْوَاحَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
سَكَتَ عَنْ مُوسَى الْغَضَبُ ibaresinde istiare-i mekniyye vardır. Aslında gazap susmaz. Bu bir meseldir. Sanki kuşandığı öfke, onu yaptıklarına teşvik eder, ayartır, kışkırtır ve ona “kavmine şöyle şöyle de, levhaları yere at, kardeşinin perçeminden tutup kendine çek” demektedir. (Kur’an’daki Deyimler ve Zemahşeri’nin Keşşâf’ı, s. 197) Sâbûnî de öfkenin; kükreyen, köpüren, intikam emreden sesiyle haykıran bir adama benzetildiğini, bu sesin daha sonra sakinleşip kesildiğini söylemiştir.
Burada الْغَضَبُ kelimesinin müstear olduğu düşünülebilir. Müstear leh (benzeyen) gazap, müstear minh canlı olmaktır. Gazap, canlılara benzetilerek hareket eden, istediğini yapan bir canlıya benzetilmiştir. Gazap kelimesi masdardır, istiare de asliyyedir. Müstear minh mahzuf olduğu için mekniyyedir.
Burada gazabın sona ermesi sükuta benzetilmiştir. Câmi’ her iki tarafta da ortak olan kaybolma manasıdır. Müstear lafız fiil olduğu için tebeiyye olmuştur. Ayrıca bu kelime müstear minh olduğu için tasrîhiyyedir.
Bazı alimler bunu temsîli istiare kabul etmişlerdir. Musa’nın (a.s.) bazen kışkırtan sonra da sakinleşen gazap halini, başkasını kışkırtan sonra da susan kişinin haline benzeterek temsîli istiare düşünülmüştür. Ama daha önce zikredildiği gibi ayetin meknî istiare olması daha evladır. Bazıları burada tebe-i istiare olduğunu söyler. Sükut, sükun için müstear olmuştur. Ondan da fiil türetilmiştir. Bazıları burada kalb olduğunu söyler. Bu durumda ayetin aslı şöyledir: وَلَمَّا سَكَتَ مُوسَى عَنْ الْغَضَبِ (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Beyan İlmi)
Âşûr da buradaki gibi ya istiare-i mekniye olduğunu veya temsîli istiare olduğunu söyleyerek iki görüş beyan etmiştir.
Cenab-ı Hakk’ın سَكَتَ عَنْ مُوسَى الْغَضَبُ “Musa’dan o öfke uzaklaşıp, sustu.” ifadesi ile ilgili, birkaç görüş bulunmaktadır:
1. Bu, istiare (mecaz) üslubu ile söylenmiş bir sözdür. Sanki gazap Hz. Musa’yı o şeye teşvik ediyor ve ona, “Kavmine şöyle şöyle de! Levhaları at ve kardeşinin başından tutup onu sürükle!” diyordu. Ama kızgınlık kaybolunca da sanki susmuş gibi oldu.
2. İkrime’ye göre bunun manası, “Öfkeden Musa, uzaklaştı.” şeklinde olup ifadede bir kalb (yani bir takdim-tehir) yapılmıştır. Nitekim Araplar, اَدْخُلْتُ الْقَلَنْسُوَةَ رَأْسِى “Başımı külaha soktum.” manasında, “Külahı başıma geçirdim.” derler.
3. Buradaki sükuttan (susmadan) maksat, sükuna ermek ve kaybolmaktır. Buna göre سَكَتَ عَنْ مُوسَى الْغَضَبُ tabiri yerinde olur ama (buradaki سَكَتَ fiili yerine) صَمَتَ (sustu) fiili kullanılmaz. Çünkü سَكَتَ fiili, (aynı zamanda) “sükun buldu, sona erdi” manasındadır. صَمَتَ fiili ise “konuşmayı kesti, sustu” manasındadır ve bu gazap için kullanılamaz. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ayetin zahiri, Hz. Musa’nın (a.s.), kardeşi Harun’un herhangi bir kusur ve hatasının olmadığını anlayıp dolayısıyla onun mazeretinin geçerli olduğunu görünce kızgınlık ve gazabının sükuna erdiğine delalet etmektedir. Bu, Musa’nın (a.s.), “Ya Rabbi, beni de kardeşimi de bağışla!” diye dua ettiği vakittir. Böylece o, ona kızgınlığının yok olduğuna dikkat çekmek için kardeşi için de dua etmiştir. Çünkü bu, onun daha önce yapmış olduğu iki işte olduğu gibi kızgınlığının emarelerinin ilki idi. Bundan dolayı o, daha önce yaptığı o iki işin zıddı olan fiilleri, kızgınlığının sükunete erdiğine bir alamet gibi kılmıştır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
الْاَلْوَاحَ kelimesindeki tarif ahd içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Hal وَ ’ıyla gelen وَف۪ي نُسْخَتِهَا هُدًى وَرَحْمَةٌ لِلَّذ۪ينَ هُمْ لِرَبِّهِمْ يَرْهَبُونَ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. ف۪ي نُسْخَتِهَا car mecruru, mahzuf mukaddem habere mütealliktir. هُدًى وَرَحْمَةٌ , muahhar mübtedadır.
Müsnedün ileyh olan هُدًى ve tezayüf nedeniyle ona atfedilen وَرَحْمَةٌ ‘ün nekre gelişi, özel bir nev olduğunu belirtmenin yanında tazim ifade eder.
Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ , harf-i cer ile هُدًى وَرَحْمَةٌ ‘e mütealliktir. Sılası olan هُمْ لِرَبِّهِمْ يَرْهَبُونَ , mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil, tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
لِرَبِّهِمْ izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olan هِمْ zamirinin aid olduğu kişiler, şan ve şeref kazanmıştır. Bu izafete dahil olan لِ , zaid harftir. Anlamı kuvvetlendirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Ta’lil için olduğu da söylenmiştir.
هُدًى - رَحْمَةٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Her ikisi de nekre gelerek kesret ve tazim ifade etmiştir.
الْاَلْوَاحَۚ - نُسْخَتِهَا kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayetteki هُدًى وَرَحْمَةٌ ifadesi, “O, sapıklıktan kurtaran bir hidayet rehberi ve azaptan kurtaran bir rahmet.” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
لِرَبِّهِمْ يَرْهَبُونَ sözündeki لِ harfi mef’ûle dahil olmuş lam-ı takviyedir. Amilinden uzaklaştığı, amilin etkisi zayıfladığı için gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayetteki لِلَّذ۪ينَ هُمْ لِرَبِّهِمْ يَرْهَبُونَ “Rabblerinden korkan kimseler için” ifadesinde Cenab-ı Hakk, Rablerinden korkanları kastetmiştir. Buna göre eğer, '' Kelamın takdiri لِلَّذ۪ينَ يَرْهَبُونَ رَبِّهِمْ şeklindedir. Dolayısıyla ayetteki لِرَبِّهِمْ kelimesindeki lâm harf-i cerinin faydası nedir?” denilirse: Bu birkaç şekilde izah edilebilir:
a. Fiilin, mef'ûlünden sonraya bırakılması, mef'ûle bir zayıflık vermektedir. İşte bundan dolayı, mef’ûlü güçlendirmek için başına bir lâm harf-i ceri getirilmiştir. Bunun bir benzeri de şu ayettir: لِلرَّؤُيَا تَعْبُرُونَ “Rüya tabir ediyorsunuz…” (Yusuf Suresi, 43)
b. Bu lâm, “sırf, sadece” manalarına gelen, lam-ul-ecildir. Buna göre ifadenin manası, “Riya ve desinler için değil, sırf ve sadece Rablerinden korkanlar için…” şeklinde olur.
c. Her ne kadar fiil müteaddi olsa da bazen mef’ûlünün başına harf-i cer getirilir. Bu tıpkı senin, قَرَأْتُ السُّورَةَ ve قَرَأْتُ فِى السُّورَةَ (sureyi okudum) demen gibidir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, bir yerde, اَوَلَا يَعْلَمُونَ اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ “Allah’ın (şöyle şöyle olduğunu) bilmiyorlar mı?” (Bakara Suresi, 77) buyururken bir başka yerde de (harf-i cerli olarak) اَلَمْ يَعْلَمْ بِاَنَّ اللّٰهَ يَرٰىؕ “Allah’ın gördüğünü o bilmiyor mu? (Alak Suresi, 14) buyurulmuştur. Buna göre لِرَبِّهِمْ 'deki lâm, رَدِفَ لَكُمْ “O (azap) hemen peşinizde (gelmek üzere)” (Neml Suresi, 72) ifadesinde olduğu gibi sıladır ve tekid için gelmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)